Kullarını kendine kavuşup vuslat etsinler diye yaratan Allah, övülmeye layık olandır. Selama layık olan ise, Hz. Muhammed ve evladı Resul’dur.
Miraç kandili hicri takvime göre recep ayının son haftasında kutlanır. Çünkü Hz. Resulullah efendimizin miracı, “Recep Allah’ın ayıdır…” hadisi şerifinde ifade edilen recep ayında tahakkuk etmiştir. Miraç, kulu Rabbin’den ayıran ve onun dünyası olan cümle gayrıyetten kurtulup, Rabbi’ne vuslat etmesidir, yani kulun Rabbi’ne kavuşmasıdır.
Hz. Peygamber Efendimizin miracı cismani ve ruhani olmak üzere ikidir. Cismani Miraç Kuran’da; “Bütün varlıkların tesbihi o kudretedir ki kulunu gecenin birinde mescid-i haramdan çevresini bereketlendirdiğimiz mescid-i aksaya yürütmüştür, bu ayetlerimizden bir kısmını o kulumuza göstermek/onu ayetlerimizden biri olarak göstermemiz içindir…”(İsra-1)Ayetiyle beyan edilir. Bu miraç mucize olarak gerçekleşen ve Hz Peygamber sav’in, ‘âlemleri şereflendirmek için yaptığı miraçtır. Bu miraç sadece ve sadece, yalnızca Hz.Resulullah Efendimize mahsus’ tur. Çünkü Hz Peygamber efendimizin Nur-u vücudu cümle alemlerin aslı olduğu için, alemler varlıklarını muhtaç olduğu o yüce şahsiyeti görüp onunla, yani Hz. Muhammed s.a.v ile şeref bulmak istedikleri için, bu cismani miraç mucize olarak vukua gelmiştir.
Diğer Miraç ise Hz. Resulullah Efendimizin Ruhani Miracı’dır ki, bu miraç Necm Suresinde “Sonra iyice yaklaştı ve sarktı. İki yayın beraberliği gibi belki ondan da yakın. Böylece vahyetti kuluna vahyettiğini, kalp yalanlamadı gördüğünü” (Necm- 8, 9, 10, 11) “Andolsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü” (Necm-18) “ Ayetleriyle Beyan olunan Miraçtır. İşte bu Hz. Resulullah’ın Ruhani miracını, cümle Peygamberler yaptığı gibi, cümle İnsanı Kamil olan Veliler de yaparlar. Çünkü bu Ruhani Miraç, kulun nefsinin/kendinin ve eşyanın hakikatına yönelip Rabbi’ne vasıl olmasıdır, yani Rabbi’ne kavuşmasıdır. Her kim ki kendine ve cümle âleme nisbet ettiği varlıkların yokluğuna, yani eşyanın fenasına Allah’ın makamlarının müşahadesiyle arif olursa o kul, kendinde ve cümle eşyada mevcut olan Rabbı’na kavuşarak miraç yapar.
Her insanın miraca ulaşma potansiyel ve kabiliyeti olmasına rağmen bazı kullar, kendine ve cümle eşyaya vücut nispet ederek Rabbin’den gaflet edip, cehaletiyle onu Rabbin’den ayıran dünya perdesini oluşturur
ve dünya ehli olur. Böyle bir kimse kurandaki “…O zahirdir…” (Hadid-3) Hz. Peygamber Efendimizin ise ”Rabbınız apaçıktır. O’nu örtecek hiçbir şey yoktur” Beyanlarına rağmen, Rabbi’ni göremeyip onu müşahade edemez ve miracın hakikatı hikmetine ulaşamaz. Halbûki Hz. Resulullah efendimiz, “Allah’ım bana bu eşyanın içyüzünü öğret” buyurmuştur. Ki, eşyanın mahiyetini bilmesine rağmen Hz. Resulullah, bu beyanın da, kinaye ile ümmetinin, yani bizlerin eşyanın hakikatına arif olmamızı tembih ediyor. Çünkü kendisine Rabbi’ni nasıl bildin diye sorulduğunda, Hz. peygamber efendimiz; “Rabbi’mi eşya ile bildim” demiştir.
Velhasıl her insanda var olan Rabbi’ne kavuşma potansiyelinin, açığa çıkıp o kulu miraç keyfiyetine eriştirmesi mümkündür. Ancak, bunun için o kulun evvela, mevlid kandilinin ledduni manası olan irşad aydınlığına kavuşup, “Allah’ın ayı” olan recep ayındaki regaip kandilinin ledduni hikmeti gereğince kalbi, mayayı Muhammed olan Allah’ın zikri ile şereflenmesi gerekir. Ki, sonra yine recep ayında, miraç kandilinin ledduni anlamı gereğince o kul, Rabbini mertebelerinde müşahade ile gayrıyetten kurtularak, Rabbi’ne kavuşup Miracı’nı yapar.
Bu ruhani miraç; kulun yokluğunda Hakk’ın varlığı ile var olmak olduğundan, miraca ulaşan kulun müşahedesinde Hak’tan gayrı bir şey olmaz. Bu itibarla Hz. Resulullah efendimizin “Recep Allah’ın ayıdır” beyanındaki hikmet gereği miraç kandili, recep ayında tüm İslam âleminde çeşitli hidayete yönelik etkinliklerle kutlanır. Fakat arif ve ehli kemal ruhani miracı, Rabbi’ne vuslat zevkine mazhar olan kullukla her zamanda ve her yerde yaşayarak kutlarlar. Miraç kandilinin hikmetine dair beyan hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Allah her şeyi en iyi bilendir.
07 ağustos 2009 Salihli
Nejdet Şahin
3 Haziran 2013 Pazartesi
16 Mayıs 2013 Perşembe
REGAİP (gecesi)KANDİLİNDEKİ HİKMETLER
Gönüllere zikrullah ile tecelli eden Allah’a hamd olsun. Kulluğun en kamil zuhuru olan Hz. Muhammed’e ve evladı Resule selam olsun.
Regaip kandili hicri takvime göre recep ayının ilk haftasında kutlanır. Regaip rağbet manasına gelen bir kelime olup, zahiren Hz. Muhammed s.a.v efendimizin ana rahmine düşmesini, yani annesi Amine validemizin Hz. Muhammed’e hamile kalmasını ifade eder.
Kuran’ın “ Ve Rabbı’na rağbet et” (İnşirah suresi-8) beyanı gereği, Regaip mana yönüyle kulun cenabı Hakk’a yönelerek Allah’a rağbet etmesi demektir.
Ki Akıl baliğ olan her insan, yaratıcısı olan Rabbı’nı bu âlemde bulup ona rağbet ederek kavuşmaya müsait bir potansiyel ve kabiliyette yaratılmıştır. Ve her insan yaratıcısı olan Rabbı’nı tanıyıp ona yakın olduğu nisbette felaha, yani kurtuluşa erer ve yaradılış gayesine uygun bir kulluk ifa etmiş olur. Fakat her insan bu tabiat âleminden tattığı lezzetlere ve hoşnutluk duyduklarına yönelmekle onu Rabbin’den ayıran dünyasını oluşturur. Bunu beyanla Pir seyyid Muhammed nur Hz. leri; “Dünya ehli olmak mal mülk zengini olmak değildir, Karun gibi nice zenginler vardır dünya ehli değildir, kapı kapı dolaşan nice fakir vardır dünya ehlidir. Çünkü kulu Rabbın’dan ayıran her ne ise, o dünyadır” buyurmuştur.
Bu itibarla, kulun bu yeryüzünde tattığı ve onu Rabbın’dan ayıran dünya muhabbetlerini terk ederek, kalbindeki zikrullah mazharıyetiyle Allah’a yönelip her nefeste zikri daim’e mazhar olması, onun Allah’a rağbeti ve regaip ruhaniyetine ulaşmasıdır. Kalbi zikir’in aynı zamanda mayayı Muhammed olması itibarıyla, kulun kalbinin zikrullah’la buluşması o kulun gönlünün, Muhammed mayası ile mayalanmasıdır. Ki Muhammed mayası olan zikrullah gönülde kabararak o kul’u, vücudu nuru Muhammed mazharıyetine kadar yükseltir.
Hz. Resulullah efendimiz“Recep Allah’ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ise ümmetimin ayıdır” buyurmuştur. Bu ayların bu değerlerle ifade edilmesi o aylardaki kandil gecelerindendir. Yani Recep ayının Allah’ın ayı olması, Şaban ayının Hz. Resulullah’ın ayı olması, Ramazanın ise ümmetin ayı olması bu aylarda kutlanan kandil gecelerindeki hikmetler icabındandır. Bu itibarla, Regaip kandili’nin recep ayının ilk haftasında olmasının hikmeti gereğince, regaip’in ledduni manasına ulaşan bir kul, kalbindeki zikri daim mazharıyetiyle her nerede ve ne zamanda olursa olsun Allah’la beraber olur. Bunu beyanla pir
Seyyid Muhammed nur hz. leri: “Zikir saliki’nin kıblesi “seme vechullahtır” (nereye dönerseniz Allahın yüzü oradadır. Bakara-115) çünkü o her nereye yönelse ve nerede olursa olsun daima Allah der” demiştir.
Velhasıl Kulun kalbi Muhammed mayası olan zikrullah ile şereflenmekle, onu Rabbın’dan ayıran dünya sevgilerini terk edip, gönlü muhabbetullah’la yani Allah sevgisi ile dolarsa ancak, regaip kandilinin ledduni manasına ulaşmış olur. Ve o kul her zamanda ve her yerde regaip ruhaniyetiyle yaşar. Vesselam.
Regaip kandilinin hikmetine dair açıklama hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Cenabı Hak Kalplerinde mayayı Muhammed olan zikri daim ile her nefeste Allah diyen kulluğa bizleri de mazhar eder inşallah.
04 Ağustos 2009
Salihli
Nejdet Şahin
Regaip kandili hicri takvime göre recep ayının ilk haftasında kutlanır. Regaip rağbet manasına gelen bir kelime olup, zahiren Hz. Muhammed s.a.v efendimizin ana rahmine düşmesini, yani annesi Amine validemizin Hz. Muhammed’e hamile kalmasını ifade eder.
Kuran’ın “ Ve Rabbı’na rağbet et” (İnşirah suresi-8) beyanı gereği, Regaip mana yönüyle kulun cenabı Hakk’a yönelerek Allah’a rağbet etmesi demektir.
Ki Akıl baliğ olan her insan, yaratıcısı olan Rabbı’nı bu âlemde bulup ona rağbet ederek kavuşmaya müsait bir potansiyel ve kabiliyette yaratılmıştır. Ve her insan yaratıcısı olan Rabbı’nı tanıyıp ona yakın olduğu nisbette felaha, yani kurtuluşa erer ve yaradılış gayesine uygun bir kulluk ifa etmiş olur. Fakat her insan bu tabiat âleminden tattığı lezzetlere ve hoşnutluk duyduklarına yönelmekle onu Rabbin’den ayıran dünyasını oluşturur. Bunu beyanla Pir seyyid Muhammed nur Hz. leri; “Dünya ehli olmak mal mülk zengini olmak değildir, Karun gibi nice zenginler vardır dünya ehli değildir, kapı kapı dolaşan nice fakir vardır dünya ehlidir. Çünkü kulu Rabbın’dan ayıran her ne ise, o dünyadır” buyurmuştur.
Bu itibarla, kulun bu yeryüzünde tattığı ve onu Rabbın’dan ayıran dünya muhabbetlerini terk ederek, kalbindeki zikrullah mazharıyetiyle Allah’a yönelip her nefeste zikri daim’e mazhar olması, onun Allah’a rağbeti ve regaip ruhaniyetine ulaşmasıdır. Kalbi zikir’in aynı zamanda mayayı Muhammed olması itibarıyla, kulun kalbinin zikrullah’la buluşması o kulun gönlünün, Muhammed mayası ile mayalanmasıdır. Ki Muhammed mayası olan zikrullah gönülde kabararak o kul’u, vücudu nuru Muhammed mazharıyetine kadar yükseltir.
Hz. Resulullah efendimiz“Recep Allah’ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ise ümmetimin ayıdır” buyurmuştur. Bu ayların bu değerlerle ifade edilmesi o aylardaki kandil gecelerindendir. Yani Recep ayının Allah’ın ayı olması, Şaban ayının Hz. Resulullah’ın ayı olması, Ramazanın ise ümmetin ayı olması bu aylarda kutlanan kandil gecelerindeki hikmetler icabındandır. Bu itibarla, Regaip kandili’nin recep ayının ilk haftasında olmasının hikmeti gereğince, regaip’in ledduni manasına ulaşan bir kul, kalbindeki zikri daim mazharıyetiyle her nerede ve ne zamanda olursa olsun Allah’la beraber olur. Bunu beyanla pir
Seyyid Muhammed nur hz. leri: “Zikir saliki’nin kıblesi “seme vechullahtır” (nereye dönerseniz Allahın yüzü oradadır. Bakara-115) çünkü o her nereye yönelse ve nerede olursa olsun daima Allah der” demiştir.
Velhasıl Kulun kalbi Muhammed mayası olan zikrullah ile şereflenmekle, onu Rabbın’dan ayıran dünya sevgilerini terk edip, gönlü muhabbetullah’la yani Allah sevgisi ile dolarsa ancak, regaip kandilinin ledduni manasına ulaşmış olur. Ve o kul her zamanda ve her yerde regaip ruhaniyetiyle yaşar. Vesselam.
Regaip kandilinin hikmetine dair açıklama hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Cenabı Hak Kalplerinde mayayı Muhammed olan zikri daim ile her nefeste Allah diyen kulluğa bizleri de mazhar eder inşallah.
04 Ağustos 2009
Salihli
Nejdet Şahin
5 Mayıs 2013 Pazar
HIDIRELLEZ’in Hikmeti
Yarattığı tüm insanlara peygamber ve evliya resuller / elçiler gönderen Allah, övülmeye lâyık olandır. Selam, Allahın habibi / sevgilisi olan Hz. Muhammed’e (s.a.v) ve ehli beyt’e / evlâdı resule olsun. Rabbim onlarla hemdem hemhâl olmayı bizlere de nasip etsin.
Soyca Türk olmadığı halde İslam imanı ile şereflenen bazılarının; “ben Türküm, kur’anı ve islamı hayat nizamı haline getirdikleri için Türkleri seviyorum” buyurdukları gibi, Türk kültürünün oluşup yaşanmasında vahyin ve Muhammed-i kulluğun tesiri çok geniştir. Bu itibarla, basit bir araştırma yapılırsa gerek atasözlerimizin derinliğinde, gerekse her gün kullandığımız selamlaşma vb. sosyal faaliyetlerde, farkında olalım ya da olmayalım Kuran buyruklarının yerine getirilerek, Muhammed-i kulluğun açığa çıktığına şahit oluruz.
Bu cümleden olarak asırlardır Türk dünyasında Hz. Hızır’la Hz. İlyas’ın buluştukları gün olarak kabul edilen 6 Mayıs’ta, yani yaz mevsiminin başlangıcında Hıdırellez (Hızır ilyas) şenlikleri kutlamaları yapılır. Ve bu günde yapılan dua ve dileklerin kabul olunacağı inancıyla dilek ve niyazlarda bulunulur. Evlerin kapılarına yeşil dal ve çıçekler takılır. Sütü olanlar sütü olmayanlara süt ikram eder ve o gün süt içilir. Eş dost ile kırlara çıkılıp bir birlerine türlü yiyecekler ikram edilerek ziyafetler çekilir. Böylece özetlenen bir anlayış ve kabul ile zahiri şekillenmiş olan hıdırellez kutlamaları, mana yönü ile kur’an ve Muhammed-i kulluğa ait birçok leddun-i hikmetler içerir.
Bunu beyanla, “Hıdrellez” ifadesi aslında “Hızır İlyas” demektir. “Orada kullarımızdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, lütfumuzdan ilmi ledün öğretmiştik.” (Kehf-65) Kuran beyanındaki Allahın rahmetiyle “ilmi ledün” lütfettiği kul’un, Hızır (as) olduğu rivayet olunur. Hızır, (as) peygamber olmayıp, “ ledün ilmi” mazharıyetiyle velayet irşadı yapan insanı kâmil velidir. Ve yeryüzünde kıyamete kadar tebliğ ve irşad yapan her zamanın mürşidi kâmili, Hızır olarak kabul edilir. Ki bunu ifadeyle Hasan Fehmi Hz;
Aşk oldu Fehmi’nin yolunda rehber
Onunla Hızır’a eyledi sefer
Ondan etti ilmi leddünu ezber
Bana ihsan etti ol gani Mevla, diyor.
Kuranın; “Zekeriyayı, Yahya’yı, İsa’yı, İlyas’ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi Salih kimseler idi.” (Enam- 85) Ayet beyanından açıkça anlaşıldığı gibi Hz.İlyas, Hz. Zekeriya Hz. Yahya ve Hz. İsa gibi peygamberdir.
Yüce yaratıcı olan Allah, insanlara gönderdiği peygamber ve evliya elçilerin tebliğ ve irşadıyla, gelmiş geçmiş tüm insanlığı aydınlatmış ve aydınlatmaktadır. Kuran’ın; ”Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O Allah’ın resulu ve nebilerin sonuncusudur…” (Ahzab-40) beyanı gereği peygamberlikle irşad, Hz. Muhammed’in (s.a.v) unsur bedeniyle bu âleme gelmesiyle tamamlanmıştır. Hz. Muhammedin unsur bedeniyle yeryüzünden göçmesindan sonra tebliğ ve irşad, insanı kâmil veliler tarafından yapılmış ve kıyamete kadar da yapılacaktır.
Bu itibarla; Hz. Ali, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Salmanı Farisi, İbni Abbas, Ebuzeri Gaffari, Amr bin Yaser vb. gibi tebliğ ve irşadla görevli tüm sahabeler. İmamı Azam, İmamı Şafi, İmamı Malik, İmamı Hanbel, İmamı Gazali, Muhiddini Arabi, Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaşi veli, Niyazi Mısri, Pir Seyyit Muhammed Nur vb. gibi, Türk yurdunun hemen hemen her selvi gölgesinde mezar veya türbesi olan insanı kâmil veliler, yaptıkları velayet tebliğ ve irşadıyla insanlığı aydınlatıp, hidayet yolunu göstermişlerdir.
Cenab-ı Hak Peygamberleri, insanı kâmil veliler arasından seçtiğinden her peygamberin irşadında, velayet irfanı vardır. İnsanı kâmil veliler ise peygamber olmadıkları halde, onların telkin ve irşadlarında nübuvetin / peygamberliğin ruhu kemali mevcuttur. Ki nübuvet ruhu kemalini Hz. İlyas, velayet ruhu irfanını Hz. Hızır remzeder. Ve Hızır’la İlyas’ın remzettiği nübuvet ve velayet kemalatı, her zamanın velayet tebliğ ve irşadı yapan mürşidi kâmilinin vücudu şahsında buluşurlar. İşte zamanın kâmil mürşidinin şahsındaki bu velayet ve nubuvet buluşmasındaki hikmet, zahiren hıdırellez gününde Hızır ile İlyas’ın buluşması olarak kabul edilir.
Muhiddini Arabi Hz; “ilmin sureti süttür. Ve resulullah (s.av) süt harici her ne yese ‘ya rabbi bunun hayırlısını ver ve ziyadeleştir / arttır’ diye dua etmesine rağmen süt içtiğinde sadace ‘bunu ziyadeleştir / arttır’ diye dua etmiş, daha hayırlısını istememiştir” buyurur. Ki zamanın kâmil mürşidini bulması, insanın hikmet itibarıyla hıdırelleze ulaşmasıdır. Kâmilin telkinine mazhar olması ise, velayet ve nubuvet ruhaniyetini içeren süt ilim irfanı ikramına o insanın muhatap olmasıdır. Her kim böyle bir ikrama mazhar olursa, o kişinin göz kulak ağız el ayak kapıları yeşil rengin remzettiği marifetullahla bezenir. Ve o kimsenin, ağzından gözünden kulağından elinden ayağından daima marifetullah kemalatını içerek kulluk zahir olup açığa çıkar. Ve kendisi gibi marifettullaha mazhar olan ihvanlarla, iman kardeşleriyle, Hak âşıklarıyla sohbet edip hem hâl olup, velayet ve nubuvet ruhaniyetini içeren kemalat ve marifetle birbirlerine ziyafetler çekerler. Ve ilâhi neşe ve ahvâl ile zevklenirler. Ki hıdırellezi böyle leddüni hikmetine uygun olarak idrak ederek kutlayan bir kulun, rabbin katına yükselip rabbine kavuşma dua ve dileği de kabul olur.
Çünkü insanın yaratılmasının yüce amacı, kendinde ve cümle eşyada mevcut olan rabbini bulup rabbin katına yükselmesidir. Ve bunu ifadeyle yüce Allah; “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri eğlenmek için yaratmadık. İkisini de sadece Hakk’ı göstermek üzere yarattık…” (Duhan-38,39) “Allah gökleri ve yeri Hakk’ı göstermek için yarattı…” (Ankebut-44) “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğime muhabbet ettim, halkı yarattım.” (Hadisi kutsi) Buyurur.
Her yıl 6 Mayısta kapılarımızı yeşil dallarla çiçeklerle süsleyerek, süt ikram ederek, yeşilliklere kırlara çıkıp birbirimize ziyafetler çekerek, dilek tutup dua ederek kutladığımız hıdırellezi, hakikatındaki ledduni hikmetlere mazhar bir kulluk ile kutlamamız dilek ve niyazıyla, selemlar.
Nejdet Şahin
12 Mayıs 2012
Salihli
23 Nisan 2013 Salı
(Mevlid, Regaip, miraç, berat, kadir) KANDİL GECELERİNDEKİ HİKMETLER
Hamd, Son peygamber Hz Muhammede (s.a.v) vahyettiği kuran irşadıyla, İslam dinin zahiri ve batını ile kullarına ihsanda bulunan Allah’a mahsustur. Selama layık olan, cümle peygamberlerin imamı Hz.Muhammed ve evladı resul’dür.
Kuran’da “Allah katında / indinde din islamdır…” (Ali İmran-19) buyrulur. Ki Hz.Âdem’den Hz Muhammed (s.a.v) efendimize kadar, insanlığa tebliğ ve irşad da bulunan peygamberlerin öğretip tebliğ ettiği din islam’dır. İslam dinin ise bir zahir / dış yönü, birde batın / İç yani ledduni yönü vardır.
İslamın zahir yönüne ait olan ilimler, namazda kıyam şöyle olacak, secde böyle olacak, zekât şu şartlarda oluşur, orucun bozulup bozulmadığı durumlar gibi ibadetlerin dış yönünü ve insanlar arasındaki hak hukuk ve sosyal münasebetleri düzenler. Her mümin islamın zahiri olan şeriata uygun olarak ibadetlerini ifa eder ve sosyal ilişkilerini buna göre düzenler.
İslamın ledduni yönü ise; ibadetlerin içi / batını ile alâkalı olan ilimlerdir. Mesela hadisi şerifte “Namaz müminin miracıdır” buyrulur. Ki miraç kulun Hakk’a kavuşması olup, hakikatta bu miracın nasıl olduğu ve kul tarafından nasıl yapılabileceğini, Hac ibadeti Allah’ın evini ziyaret olduğundan, Hacc’ın hakikatının ne olduğu, zekât oruç vb. diğer ibadetlerin içi, yani batını ile münasebetlidir. Ki dinin zahir ve batın değerlerine riayetle ancak, olgun hakiki bir mümin olunup insan-ı kamil makamına ulaşılır.
Bu itibarla İslam dininin müminleri, dinin zahir yönü ile kulluk yapmakla beraber dinin batınına taallûk eden ibadetleri yapmakla da mükelleftirler. Bir kul dinin sadece zahiri ile yetinir de dinin batınını ihmâl ederse, o kimsenin kulluğu yetersiz ve eksik olur. Eğer bir kul, ben dinin batını ile alâkadarım, benim kalbim temiz ve niyetim iyidir gibi ahvâl ile dinin zahiri olan şeriatını ihmal ederse, o kimsenin de kulluğu yetersiz ve eksik olur.
Bunu beyanla, din’de kulluğun kemal bulması ve bir kimsenin insanı kâmil makamına ulaşabilmesi, ancak islamın hem zahiri hem de batını ile aydınlanmış bir kullukla mümkün olduğundan. Din’in ledduni hakikatindan nasipli olan arif ve ehli kemal, şeriata uygun kulluğa kesinlikle riayet etmekle beraber, islamın zahir ve batın yönüne vakıf kulluk ifa ederek yaşarlar.
Bu sebeptendir ki islamın batını ile daha alâkalı ibadetlerden olan kandil geceleri, dinin sadece zahiri ilimlerini tahsil etmiş olan hoca ve alimler tarafından, o gecelerin ledduni hakikatlarına uygun olarak
değerlendirilemez. Ve dinin zahir âlimleri birbirinden farklı olan her kandil gecesinde müminlere gündüz oruç tutmak, kaza namazı nafile namazı ve tesbih namazı kılmak, o gece uyumamak gibi hep aynı şeyleri yapmalarını söylerler. Ki bu söylem ve yaklaşımlar, aynı elinden rahatsız olana, başı ağrıyana, apandist ameliyatı gereken vb. gibi değişik dertleri olan hastaların hepsine tek ve aynı reçete ile şifa dağıtmak gibi bir tuhaflıktır.
Oysa bu gecelerin her birisi diğerinden farklı manevi zenginliklerle doludur. Ve her kandil gecesi ayrı ayrı ledduni anlam ve hikmetler içerir.
Kandil geceleri içerdiği hikmetlere uygun olarak mevlid, regaip, miraç, beraat ve kadir olarak isimlendirilmiş olup. Hicri takvime göre o yıl içindeki kandiller sırasıyla mevlid kandili ile başlar, sonra regaip, miraç ve berat kandilleri ile devam ederek, kadir kandili ile tamamlanır. Gerek kandillerin sıralanmasında, gerek her kandildeki ledduni hakikatlara ancak, İslam dininin zahir ve batın irşadıyla aydınlamış olan arifibillâh ve ehl-i kemâl ulaşır. Ve ulaştıkları irfan ile etraflarını aydınlatırlar. Böyle bir irşad aydınlığına mazhar olmamız dileğiyle, selamlar.
Nejdet Şahin
Kuran’da “Allah katında / indinde din islamdır…” (Ali İmran-19) buyrulur. Ki Hz.Âdem’den Hz Muhammed (s.a.v) efendimize kadar, insanlığa tebliğ ve irşad da bulunan peygamberlerin öğretip tebliğ ettiği din islam’dır. İslam dinin ise bir zahir / dış yönü, birde batın / İç yani ledduni yönü vardır.
İslamın zahir yönüne ait olan ilimler, namazda kıyam şöyle olacak, secde böyle olacak, zekât şu şartlarda oluşur, orucun bozulup bozulmadığı durumlar gibi ibadetlerin dış yönünü ve insanlar arasındaki hak hukuk ve sosyal münasebetleri düzenler. Her mümin islamın zahiri olan şeriata uygun olarak ibadetlerini ifa eder ve sosyal ilişkilerini buna göre düzenler.
İslamın ledduni yönü ise; ibadetlerin içi / batını ile alâkalı olan ilimlerdir. Mesela hadisi şerifte “Namaz müminin miracıdır” buyrulur. Ki miraç kulun Hakk’a kavuşması olup, hakikatta bu miracın nasıl olduğu ve kul tarafından nasıl yapılabileceğini, Hac ibadeti Allah’ın evini ziyaret olduğundan, Hacc’ın hakikatının ne olduğu, zekât oruç vb. diğer ibadetlerin içi, yani batını ile münasebetlidir. Ki dinin zahir ve batın değerlerine riayetle ancak, olgun hakiki bir mümin olunup insan-ı kamil makamına ulaşılır.
Bu itibarla İslam dininin müminleri, dinin zahir yönü ile kulluk yapmakla beraber dinin batınına taallûk eden ibadetleri yapmakla da mükelleftirler. Bir kul dinin sadece zahiri ile yetinir de dinin batınını ihmâl ederse, o kimsenin kulluğu yetersiz ve eksik olur. Eğer bir kul, ben dinin batını ile alâkadarım, benim kalbim temiz ve niyetim iyidir gibi ahvâl ile dinin zahiri olan şeriatını ihmal ederse, o kimsenin de kulluğu yetersiz ve eksik olur.
Bunu beyanla, din’de kulluğun kemal bulması ve bir kimsenin insanı kâmil makamına ulaşabilmesi, ancak islamın hem zahiri hem de batını ile aydınlanmış bir kullukla mümkün olduğundan. Din’in ledduni hakikatindan nasipli olan arif ve ehli kemal, şeriata uygun kulluğa kesinlikle riayet etmekle beraber, islamın zahir ve batın yönüne vakıf kulluk ifa ederek yaşarlar.
Bu sebeptendir ki islamın batını ile daha alâkalı ibadetlerden olan kandil geceleri, dinin sadece zahiri ilimlerini tahsil etmiş olan hoca ve alimler tarafından, o gecelerin ledduni hakikatlarına uygun olarak
değerlendirilemez. Ve dinin zahir âlimleri birbirinden farklı olan her kandil gecesinde müminlere gündüz oruç tutmak, kaza namazı nafile namazı ve tesbih namazı kılmak, o gece uyumamak gibi hep aynı şeyleri yapmalarını söylerler. Ki bu söylem ve yaklaşımlar, aynı elinden rahatsız olana, başı ağrıyana, apandist ameliyatı gereken vb. gibi değişik dertleri olan hastaların hepsine tek ve aynı reçete ile şifa dağıtmak gibi bir tuhaflıktır.
Oysa bu gecelerin her birisi diğerinden farklı manevi zenginliklerle doludur. Ve her kandil gecesi ayrı ayrı ledduni anlam ve hikmetler içerir.
Kandil geceleri içerdiği hikmetlere uygun olarak mevlid, regaip, miraç, beraat ve kadir olarak isimlendirilmiş olup. Hicri takvime göre o yıl içindeki kandiller sırasıyla mevlid kandili ile başlar, sonra regaip, miraç ve berat kandilleri ile devam ederek, kadir kandili ile tamamlanır. Gerek kandillerin sıralanmasında, gerek her kandildeki ledduni hakikatlara ancak, İslam dininin zahir ve batın irşadıyla aydınlamış olan arifibillâh ve ehl-i kemâl ulaşır. Ve ulaştıkları irfan ile etraflarını aydınlatırlar. Böyle bir irşad aydınlığına mazhar olmamız dileğiyle, selamlar.
Nejdet Şahin
22 Nisan 2013 Pazartesi
HA MİM ile BAŞLAYAN SURELER
Kur’an_ı Kerim de Ha Mim ile başlayan yedi
sure vardır…bunlar: mu’min,fussilet,zuhruf,duhan,şura,casiye ve ahkaf
sureleridir.
Resulullah s.a.v. buyurdular ki
ha mim ile başlayan sureler cennet bahçelerinden bir bahçedir.yine buyudularki:
her şeyin bir özü vardır Kur’an ‘ın özü ise ha mim lerdir..Bu surelerin ilk ayetleri olan ha mimlerin şeyhül ekber muhyiddin arabinin tevilatınndaki açıklamalrı şöyledir…
'Rahman
ve Rahîm olan Allah adıyla"
1- Ha. Mîm.
2- Bu
Kiîab mutlak galip
"Aziz", hakkıyla bilen
"Aliym" Allah tarafından indirilmiştir.
3- O, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden,
azabı şiddetli ve lütuf sahibidir. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Dönüş ancak
O'nadır.
Bu "Ha. Mîm" dir. Yani Muhammed perdesinin gerisindeki Hakdır. Çünkü O, hakikât olarak Hakdır, Muhammed ise yaratılış olarak. O'nu sevdi ve onun suretinde zuhur etti. Zuhuru onunla gerçekleşti.
"Bu Kitab.. .indirilmiştir."bu Muhammedi
kitap; "Allah tarafından" indirilmiştir. Yani, onu vasfedilmiş
zati sıfatlarını üzerinde toplamıştır. "Mutlak galip" celalinin
perdeleriyle üstündür. Kitap Kur'an olduğu halde O "hakkıyla
bilen" dir."BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM"
"Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla"
1- Ha. Mim.2- (Kur'an) Rahman ve Rahîm olan Allah'dan indirilmiştir.
3- (Bu,) bilen bir kavim için, âyetleri Arapça
okunarak açıklanmış, tafsilatlı kılınmış bir Kitab'dır.
4- Bu
Kitab, Beşir (müjdeleyici) ve
Nezir'dir (uyarıcıdır). Fakat
onların çoğu yüz çevirdi artık işitmezler.
5- Ve
dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da
bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda
bir perde bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapmaktayız!
"Ha. Mîm." Hakk'ın Muhammedi surette zuhuru külli Kitab olarak "indirilmiştir"... Bu Kitab, Teklık zatından gelen bütün hakikâtleri kapsamaktadır. Teklik zatı ise bütünü kapsayan rahmani
rahmet sıfatına sahib'dir. Yani bütün varlıklara
varlığı ve kemali bahşedendir. Ayrıca, Muhammedi velilere has, rahimî rahmet
sıfatına da sahib'dir.
Çünkü Muhammedi veliler, has irfani kemali ve
zati tevhidi kabul etme istidadına sahib'dirier.
Dolayısıyla bu Kitab, Furkanl akıl kitabıdır ki "ayetleri...
açıklanmıştır." İndirilme süreciyle açıklanmış, "tafsilatlı
kılınmıştır". Bundan önce cem aynında mücmel idi.
"Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla"
1- Ha. Mim.
2- Ayn. Sîn. Kal
3- Azız
ve Hakim olan Allah, sana ve senden öncekilere de işte böyle vahyeder.
4- Semavat'da
(göklerde) ve arz'da
(yerde) ne varsa
hepsi O'nundur. O, çokyüce "AIİy"dir, azametli
"Azîm"dir.
5- Neredeyse yukarılarından semalar da (gökler
de) çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile teşbih ediyorlar ve arz'dakiler
(yerdekiler) için mağfiret diliyorlar. Dikkat edin! Allah çok bağışlayan
''Gafur", çok esirgeyen "Rahiym"dir.
6- Allah'dan başka dostlar edinenleri Allah
daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.
7- Şehirlerin anası (oian Mekke'de) ve onun
çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları
korkutman iğin, sana böyle Arapça bir Kur'an vahyetîik. (insanların) bir bölümü cennette, bir bölümü
de çılgın alevli ateştedir.
8- Allah dileseydi onları bir tek millet
yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu
ve yardımcısı yoktur.
"Ha. Mîm. Ayn. Sîn. Kaf." Yani Hak, Muhammed'le (s.a.v) zuhur etti. İlminin zuhur etmesi kalbinin selameti iledir. Şu halde Hak, zahir ve batın olarak
Muhammed'dir. İlim de
Muhammed'in kalbinin eksiklikten ve ayıptan beri olması, selamette olmasıdır. Yani kâmil oluşu, perdelerden sıyrılıp açıkta
olmasıdır. Çünkü kalbin arınması ilmin zuhur etmesidir.
"Allah dileseydi onları bir
tek millet yapardı." Kudretine dayalı olarak
tümünün fıtrat üzere birleşen muvahhitler olmalarını sağlardı. Fakat O'nun işi,
hikmete dayanır. Bu yüzden bazılarının adil muvahhidler, bazılarının ise zalim
müşrikler olmasını dilemiştir.
Nitekim, bir ayette şöyle buyurmuştur: "Onlar
ihtilafa düşmeye devam edecekler." (Hud, 118) ki mertebeler ayrışsın,
mutluluk "said'lik" ve "şakî'lik" bedbahtlık tahakkuk
etsin, dünya ve ahiret, cennet ve cehennem dolsun ve her biri için ehil olanlar
belirginleşsin, düzen kurulsun ve her şey düzenli bir şekilde akışını sürdürsün.
"BİSMİLLAHİRRAHMANIRRAHIM"
"Rahman
ve Rahîm olan Allah adıyla"
1- Hâ- Mîm
2- Açıklayan Kitaba apaçık
(Kitab-ı Mubiyn)e yemin olsun.
3- Muhakkak biz onu Arapça bir Kur'ân kıldık,
umulur ki sizler onu aksedersiniz.
Çünkü varlığın ve tesirin tekliği cebir, varlıkta ve tesirde tafsilin ispatı ise kaderdir. Bu ikisi de "La ilahe illallah Muhammedurrasulullah" sözüyle birleştirilir. Bunun gerçekleştirilmesi sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) ve sağlam dindir. Ya da kitapla uyumlu olacak bir açıklama yapacak olursak bundan maksat levh ve kalemdir.
4- Muhakkak o bizim katımızdaki ana Kitab
(Ümmü'l Kitab)da olup, çok yüce (Aliyy) ve hikmetli (Hakiym)dir.
O...ana
Kitab'dadır..." bundan maksat, varlığın ilk
mertebedeki aslı, ilk taayyünle mutlak varlıktan ayrılan izafi varlığın ilk
noktasıdır ve sırf hüviyetten de sonra gelir. Buna şöyle işaret edilmiştir:
Sonra mükelleflerin fiillerine dair hükümleri, yani seri kuralları açıklamak,
mertebelerde sülük etmenin keyfiyeti, kazanım ve bağışların sağladığı halleri
beyan etmek gibi ameli hikmeti de kapsar.
DUHAN SURESİ
"BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM"
"Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla"
1- Hâ- Mim
2- Açıklayan Kitaba
"Kitab-ı Mübiyn'e"yemin olsun,
3- Muhakkak biz O'nu mübarek bir gecede
indirdik. Muhakkak ki biz
uyarıcıyizdir.
4- Her hikmetli işe o gecede
hükmedilir, ayırd edilir.
5- Katımızdan (indimizden) bir
emir olmak üzere. Muhakkak biz irsal ediciyiz (risalet göreviyle
görevlendiriciyiz).
6- Rabbinden bir rahmet olarak. Muhakkak O,
kemali ile işiten (Semî)dir, her şeyi bilen (Aliym)dir.
7- Semavat'ın
(göklerin), arzın (yerin) ve ikisinin arasmdakilerin Rabbidir. Eğer
yakinen inanan (ikan) sahibiyseniz.
8- O'ndan başka ilah yok'dur, hem diriltir hem
öldürür. Hem sizin hem de evvel ki atalarınızın da Rabbidir.
9- Hayır! Onlar bir (şekk) şüphe
içinde oynayıp duruyorlar.
"Rahman
ve Rahîm olan Allah adıyla"
1- Hâ- Mim
2- Bu Kitab indiriimişdir. Aziz
ve Hakiym olan Allah'dandır.
"Hâ. Mim." Yeminin cevabı hazfedil mistir çünkü "Kitab...
indirilmiştir." ifadesi buna delalet etmektedir. Yani hüviyetin
hakikâtine yemin ederim. Bundan maksat da her şeyin, küllün aslı, cemin aynı olan
mutlak varlığa ve Muhammed'e, yani her şeyin, küllün kemali ve tafsilin sureti
olan izafi varlığa yemin ederim ki muhakkak, bu iki varlığı açıklayan Kitabı
inzal ederim... indiririm.
"Rahman
ve Rahîm olan Allah adıyla"
1-Hâ - Mîm
2- Bu Kitab'ın indirilmesi Aziz
ve Hakiym Allah'dandır.
3- Biz semavat'ı arz'i ve ikisi arasında
bulunanları biz, muhakkak olmamız
hakk olarak ve
belli bir ecele
eriştirmek için yarattık. Küfredenlerse uyarıldıkları
şeylerden yüz çevirmektedirler.
"Semavat'ı, arz'; ve ikisi arasında bulunanları biz, muhakkak Hakk olarak
(yerli yerince) ...yarattık." değişmez, Tek,
hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şeyin varlığının dayanağı olan mutlak varlık
ile yarattık- Ya da Vahdetin
gölgesi ve bütün çokluğun düzenleyicisi adalet ile yarattık. Nitekim, "Gökler (semavat) ve yer (arz) adalet ile
kaimdir" denilmiştir "Ve..." takdirimiz gereği "belli bir ecele
eriştirmek için"... belli bir süre tayin edilmiş vakit için yarattık.
Belli bir kemale ulaşmaları için yarattık.
Ki varlık bu kemale doğru yol alır. Bu da Mehdi'nin (a.s) zuhur etmesi, Tek ve
kahredici güce sahib zatın ezelde olduğu gibi tek varlığıyla tebarüz edip her
şeyi yok etmesiyle gerçekleşen büyük kıyamettir. "Kafirler..." İnkâr
edenler; Hakk'dan perdelenmek suretiyle inkâr edenler "uyarıldıkları
şeylerden..." bu kıyamete dair uyanlardan "yüz
çevirmektedirler."9 Mart 2013 Cumartesi
Yüce yaratıcın’ın KÂMİL MİLLET projesi olan TÜRK’ler kimdir?
“Beni cümle yaratılanlar içinde insan, insanlar içinde Müslüman, milletler içinde Türk, Türkler içinde meslek-i resûl saliki olmakla şereflendiren Allah’a hamdederim.” Diyen, insan-ı kâmil, Hak aşığı ve şair “Zeynep hanım (Arıcan)” Hz.lerinin buyurduğu gibi, bizleri önce insan olmakla, Müslüman Türk milleti mensubu ve meslek-i resul irşadı/aydınlığı ile şereflendiren Allah’a hamd, resul’u Muhammed (s.a.v) ve ehl-i beyti’ne selâm olsun.
Çok kimselerin bilip aşina olduğu gibi, Türk, kelime anlamı açısından türemek/ töremek yani çoğalmak anlamını ifade eder. Ki Türk’lük hakkında yapılan yorumların genelinde türemekten maksadın Türk ırk’ının çoğalması olarak ifade edilir.
1980 li yıllara kadar Türklerin yerleşik düzende yaşamaları yaklaşık 2000 yıl olarak kabul edilirdi. Ki, bu 1980 li yıllarda moğolistanda yapılan kazılarda elde edilen altın adam heykeli vb. bulgular, bu görüşü ve kabulu değiştirdi. Ve Türklerin 5000 yıl önce yerleşik düzende yaşadıkları ispat olundu. Bu itibarla, Türk’lük 5000 yıllık yerleşik düzen medeniyetini temsil eder.
Kur’an’da; “Durumlarını/kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberler gönderdik. Durumlarını/kıssalarını sana anlatmadığımız nice peygamberler de gönderdik…” (Nisa- 164) Buyrulur. Bu ilâh-i beyandan açıkça anlaşıldığı gibi, yüce Allah’ın kur’anda isimlerini ifade etmediği ve insanlığa tebliğ için gönderdiği birçok peygamberler vardır ki, bazı rivayetlerde 124000 peygamberin yeryüzüne geldiği ifade edilir. Ki bu peygamberler, Hz. Adem’den son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) efendimize kadar, yeryüzündeki tüm kavimlere ve insanlığa gelerek onları aydınlatmışlardır.
“..Biz resul/elçi/peygamber göndermedikçe hiçbir topluluğu azaplandırmayız.” (İsra- 15) ilâh-i beyanından da anlaşıldığı gibi Avusturalya, Afrika, kuzey ve güney Amerika, asya ve Avrupa kıtalarında ve yeryüzünün herhangi bir yerinde yaşayan kavim ve insanlığı imtihan için yaratan Allah, bu kavimlere onları uyaran peygamberler göndermiştir. Bunu ifadeyle Kur’an’da; “Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın” (Fatır- 24) Ve “Her ümmetin bir resulu/peygamberi vardır. Onların resul’u/peygamberi geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir..” (Yunus- 47) buyrulur.
Bu itibarla, yeryüzündeki tüm insanlığa peygamberler gönderen Allah’ın, Türk milletine peygamber göndermemesi imkân dışıdır. Hele hele, 5000 yıllık yerleşik düzenle yaşadığı ispat olunan Türk milletine bir değil, birçok, hem de Türkçe konuşan peygamberler gelmiştir. Bunu ifadeyle Yüce Allah; “Biz her peygamberi, onlara açık-seçik anlatsınlar diye kendi milletinin diliyle gönderdik..” (İbrahim- 4) Buyurur. Ki, birçok araştırmacılarında ifade ettiği gibi, Türklere gelen peygamberler arasında İbrahim (as.) mın olduğu hemen hemen kesindir. Ve kur’andaki “İbrahim babası Âzere şöyle demişti..” (Enam- 74) ifadesinden açıkça anlaşıldığı gibi, resulullah efendimizin de ata’sı/dedesi olan Hz. ibrahim’in, baba adı’nın Âzer olduğu vahiyle sabittir. Ve Âzer, yüzde yüz Türkçe bir isim’dir.
Bu itibarla, Türk milletinin 5000 yıllık yerleşik düzen geçmişinde, Türk milletine gelerek Türkçe tebliğ yapan tüm peygamberlerin tamamı, yüce yaratıcının “Şüphesiz Allah katında din islâm’dır..”(Ali İmran- 19) hükmü gereğince tevhidi dini olan islâmı tebliğ etmişlerdir. Ve bazı araştırmacılarında dediği gibi, bu peygamberlerin tebliğ ve irşadı neticesinde Türk milletinin örf’ü tevhid’le pekişmiş, türk örfü, hanif’liği, yani tevhid’i ifade eder olmuştur. Ki, biz bunların detaylarına girmeyeceğiz, fakat şunu ifade etmeden geçemem; Türklerin mensubu olduğu Gök tanrı inancının iyi araştırıldığında, hanif/tevhid imanından başka bir şey olmadığı görülür. Ve Gök tanrı örfüne göre, tevhid/hanif inancına mensub olan bir kişinin, bu inancı başka birine inandırıp taşımasıyla ancak Türk olabileceği anlaşılır. Yani, Gök tanrı örfüne göre Türk olmak, mensubu olduğu tevhid/hanif inancını bir başkasına aktarıp iman ettirmekle mümkündür. Ve bu şekilde hanif/tevhid inancına mensub olanların türemesi, çoğalması Türklüğü ve Türk milletini oluşturur. Bu sebepten, Türk kelimesinin ifade ettiği türemek çoğalmaktan maksat, ırk açısından çoğalıp türeme olmayıp, hanif/tevhid mümin’lerinin türeyip çoğalmasıdır.
Bu itibarla, ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) zuhur ettiğinde Türkler, kendi tevhid/hanif inançlarıyla aynıyet ifade eden İslâm dinini, peygamber efendimizin sağlığında hemen kabul etmişler ve onun yanında yer almışlardır. Bu Türklerden birisi, islâmın ilk şehid kadını olan Hz. Sümeyye (ra) olup, Hz. Sümeyyenin ailesi o zaman Mekke’de demircilik yapan bir türk ailesidir. Yine Hz. peygamberi, amcası Ebu talib aracılığı ile uyaran müşrikler Ebu talibe; “Al Muhammedini buradan Türklerin yanına git. Al Muhammedini buradan eftalitlerin yanına git demişlerdir. (eftalitler, Türklüğe mensub Akhunlar’dır) Ki, Hz. resulullah ile onu himaye eden amcası ebu talib’e müşriklerin yaptığı bu sürgün, kovma uyarısı: ‘Mekke’yi terk edin, hemdem olduğunuz Türklerin yanına gidin Türklerle beraber yaşayın demektir.
Hz. Hasanı zehirletmekle, Hz. Hüseyin’le beraber Ehl-i beyti kerbelâda şehid eden Emevi zalim ve zorbalarının sürüp göçe zorladığı ehl-i beyt, muhacir, ensar ve diğer sahabelere, o zaman çok güçlü devletlere sahip olan Türkler muhabbetle kucak açmış, onları bağrına basmıştır. Ve ehl-i beyti ve sahabeleri işkence ederek şehid eden emevi zorba devletini yine bir Türk olan ‘Eba Müslim horasani’ yıkmış, ikinci ömer olarak anılan emevi emir’i Ömer bin abdülazizin kemiklerini ayırdıktan sonra, Muaviye dahil cümle emevi emirlerinin kemiklerini toplatıp hepsini yakmıştır. Ve yaklaşık 90 yıl süren emevi zülmüne son vermiştir.
Türkler her zaman, “Allah katındaki din olan islâmın” hizmetkârı ve fedaisi olmuşlardır. Türkler kur’anı ve islâmı, hayat nizamı olarak milli kültür ve örfünde yaşayıp, gönülleri ahlâkı resul ile fethederek, İslâm dinini arzın her köşesine taşıyıp yaymışlardır. Bazı araştırmacılar; “Eğer Türkler islâmın sancaktarı olmasaydı, İslâm dini hicaz bölgesinde lokâl (dar sınırlar içinde) bir din olurdu” demişlerdir.
Sonuncusunu istiklâl savaşı zaferiyle püskürttüğümüz haçlı sefer ve istilâlarına karşı Türkler, asırlardır canlarıyla kanlarıyla mücadele edip resulullah efendimizin sancak-ı şerifini yaklaşık 1350 yıldır gökyüzünde dalgalandırmaktadırlar. Günümüzde de, tevhid dini olan İslâm için heyecanlanan bir kalp, türk kalbi’dir. Bu itibarla, batıda bir insan İslâm dinine iman edip Müslüman oldumu, o kişi Türk oldu Türk’leşti denir. Bosna katliamında şehid olan Müslümanlar, Haçlı zalimler tarafından “Türk ölüleri” olarak ifade edilmiştir ve halen edilmektedir.
Bunun için bu gün, Muhammed isminin kısaltılmışı olan Mehmet denildiğinde dünyanın her tarafında Türk milleti, Mehmetçik (Muhammedçik) denildiğinde Türk askeri akla gelir ve hatırlanır. Çünkü asırlardır bünyesinde yetiştirdiği Mevlâna, yunus emre, hacı bektaşı veli, Niyazi mısrı, pir seyyid Muhammed nur gibi, binlerce eren ve evliyanın, meslek-i resul irşadıyla Türk milli kültür ve örfü şekillenmiştir. Ve tevhid dini İslâmı milli kültür ve örfünde barındıran Türklüğü yüce yaratıcı, ‘kâmil bir millet olarak yaratmıştır.’
Bunu ifadeyle “Ey iman edenlar! İçinizden kim dininden dönerse duysun: Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki Allah onları sever, onlar Allah’ı severler, müminlere karşı boyunları aşağıda/bükük, kâfirlere karşı başları yukarıda/dik, Allah yolunda mücahede ederler, dil uzatanın/kınayanın levminden/kınamasından korkmazlar, işte o Allahın fazlıdır, onu dilediğine verir, ve Allah vasi’dir, Alim’dir.” (Maide- 54) buyrulur. Ki bu ayetin zahir anlamına göre, ayette ifade edilen topluluğun/kavmin, İslâm dinini arz’ın her tarafına taşıyarak evrensel din olmasına katkı sağlayan Türk milleti olduğu konusunda bir çok ilim erbabı ittifak etmişlerdir.
Günümüzde sinsice değerlendirilen her fırsatta, vatan’ına, tarihine, iman ve irfanına, örf ve geleneklerine, gençliğine, aile yapısına, ekonomisine ve milli bütünlüğüne haçlılar ve haçlılarla işbirliği yapan yerli işbirlikçiler, ırkçı bölücüler tarafından zalimce pervasızca saldırılan. Gerek yazılı ve sözlü medya yoluyla her türlü pisikolojik, kültürel ve toplumsal açıdan acımasızca ve patavatsızca yapılan taarruzlara muhatap olan Türk’lük ve Türk milleti, yüce yaratıcının ‘kâmil millet’ projesidir.
Bu itibarla, bizi insan, insanlar içinde Mehmet/Muhammed ismi ile müsemma (isimlenen) olan Türk milleti’nin mensubu kılan yüce yaratıcıya, ne kadar şükretsek azdır. Vesselâm.
Nejdet Şahin
21Kasım 2010 pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)