10 Ocak 2012 Salı

Derbeyân-ı Sırr-ı tesbih-i âlâ meslek-i tahkik’ül Hilmi-4

Uzun imame ramizdir
Hem ism-i Zat’a tabi'dir
Tesbihin uzun imamesi, Hakk’ın zatını remzettiğinden besmeledeki Allah ismi, Hakk’ın zatı’na tabi olup zat’ı temsil eder.
Tevhid-i Zat’a hem işaretdir
O'dur mevcud u mutlakdır
Hem de tevhid mertebelerinden tevhidi Zat mertebesine işaret eder. Ki tevhidi zat mertebesi müşahadesinde O’ dur mevcud- u mutlak olan Zat. Yani şeksiz şüphesiz kesinlikle mevcut olan Hakk’ın Zatı’dır.
Ve la ilahe gayruk' sırrı andadır
Bunu bilmez muanniddir
Muannid: inatçı demektir. “Lâ ilâhe gayruk- Allah’tan gayrı yoktur” (Hadisi şerif) beyanındaki sırrı, tevhidi Zat keşfi irfanı ile arifibillâh olan bilir. Fakat bu sırrı, makamatı tevhid irfanını kâmil’den tahsil etmemekte inat eden muannid (inatçı) bilmez.
Ki tesbih dane ma'duddur
Selâse vü selasûndur
Selase: üç, selasün: otuzüç, madud: sayılan, anlamındadır. Tesbihin taneleri üç hane / bölüm olup her hanede otuz üç er adet vardır.
Bu bir hane diziliptir
İşit hikmet ne oluptur
Tesbihin Üç hanesinden bir hanesine otuz üç tanenin dizilmesinin ne anlama geldiğini anlatayım da, anlattıklarımdaki hikmetin ne olduğunu işit / duy.
Mürid mürşide teslim olur
Ki otuziki hurûfdur
Mürid, yani Hakk’a vuslat edip kavuşmayı talep ile arayan demektir ki, müridin bu âlemde arayıp ta bulduğu mürşidin irşadına teslim olması, osmanlıca alfabenin otuz iki harfini remzeder.
Biri hem kayd-ı mürşiddir
Sûr-ı kaydla görünüptür
Biri hem mürşide kaydolup bağlanmaktır. Ki kâmil olan mürşide kaydolup bağlanmak, onun suretine olmayıp Allahın emirleri, yasakları ve tevhid makamlarından ibaret olan mürşidi kâmilin telkin-i irşadına bağlanmaktır. Ve her zamandaki mürşidi kâmil, bir suretle kayıtlı olarak görünür, deniliyor.
Mesela, aynı olan Allahın emir ve yasakları, zikri daim ve tevhid makamlarının telkin-i irşadı, yedi yüz yıl evvel Hz. Mevlâna, Yunus Emre, hacı Bektaşi veli vb. velilerin suretinde. Üç yüz yıl evvel Niyazi Mısri vb. velilerin suretinde. Doksan yıl evvel Abdülmalik Hilmi vb. velilerin suretinde. Yirmi beş yıl evvel Süleyman Kolari, Kemal Zurnacı vb. velilerin suretlerinde görünüp zahir olması gibi, her zamanın mürşidi kâmili, bir isim ve suretle kayıtlı olarak zuhur edip görünür.
Hurufların sağışıdır
Duzah cennet tabakıdır
Huruflar: tüm harfler, sağış: sağmak, Duzah: cehennem, tabak; tabaka, derece, anlamında olup hurufların sağışı / harflerin sağılması ise, her harfin kendine özel mahiyet ve ahenkli sesle zahir oluşunu seyretme keyfiyetidir. Ki tüm harfler, İnsanın mazhar olduğu tüm tecellileri remzeder.
Bu itibarla insanın mazhar olduğu her bir tecelli, ayrı bir isim mahiyet ve ahengi ifade ederek insanı etkiler. Ve insanı etkileyen her isim, cehennemi oluşturan Allah’ın celali, ya da cennet tabakalarını / derecelerini oluşturan Allah’ın cemal tesiri ile zahir olduğundan, insanı etkileyen her tecellideki mahiyet ve ahenk’te, cehennemi oluşturan celal ve cennet tabakalarını / derecelerini oluşturan cemal vardır.
Bunu beyanla, insan tesir eden ve harflerin remzettiği cümle tecellilerin meydana gelişindeki mahiyet ve ahenk, duzah (cehennem) ve cennet tabakalarıdır deniliyor. Allahu âlem.
Biri yedi sekiz boydur
Bu mecmu on beş eder
Buna göre biri yedi, yani cehennem tabakaları / dereceleri yedi, cennet tabakaları ise sekiz olup, bunların mecmu / toplamı on beş eder.
Yedi olan semavatdır
Dahi yerler yedi kattır
Semavat, yani gökler de yedi kat olduğu gibi, yerler dahi yedi kattır.
Ki bunlar böyle ondörttür
Hem arşile dahi kürsidir
Yedi kat Göklerin ve yedi kat yerlerin toplamı on dörttür, bunlara ilaveten hem arş hem de kürsi vardır.
Ki levh ile kalem hemdir
Otuz üç dane bunlardır
Ki levh (levhi mahfuz / muhafazalı levha) ve kalem ile beraber bunlar otuz üç adet / tane olur. Yani yedi cehennem, sekiz cennet derecelerinin toplamı on beş, on dört de yedi kat yerlerle yedi kat göklerin toplamı yirmi dokuz eder, buna ilâveten dört de arş, kürsi, levh ve kalem toplamı otuz üç olur, demektir.
Hem insanda siperlerdir
Bu masiva surlarıdır
Bu otuz üç adet değer her insanda mevcut olduğundan, bunları insan siperler, yani insan koruyup muhafaza eder. Ki bunlar masiva surlarıdır, yani ehli masiva olup cümle eşyayı ve kendilerini Hak’tan gayrı zanneden cahillerin, hudut ve sınırlardır, buyruluyor.
Tesabih, daneler çeker
Tefekkür âleme geçer
Tesbihin taneleri Subhanallah, Allahu ekber, ya Gaffar vb. gibi çekilirken, bu tesbihatın ne anlam taşıdığını ve bunların mahiyeti sırrını araştıran bir kimse ancak, tefekkür âlemine geçer.
Müsebbih böyle vird eyler
Sûr-ı harfden veda eyler
Müsebbih yani tesbih çeken bir kişi yaptığı tesbihatı araştırıp sırlarını tefekkür ederse o, harflerin remzettiği cümle masiva tecellilerinin onu hudutlayıp sınırlamasından kurtulur. Cehaletle nisbet varlık kayıtlanmasına veda eyler.
Otuzüç den dahi geçer
O kul sırrı nedir bilir
Otuzüç ten dahi geçer; Ki otuzüç harf cümle varlıklar olup, bir kimse Osmanlı alfabesindeki otuz üç harfin remzettiği, Hak’tan gayrı zannettiği cümle varlıklara cehaletle varlık nisbet etmekten tevhidi hakiki keşfi irfanı ile geçerse o, kulluk sırrının yokluk olduğunu bilir.
Çü zat zevkini hem ol bulur
Otuzüç Sinni tam olur
Yokluğa / fenaya erişen bir kul, Hakk’ın vahdet-i Zat’ına kavuşarak cennetül Zat zevkini bulur. Ve böyle bir kul cennet sinni / yaşı olan otuz üç yaşını tamamlayarak, bu âlemde irfan cennetine dâhil olur.
Bu andan dakika vü bir andır
Hem "inde'n-nas" otuzüçdür
İlmi şeriata göre, amel cennetindeki herkes otuz üç yaşında olacak ve her an amel cenneti nimetleriyle lezzetleneceklerdir. Ki bu âlemde her kim bu an’ın, yani dakikanın veya her bir an’ın vahdet-i Zat tecellisi olduğuna arif olursa o, indennas / insanlar içinden bu âlemde irfan cennetine dâhil olur. Ve cennet yaşı olan otuz üç yaşla irfan cennetinde zevk-i ilâhiyle zevklenir, demektir.
Bu erlerin balığıdır
Kemâl sırrı urucudur
Er: ruha mensub olan, balık; ruha mensup olan arifibillâh ve ehli kemâlin gönlüne Hak tarafından bağışlanan ilham ve doğuşlardır. Uruç; ise yükselme, demektir. Bu itibarla, ruha mensub olup nazarında Zat-ı vahdetten gayrı bir varlık olmayan erlerin, Hak bağışı olan ilham ve doğuşlarla irfan cennetine girmesi, aynı zamanda İnsanın kemalat sırrına urucudur / yükselmesidir, deniliyor.
Bu mikdar Zat makamıdır
Bu varlıkdan medet fenasıdır
Bu mikdar / bu nicelik, tevhidi Zat makamı olup bu makam şuhudu gereği insan, kendinin ve cümle halkı âlemin fenasına / yokluğuna arif olarak Hak’tan gayrı varlıklardan medet / yardım istemez.
Bu sırra yevm ü nefs yekdir
Ki bin sene bedel hemdir
Yek; bir, demek olup, tevhidi zat mekamı keşfi irfanına ulaşmak kuran sırrına ulaşmaktır ki bunu beyanla İmamı Gazali Hz: “Kuranın sırrı Hakk’ın efal sıfat ve zatıdır. Kuranın neresini okursanız okuyun, ya Hakk’ın ya efalinden, ya sıfatından ya da zatından bahseder” diyor. Ki kuran sırrına erişmek aynı zamanda kuranın toptan inzâl olduğu kadir gecesi hikmetine kulun mazhar olmasıdır. Ve kadir gecesi ledduni hikmetine erişmenin bin geceden daha afdal ve hayırlı olduğunu yüce Allah, “Şüphesiz biz onu (kuranı) kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin! Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” (Kadir-1, 2, 3) Ayetleriyle beyan eder.
Bu itibarla ayette geçen “bin ay” beyanı, bin yıl ile tafsil ve mübâlâğa edilerek; Bu tevhidi Zat makamı sırrını, yani Rabb’in Zat’ına kavuşarak bir ile bir olmak sırrı’nın kıymet ve değerini, bu gün eğer bir nefs / bir kişi bilmiş olsa, bu bin sene yapılan kulluğa bedeldir, Buyruluyor. Ki tevhidi Zat makamı keşfi irfanıyla Rabb’ine kavuşmak, kulun yaratılışının yüce amacı olduğu için, Rabb’in zatına kavuşmamış bin senelik kulluğa, Rabb’ine kavuşarak bir ile bir olmak bedeldir. Hatta bin yıllık kulluktan Rabb’ine kavuşmak daha efdâl’dır, buyruluyor.
Böyle tevhid Zat seyranıdır
Bu kudse iren fedai dir
Kur’anı kerim’in; Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz, Allah'tan bir bağışlanma ve bir rahmet onların derleyip topladıklarından çok daha iyidir. Ölür yahut öldürülürseniz elbette ki Allah'a götürüleceksiniz.” (Ali İmran- 157,158) Beyanlarından ve benzer ayet beyanlarından açıkça anlaşıldığı gibi, Allah yolunda canını feda edip ölenler ve öldürülenler” olmak itibarıyla şehitlik iki kısımdır. Birincisi; Allah yolunda öldürülenler ki, bunlar kılıç şehidi olup din vatan uğrundan öldürülenlerdir. Süleyman Kolari hz.leri; “Din insanı, vatan ise dini muhafaza ettiğinden, vatan için öldürülenler şehit olurlar” buyurmuşlardır.
Şehitlerin ikincisi ise, Allah yolunda ölenler olup bunlar Hz.resulullah’ın “Ölmeden evvel ölün” buyruğundaki hikmet gereği, tevhidi Zat keşfi irfanı ile vücud-u varlığını feda edip, ölmeden evvel ölerek irfan şehidi olan fedailerdir.
Bunu ifadeyle böyle tevhidi Zat seyr-i süluku keşfi irfanı olan bu kudsi / mukaddes arınmışlıkla, masiva ve gayrıyetten kurtuluşa eren bir kimse fedai’dir. Yani Allah yolunda canını feda ederek şehid olan fedailerdendir, buyruluyor.
Tesabih sırr-ı kudsidir
Ki masivadan abd-i teberridir
Kudsi; kutsal, yüce, âl’i arınmışlık, teberri; alâkasız olma, sevmeyip yüz çevirme demektir. Ki tesbihin sırrı kutsal âl’i bir arınmışlığı ifade ettiğinden bu arınmışlıkla abd / kul, masiva olan Hak’tan gayrı olan her bir şeyden teberri eder, yani alâkayı keserek yüz çevirir.
O hu mevcud görünübdür
Hurufat hep siliniptir
Hu; cenab-ı Hakk’ın gaybı mutlak Hüviyet’inin ismidir. Ki gaybı mutlak Hüviyet, Hakk’ın Zat-ı ehadiyet / tekliğidir. Zat-ı ehadiyet zuhuru, görünen cümle mevcudiyeti oluşturur. Ve cümle varlıkların mevcudundaki Zat’ı ehadiyete / tekliğe ehl-i kemal kavuşup vasıl olduğundan onlara, cümle varlıklarda gaybı mutlak hüviyet olan Hu, yani Zat’ı ehadiyet mevcudiyeti görünüp durur. Bu itibarla kutsi arınmışlığa erenlerin nazarında hurufatın remzettiği ikilik kesreti / çokluğu, makamatı tevhid keşfi irfanıyla hep silinmişir.
Dediler sırr-ı esrâdır
Bunu bilmek ne ma'nadır
Kur’an’da “Subhanellezi esra bi abdihi leylen minel mescidil harami ilel mescidi aksellezi barekna havlehu linüriyehu min ayetina innehu huves semiy’ul basir. / Tenzih o subhana ki ayetlerimizden bazılarını kendisine gösterelim / kendisini ayetlerimize gösterelim diye kulunu, gecenin birinde Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya yürütmüştür. Hiç kuşkusuz o işitendir, görendir.” (Isra -1) ayeti ile beyan olunan ve Hz.Resulullah efendimizin bir gece Mescidi Haramdan Mescidi Aksaya gidişi ile vuku bulan miraç sırrı, sırrı esrâ olup, bu miraç sırrı hangi menevi değerle bilinir, deniliyor.
Uzun imamdan başlanır
Yine ana rücu olur
Tesbih çekmeye tesbihin uzun imamından başlanır, yine imama rücu olunur (dönülür) buyruluyor. Ki bu sırra işaretle Kur’an’da; ...Biz yalnız Allah’a ait’iz ve O’na döneceğiz(Bakara-156) buyrulur. Yine Kur’an’daki “...Her şey fanidir / yoktur, var olan ancak O’nun vechidir / yüzüdür...” (Kasas, 88) ayeti ve benzer ayet beyanlarından anlaşıldığı gibi, her şeyin hakikatı ve aslı cenab-ı Hak olduğu gibi, “…De ki, her şey Allah’tandır…” (Nisa- 78)ve “o zahirdir…” (Hadid-3) ayet ifadelerinde belirtildiği gibi, her şey denilen cümle varlıklar, Hakk’ın zahir olup açığa çıkışından başka bir şey değildir.
İşte bu şuur ve anlayışa, yani her şeyin aslı hakikatının Hak olması ve her şeyin ancak Hak zuhuru olmakla Hak’tan başka bir şey olmadığı keşfi irfanına ancak, Hakk’a kavuşmakla erişilir. Ki o zaman her şeyin nasıl Hak’tan başladığına ve nasıl Hakk’a rücu edip döndüne arif olunur.
Ki salik Zat’ta mahv olur
Hem alem-i fena görür
Meslek-i resulde seyri süluk gören salikin, Hakk’ın Zat’ına kavuşmasıyla kendinin ve cümle âlemin nisbet varlığını mahv ederek, fenafillâh keşfi irfanı ile cümle âlemi fena / yok görür.
Görür evvel Hak ahirdir
Dahî batın u zahirdir
Ve böyle bir görüşe erişen bir kul Kur’anı kerim’deki “O evvel, ( ilk) ahir, (son) zahir (apaçık) ve batın. (gizlidir)(Hadid, 3) Ayeti hikmetine de mazhar olarak, Hakk’ın evvel ahir olduğunu, dahi batın ve zahir olduğunu bekâbillâh marifeti kemalatıyla müşahade eder.
Huzur ehli bunu anlar
Pabuç bırakıp gidip kaçar
Pir seyyid Muhammed nur Hz: “zikir salikinin imanı, imanı huzurdur” buyurur. Ki bir kulun fenafillâh ve bekabillâha ulaşmasının anlayış ve kemalâtı, ancak kalbi zikri daimle uyanmış ve her nefeste Hakk’ın huzurunda olan “imanı huzur” ehillerinde hâsıl olur.
Bu itibarla, hangi ilmi tahsil etmiş olursa olsun, hangi ilmin âlimi olursa olsun zamanın kâmil mürşidinden zikri daim telkini almamış ve her nefeste daim zikir’den gafil olan kişi, fenafillâh bekabillâh keşfi marifetine ulaşamaz, pabuç bırakıp kaçar. Yani kalbi zikri daimle uyanmayan her kim olursa olsun, fena ve beka olan tevhid makamları marifet ve kemalâtından nasiplenemezler, demektir.

Derbeyân-ı Sırr-ı tesbih-i âlâ meslek-i tahkik’ül Hilmi-3

Sur içre düfûn ider
Zaman-ı ahir zuhur ider
Sur: kaleyi veya şehri kuşatan kalın duvar vb. olup, sur içi; şehir düfun: gizli demektir. Umumun zahiren bildiği Mehdi, halen sağ olup şehir içinde insanlar arasında düfun, yani kimliği gizli olarak yaşamakta olup, kıyamete yakın ahir zamanda zuhur eder.
Hakikat göre ise Mehdi; hidayet temsil ve davetçisi olarak her zamanda insanlar arasında mevcuttur. Ve onun mehdiliği “ölmeden evvel ölünüz” hadisi şerif hikmetince ölmeden evvel ölerek, bu imtihan âleminde hususi ve büyük kıyameti yaşayanlara ayan olup apaçıktır. Ki böyleleri Mehdiye tabi ve Mehdinin askeri olduklarından onlar, özel / hususi ahir zamana, ölmeden evvel ölmeye, büyük kıyamete, özel haşra ve neşre bu âlemde mazhar olurlar.
yametler nişan ider
Bu arifler kıyam ider
Daha evvel de ifade olunduğu gibi Mehdinin zuhuru ahir zamanda olup kıyametin nişanı, yani alâmetidir. Cümle arifi billâh ve ehl-i kemâl Mehdiyi kıyamla / ayakta karşılayıp mehdinin askeri olur. Bunu beyanla pir seyyid Muhammed nur Hz.leri: “Bizim ihvanımız mehdiye yetişip mehdinin askeri olur” buyurmuşlardır.
Bidai uzun imamdır
Nihayet yine ondadır
Bidai; başlangıç, nihayet; son demektir. Tesbih ile Allahı yüceltmenin, zikretmenin başlangıcı ve nihayet / son bulması tesbihin uzun imamesinde olması gibi, zamanın kâmilini bulup onun irşadına ulaşmak bidai, yani başlangıçtır. Kâmilin irşadıyla kemale ermek ise nihayettir. Çünkü hidayet davetçisi kâmil mürşidin kemalatıyla, o mürşidin irşadıyla erişilen kemalât aynıdır. Ki mürşidi kâmilin marifeti “tekrarlanan yedi ayet,” (Hicr-87) yani meratibi ilâhi olan tevhidin yedi mertebesi marifeti olduğu gibi, kâmilden irşad olan salikin mazhar olduğu marifet’te aynı yedi tevhid mertebesi marifetidir.
Bu bir devr-i muhabettir
Hem ol nûr-ı velayettir
Kutsi beyanında cenab-ı Hak “bilinmekliğime muhabbet ettim / aşık oldum” Buyurduğundan, zamanın kâmilini bulup onun telkini irşadıyla Rabbin müşahadesine erişmek, muhabbet / sevgi, aşk devir ve yolculuğu olduğu gibi, hem de makamı velayetin nur-u aydınlığıdır.
Bu hem sırr-ı hilafettir
Cihanın devri kesrettir
Kur’an’ın “…Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” Bakara (30) ayet beyanından açıkça anlaşıldığı gibi cenab-ı Hakk’ın yeryüzündeki halifesi insandır. Ve her insanda Hakk’ın halifeliği potansiyel olarak vardır. Ki her insandaki halifelik sırr-ı, insanı kâmilden ademiyet olarak aktif ve zahir olur. Sırr-ı hilafeti ifadeyle Hz. Pir efendimizin birinci kuşak halifelerinden Kavadarlı hacı Kadir bey; “Âdem Hakk’ın cem, hazretül cem ve cemmül cem zuhuruna halifedir.” diyor. Dünyanın ve cümle kâinatın devri âlemini ve varlığını, Hakk’ın zat-ı vahdetinden zahir olan kesret / çokluk tecellisi oluşturduğundan, cihanın / dünyanın devri kesrettir buyruluyor.
Bedâiden devr-i ta'viktir
Ki bu şer'a mutabıktır
Bedi: benzersiz güzel, benzersiz güzellikle yaratılan, tavik: geciktirme, ilerletmeme, mutabık: uygun, demektir. Kur’anı kerimde “Hakikaten biz insanı en güzel biçimde / surette yarattık” (Tin- 4) buyrulduğu gibi. Yaratılışından her insanda var olan bed-i yani benzersiz güzellikler içeren ademiyetini, Meslek-i resul seyri süluku olan kâmilin telkini irşadıyla aktif hale getirerek kulun insanı kâmil makamına ulaşması, şeriata mutabıktır / uygundur. Fakat şeriata uygun olmasına rağmen insanlar, gaflet ederek bu benzersiz güzellikler içeren devri seyri süluku, genellikle tavik ederler geciktirirler. Ki bu geciktirmeyi ifadeyle kuranda; “İnananlar için hâlâ vakti gelmedi mi ki, kalpleri zikrullah / Allah’ın zikri ve Hak’tan inen için ürpersin de daha önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş de kalpleri kaskatı kesilmiş kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu yoldan çıkmıştır.” (Hadid-16) Buyrulur.
Dahi bu devr-i tahkiktir
Ledünniyat-ı taliptir
İnsanların gafletle geciktirdikleri, dinin hakikatına ulaşıp Leddüniyyata talebe olmaktır. Ki ledunniyat, Kur’an kaynaklı Tarikat Hakikat ve marifet ilimlerinin tahsilini ve yedi meratibi ilâhi müşahadesini kapsar.
Bu itibarla leddüniyat, yani ilmi leddün mana ilmi olarak ifade edildiği gibi, dinin batınına yönelik olan tarikat, hakikat ve marifet ilimlerini cem eden tevhid-i hakiki ilim ve irfaniyetidir. İlmi leddünü ifedeyle Kur’an’da, “Rabbimiz bize hidayet ettikten sonra kalplerimizi döndürme ve bize leddünundan bir rahmet ver…” (Ali İmran- 8) Ve “Orada kullarımızdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, lütfumuzdan ilm-i ledün öğretmiştik. Musa ona dedi ki; sana öğretilen ilmi / rüştü / kemalatı bana da öğretmen şartıyla sana tabi olayım mı?” (Kehf, 65-66 ) Buyrulur. Ki bu ve benzer ayet beyanlarından açıkça anlaşıldığı gibi ledduniyat / ilm-i ledün, Allah katından lütfedilen bir rahmettir. Allah’ın “katından rahmet vererek ilm-i ledün lütfettiği kul’un” ise, Hızır olduğunda ehli kemâl ittifak etmişlerdir ki, Hızır, ilm-i ledün mazharı olan zamanın Kâmil mürşidi’dir. Hızır’ın her zaman sağ ve mevcut olması ise, kâmil mürşid’in her zamanda, günümüzde ve kıyamete kadar yeryüzünde var olup irşadı ile insanlığı aydınlatmasıdır.
Bunu ifadeyle dahi bu devir, yani Kâmilden görülen seyri süluk, Hakk’ın bağış ve lütfu olan ledduniyata talebe olmak olduğu gibi, dinin tahkikine yani Kur’an kaynaklı Hakikata erişmektir. Deniliyor.
Birinci devr-i dünyadır
İkinci devr-i ukbadır
Pir seyyid Muhammed nur Hz.leri “Karun gibi nice zenginler vardır dünya ehli değildir, kapılarda dilenecek kadar fakirler vardır dünya ehlidir. Dünya ehli olmak zengin olmak değildir. Dünya kulu rabbinden ayıran şeydir” buyurmuştur. Bir insanın bu yeryüzü âlemine doğup akıl baliğ olduğunda eşyaya ve kendine vücut nisbet etmesi, onu Rabb’inden ayıran dünyasını oluşturmasıdır. Ve bu bir insanın birinci dünya devridir.
İkinci devrinin ukba olması ise, insanın bu imtihan âleminde Allaha ve ahiret gününe iman ederek şeriata tabi olup, nefsini cehennem ateşinden koruyup nefsini amel cenneti nimetleri ile lezzetlendirmek için kulluk yapmasıdır.
Üçüncü devr-i kübradır
Bu bir eşkâl-i tuğradır
Üçüncü devir Kübra, yani en büyük devirdir. Ki bu devir Padişaha yani âlemlerin padişahı olan Allah katına ulaşan kulluk eşkâl ve ahvalidir.
Mezahibce muhalifdir
dem bunda mezalikdir
Mezheb: görüş, muhalif: karşı, zıt, aykırı, mezalik: ayak basacak yer, demektir. Ki Kıdem yani hoca, müftü, hafız, idareci, amir vb. mevki ve makam sahibi olmak Rabbin katına mezaliktır, yani Rabbin katına ayak basmaya yeterli olmaz. Bu ve benzeri ilmi zahir âlimleri, kulun Rabbin katına ulaşabilir olmasını inkâr eden muhalif görüşe / mezhebe mensupturlar. Böylelerini ifadeyle Kur’an’da “…Şu da bir gerçek ki, insanlardan çokları rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar.” (Rum-8) buyrulur.
Devir yok bir hakikatdir
İki görmek şaşılıkdır
Hakikatta Rabbine kavuşanların müşahadesinde Rabbinden gayrı bir faaliyet devir ve varlık olmaz. Ve onlar her tecellide daima Rabbini müşahade ettiklerinden, hakikat ehlinin Rabbinden başka bir şey görmesi şaşılıktır. Ki şaşılık, gözün kayma hastalığı olup gözün kaymasıyla şaşılar, bir olan şeyi iki görür.
Şehadette sur vardır
Ki o saraya bu devvardır
Devvar: devreden, durmadan devreden, şehadet; şehit, şahit olmak demektir. Ki Rabb’inden başka bir şeye nazar etmeyip, Rabb’in katında Rabb’ine şahid olmak sur’u, hakikat sarayı içine devrolup girmektir. Ki hakikat sarayı lâ mekân, (mekânsızlık) yani Hak’tan başka hiçbir mekân kaydının olmamasıdır. Ve bu saraya giren bir kul, her an her tecellide zahir olan Rabb’ini şuhud eder. Ve Rabb’in tecellilerine tabi olarak o’ da devreder. Bunu ifadeyle Kur’an’da “Allah’a ve peygamberine iman edenler var ya, işte onlar sıdıklar / özü sözü doğru kimseler ve Allah katında şahitlerdir. Onların mükâfatları ve nurları vardır…” (Hadid- 19) Buyrulur.
Sur-ı ukba da hem vardır
Acep aynı yağırandır
Sur-u ukba; Kulluğun ahiret ile sınırlanmasıdır. Yani ahirette nefsini cehennem ateşinden koruyup, amel cenneti nimetleri olan huri, gilman, köşk, içki vb. nimetlerle nefsini lezzetlendirme iman ve anlayışıyla insanın kulluğunu sınırlayıp kayıtlamasıdır. Bu itibarla, sur-u ukba ile sınırlı bir kullukla, hakikat sarayında Rabb’ini müşahede kulluğu acep (acaba) aynı olur mu? Deniliyor ki, bunların aynı olmadığını ifadeyle Yunus emre Hz;
Cennet cennet dedikleri
Birkaç evle birkaç huri
İsteyene ver sen onu
Bana seni gerek seni dediği gibi. Hasan Fehmi (tezdoğan) Hz.de;
Vaslına muhabbet nimettir bana
Bir’liğe ulaşmak izzettir bana
Hicabı cenneti set çekme bana
Huri gılman ile beni avutma buyurmuştur.
Ki Rabb’in katına yükselmiş Rabb’ini müşahedeyle şahit olan bir kullukla, cehennem korkusu ve amel cenneti nimetleri için yapılan kulluk asla kat’a aynı olmaz.
Sur-ı dünya da fanidir
Dahi ukba da bakidir
İlmi şeriata göre sur-u dünya, yani dünyanın sınırı kıyametle sona erecek olan bir fanilik, yok oluculuktur. Yine şeriata göre, kıyametten sonra kurulacak olan ukba, yani cennet ve cehennem ise sonu olmayan ebediyettir, bekadır.
Ne aynı var ne gayrı var
Söylenmez bunda esrar var
Ancak ilm-i Hakikata göre, yani hakiki iman müşahadesinde dünya ve ahiret cümle varlıklar, cennet ve cehennem Hakk’ın zatının ne aynıdır, ne de gayrıdır. Ki bu yüce Allahın dünya ahiret cümle eşyadaki esrarı / sırrı olup bu sırrın izahı şöyledir:
Hakk’ın zatı ehad / tek olduğundan, Hakk’ın zatı eşya çokluğunun / kesretinin aynı olmaz. Hakk’ın esma, yani isimlerle olan zuhuru ise dünyayı, ahireti, cümle âlemleri ve âlemlerdeki tüm varlıkların sonsuz çokluğunu / kesretini oluşturduğundan, gerek dünya, gerek ahiret ve cümle eşya Hakk’ın esma zuhurunun gayrısı olmaz. Bunu ifadeyle, ‘Allah gözüken eşyanın ne aynıdır ne de gayrıdır, hem aynıdır hem de gayrıdır.’ Denilir. Yani Hakk’ın zatı eşyanın aynı değildir, esma zuhurunun da gayrı değildir. Eşya Hakk’ın esma zuhurunun aynıdır, Hakk’ın zatının ise gayrıdır. Demektir.
Bunu ifadeyle Hz. Resulullah, “Allahım eşyanın iç yüzünü bana bildir” diyor. Ki bu şerefli sözü ile Hz. resulullah kendini muhatab ederek bizlere, eşyanın sırrını yani iç yüzünü öğrenmemizi tembihliyor. Çünkü başka bir beyanında Hz. Peygamber efendimiz, “Ben rabbimi eşya ile bildim” buyurmuşlardır.
Biri şaşı iki görür
rılsa biri bir kalur
Daha evvelde ifade edildiği gibi şaşı hastalığı, gözün sağa sola kayması olup, şaşılar göz kaymasıyla bir olan eşyayı iki adet görür. Bunu ifadeyle ehlullah bir hikâye anlatırlar: “Mürşidi gözü şaşı olan ihvanına ‘oğlum şu şişeyi getir’ dediğinde şaşı olan ihvan, ‘hangisini getireyim burada iki şişe var’ der. Mürşidi ‘birini kır diğerini getir’ der. Ve ihvanı iki gördüğü şişeyi kırdığında ortada hiç şişe kalmaz. ‘Efendim hiç şişe kalmadı’ dediğinde efendisi ‘oğlum orada zaten tek bir şişe vardı fakat sen şaşı olduğun için bir şişeyi iki gördün der.”
Bunu ifadeyle, hakikat ilmi irfanından mahrum olup Rabb’in müşahadesine ulaşamayan şaşılar, masivaya yani Hak’tan gayrıye vücut nisbet ederek bir tek olan Rabb’in varlığını ikileştirirler. Ki masiva olan gayrıyet şişesi kırılırsa ancak, Hakk’ın vahdeti / bir’liği zahir olur, demektir.
Bu sır besmelede şamildir
Buna vakıf o kâmildir
Besmeleyi Allah, Rahman ve Rahim isimleri oluşturur. Allah ismi velayet makamı keşfi irfaniyet sırrını, Rahim ismi sıdkıyet ve karabet makamlarının sırrını, Rahman ismi ise hem velayetin, hem de sıdkıyet ve karabet marifetini cem edip toplayan kalp makamı sırrını içerir. Ki besmelenin içerdiği sırra şamil olan (kapsayan) kemalat, mürşidi kâmilin telkin-i irşadı olup, her kim bu telkin ile aydınlanıp kâmil insan olursa o, besmelenin sırrına vakıf olur.
Melaik secdesi budur
Vatan-ı âdemde bulunur
Kur’an’ın ”O vakit biz meleklere, "Âdem'e secde edin" demiştik de İblis dışında tümü secde etmişti. (Bakara- 34) Beyanındaki Rabb’in emri ile meleklerin yaptığı secde yani meleklerin gösterdiği tevazu, işte bu besmelenin içerdiği kemalâta olup bu da ancak vatan-ı âdem’de, yani ademiyet kemalatında bulunur.
Sor ki melaik ikidir
Biri aliyen biri hem gayrıdır
Sorup araştırırsan biri al’i, yani yüce ve yükseklerde olan gök melekleri, biri ise bu âli’liğin yüceliğin gayrısında olmakla iki kısım meleklerin olduğunu anlarsın.
O gayr hem secdeler eder
O aliyen secde etmezler
Âl’i, yüce gök meleği dışındaki melekler masiva’ya yani Hak’tan gayrıya secde ederler. Fakat âl’i olan gök melekleri Hak’tan başkasına secde etmezler.
Onlar vatandan ayrıdır
Değildir sanma gayrıdır
Âl’i gök meleklerinin suretleri ayrı ayrı olsa da sen onları, her bir yaratılmışın asıl vatanı olan cenâb-ı Hak’tan gayrı olduklarını zannetmeyesin.
Melaik ikisi birdir
Bunu bilen acep kimdir
Bu iki kısım Meleklerin tümü kuvva mazharı olmakla birdir, yani aynıdırlar. Ve bunların hepsinin, yani meleklerin tamamının kuvva mazharı olmakla aynı bir olduğunu acep / acaba kim bilir? Deniliyor ki, bunu ancak tevhidi hakiki keşfi irfanıyla hakikat ehli olanlar bilir.
Göründü perveriş vardır
Sücud-ı âdeme daldır
Perveriş: besleme, beslenme, eğitme eğitilme demek olup, âl’i gök melekleri ilim irfan ile beslenip eğitilmiş olduklarından, Allahın emrini yerine getirerek sücud-u âdeme daldılar, yani âdeme secde ederek tevazu gösterdiler.
Buna da fehm dedi erler
İşaret hem kifayetler
Ruh’a mensub olan erler; ‘Bu secdenin yani meleklerin âdeme yaptıkları secdenin bedenle suretle yapılan bir secde olmadığını bilerek, bu secde tevhidi hakiki irfanı ile erişilen bir fehimdir,’ anlayış ve idrâktır dediler. Ve ruh’a mensub olan erlerin bu sözüne gerek Kur’an’da, gerekse Hadis’lerde kâfi / yeterli derecede destek olan işaretler vardır.
Bu tesbih aynı besmeledir
Ki üç sırra müevveldir
Müvvel: tevil edilmiş, görünür zahiri anlamından başka bir anlamda açıklanmış demektir. Ki tesbih besmelenin aynıdır. Fakat tesbihle besmelenin nasıl aynı olduğu, ancak besmelenin içerdiği üç sırrı’n tevili ile açığa çıkar.
İşaret yine üçtendir
fat u Zat u fiil’dendir
Ki bu üç sırrın teviline göre, besmele Hakk’ın zat, sıfat ve fiil tecellilerinin üçü’ne işaret eder.