22 Şubat 2013 Cuma

KÂFİRUN SURESİ’nin yorumu


 Allah’a hamd, küfür ve şirk batağından çıkış yolunu tebliğ eden resulü Muhammed’e (sav) ve evladı resule selam olsun, rabbim bizleri evladı resul meclisinden ayrı komasın.

Yüce Allah kuranı kerimde “Allah katında din İslam’dır…” (Ali imran-19) ve “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur…” (Ahzab-40) buyurur. Ki bu ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi tevhit dini İslâm Allah katındaki yegâne dindir. Yüce Allah cümle resulleri / elçileri vasıtası ile gelmiş geçmiş tüm insanlığa İslam dinine tabi olmalarını buyurmuş. Ve Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu açıkça beyan etmiştir…    

Tüm peygamberlerin tebliğ ettiği hakikat böyleyken; Mekke müşriklerinin önderleri (Velid bin Muğire, As bin Vali) resulullah (sav) efendimize şöyle bir öneride bulundular: “Ya Muhammed! ... Gel sen bizim dinimize tabi ol, biz de senin dinine tabi olalım… Bir yıl sen bizim ilâhlarımıza tapıp ibadet et, bir yıl da biz senin ilâhına ibadet edelim… Eğer ilâhlarımıza ibadet etmek suretiyle bir hayra ulaşırsan bize iştirak edersin. Eğer biz senin ilâhına ibadet etmekle bir hayra ulaşırsak sana iştirak ederiz… Bundan da sen zevk duyarsın” dediler.  Buna cevaben Hz. resulullah “Allah’a şirk koşmaktan/Allah’a gayrını ortak koşmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Ve bunun üzerine:

Bismillâhirrahmanirrahim

1-Kul ya eyyuhel kâfirun -  De ki; Ey kâfirler.

2-Lâ a’budu ma ta’budûn  -  Ben sizin ibadet/kulluk ettiklerinize ibadet/kulluk etmem.

3-Ve lâ entüm âbidûne mâ a’bud  -  Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmezsiniz.

4-Ve lâ ene âbidun mâ abedtum  -  Kul/tapıcı değilim sizin taptığınıza

5-Ve lâ entüm âbidûn mâ a’bud  -  Siz de benim ibadet ettiğime ibadet ediciler değilsiniz

6-Lekum dinüküm ve liye din  -  Sizin dininiz size benim dinim bana.

Beyanlarını içeren ve altı ayetten ibaret kâfirun suresi inzâl oldu. Bu surenin vahyolunmasıyla Hz. resulullah efendimiz, erkenden Mescit-i Harama gidip orayı dolduran kureyşlilere Kâfirun suresini okudu. Ve resulullaha teklif götüren kureyşliler ümitsizliğe düştüler…

Kâfir; kelime anlamı olarak örtücü, örten demektir ki, açık ve gizli kâfirlik olmakla kâfirlik iki kısımdır.

 Açık kâfirlik: Asrı Saadet’te son peygamber Hz. Muhammed’in (sav) tebliğine muhatap olanların din-i anlayışları vardı. Ve bu anlayışları icabınca içine ve etrafını putlarla doldurdukları Kâbe’yi / Beytullah’ı tavaf ediyorlardı. Kendilerince namaz kılıyorlardı. Oruç tutuyor vb. ibadetleri yapıyorlardı. Fakat din olarak algıladıkları ve uyguladıkları bu vb. değerler, zamanın peygamberinde açığa çıkan tevhit dini İslam ile uyuşmadığı için bunlar; zamanın peygamberine iman etmeyerek küfrettikleri gibi, o peygambere vahiy edilen tevhit dini İslam’la zahir olan Allah’ın vahdetine / birliğine de iman etmeyerek, şirk işleyip müşrik oldular. Ve ebediyen Cenabı Hak’tan mahcup/perdeli ve mahrum kaldılar. Ki bütün bunların temelini; zamanın Allah elçisinin elçiliğini ve o elçi de açığa çıkan tevhit dini İslâm değerlerini cehaletle küfredip/örtüp, açıkça kâfirleşmek oluşturur.

Bu gün dahi her kim zamanın peygamberi Hz. Muhammed’i ve onunla açığa çıkan tevhit dini İslam’ı inkâr ile örterse/küfrederse, açık kâfirlerden olur. Bu kâfirlikten kurtuluş ise; Allah’a ve resulü / elçisi Hz. Muhammed’e iman etmekle mümkündür.

Ki Allah katındaki tevhit dini İslâm imanı; icmâli/öz iman, tafsili iman ve itikadi iman olarak tasnif olunur.  

İcmâli/öz iman: “Lâilâhe illallah Muhammeden resulullah – Allah’tan başka/gayrı ilâh yoktur Muhammed Allah’ın elçisidir” kelimeyi tevhidini veya “Eşhedü enlâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu – Şahidim ki Allah’tan başka/gayrı ilâh yoktur. Ve şahidim ki Hz. Muhammed Allah’ın elçisi ve kuludur.” kelimeyi şahadetini; kalp ile tasdik edip dil ile ikrar etmek icmâli / öz imandır. Ki gelmiş geçmiş ve gelecek tüm İslam dini müminleri, aralarında en ufak bir ihtilâf (anlaşmazlık uyuşmazlık) olmaksızın icmâli iman da tereddütsüz ittifak edip birleşirler. 

Tafsili iman: “Allah’a, Meleklere, Kitaplara, Resullere, Ahirete ve Hayır ve şerrin Allah’ın kudreti ile zuhura geldiğine iman etmek” ten ibaret olup; tafsili iman konusunda müminler arasında çok az da olsa bazı ihtilâf (uyuşmazlık anlaşmazlık) vardır.

İtikâdi iman: ise; Allah nerededir, Melekler nasıldır, Ahiret nicedir, Öylemi dir böylemi dir. Allah’ın tecellisi şöyle veya böyledir. Melekler kanatlıdır veya değildir. Ahiret şöyle veya böyledir vb. gibi olan anlayış farklılıkları itikâdi imanı oluşturur. Ki müminler arasında itikâdi iman da ihtilâflar (anlaşmazlık uyuşmazlık) vardır, ittifak birleşme ise azdır.

Allah katındaki tevhit dini İslâm’ı insanlığa tebliğ eden elçiler; nübüvvet (peygamber) ve velâyet (veli, Âlim) elçileridir: Ve nübüvvet elçileri olan Peygamberler Nebi, Resul ve ulûl azim olmakla üç kısımdır.

Nebi peygamberler; vahye mazhar olmakla beraber ben peygamberim diye ortaya çıkmazlar, ancak kendilerine gelip müracaat edenleri vahiyle aydınlatırlar. Nebi peygamberler aynı ailede veya şehirde birkaç kişi olabilirlerdi ki, rivayet olunan 124000 peygamber daha çok Nebi peygamberlerden oluşur.

Resul peygamberler; hem Nebi hem de resuldürler. Resul peygamberler Nebi’ler gibi çok olmayıp seyrektirler. Resuller kendilerinin Allah’ın elçisi olduğunu açıkça ilan ederek insanları Allah katındaki İslam dinine davet ederler. Ve Resuller gerekirse savaş dahi yaparlar.

Ulûl azim peygamberler; hem Nebi hem resul hem de ulûl azimdirler. Kurandaki “Biz peygamberlerden misaklarını almıştık. Senden de misak aldık. Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan, Meryem oğlu İsa’dan, bunların hepsinden kuvvetli bir sözleşmeyle misak aldık” (Ahzab-7) Ayeti hükmünce ehli kemâl; Nuh, İbrahim Musa, İsa ve Muhammed (sav) Hazerâtları’nın ulûl azim peygamber olduklarını beyan ederler. Ululazim peygamberler insanlığa çok seyrek gelirler ve geldiklerinde şeriat getirirler. Ki Hz. Musa’dan yaklaşık 600 yıl sonra Hz. İsa; Hz. İsa’dan yaklaşık 600 yıl sonra Hz. Muhammed zuhur etmiştir. Her ulûl azim peygamber arasındaki insanlık o ulûl azim peygamberin ümmetidir. Yani Hz. Musa ile Hz. İsa arasındaki zaman diliminde bu imtihan âlemi olan yeryüzüne gelen insanların tümü Hz. Musa ümmeti olup, Hz. Musa şeriatına uyarak kulluk yaparlar. Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasındaki insanlık Hz. İsa ümmetidir. Son peygamber Hz. Muhammed’ ten sonra peygamber gelmeyeceği için, Hz. Muhammed’in zuhuru ile kıyametin kopması arasında yeryüzüne gelmiş ve gelecek olan insanlığın tümü, Muhammed ümmetidir.

Cümle peygamberlerin tebliğ ettiği “Allah katındaki İslâm dini” nin şeriatına ait sosyal toplumsal yönü, insanlığın ihtiyaçlarına göre değişkenlik arz etmesine rağmen; İslâm’ın iman yönü, hep aynı olup hiç değişmez. Yani Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelen peygamberlerin tebliğ ettiği İslam’ın iman yönü olan icmâli iman, tafsili iman ve itikâdi iman hiçbir zamanda değişmeyip, tüm zamanlardaki peygamberler tarafından aynen tebliğ olunur. Ve her ulûl azim peygamber; İslâm şeriatının sosyal toplumsal değerlerini zamanın şartlarına göre yenileyip tasnif ederek zuhur eder. Ve ondan sonra gelen cümle Resul’ler, Nebi’ler, Veli’ler ve Mümin’ler, o ulûl azim peygamber ile yenilenerek zahir olan İslâm şeriatına uyarak kulluk yaparlar. Bu itibarla, zamanın ulûl azim peygamberinde zahir olan tebliğ ve irşat, geçmişteki tüm peygamberlerin tebliğ ettiği İslâm iman ve şeriatının zahir ve batın irşadını içerir. Bunun için bir kimse zamanın peygamberine iman etmekle, aynı zamanda tüm peygamberlerde zahir olan Allah katındaki tevhit dini İslâm’ın tebliğine iman etmiş olur.

Eğer bir kimse, ben zamanın peygamberine değil de geçmişteki İbrahim, Musa, İsa veya filanca peygambere iman ediyorum der ise, o kimse zamanın peygamberinde Açığa çıkan Allah katındaki İslâm dini değerlerini örtmekle / küfretmekle açık kâfir olur. Zamanın peygamberine iman etmeyen bir kâfir, o peygamber de zahir olan ve tüm peygamberlerin tebliğini içeren tevhit dini İslam’dan mahrum kaldığı için, Allah’ı yaratılmışlara benzeterek Allah’a şirk koşarak müşrik olur. Ki bunu ifadeyle Kuranda; “Yahudiler: Üzeyir Allah’ın oğludur” dediler; Hirıstiyanlar da: “Mesih (İsa) Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki inkâr edenlerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?” (Tevbe-30)  Buyrulur.

Bu itibarla, günümüzde de zamanın ulûl azim peygamberi Hz. Muhammed’e iman etmeyerek açık kâfirliğini ve müşrikliğini devam ettirenler; “biz İbrahim peygamberin değerlerine tabiyiz. Veya Musa peygamberin veya İsa peygamberin değerlerine tabiyiz” diyerek, şirk içeren iman ve uygulamalarını, geçmişte insanlığa tevhit dini İslâm’ı tebliğ etmiş olan peygamberlerin isimlerinin arkasına saklanarak kâfirliklerine ve müşrikliklerine devam ediyorlar. Ve tüm peygamberlerin tebliğ ve irşadını temsil ederek insanlığı küfür ve şirk batağından kurtaran zamanın peygamberi Hz. Muhammed’e (sav) iman etmemekle, Allah katındaki tevhit dini olan İslam’ın irşadı aydınlığından mahrum kalıyorlar...

Bir kimse açık kâfirlikten, ancak icmâli iman’a mensup olmakla kurtulabilir. Yani, “Lâilâhe illallah Muhammeden resulullah – Allah’tan başka/gayrı ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir” kelimeyi tevhidini veya “Eşhedü enlâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu – Şahidim ki Allah’tan başka/gayrı ilâh yoktur. Ve şahidim ki Hz. Muhammed Allah’ın elçisi ve kuludur.”  Kelimeyi şahadetini; kalp ile tasdik dili ile ikrar ederek iman eden bir kişi, açık kâfirlikten kurtulup, Allah katındaki tevhit dini İslâm’ın mümini olur. Vesselam.

Gizli Kâfirlik: İslam dâhilinde olduğunu iddia eden ve daha ziyade itikâdı bozuk olanlar arasında olur. Bunlar; genellikle İslam’ın muhkem zahiri şeriat yönünü inkâr edip örtmekle/küfretmekle gizli kâfir olurlar. Ki bunları ifadeyle Kuranda; “Kitabı sana indiren O’dur. O’nun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki, onlar kitabın anasıdır. Diğer ayetler ise, müteşabihlerdir. Şu var ki kalplerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun yorumuna öncelik tanımak için kitabın sadece müteşabih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar bilir…” (Ali İmran -7) Buyrulur ki; gizli kâfirlerin çoğunluğu bir mürşide intisap etmiş olanlar arasından çıkar.

Bunu beyanla Pir Seyyid Muhammed Nur Hz; “Bir taife var, onlara taifeyi batıniye tabir olunur. Kuran’ı yalnız enfusa hasrederler. Oruç dâhil Allah’ın farz ettiklerini ‘murat enfusidir’ deyip zahirini afakını inkâr ederler. ‘Cebrail aklı resuldür. İsrafil himmeti resuldür. Yoksa öyle Cebrail’in, İsrafil’in aslı yoktur, bunlardan gaye/murat enfüsi anlamlardır.’ Der ve afakı inkâr eder. İşte taifeyi zındık gibi bunlar kâfirdir. Halbûki Kuran’ı yalnız enfusa hasreden küfreder.” Buyurur.  Ki bu gizli kâfirler, şeriat’ ın iman ve amelini içeren Allah’ın emri ve farz olan İslam’ın açık hükümlerine iman ve itaat etmezler: ‘Günde beş vakit kılınması açık farz olan Namaz avam içindir. Yahut biz namaz mükellefiyetini aştık. Biz daim namazdayız’ vb. ifadeler sarf ederler. ‘Kuranın açık emri gereğince Ramazan ayında tutulması farz olan orucu tutmazlar, çeşitli tevillerle biz daim her zaman oruçluyuz gibi ifadeler de bulunurlar.’ Bunlardan bazıları İslam dininin açık şeriat hükümleri ile amel etseler bile bu amelleri inanarak değil; ‘avam halk bir şey demesin, taş attırmayalım vb.’ gibi sapkın bir anlayışla yaparlar. Bunlar Yahudilerin Hz. Üzeyiri, hıristiyanların Hz. İsa’yı ilâhlaştırmaları (Tevbe-30) gibi, genellikle mürşitlerini bazı şahısları veya kendilerini “İlâh,” “Rab” ilân ederek  “İlâhlaştırıp Rab’ leştirerek” açıkça şirk işleyerek müşrik olurlar. Ayrıca, asrısaadet’ teki kâfirlerin Hz. Muhammed’i kendi din anlayışlarına davet etmeleri gibi, bu gizli kâfirler genellikle cami cemaatı’nı ve dindar kişileri sapık itikatlarına davet ederek onlara ısrarla mürşitlik yapmaya çalışırlar.

Gizli kâfirlikten kurtuluş; kişinin hakiki/gerçek mümin’ liğe ulaşmasıyla mümkündür. Çünkü yüce Allah Kuran’da müminlerden çokça bahsettiği gibi, “Gerçek/hakiki müminler ancak o kişilerdir ki; Allah’ı zikrettiklerinde kalpleri titrer ve onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır ve onlar yalnız Rab’ lerine güvenip/tevekkül ederler.” (Enfâl-2)  Buyurarak, gerçek/hakiki müminlerden de bahseder. Hz. resulullah efendimiz ise gerçek müminleri ifadeyle; “Siz Allah için sevip Allah için buğz etmedikçe hakiki/gerçek mümin olamazsınız” Buyurur.

İşte bu “hakiki/gerçek mümin” liğe ulaşabilmek, Kuran’ın emir ve yasaklarına mutlak itaat ile beraber, zikri daim uyanıklığı ve tevhidi hakiki keşfi irfanı olan mesleki resul seyri sülûkunu, velâyet irşadı yapan zamanın kâmil mürşidinden tahsil etmekle mümkündür. Ki kâmil mürşidin irşadıyla aydınlanan bir kişi ancak, hakiki/gerçek mümin’ liğe erişebilir. Vesselam.     

Buna göre, açık ve gizli küfür içindeki kâfirleri beyanla; kâfirun suresinin yorumu şöyledir:   

1-Kul ya eyyuhel kâfirun  -  De ki; Ey kâfirler. Zamanın peygamberi olan Hz. Muhammed’e iman etmeyerek örten/küfreden o açık kâfirlere: Ve İslam’ın zahiri şeriat hükümlerini inkâr ile ört/küp/küfreden gizli kâfirlere şöyle söyle; 2-Lâ a’budu ma ta’budûn  -  Ben sizin ibadet/kulluk ettiklerinize ibadet/kulluk etmem. Ben Hz. Âdem’den beri tüm nübüvvet ve velâyet elçilerinin tebliğinde açıklanan Allah katındaki tevhit dini İslâm’ın; zahiri olan şeriat ve batını olan tarikat, hakikat ve marifet ilimleri irfanına mazhar olmakla, İslam’ın zahir ve batın bütünlüğü kemâlinin hakiki/gerçek müminiyim. Velâyet elçisi olan zamanın mürşidi kâmilinin mesleki resul telkini irşadıyla aydınlanmış Muhammedi kulluğumda; “O’nun veçhinden/yüzünden başka her şey helâktadır / yokluktadır” (Kasas-88) imanı hâkim olduğundan, kendimde ve cümle âlemde cenabı Hak’tan gayrı hiçbir varlık müşahede etmem. Bunun için ey açık kâfirler; sizin Hz. Muhammed’den nasipsiz olarak taptığınız putlarınıza ve putlaştırdığınıza ben ibadet / kulluk etmem. Ey gizli kâfirler; sizin de mürşitlerinizi ve bazı şahısları “Rab” “İlâh” ilân ederek, İslâm’ın muhkem açık şeriat hükümlerini inkâr ile yaptığınız kulluğu / ibadeti de ben yapmam. Benden, sizin ki gibi açık ve gizli küfür içeren hiç bir kulluk/ibadet hâsıl olmaz. “3-Ve lâ entüm âbidûne mâ a’bud  -  Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmezsiniz.”  Ey açık kâfirler; Allaha iman ettiğinizi söylüyorsunuz fakat siz, zamanın peygamberini inkâr etmekle küfrettiğiniz için benim mazhar olduğum Muhammedi kulluk/ibadet sizde olmaz. Ey gizli kâfirler; siz İslam dâhilinde mümin olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Fakat sizde tevhit dini İslam’ın zahiri / açık hükümleri olan şeriatını inkâr ile örtmekle / küfretmekle, mürşitlerinizi ve bazılarınızı Rab’ leştirip ilâh’ laştırarak kâfir olup şirk işlediğiniz için; benim mazhar olduğum Muhammed’i kulluğu / ibadeti siz de yapmazsınız. 4-Ve lâ ene âbidun mâ abedtum  -  Kul / tapıcı değilim sizin taptığınıza.” Allah katındaki tevhit dini İslam’ı tebliğ eden zamanın peygamberi Hz. Muhammed’e. Ve Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslâm’ın gerek zahiri şeriat hükümlerine, gerekse İslam’ın batını hükümlerine tabi olan. Ve mürşidi kâmilin mesleki resul irşadıyla aydınlanmış Hakiki/gerçek bir mümininden küfür, şirk içeren hiçbir kulluk/ibadet asla zahir olmadığı gibi, hakiki/gerçek bir mümin kâfir ve müşrikler gibi kulluk/ibadet yapmaz. “5-Ve lâ entüm âbidûn mâ a’bud  -  Siz de benim ibadet ettiğime ibadet ediciler değilsiniz” Zamanın peygamberi Hz. Muhammed’e ve tevhit dini İslâm’a iman etmeyen açık kâfirler… Ve İslâm’ın zahiri şeriatını inkâr ederek hakiki/gerçek iman’la şereflenmeyen gizli kâfirler; sizler küfür ettiğiniz şirk işlediğiniz müddetçe sizlerden Muhammedi kulluk/ibadet açığa çıkmaz. “6-Lekum dinü küm ve liye din  -  Sizin dininiz size benim dinim bana.” Ey açık ve gizli kâfirler; siz tevhit dini İslâm’ın kemâlinden mahrum müşriklersiniz; siz tapındığınız putlarınız ve “rab” leştirip ”ilâh” laştırdığınız mürşit ve şahsiyetlerinizle şirk küfür içeren din anlayışınız sizin olsun; Cümle peygamberlerin tebliğ ettiği ve Muhammedi kullukla hâsıl olan tevhit dini İslâm imanı ise; benim olsun demektir. Allah’ u âlem.

Kâfirun suresinin yorumu hatalarıyla beraber tamamlandı, her şeyi en iyi bilen Allah’a hamd, resulü Muhammed’e ve ehli beytine selam olsun rabbim onların yardımından bizleri mahrum bırakmasın. Amin.

NejdetŞahin
15-Şubat- 2013 Cuma

                                                                 

                                                                                       

                                                                                                

    

23 Ocak 2013 Çarşamba

Hz.MUHAMMED’İN (s.a.v) DOĞUMU/MEVLİDİ


        Cümle âlemleri aşkından yarattığı Hz. Muhammed’e (s.a.v) bizi ümmet yapan Allah’a hamdolsun. Hz. Muhammed’e ve her zaman mevcut olan evladı resule / ehli beyte selam olsun. Rabbim bizleri de onların zümresine dâhil etsin.    
        Hicri takvimin rebiul evvel ayının 12 sinde kutlanan mevlit kandili, isminden de açıkça anlaşıldığı gibi Hz. Muhammed’in bu yeryüzü âlemine unsur bedeni ile doğmasını ifade eder. Mevlit Arapça bir kelime olup Türkçe, doğum / doğuş demektir.
Peygamber Efendimizin babası Abdullah ve annesi Âmine validemizden beşer olarak unsur bedeniyle doğması, sıradan ve alâlâde bir doğum değildir. Çünkü bu doğumla beraber aleni olarak birçok harikulade (olağanüstü) hadiseler olmuştur. Ki o zaman İran’a bağlı bir yerleşim olan Mekke’de tahakkuk eden bu doğumla beraber, İran’da Mecusilerin (Ateşe tapanların) bin yıldır sönmeyen ateşi sönmüş, krallarının sarayı yıkılmıştır. Suriye’de Save nehrinin bin yıldır kuru olup su görmeyen yatağı sularla dolup taşarak akmıştır. Hz. Resulullah’ın doğumu esnasında doğuma yardımcı olan kadınlar da açıkça birçok harikuladeliklere (olağanüstü hadiselere) muhatap olmuşlardır. Resulullah efendimizin annesi Âmine validemiz ise, doğumla beraber “Biri doğuda, biri batıda, biri de Kâbe’nin damında olmak üzere üç bayrak dikildiğini gördüm” demiştir. Velhasıl, Hz. peygamber efendimizin doğumunda zahiren daha başka birçok olağanüstü hadiseler olmasına rağmen bunlar, ancak bazılarıdır.
        Hz. Muhammed’in (sav) doğumunun / mevlidinin leddun-i hikmet açısından ise önemi şöyledir: Hadisi şerifte; “Allah evvela benim nurumu yarattı.” Başka bir Hadiste ise “Âdem su ile toprak arasında iken ben nebi idim.” buyrulur. Bu ve benzer beyanlardan anlaşıldığı gibi Hz. Resulullah Efendimizin her bir varlıktan ve cümle âlemlerden önce yaratılmış olan “vücudu nur-u Muhammed” kimliği şahsiyeti vardır. Ve nur-u Muhammed Hz. Âdem’de ve cümle peygamberlerde hidayet davetçiliği olarak zahir olmuş. Tüm peygamberler nuru Muhammed mazhariyetiyle insanlara yol gösterip onları irşat etmişler. Ve her peygamber nur-u Muhammed’in, unsur yani beşeri bir bedenle bu yeryüzü âlemine doğup zahir olacağını ümmetlerine haber vermişlerdir.
        Bunu ifadeyle insanı kâmil zincirinin altın halkalarından olan Süleyman çelebi Hz. Mevlidi şerifinde;
Hak taalâ çün yarattı âdemi
Kıldı âdemle müzeyyen âlemi (âdemle bezeyip süsledi âlemi)
Âdeme kıldı ferişthler sücut (âdeme melekler secde etti)
Hem ona çok kıldı Lütfi ol ıssı cut (cömert olan Allah lütfetti)
Mustafa nur’un alnında kodu
Bil habibin nuru’dur bu nur dedi.
Kıldı ol nur anın ile nice ruzigar (devir, zaman)
Sonra Havva alnına nakletti bil
Durdu onda dahi nice ayu yıl (ay ve seneler)
Şit doğdu ona nakletti nur
Onun alnında tecelli kıldı nur
Erdi İbrahime İsmaile hem
Söz uzanır geri kalan der isem
İş bu resmile müselsel muttasıf (bu şekildeki silsile ile vasıflanmış olan)
Ta olunca Mustafa’ya muntakil (intikâl edince)
Geldi çün rahmetellil âlemin (âlemlerin rahmeti)
Vardı nur karar etti hemin
Tut kulak efsafına ey yâri din (kulak ver ey dinini seven)
Bilesin kimdir o fahrül mürselin. (bilesin iftihar edilen elçi Hz. Muhammed’in kim olduğunu) buyurmuştur.
        İşte mevlidi şerifteki bu beyanlardan da açıkça anlaşıldığı gibi, rebiul evvel ayının 12 sinde vukuu bulan doğum / mevlid nur-u Muhammed’in; unsur / beşeri bedeni ile buluşup, bu yeryüzü âlemini şereflendirmesini ifade eder. Ve bu doğum, İslam âleminde mevlit kandili olarak Müslümanlar tarafından çeşitli hidayete yönelik ibadetler ve etkinliklerle açıkça kutlanır.        İslam’ın ledduni hakikatine ulaşmış olan arifibillâh ve ehli kemâl ise, bu  kandili hem zahirine hem de batınına uygun olarak, nur-u Muhammed kulluğuna mazhariyet gayreti ile yaşayarak sadece bir gece değil, her zamanda ve her yerde kutlarlar.
        Cümle peygamberlerde zahir olup açığa çıkan nur-u Muhammed, “Âlimler peygamberlerin varisidir” Hadisi şerifindeki hikmet gereği, Resulullah Efendimizin unsur bedeniyle yeryüzünden ayrılmasıyla da, Resulullah’ın varisi olan âlim ve mürşidi kâmil’de devam etmiştir. Ki İmamı Azam, imamı Şafii, imamı Malik, İmamı Hanbel, İmamı Gazali, Muhiddini Arabî, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Niyazi Mısri, Pir Seyyid Muhammed Nur vb. gibi peygamber varisi olan âlim ve ehli kemalin irşat ve tebliğinde Nur-u Muhammed açığa çıkarak insanlığı aydınlatmaya devam etmiş, günümüzde de devam etmektedir. Kıyamete kadar yeryüzünde hidayet davetçiliği olarak devam edecektir.
Her zaman da yeryüzü âleminde mevcut olan bu hidayet davetçisi veli ve âlimlerin irşat ve yol göstermeleriyle, İslam dininin zahir ve batın yönü kemâl bularak yeryüzünde insanlığı aydınlatmış, halen de aydınlatmakta ve kıyamete kadarda aydınlatacaktır. Bunu ifadeyle Hz. Resulullah Efendimiz; “Beni bulmak isterseniz, varisim olan âlimleri bulun, ben orada bulunurum.” buyurmuşlardır. İşte bu “peygamber varisi” olan velilerin ve âlimlerin bu yeryüzünde her zamanda var olmaları ve onların irşadıyla Hidayeti nuru Muhammed’in açığa çıkması, Muhammedi doğuşun, yani mevlid kandilinin leddun-i hikmetini ifade eder. Onların irşadından nasiplenmek ise; mevlid kandiline erişip kandilin ruhaniyetinden istifadeyle Muhammed-i kullukla yaşamayı ifade eder. 
        Her kim mevlit kandilinin ledduni hikmetine mazhar olursa o, sadece kandil gecesi değil, her zaman her yerde ebediyen mevlit kandili aydınlığıyla yaşar, Allahuâlem. Her zamanda mevcut olan Nur-u Muhammed doğuşuna erişip, o doğumun irşadı aydınlığına mazhar olmamızı hidayet verici olan Allah’tan niyaz ederiz.  
                                                        01 Ağustos 2009             

                                                           Nejdet ŞAHİN

15 Ocak 2013 Salı

FENAFİŞEYH FENAFİLLÂH FENAFİRESUL olmak


Kullarına nübüvvet ve velayet elçileri gönderen yüce Allah’a hamd, nur-u zuhuruyla nübüvvet makamını şereflendirmekle cümle peygamberlere imam olan Muhammed Mustafa ya ve evladı resule selam olsun. Rabbim bizleri evladı resule mazhar kılıp onlardan ayrı komasın.

Malum ola ki Fena, yokluk yok olmak anlamındadır. Şeyh ise; bir toplumun ileri gelenlerine şeyh denilmesi gibi, âlim ve arif kimseler de “Şeyhülislam, Şeyh edebâli, Şeyhül Ekber, Arap şeyh” vb. Şekilde şeyh olarak isimlendirilir. Ki genel kabul olarak velayet irşadı yapan zamanın kâmil mürşidi şeyh olarak isimlendirilmiştir. Buna göre Fena fi şeyh; şeyhte fena yok olmak anlamındadır. Ki bunu ifadeyle Abdul Malik Hilmi Hz;

Fena fiş şeyh fenafillah dahi                                           

Bu yolda emri hak telkin-i kâmil. Buyuruyor.

Fena fi şeyh, yani şeyhte fena/yok olmak; maalesef bazı nakıs/eksik kâmil olmayan şeyhler / mürşitler tarafından aslından saptırılıp çarpıtılarak, mürşidin suretini resmini veya hayalini rabıta yapmak olarak tatbik ettirilmektedir. Ki böyle mürşidini rabıta yaparak şeyhin nazarıyla müridin kötülüklerden korunup iyiliklere mazhar olacağını beklemesi, açık şirk olduğu gibi; mürşidinin beşeri işlerini görmek, mürşidine veya mürşidin işaret ettiği oluşumlara, kurum veya şahıslara maddi yardım yaparak maddiyat sağlayıcı faaliyetlerde bulunmakta fena fi şeyh olmak değildir. Bu ve benzeri faaliyetler nakıs/eksik kâmil olmayan mürşitlerin taraftarlarına yaptırdığı kuran kaynaklı olmayan ve vahiyle çelişen faaliyetlerdir. Bu gibi faaliyetler Hak yolcusunu Hak yolundan/tarikatından uzaklaştırarak, kulu rabbine vasıl etmez/kavuşturmaz.

 Fena fi şeyh yani şeyhte fena/yok olmanın aslı hakikati ise; zamanın kâmil mürşidini bulan Hak yolcusunun, yanlış eksik bilgi ve anlayışlarını yok/fena ederek, kâmil mürşidin vahiy kaynaklı olan âli prensipler telkininin galibiyet-i hâkimiyetine, teslim olmasıdır. Çünkü kâmil olan bir şeyh, Allah’ın emri dışında asla Kat a hiçbir şey telkin etmez. Kâmil’in telkin ettiği değerler, kesinlikle muhakkak kuran kaynaklı olur. Ve kâmil mürşidin âli prensipler telkinini, Allah’ın emir ve yasakları ile zikri daim ve Allah’ın makamlarının (meratibi ilâhi) tarifi oluşturur.                   

Buna göre Kâmil mürşit; ‘ne eksik ne fazla beş vakit namaz kıl’ dediğinde bu emir kimin emridir? Elbette Allah’ın vahiyle olan emridir. Kâmil mürşit ‘daim zikir ile Allah’ı zikir et’ diyorsa, bu kimin emridir? Elbette Allah’ın vahiyle olan emridir. Kâmil mürşit ‘her fiilin faili Allah’tır’ diyorsa, bu kimin beyanıdır? Elbette kuran beyanıdır.                                                      

Bu itibarla bir şeyh eğer kâmil ise, onun Allah’ın emir ve yasaklarına ters düşen, kurana uymayan, vahiyle çelişen hiçbir buyruğu ve tavsiyesi olmaz. Bir şeyh, Allah’ın emir ve yasaklarına ters düşen, kuran dışı, vahiyle örtüşmeyen bir şey emreder veya tavsiyede bulunursa, o emir ve tavsiyeye kesinlikle asla uyulmaz, itaat edilmez. Ve o mürşidin nakıs / eksik kâmil olmayan bir mürşit olduğuna hükmedilir.

Bunu beyanla, kâmil mürşidin vahiy kaynaklı olan emir ve tavsiyeleri, Allah’ın buyruğunu tebliğden başka bir şey olmadığından, Kâmil mürşidin Allah’ın emri olan âli prensipler telkininin galibiyeti hâkimiyetine, eksik yanlış bilgi ve anlayışlarını fena / yok ederek tenezzül ile teslim olmak, fena fi şeyh olmaktır. Vesselam. 

Fenafillah olmak ise; kelime olarak Allah’ta yok olmak demektir. Ki zamanın kâmil mürşidin de zahir olan kuran kaynaklı mesleki resul telkini irşadına mazhar olan bir Hak yolcusu; Âli prensiplere itaat ve zikri daim uyanıklığıyla, cenabı Hakk’ın tevhidi efal tevhidi sıfat ve tevhidi zat makamlarının keşfi irfanına mazhar olursa. O Hak yolcusunun cümle âleme ve kendine gaflet ve cehaletle nispet ettiği fiil, sıfat ve vücudu varlığı fenafillâh, yani Allah’ta yok / fena olur.  Ve fenafillah keşfi irfanına erişen bir kul; yokluğunda tecelli eden rabbine kavuşarak rabbinden gayrı hiç bir şey müşahede etmez. Ve rabbine vuslat (kavuşma) zevki ile tüm âlemlerde ebediyen zevki safa sürer.

Bunu beyanla Hacı Bayramı Veli Hz;
 Kim bildi efalini / O bildi sıfatını / Anda gördü zatını / senseni bil sen seni. Dediği gibi, diğer bir beytinde rabbine kavuşma / vuslat zevki ile zevklenmesini ifadeyle ise; Bayramım imdi bayramım imdi / Bayram ederler yâr ile şimdi / Hamdü senalar hamdü senalar / Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm. Buyurmuştur.

Fena fi resul olmak; Kelime olarak resulde yok olmak anlamında olup, Allah’ın resulü Hz. Muhammed’de (sav) yok olmak demektir.Bunu bayanla pir seyyid Muhammed nur Hz; “Resulullah efendimizin vücudu unsuru, (beşeri vücudu) misali vücudu ve Nur-u vücudu vardır. Buyurmuşlardır ki resulullah efendimizin unsur / beşer bedeni, bu yeryüzü âlemine annesi Amine den doğan, babası Abdullah tan olan ve 63 yaşında vefat ederek bu âlemden ayrılan beşeri varlığıdır. Ve resulullahın beşer/unsuru vücudunu ifadeyle kuranda, “ De ki: Ben sizin gibi beşerim...” (Fussulet- 6, Kehf- 110) buyrulur.                               

Resulullah efendimizin Misal vücudunu ifadeyle hadisi şerifte; “Kim beni rüyasında görürse beni görmüş olur, çünkü iblis benim suretimde görünemez” buyrulmuş olduğundan, resulullah efendimizin misal vücudu, rüyada görünen vücududur.                                                           

Peygamber efendimizin nur-u vücudu ise; cümle yaratılanların evveli olan varlığıdır. Bunu ifadeyle Hadisi şerifte; “Allah evvela bir cevher yarattı o cevherden cümle âlemleri yarattı” beyan olunur. Ki ehli kemâl ilk yaratılan “cevherin” hakikati Muhammed olduğunu beyan etmişlerdir. Diğer bir hadisi şerifte ise; “Allah evvela benim nurumu yarattı” buyrulur. Ki vücudu nur-u Muhammed’e ancak mürşidi kâmilden mesleki resul seyri süluku gören bazı seçkin nasipliler erişebilir. Ki bu seçkinler, bıraktıkları eserlerinde mazhar oldukları nur-u Muhammedi apaçık ifade etmişlerdir.

İşte bu seçkinlerden olup, mesleki resulü Melâmiyenin çift kanatlı hizmetkârı, velayet irşadı yapan en ulu ve ziyalı şahsiyetlerinden mürşidi kâmil Hasan Fehmi (Tez doğan) Hz.leri; Nur-u Muhammed’in cümle yaratılanların nasıl evveli / başlangıcı, nasıl zahir / apaçık olduğunu ifadeyle;

Bu âlem mebde-i sensin(mebde; başlangıç)
Evvelsin ya resulallah
Nübüvethatemi sensin
Ahirsin ya resulallah

Cemi kurbuferaiz de
Batınsın Hak olur zahir
Nevafilkurbu hazrette
Zahirsin ya resulallah diyor. (zahir; görünen, apaçık olan)

Yine vücudu nur-u Muhammed’i beyanla Seyyit Nizamoğlu Hz;

Muhammed diridir ölmez
Taze güldür hergiz solmaz(hergiz; asla)
Anı seven gafil olmaz
Gel Muhammedi bulalım

Muhammed âlemden gitmez 
Bir güneştir batmaz
İsteyenler gafil olmaz
Gel Muhammedi bulalım

Seyyid Nizamoğlu yürü
İnleyu ben zarı zarı
Hangi kandildeyse nuru 
Gel Muhammedi bulalım.  Buyurur. Ki böyle vücudu nur-u Muhammed’i beyan eden, seçkin velilerin sayısız kibarı kelam vardır
Ey mümin kardeşim, malûm olduğu üzere İslam dininin giriş kapısı “Eşehedüenlâ ilâhe illallah ve eşhedüenneMuhammedenabduhu ve resuluhu / Müşahede ederek şahidim ki Allah’tan gayrı ilâh (varlık) yoktur. Ve müşahede ederek şahidim ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir” kelimeyi şahadetidir. Ve kelimeyi şahadet iki kısım olup bir kısmı Allah’a şahit olmanın ikrarı, ikinci kısmı Hz. Muhammed’e şahit olmanın ikrarıdır. Ki ehli kemal, kelimeyi şahadetin birinci kısmını “cemiyeti ilâhi” olarak; ikinci kısmını ise,“cemiyeti Muhammed” olarak isimlendirmişlerdir.Hakikati yönüyle kelimeyi şahadet; fenafillah olan bir kulun, cemiyeti ilâhi’deHakk’a nazar edip Hakk’ı müşahede etmesidir; ve nur-u Muhammed mazhariyetiyle Cemiyeti Muhammed’de hakikati Muhammed’in açığa çıkışını ve tafsilatı Muhammed’i müşahede etmesidir.İşte her kim hakikati yönüyle kelimeyi şahadeti böyle ikrar ederse o kimse,fenafillah ve fena fi resul keşfi marifetine ulaşan arif ve ehli kemâlin seçkinleri arasına girer.
Bu konuyu biraz daha açmayı ifadeyle; Fenafillah keşfi irfanıyla dahil olunan cemiyeti ilâhi’de, cümle eşyanın fenasında/yokluğunda cenabı Hak zatından zatına tecelli eder. Ki zatından zatına tecelli eden Hakk’ın zat tekliğindenilk yaratılış/halkıyet olan hakikati Muhammed’i,hakikatiMıuhammed ten tafsilatı Muhammedi zuhura getirmesi ilecemiyeti Muhammed hâsıl olur. Ve cemiyeti Muhammed’e her kim dâhil olursa onun nazarında nur-u Muhammed’den başka bir şey olmadığı için, o kul cemiyeti Muhammed’e kavuşup gark olmakla,fena fi resul olur. Vesselam.
Bunu ifadeyle, Mürşidim Kemal zurnacı Hz; “cemiyeti Muhammed’e mesleki resul seyri süluku gören arifler arasından, ancak seçkin olanlar dâhil olabilir.” Buyurmuştur.
Fenafi resul olan böyle seçkin velilerden bazıları ise,“Biz resulullah’tan bir an ayrı kalsak, kendimizi mürted(dinden çıkmış) sayarız” demişlerdir.  
Resulullah(sav) efendimiz unsur yani beşeri vücuduyla vefat ettiğinde“Muhammed öldü” denildiği zaman; cemiyeti Muhammed müşahedesiyle Hz. Ömer (ra);“Her kim Muhammed öldü derse onun başını keserim” buyurmuştur.
Ümmi Sinan Hz. defena fi resul olmakla dâhil olduğu cemiyeti Muhammedi ifadeyle;

Seyrimde bir şehre vardım
Gördüm sarayı güldür gül
Sultanının tacı tahtı
Bağı duvarı güldür gül

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar 

Çarşı pazarı güldür gül.

Buyurmuştur ki gül, Hz. Muhammed’i (sav)remz eder, çünkü resulullah efendimizin teri gül koktuğundan gül koklamak sünnet kabul edilmiştir.
Cemiyeti Muhammed’e dâhil, fena fi resul seçkinliğini ifadeyle Yunus Emre Hz. ise;
ilham ile dün gece seyrettim Muhammedi
Ayine-i kalbimde seyrettim Muhammedi
Yunus murada erdi zevk ile sefa buldu
Âşık maşuku buldu seyrettim Muhammedi.  Buyuruyor.

Hidayet verici olan yüce Allah’tan,bizleride zamanın kâmil şeyhinin / mürşidinin kuran emri olan mesleki resul seyri süluku âli prensiplerinin hâkimiyetinde,eksik yanlış bilgilerini yok/fena tenezzül ve teslimiyetiyle fena fi şeyh olan. Fenafillâh keşfi irfanıyla cemiyeti ilâhiye dâhil olan. Vecemiyeti Muhammed de nur-u Muhammed mazhariyetiyle fena fi resul keşfi marifetine ulaşan seçkinlerden kılmasınıniyaz ederiz.
Fenafişeyh, fenafillâh ve fenafiresul olmanın aslı hakikati ile ilgili açıklamalar burada hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Her şeyi en iyi bilen ancak Allah’tır.
Nejdet Şahin
05- 01-2013 cumartesi
 

2 Ocak 2013 Çarşamba

İHLAS SURESİ

  Her bir varlığı ve cümle âlemleri zatı tekliğinden zuhura getirerek yaratan Allaha hamdolsun. Zuhuru ile yarattığı kullarından Hz. Muhammede, ehlibeytine ve onların yürüdüğü sıratı müstakimde yürüyenlere selam olsun.

Kureyşliler, Hz. Resulullah Efendimize ‘Senin bizi davet ettiğin ilah nasıldır?’ Diyerek sual sordular. Bunun üzerine “1-Kul hüvallahü ehad. 2- Allahüssamed. 3- Lem yelid, ve lem yuled. 4- Ve lem yekün lehü küfüven ehad. 1- De ki; o Allah’tır, Ahad’dır tektir. 2- Allah’tır, sameddir. 3-  Doğurmamıştır, doğurulmamıştır O. 4- Hiç bir şey O’nun dengi / benzeri değildir” (İhlas suresi) inzal olmuştur. Bu dört ayetten ibaret olan ihlâs suresinde Cenabı Hakk Ehad, Allah ve samed isminden bahsederek varlığını ilan ederek bizlere kendini tanıtır.

Bunu beyanla, Ehli kemal “Zat-ı ilahiye ehad’dır. Sıfat-ı sübutiye ulûhiyet’tir. (Allah’tır) Ef’al-i ilahiye ise samedaniyet’tir.” demişlerdir. Ki, Hakk’ın zatı mevcudiyeti ehad’dır yani sayıyla, rakamla ifade edilemeyen tekliktir, tekliğidir. Hakk’ın ehad olan zat’ı tekliğinden zuhuru ise, Allah’lığıdır, yani Hakk’ın uluhuyet tecellisidir.

Pir seyyid Muhammed nur Hz. leri “Ulûhiyet, mevcudat ve madumata şamildir.” diyor. Yani ulûhiyet, mevcut olup görüneni de görünmeyeni de kuşatır, demektir. Bu itibarla Zatı-ı ehadiyetin, sıfat-ı sübutiye zuhuruyla görünen ve görünmeyenlikteki tecellisi ulûhiyettir, yani Allah’tır. Ve her şey dediğimiz cümle âlemleri, varlıkları ve eşya olan halkı Allah yaratır. Yani bunlar ulûhiyetten yaratılıp, halk olunur ki “şey” eşyanın cem’i, yani toptan ismidir. Bir varlığın adı hatırlanmadığında o varlık, şey olarak ifade edilir. İşte ‘her şey’ dediğimiz de, isimlerden meydana gelen cümle varlık ve âlemleri ifade ederiz. Demek ki, görünen ve görünmeyen ve mazhar-ı esma olan cümle âlemleri ve varlıkları meydana getiren Hakk’ın eskimeyen değişmeyen ve yok olmayan sıfatı sübutiyesidir ve, cümle sıfatta mevsuf Allah’tır. Bu itibarla Birinci ayetteki “De ki; o Allah’tır, bir tektir.” beyanı, cümle sıfat-ı sübutiyenin mevsufu olan Allah’ın zatı ehad’dır yani tek’dir demektir.

Cenabı Hakk’ın Samed ismi yani samedaniyeti ise, cümle ihtiyaçların arz edildiği yer demektir. Ki samed olmak itibariyle, yani samedaniyeti yönüyle Hakk’ın ihtiyacı kendisinden yine kendisinedir. Bu Hak ihtiyacının kendisinden yine kendisine olmasının izahı ise şöyledir. Hakk’ın mutlak yönü sıfatı subutiyesidir, mukayyet yönü ise esma ve ef’alinden oluşan eserlerdir. Yani fiillerin isimlenmesiyle oluşan suretlerdir ki, bütün suretler mukayyettir, yani birer kayıttır. Hakk’ın, batın olan mutlakıyetinden zuhura getirdiği mukayyet olan suretlere, kul ve halk denildi. Cenab-ı Hak, mutlak yönüyle halka emretti ve mukayyet olan halktan kulluk istedi. Mukayyet olan ise, kul ve aciz olduğu için mutlakıyete yönelip ondan yardım ister ve ona sığınarak, ona kulluk eder. Bu itibarla Hak, batın yönüyle mutlak ve mabud’dur; (ibadet edilendir) zahir yönüyle ise mukayyet olup abid’dir, (ibadet edendir) yani kuldur. Böylece samed olan Allah’ın ihtiyacı kendi zahirinden kendi batınına olur. Ki, bunu beyanla ikinci ayette “Allah’tır sameddir.” Buyrulur.

Üçüncü ayetteki “Doğurmamıştır, doğurulmamıştır O.” Beyanındaki mana ise: Allah’ın varlığı, O’na başka bir yerden gelip intikal etmediği gibi, Allah’ın varlığı kendi varlığından başka bir yere de gidip intikal etmedi, demektir. Çünkü Her şey dediğimiz cümle varlıklar, Allah’ın tecellilerinden başka bir şey değildir.

Bu itibarla, dördüncü ayette “Hiç bir şey O’nun dengi / benzeri değildir” buyrulur. Ki, Allah zat-ı mevcudiyetiyle, eşi, benzeri ve dengi olmayan ehaddır/tekdir. Ki bu tekliğini cenabı Hak, cümle alemlerde ve yarattığı her varlıktaki tecellisini, birbirinin aynı olmayan teklik ile zuhura getirmesiyle gösterir. Bunu beyanla “…O her an yeni bir iş ve oluştadır.” (Rahman, 29) buyrulur. Ki, Hakk’ın her tecellideki tekliği, hiç kimsenin birbirine benzememesi, her kar tanesinin birbirinin aynı olmayan teklikle gökten inmesi, denizin her dalgasının birbirinin aynı olmadan teklikle vücut bulması vb. gibidir. Ki, deniz devamlı dalgalanır; fakat hiç bir dalga bir diğerine benzemez. Her gelen dalga tektir ve teklikle gözükür. Vesselam.

    Her şeyi en iyi bilen ve İhlâs suresini yorumlamayı bize lütfeden Allah’a şükürler olsun, Resulü Hz. Muhammede ve evlatlarına selam olsun, o evladı Resul’e hizmet ve sadakatte cenabı mevlam yardımcımız olsun.

                                                  
Nejdet Şahin
26 Haziran 2009
Salihli