31 Aralık 2015 Perşembe

ŞURÛ ETTİM BESMELEYLE EVVELÂ


ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN



Bismillahirrahmanirrahim

Şurû ettim besmeleyle evvelâ
İsm-i zatıyla ediptir ibtidâ

      Şurû etmek: Başlamak,İbtida: Başlangıç,İsmi zat: Zat’ın adı / ismi demektir.
İsmi zat, besmeledeki Allah ismidir. Çünkü besmele, Cenab-ı Hakk’ın Allah, Rahman ve Rahim olan üç isiminden oluşur. Ve besmeledeki Allah ismi Hakk’ın zat tecellisini, Rahman ismi Hakk’ın sıfat tecellisini, Rahim ismi ise Hakk’ın fiil tecellisini remzeder. Bunu beyanla Malik EfendiHazretleri divanın evvel (ilk) şiirine besmeleyleşurû ettim(başladım) çünkü Hakk’ın ismi zat’ı besmelededir buyuruyor. Ve devamla cümle âlemler ve her bir varlık Hakk’ın zat-ı vahdetinden (birliğinden) yaratıldığı için Allah’ın zatı, cümle yaratılanların aslı ve ibtida/başlangıç noktasıdır. Ve Allah’ın zatı cümle yaratılmışların aslı ve başlangıcı olduğundan besmele, içerdiği ismi zat sırrı mahiyetiyle her meşru işin ibtidasıdır yani başlangıcıdır diyor.Bu itibarla her meşru faaliyetin evvelinde / öncesinde besmele çekilir çünkü Hz. Resulullah Efendimiz;
“Bismillahirrahmanirrahim ile başlamayan her iş ebterdir / kesiktir.” buyurmuşlardır.  


Kâinatın fatihidir besmele
Hem sıfat u zat u fi'ildir zahire

      Fatih: Açan, fetheden,Fetih: Açılma anlamında olup ehl-i kemal; “Büyük fetih cümle kâinatı fethetmek değil, insanın kendini / nefsini fethetmesidir.” buyurmuşlardır.
Ki cümle kâinatta ve kulun kendinde mevcut olmasına rağmen herkesçe müşahede edilemeyen Cenab-ı Hak, besmelenin içerdiği Rabbin zat, sıfat ve fiilkeşf-i irfanı ile kişiye fetholunarak açılıp zahir olur. Ve böyle bir insan besmelenin sırrı mazharıyetiyle, kendinin ve kâinatın fatihiolur. Bu itibarla besmelenin mahiyeti olan Hakk’ın zat, sıfat ve fiil keşf-i irfanının kul’da zahir olmasıyla kâinatın sırrı fetholduğu için, kâinatın fatihidir besmele, buyruluyor.

Besmeledir câmi-i cümle ulûm
Nokta-i vahdet rumûz-ı mübtedâ

      Ulum: İlimler,Nokta-i vahdet: Noktanın birliği,Rumuz: gizli anlamlar,Mübtedâ: başlangıç, evvellik demektir.
Besmele, cümle ilimlere cami olup kendinde toplar buyrulu-yor. Ki besmelenin tüm ilimleri cem edip toplaması, ilimlerin anası olan tevhidi hakiki ilimi irfanı ile anlaşılır. Çünkü ilim, Allah’ın sıfatı subutiyesindendir (Allah’ın sabit sıfatlarındandır) ve tüm sıfatlar gibi ilim sıfatı da zat-ı ilâhi tecellisi olduğundan hakikatta ilim, Allah’ın zatına taâlluk edip ilgilenir ise ilim kabul edilir. Eğer bir anlayış veya bilgi Hakk’ın zatı’na taâlluk etmiyorsa (Hakk’ın zatı ile ilgili değilse) o bilgi ve anlayış hakikatta zan’dır. Bunu ifadeyle Ku’ran-ı Kerim’de;“Onlar zandan başka hiç bir şeye uymuyorlar. Doğrusu da şu ki; zan, Hakk’tan hiç bir şey ifade etmez…” (Yunus, 36) buyrulur.
Besmelenin içerdiği tevhidi hakiki ilmi irfanı cümle sıfatlarda mefsuf olan zat’ı müşahede olduğu için ancak bu irfanla her nerede zuhur ederse etsin, tüm ilimler zat-ı mefsuf’un tecellisi olarak şuhut edilir. İşte bu itibarla besmele, cümle ilimlere cami olup kendinde toplar.
      Besmele aynı zamanda nokta-i vahdet’in (nokta birliğinin) cümle yaratılmışların nasıl mübtedâ (evveli) oluşunun rumuzunu da (gizliliğini) içerir. Ki nokta-i vahdet noktanın birliği anlamında olup nokta; kalemi hareket ettirmeden kâğıdın üzerine bıraktığımızda oluşur. Sonra kalemin hareketiyle diğer harfler, rakamlar, şekiller o noktadan zahir olup meydana gelir. Bunun için nokta, her harf rakam ve şeklin aslı ve evvelidir / öncesidir. Bu itibarla her harfin, rakamın veya şeklin meydana çıkıp oluşmadan önceki/evvelki hâlinin nokta olması gibi, cümle yaratılmış varlıkların aslı ve evveli olmakla Hakk’ın zat-ı, nokta-i vahdet’tir. Ki bu da ancak besmelenin içeriği olan ve Rabbin zatına taalluk eden tevhidi hakiki ilmi irfanı ile anlaşılır.
Bunu ifadeyle Hz.Ali (kv);“İlim bir nokta idi cahiller onu çoğalttı.” buyurmuştur. Ki Hz.Ali (kv);“İlim nokta idi...” demekle Hakk’ın zatı’na taâluk eden tevhidi hakiki ilim irfanını beyan etmiştir. Cümle yaratılan varlıkları nokta-i vahdet olan rabbin zatından gayrı zannederek, cehaletle masivaya, gayrıyete varlık nisbet edip“vahdet” (bir)olan Hakk’ın zatı’nı ikileştirip çoğaltanları ifadeyle de Hz. Ali (kv); “Cahiller onu çoğalttı.” buyurmuştur.
      Bu itibarla nerede zuhur ederse etsin tüm ilimlerin Rabbin sıfat tecellisi olma irfanını ve nokta-i vahdet olan zat-ı vahdetin / birliğin cümle yaratılanların aslı ve başlangıcı olma sırrını taşıyan besmele; cümle ilimleri cam-i (kendinde toplayan) olduğu gibi. Besmele, nokta-ivahdet olan Hakk’ın zatı’nın cümle yaratılanların aslı ve mübteda (evvel) oluş rumuzunu da (gizliliğini de) içerir, deniliyor.

Leb içinde sır olunmuş sır durur
Bunda bilindi nedir sırrı ama

Leb: Dudak, ağız,Leb içindeki sır: Müminlerin ağzı yani iki dudağı ile her meşru faaliyette okuduğu besmelenin taşıdığı sırdır.
Besmelenin sırrı mahiyeti ile ancak “sırrı âmâ” nın ne olduğu bilinir, deniliyor. Ki bunu ifadeyle Ashab; ‘Ya Resulullah âlemler yaratılmadan evvel Allah nerede idi.’diye sorduğunda Hz. Resulullah Efendimiz cevaben; “Altı ve üstü boşluk olanmakamı âmâ da idi.”buyurdular. Başka bir beyanlarında ise Hz. Peygamber Efendimiz; “Allah vardı onunla başka bir şey yoktu.” buyurmuştur. Ki o mecliste bulunan Hz. Ali (kv); ‘Halen öyledir, halen öyledir.’ demiştir.
     Bu ve benzeri beyanlardan da anlaşılacağı gibi, âlemler yaratılmadan evvel Cenab-ı Hak ‘makamı âmâ da’ yani mutlak olan zat-ı vahdet’inde idi. Ve Allah mutlak olan zat-ı vahdet’inden (birliğinden), mukayyet (kayıtlar) âlemini zuhura getirerek yaratmış ve halen yaratmaktadır. Bizim gördüğümüz bitki, toprak, insan, hayvan, rüzgâr vb. tecellilerle zuhura gelen tüm varlıkların her biri kayıttır. Ve bu varlıklar, Hakk’ın mutlak zat hüviyeti olan “makamı âmâ” tecellisiyle açığa çıkıp isimlenerek kayıtlar âlemi olan cümle varlıkları oluştururlar. Ki Allah’ın zatı tüm varlıklarda mevcut olduğu halde leb’ler, yani dudaklalarla / ağızlarla her fırsatta okunan besmele ile Rabbin ismi zikir edilmesine (anılmasına) rağmen Rabbimizin herkes tarafından müşahede olunmayış sırrı,“makamı âmâ” sırrıdır.
     Bunu ifadeylelebin yani iki dudağın arasındaki sır okunan besmeledir, besmelenin taşıdığı sır ile bilindi makamı âmâ sırrı’nın (gizliliğinin) ne olduğudeniliyor.

Sırr-ı zât mestur durur âdem ile
Hep celâlullah cemalidir bu nümâ

Mestur: Satırlanmış, satırlanarak açığa çıkmış, Nümâ: Gösteren, gözüken,Celalullah; Allah’ın Celal ismi,Cemal; Rabb’in güzel yüzü demektir.
Kur’an’da; “Gerçekten biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onu taşımaktan çekindiler ve ondan korktular. Fakat insan o emaneti kabul etti / yüklendi çünkü o pek zalim pek cahildir.” (Ahzab,72) buyrulur ki, bu ayette ifade edilen ve insandan başka hiçbir varlığın yüklenemediği emanet, insanın mazhar olduğu Hakk’ın hayat, ilim, irade, kudret, görmek, işitmek, kelam ve tekvin olan sekiz sıfat-ı subutiyesidir.Allah’ın bu sıfatları cümle âlemde her bir varlıkta ve insanda muhakkak vardır. Ve her bir varlığı bu sıfatların zuhuru oluşturur ki her varlık, bu sıfatların tamamına değil bazılarına mazhardır. Mesela hayvanda hayat, işitmek, görmek, kudret, tekvin ve irade sıfatları olmasına rağmen ilim ve kelam sıfatları olmaz. Bitki de hayat, kudret ve tekvin sıfatları var olmasına rağmen ilim, irade, kelam, görmek, işitmek sıfatları olmaz. Toprak ve madende ise; sadece kudret ve tekvin sıfatları vardır, diğerleri yoktur. Fakat insan yani âdemoğlunda bu sıfatların tamamını kendinde cem edip toplayan yegâne yaratılmış olmakla göklerin yerin ve dağların kabul edemediği Allah emanetini insan / âdemoğlu kabul etmiş olur.
Âdemoğlu ister bilsin ister bilmesin tümüne mazhar olduğu bu sıfatlarda mefsuf olan Allah’tır. Yani bu sıfatların cem-i toplamıyla sıfatlanan ancak zat-ı ilah-i dir ve her bir sıfat, mefsuf olan zatı zuhura getirip açığa çıkarır. Ki bunu ifadeyle Niyazi Mısri Hz;

Her sıfat kim sende var izle anı
Gör ne sırdan feyz alır gözle anı
Erişince zatına özle anı
Gayre bakma sende iste sende bul, buyurur.

Bu itibarla sıfatı subutiyenin tamamına mazhar olan âdemoğlu, zat-ı mefsuf sırrını her an açığa çıkardığı içinsırr-ı zat mestur durur (satır satır açıklanır) âdem ile deniliyor. Ve devamında hep Celalullah ve Cemalidir nüma (açıklanan) buyruluyor. Yani âdemoğlu, eğer cümle ilimleri cem edip toplayan tevhidi hakiki ilmi irfanını tahsil ederse âdemiyete, âdemi kemalâta da mazhar olur. Ve âdem-i kemalât ile âdemoğlu potansiyelindeki zatı ilahi sırrını açığa çıkarıp, âdemiyet marifet-i irşadıyla insanlığı aydınlatır demektir.Ki Kur’an-ı Kerim’de; “iki elimle yarattığıma...”(Sâd,75) beyanındaki iki el, Rabb’ın Celâli ve Cemâli olup, Âdem’in Hakk’ın iki eli ile yaratılması ise Âdem’in, Rabb’ın Celâl ve Cemal tecelileri tesiri ile yaratılmasını ifade eder.
Bunu beyanla besmeledeki Allah, Rahman ve Rahim olan üç isimden Allah ismi, esma itibarıyla Celal’dir. Ve Celal ismi yakıcı olduğundanâdemi kemale erişme yolunda olan kulun kendine ve eşyaya nisbet ettiği gizli şirk olan varlığını yakarak onu, fenafillâh (Allah’ta yok olma) keşfine ulaştırır. Ve fenafillâh olan kulun nazarında zat’ı ilahiden gayrı bir şey kalmadığından o kul, âdemi safiyullah sırrına mazhar olur. Ve o kulun gayrıyetten arınmış safiyetine, ”Onu kıvama erdirip, içine ruhumdan üflediğimde…” (Sad, 72) beyanı hikmetince Rabbin ruhundan ruh üflenir. Ve Rabbin ruhundan kendine ruh üflenen bir kul, ikiliği olmayan ruh vahdeti’ne / birliğine ulaşarak, vahdet-i Hak’la zinde olur.
      Besmeledeki Rahim ismi, esma itibarıyla Cemal tesiri ile zuhuru ifade eder. Ki Rahim mazharı olan ve Rabbin kendi ruhundan ruh üflediği bir kul, cümle âlemlerde ve her zamanda mevcut olan Rabbine vuslat ile (kavuşmakla) bekâ bulup, bekâbillah müşâhadesiyle ölümsüzlüğe yani ebediyete ulaşır. Bunu ifadeyle böyle rahmeti Rahim mazhariyetiyle ölümsüzlüğe erişmiş olan Yunus Emre Hz; 

Âşık yunus öldü diye salâ verirler
Ölenler hayvandır âşıklar ölmez. Buyurur.

      Besmeledeki Rahman ismi ise esma itibarıyla kemâl tesiri ile zuhuru ifade eder. Ki Rahman mazharı olmak, bir kulun fenafillâh ve bekabillâh mertebelerinin marifet ve kemalatına erişmesidir. Kulun bu erişimi aynı zamanda âdemi kemalata mazhar olmasıdır. Ki bu âdem-i kemalat irşadı ile ancak, her insanın / âdemoğlunun potansiyelindeki âdemliği aktif olur. Ve “Allah Âdem’e isimlerin tümünü öğretti…” (Bakara,31) beyanındaki hikmet icabınca böyle bir kul, isimlerin tümünün oluşturduğu cümle âlemlerin mahiyetlerini yerli yerinde tanıyıp arif olma marifetiyle, “…Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” (Bakara, 30) beyanındaki hikmet gereğince yeryüzünde Rabbin halifesi olarak yaşar. Bunu ifadeyle Hz. Resulullah Efendimiz;“Allah Âdemi Rahman suretinde yarattı.” buyurmuşlardır. Bunu beyan ileehli kemalin ulularından Niyazi Mısri Hz;

Âdemliğini her kim bulduysa odur âdem  
Yoksa görünen sûret bir gölge imiş ancak,der.

Bu itibarlazatı ilahi sırrı âdemde mesturdur durur, yani satır satır açıklanmaktadır. Hep Celalullah ve Cemal mazharı âdem-i kemalat telkin-i irşadıyla sırr-ızat nüma olur (gözükür) buyruluyor.  

Ba'i besmeledir Muhammed Mustafa
Nokta-i bâdır Ali'y-yü'l-Murtaza

Ba’i besmele: Besmeledeki B harfi,Nokta-i ba: Arap alfadesindeki B harfinin noktası,Aliyyül Murtaza: Hz. Ali (kv) demektir.
Bunu beyanlaB harfi, Arapça alfabenin ikinci harfidir. Elif harfi ise Arapça alfabenin birinci harfi olup elif, alfabedeki cümle harflerin aslıdır. Eğer elif olmazsa diğer hiçbir harf olmaz. Çünkü elif harfi yukarıdan aşağı düz bir hat’tır yani çizgidir ve bütün harfler elif’in eğrilmesi veya bükülmesiyle oluşur. Düz çizgi olan elif’in eğimleri kıvrımları diğer Arapça alfabeyi oluşturan tüm harfleri meydana getirirken, elif’in iki ucunun yukarı doğru kıvrılarak altına bir nokta konulmasıyla da, B harfi oluşup meydana gelir.Ki her harfi meydana getiren elif mana yönüyle mevcut olup görünen ve malûm olup görünmeyen cümle âlemlerin ve varlıkların aslı olan Allah’ı yani Hakk’ın uluhuyetini ifade eder. Alfabenin diğer tüm harfleri ise mana yönüyle uluhuyetin / Allah’ın zuhuru olan cümle yaratılmışları remzeder.
      B harfi de mana yönüyle uluhuyetin zuhuru olmakla baraber her bir şeyi yani yerlerdeki göklerdeki ve ikisi arasındaki cümle varlıkları kuşatıp ihata ederek kendinde toplayıp cem etmeyi ifade eder. Ki, bu ihatayla kendinde toplayıp cem etmek, yerdeki gökteki ve ikisi arasındaki cümle yaratılanlardaki Allah’ın / uluhuyetin her nevi tecellisini yerli yerinde tanıyarak müşahade etme marifet ve kemâlidir. Bunu ifadeyle Hz.Ali (kv); “İlahi sırlar peygamberlere inen kitaplardadır, peygamberlere inen kitapların sırrı Kur’an’dadır, Kur’an’ın sırrı Fatiha suresinde, Fatiha’nın sırrı besmelede, besmele’nin sırrı B harfinde, B nin sırrı ise altındaki noktadadır. İşte o nokta benim.” buyurmuştur.
Bu itibarla Tevbe suresi,“Beraetün” ifadesiyle yani B harfi ile başladığından tevbe suresi besmele çekilmeden okunur. Ki tevbe suresinin dışındaki tüm sureler B harfi ile başlamadığı için tüm sureler, öncesinde besmele çekilerek okunur. Vesselam.
Hz.Resulullah (s.a.v) Efendimiz’in birçok lâkap ve ünvanları olmasıyla beraber Kur’an’da;Ahmed, Muhammed, Mustafa ve Mahmud isimleriyle de anılır ki bu isimlerin her birisinin ledduni hikmeti vardır. Buna göre Muhammed ismi; marifetullah mazhariyetiyle açığa çıkıp zahir olan kâmil kulluğu ifade eder. Mustafa ismi ise; Hak ve kul tecellilerini gönülde / kalpte cem etmekle hâsıl olan arınmışlığı ve safiyeti ifade eder. Ki bunu beyanla Malik Efendi Hazretleri, Allah’ın / uluhuyetin tüm tecellilerini müşahede marifetini kendinde toplayıp cem eden besmeledeki B harfinin remzettiği kemalat, Muhammed Mustafa kulluğunda mevcuttur diyor. Ve devamla Malik Efendi; ‘Nokta-i bâ’dır Ali'yyü'l Murtaza buyuruyor ki B harfinin altındaki nokta, Hz. Ali’yi ifade eder demektir.
Bunu ifadeyleB harfinin remzettiği ilahi sırların bir kimsede açığa çıkmasıyla hâsıl olan aydınlık, Rabb’inin her tecellisini kulun yerli yerinde müşahade etme irşad-ı aydınlığıdır. Ki bu aydınlık ancak B harfinin noktasındaki sır mazharıyeti ile mümkün olduğundan Hz.Ali (kv); “B’nin sırrı noktasındadır.” buyurmuştur. Çünkü nokta, rakam itibarıyla sıfırdır. Ve sıfır, yokluk ve hiçlik ifade eder. İşte sıfır olan nokta; hiçliğiyle / yokluğuyla cümle harflerin, kendilerine mahsus olan ahenk ve ses ile ifade edilerek açığa çıkmalarını sağlar. Eğer arap alfabesindeki harflerde nokta olmamış olsa, hiçbir harf yazılarak kelime ve cümle oluşturamadığından yazılan yazılar bir anlam ve mana ifade etmez.
Bu itibarla B’nin sırrına eren bir kul, insanı kâmildir. Ve aynı sıfır olan noktanın diğer tüm harflere ses ve ahenk vermesi gibi insanı kâmil; kendinin ve cümle âlemin fenasında / yokluğunda zahir olan Rabb’in her tecellisini yerli yerinde müşahade kemalatıyla yerdeki, gökteki ve arasındaki cümle varlığın ahengi olur. Ve bu ahenk ile her bir varlık o insanı kâmilin tebliğ ve irşadında Rabb’ın cemalini (güzel yüzünü) müşahede olarak açığa çıkarak insanlığa ikram olunur. İşte bu itibarla velâyet irşadının imamı olan Hz. Ali‘Kerem Allahu veche’ yani Allah’ın kerem ikram edici yüzü nam ve ünvanıyla anılır. Ki bu ünvanındaki sırrını beyanla Hz. Ali; “…O nokta benim.” demiştir.
Velayet’le irşadın imamı / önderi olan Hz. Ali’nin bu misyonu kıyamete kadar yeryüzünde mürşidi kâmilin irşadıyla devam ettiği için, velayet irşadının her zamandaki ve bugünkü temsilicisi olan insanı kâmil, noktanın sırrına mazhar olmakla B nin altındaki nokta’dır. Ve B nin sırrı kâmil mürşidin irşadıyla zahir olup açığa çıktığı için zamanın kâmil’i cümle varlığın ahengidir.
      Bunu beyanlabesmeledeki B nin sırrı Muhammed Mustafa kulluk marifetindedir. B nin altındaki nokta ise tüm zamanlardaki velâyet irşadının imamı ve Aliyyül Murteza olan Hz. Ali’dir, buyruluyor.
Her kişiye lazım olur bilmeğe
Mebde'i ile hem meâdi canıma

      Mebde:Başlangıç,Meâd:Son, en son varılan yer demektir. Ki imtihan âlemi olan bu yeryüzüne doğan ve akıl baliğ olan herkes, nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmesi icab eder. Ki bunu ifadeyle Niyazi Mısri Hz;

“Kande gelir yolun senin
Ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini
Anlamayan hayvan imiş” der.

Kur’an’daki; “...Biz yalnız Allah’a ait’iz ve O’na döneceğiz.” (Bakara, 156) beyanından açıkça anlaşıldığı gibi kulun Mebde’i yani başlangıcı Allah’tır. Meadı yani dönüşü de yine Allah’adır. Ki bu başlangıç ve dönüşün nasıl Allah olduğuna arif olunması, her kişi için mutlak lüzumluluktur (gerekliliktir) buyruluyor. Bunu ifadeyle Kemal Zurnacı Hazretleri;“Kulun nereden geldiği nereye gideceği ve kim olduğunun cavabı ancak, İslam dininin mümini olmakla bilinir.” demiştir.

Cennet-i mâna içinde yazılı
Mîm-İ besmeledir ridâ-i kibriyâ
                                                                
      Cennet-i mâna: İrfan cenneti, Mim: Arapça alfabedeki M harfi olup mim, manâ yönüyle Resulullah (sav) Efendimiz’i remzeder,Rida-i Kibriya: Büyük, ulu, yüce, örtü demektir. Ki mâna / irfan cennetinde ismi yazılı olan Hz. Muhammed’in (sav) sırrını içeriğinde taşıyan besmele, Resulullah’ı örten büyük yüce giysidir / örtüdür, deniliyor.
Bunu beyanla cennetler ikidir; biri âlemi ahiretteki amel cenneti, diğeri ise bu imtihan âleminde girilen irfan cennetidir. Bir mümin, bu yeryüzü olan imtihan âleminde işlediği ameli salih ile (iyi güzel sevap olan faaliyetlerle) ahiret âleminde amel cennetine girebilir. İrfan cennetine ise kâmil mürşidin telkini olan daim zikir uyanıklığı ve makamatı tevhid keşfi irfanıyla bu imtihan âleminde girilir.Bunu ifadeyle Niyazi Mısri Hz:

Bu günkü cennetül irfana dâhil olsalar uşşak (âşıklar)
Yarınki vaad olunan huri ve gilmanı neylerler, der

Huri-Gilman; amel cenneti nimetleridir ki ehl-i kemâl İrfan cennetini mana cenneti olarak ta ifade ederler.
Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri;“Resulullah Efendimiz’in nur-u vücudu, misâli vücudu ve unsuri vücudu olmakla üç vücudu vardır.” buyurur.
Bunu ifadeyle Hz. Resulullah’ın unsur vücudu; babası Abdullah’tan olan annesi Amine’den doğan ve 63 yıl bu yeryüzü âleminde yaşayan varlığıdır. Hz.Resulullah’ın misali vücudu, rüyada görülen vücudu olup bunu ifadeyle hadisi şerifte; “Kim beni rüyasında görürse beni görmüştür, çünki şeytan benim suretimde gözükemez.” buyrulur.
Resulullah Efendimiz Nur-u vücudunu ifadeyle ise; “Allah evvela benim nurumu yarattı.” buyurduğu gibi, diğer bir hadisi şerifte; “Allah evvela bir cevher yarattı o cevherden de âlemleri yarattı.” deniliyor. Ki ehli kemal bu hadisi şerifte ifade olunan ilk evvel cevherin Nur-u Muhammed olduğunu ifade etmişlerdir.
      Bu itibarla yüce yaratıcı olan Allah evvela Nur-u Muhammed’i (sav), Nur-u Muhammed’den de cümle varlık âlemini zuhura getirmiş ve halen getirmektedir. Ve cümle peygamberler Nur-u Muhammed’e mazhar olmuşlar ve kendilerine iman edenlere de Nur-u Muhammed’i tebliğ etmişlerdir. Bunu ifadeyle Hz. Ebubekir; “Tüm peygamberler Hz. Muhammed’i kavimlerine haber verdiler, o kavimler içinden bazıları buna iman ettiler bazıları inkâr ettiler.” buyurmuştur. Ki geçmişte, bugün ve kıyamete kadar yeryüzünde velayet irşadı yapan tüm mürşid-i kâmil’in tamamı nur-u Muhammed mazharı olup, bu mazhariyetlerini kendisinden talep eden hak yolcusu saliklere tebliğ ederler. Ve hak yolcusu olan salikler de hidayet-i Nur-u Muhammed mazhariyetiyle irfan / mâna cennetinde zevklenirler sefalanırlar.
      İşte bu imtihan âleminde kâmil mürşidin zikri daim ve makamatı tevhid irşadıyla girilen irfan / mâna cennetinde, Nur-u Muhammed mazhariyetiyle zevklenip sefa sürmeyi besmelenin içermesini beyanla irfan / mana cennetinde yazılı olan Mim (M) harfinin remzettiği Nur-u Muhammed esrarı besmelededir deniliyor. Ve devamlabesmele Nur-u Muhammed sırrını içeren rida-i Kibriyadır (ulu, yüce, büyük örtüdür / giysidir) buyruluyor. Allahuâlem.  

On sekiz bin âlemin sırrı budur
Âlemi halk etmede hubb-ı Huda

      Hadisi kutsi de; ''Ben gizli bir hazine idim bilinmekli-ğimi muhabbet ettim / âşık oldum ve halkı halkettim.'' buyrulur. Bu kutsi beyanda, kendinin bilinmesine muhabbet edip âşık olduğu için yüce Allah, halkı halkettim / yarattım diyor. Ki bu halkiyet yani yaratılış şöyledir; Cenab-ı Hak kendi zatı ehadiyetinden sıfatlarına, sıfatlarından esmâya (isimlerine), esmâsından ef’aline tecelli ederek, ef’aliyle zahir olur. İşte bu zahir olup yaratılan cümle âlemler ve âlemlerdeki varlıkların tümü halktır. Halk denilen varlıkların her biri kendine ait bir isim tesiri ile zuhur edip açığa çıkmakla sayıya gelmeyen yani sayılamayan sonsuz kesret / çokluk âlemini oluşturur. Ki onsekiz bin âlem denilen işte bu nihayetsiz ve sayıya gelmeyen sonsuz hudutsuz varlıklar âlemidir.
Bunu beyanlahubbu hüda yani hidayete erdirici olan Allah, zat-ı tekliğinden muhabbetle / aşkla kesret âlemini her an zuhura getirip halk etmekde / yaratmaktadır. Bu yaratılış, onsekiz binâlem sırrı’dır, buyruluyor. 

Aşk ile yanmak gerekdir ey ahi
Aşk içinde bulunur zevk u safa

Ahi: Kardeş demektir. Ki "…Bilinmekliğimi muhabbet ettim / âşık oldum halkı yarattım."(Kutsi hadis) beyanı icabınca herkesin ezelinde doğuştan âşk vardır, aşkın olmadığı hiç bir kimse olmaz. Çünkü kimi para, kimi evlat, kimi mal, kimi tabiat, kimi siyaset, kimi spor, kimi güzel sanatlar vb. sevmesi gibi, her İnsan mutlaka bir şeylere muhabbet edip âşık olur. Eğer insandaki bu aşk olmazsa bunları sevebilirmi? Sevemez. İşte böyle herkeste doğuştan var olan bu âşk, mecâz / gayrıyet aşkı’dır. Ve bu mecaz gayriyet âşkı insana perde engel olur da o, Rabbı’na vuslat edemez. Halbûki muhabbet / aşk Allah’a olursa Allah aşkı, kulu yaradılış gayesine ulaştırıp Rabbine kavuşturur / vuslat ettirir. 
Bu itibarla böyle doğuştan her insanda var olan aşkın, ilâh-i aşka dönüşmesi gerekir. Ve bu dönüşüm ancak Mürşidi Kâmilin irşadı ile olur. Ki, kâmilin zikri daim ve makamatı tevhid irşadına mazhar olan bir kimsenin doğuştan kendinde var olan mecaz aşkı ilahi aşka tebdil olup dönüşür ve o kul, ilâh-i aşk mazhariyetiyle Hak aşığı olur.
      İlahi aşk, insanı Rabbin’den ayıran tüm masivayı / gayrıyeti yakarak o kulu Rabbi’ne kavuşturur. Rabbine kavuşup vuslata ulaşan bir kul zevk-i ilahi yani zevkullah ile safalanır, vesselam.

Tâd-ı aşkı bilmeyen hayvan durur
Ot ile yem yimeğe anlar seza

Seza: Lâyık, uygun,Hayvan; Hayatlı, yaşayan, canlı, diri,Hayvan durmak ise: Nefsinin tabiattan aldığı lezzetlerle diri olup yaşayan demektir.
      Hayvanın yaşamı / hayatı yemek, içmek, yavrularını doyurup sevmek, karşı cinse muhabbet etmek, yaradılışına uygun mutedil iklim aramak vb. ahvâl davranışlardan ibarettir. Ki bu âlemdeki her insanda ailesini sevip yavrularını büyütmek, karşı cinse muhabbet etmek, soğuktan ve sıcaktan etkilenmek vb. gibi hayvani hasletler vardır. Fakat kulun bu mazhar olduğu hayvani hasletlerinden başka insani yönü vardır: Ki bir kul insani yönüyle iman eder, Allah’ın razı olduğu kullukla yaşar, kelam ile konuşur, aklı ile ilim tahsil ederek terakki eder ve yaradılışının yüce gayesine ulaşıp Rabbine vuslat eder.
      Eğer bir kimse insani yönüyle yaratılışının yüce gayesi olan Rabbine kavuşma kulluğuyla değil, sadece tabiattan aldığı hayvani lezzetler için dünyada yaşarsa; meyveler, yiyecekler, içecekler, huri, gılman vb. cennet nimetleri ile nefsini lezzetlen-dirmek için ibadet / kulluk eder de bu ahvâl ve anlayışını da kulluğunun yüce gayesi yaparsa. Böyle bir kişi, mazhar olduğu hayvaniyetle dünya ve ahiret kulluğunu da hudutlamış (sınırlamış) olur. Fakat bir kimse doğuştan var olan nefsinin hayvani değerlere muhabbet etmesini Allah muhabbetine / aşkına dönüştürürse o kişi, bir kulun ulaşabileceği en yüce makam olan Rabb’in katına ulaşıp insan-ı kâmil olur.
     İşte bunu ifadeyle Malik Efendi Hazretleri; insan olduğu halde Allah’a kul olup ilah-i aşk zevkini tatmayan kimseler için, onlara ot yem yiyerek yaşayan hayvanlık vasfı sezadır (uygundur lâyıktır), diyor.

Üç hurufun sırrı oldu besmele
Biri hırka biri tac u bu rida

Üç huruf: Üç harf,Hırka: Vücudu örten giysi,Tac: Başa giyilen kıymetli süslü başlık,Rida: Vücudun üstünü, omuzları örten giysi demektir.
İnsan vücudunun / bedeninin alt tarafı nefsanî sufliyet (aşağılık) kulluğunu ifade eder. İnsan bedenin üst tarafı / baş tarafı ise, ruhaniyet mazharıyetiyle ulviyete (yüceliklere) erişme kulluğunu ifade eder. Ki bunu ifadeyle Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri;“Kul sufliyete düşerse nefs, ulviyete yükselirse ruh tabir olunur.” buyurur.   
Bunu beyanla hırka; zahiren kulun bütün vücudunu örten bir giysidir. Ledduni mana itibarıyla hırka, nisbet vücudun fenasında / yokluğunda tecelli eden Rabbin vahdet tecellisine gark olan kulluğun, vahdet-i Hak’la tamamen örtünmesini ifade eder.
Rida, zahiren vücudun üst tarafına giyilen giysi olup, ledduni mana yönüyle rida, mazhar olduğu marifetullah ile vahdetin kesreti müşahadesine ulaşmış kulluğu ifade eder.
Tac ise zahiren baş’a takılır. Ki ledduni mana yönüyle tac; gerek Hak vahdetini gerek kulluk kesretini gönlünde / kalbinde cem etme müşahade kemalatını ifade eder.
     Bu itibarla besmelenin içerdiği üç harf sırrının birihırka,biri rida, biri tac olduğu beyan ediliyor. Ki hırka vahdet-i ilahi’yi, rida kesret-i ilahi’yi, tac ise vahdet ve kesret zuhurunu gönülde / kalpte cem eden / toplayan kemalat mazharıyetidir. Allahuâlem.

Hırkada var üç ilim bil ey dedem
Biri sarı biri ahmer bir kara

      Sarı:Sarı,Ahmer: Kırmızı,Kara: Siyah rengi ifade eder. Bunu beyanla hırkanın remzetmiş olduğu, kulun yokluğunda / fenasında zuhur eden Hakk’ın bir’liği / vahdeti ile örtünmek keşf-i irfanına bir kimse, ancak Allah aşkıyla erişebilir. Ki Hak aşkının üç mertebesi vardır.
Bu üç mertebeyi beyanla Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri; “Aşkın üç mertebesi vardır. Birincisi; kulun zerresine varıncaya kadar maşukuna (ilah-i sevgiliye) yönelmesine aşk denir, bu hale ulaşana da âşık denir. İkincisi; zerresine varıncaya kadar maşukuna yöneldikten sonra âşığın kendinden geçmesine vahle denir. Üçüncüsü; zerresine varıncaya kadar maşukuna yönelip kendinden geçtikten sonra âşığın, maşukunu (ilah-i sevgiliyi) kendinde müşahede etmesine ise heyman denir.” buyurur. Ki bu aşk, vahle ve heyman olan üç aşk mertebesine bir kulun ulaşabilmesi, üç ilim irfan tahsili ile mümkündür.
Ki aşk mertebesine bir âşık; zikri daim ve tevhidi sıfat keşfi ilmi irfanıyla nisbet sıfat varlığını fena/yok ederek ulaşıp maşukuna (ilâh-i sevgiliye) yönelebilir. Ki ehli kemal bu tevhidi sıfat ilmi irfanını, sarı renk ile ifade etmişlerdir.
Aşkı vahle mertebesine bir âşık; nisbeti vücud-u varlığını tevhidi zat ilmi irfan zevki ile fenafillâh olarak kendinden geçmesiyle ulaşabilir. Ki ahmer (kırmızı) rengi, fenafillâh (Allah’ta yok olma) ilm-i irfan hâlini ifade eder.
Aşkı heyman: Aşığın nisbet varlığını fena ettikten sonra, yokluğunda zahir olan maşukunu (İlah-i sevgiliyi) aşığın kendinde müşahede etmesidir. Ve aşkı heyman mertebesine âşık; kurb-u feraiz (farz yakınlık) müşahedesiyle hâsıl olan ilmi irfanla ulaşabilir. Ki kara (siyah) renk, kurb-u feraiz müşahede ilm-i irfanını ifade eder. 
     Bunu ifadeyle Malik Efendi Hazretleri: hırka da olan üç ilmin biri sarı, biri ahmer (kırmızı), biri kara’dır (siyahtır) diyor.

Tacının dört terki dahi bilesin
Terk-i dünya birisidir terk-i ukba

Terk-i dünya: Dünya için kulluk yapmayı terk etmektir,Terk-i ukba: Ahiretteki amel cenneti nimetleri için kulluk yapmayı terk etmektir.
Taç, evvelki beyitin açıklamasında beyan olunduğu gibi vahdet ve vahdetin kesret-i müşahadesini kendinde cem edip toplayan kemalattır. Bir kişinin bu kemalata ulaşabilmesi için dört terk yapmasını bilmesi icabeder ki, bunların birisi terki dünyadır, birisi de terki ukbadır, deniliyor. Bunu ifadeyle Hz. Resulullah;“Dünya ehline ahiret haram, ahiret ehline dünya haram. Hakikat ehline ise, dünya ve ahiretin her ikisi de haramdır.” buyurmuşlardır.
      Dünya ehli: Akl-ı maaş kulluğudur. Aklı maaş olan bir kişi, menfaati için haramı helâlı gözetmeden bu yeryüzü olan imtihan âleminde yaşayan kimsedir. Ve böyle bir kimse bir iş yaparken sadece kâr, zarar, mevki, makam vb. dünya menfaatlerini düşünür. Ve böyle bir kişi Ahireti, yani öldükten sonra dirileceğini hatırına getirmeyerek yaşadığı için, “ahiret ona haram” olur.
Ahiret ehli: Akl-ı maad’dır; Akl-ı maad aynı zamanda ukba ehlidir ki, ukba ehli bu âlemdeki faaliyetlerini yaparken sadece dünya menfaatini düşünmez. O, ahireti yani öldükten sora dirileceğini gözeterek tüm işlerini haram-helal meşruiyetine göre yaparak yaşar. Ukba ehli günahlardan uzak, sevaba yakın olma gayretindedir. Ve böyle bir kişi; nefsini cehennem azabından koruyup, amel cenneti nimetleriyle nefsini lezzetlendirmek için kulluk yaptığından ona “dünya haram” olur.
Hakikat ehli: Akl-ı kül / akl-ı kâmil mazharıdır. Ve hakikat ehli olan bir kul, faaliyetlerinde haramı günahı asla işlemez. Ve aklı maaş olan ehli dünya gibi yaşamaz. O, Kur’an-ı Kerim’in emir ve yasaklarına şeriat ahkâmına kesinlikle riayet eder. Fakat bütün bunları, aklı maad olan ehli ukba gibi nefsini amel cenneti nimetlerinden lezzetlendirmek maksadıyla değil, Allah’ın emri olduğu için yapar. Çünkü ehl-i hakikat, kendinde ve cümle varlıkta mevcut olan Rabbine kavuşmuş olduğundan, onun nazarında Hak’tan gayrı olmaz. Bu itibarla ehl-i dünyanın sadece nefsin menfaati için olan kulluğu. Ve ehl-i ukbanın ahirette nefsini lezzetlendirmek için olan kulluk anlayışı hakikat ehlinde olmadığı için, hakikat ehline “dünya ve ahiret haram” olur.Çünkü akl-ı kâmil mazhariyetiyle dünya ve ukba sevdasını terk edip geçen ehl-i hakikat, günaha asla yanaşmaz. O, sevapları kesinlikle yapar. Fakat her işi / fiil’i gibi sevabı da Hakk’a nisbet ettiğinden hakikat ehli; her tecellide ilahi sevgiliyi müşahadeyle kâmil insan olarak Rabbin katında yaşar.
Bunu ifadeyle tac’ın remzettiği vahdet ve kesret tecellilerini gönlünde / kalbinde cem edip toplayan kemalata, yani İnsan-ı kâmil marifetine ulaşmak için yapılacak dörtterk’ten biri dünya kulluk ahvalini terk, ikincisinin ise, ukba kulluk ahvalini terk etmek olduğunun bilinmesi icabeder, deniliyor.

Terk-i hest birisine dediler
Terk-i terk oldu biri hem mahviya

      Terki hest: Gayrıyeti, masivayı terk,Terki terk:Terk edeni de terk etmek,Mahviya: Hakk’ın sırf zat tecellisiyle kulun fenaya / yokluğa ulaşarak mahv olması, demektir.
Bunu ifadeyle evvelki beyitte ifade edilen dört terk’in üçüncüsü terki hest; dördüncüsü terk-i terktir. Mahviya ise; Rabbin sırf zat tecellisiyle kulun silinip yokluğa erişip mahv olmasıdır, buyruluyor. Ki terk-i hest, fenafillâh keşfi irfanıyla kulun nisbet vücudu varlığını terk etmesidir. Bunu beyanla Hz. Resulullah Efendimiz İbni Abbas’a hitaben; “Vücudunu kayırma.”dediğinde İbn-i Abbas; “Ya Resulullah vücudum kusurmudur?” deyince Hz. Peygamber Efendimiz: “Vücudun en büyük günahtır. Onunla hiçbir günah kıyas edilmez.” buyurmuşlardır. Çünkü vücut günahı gizli şirktir. Ve hadisi şerifte;“Ben ümmetimin açık şirkinden değil, gizli şirkinden korkarım.” buyrulur.
      Bu itibarla gerek kelime-i şahadet gerekse kelime-i tevhid icmâli imandır yani toplu ve özet imandır. Ve açık şirk ehli olanlar; “Eşhedüenlailaheillallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluh” kelime-i şahadetini getirrmemiş, tevhid imanı olmayan gayrı Müslim, yani İslam dışı olan kimselerdir. Bu açık şirk’ten kurtuluşun çaresi, “Lâilaheillallah Muhammeden Resulullah” icmâli iman olan kelime-i tevhid imanını kalbi ile tasdik edip dili ile ikrar ederek, İslam dininin mümini olarak şeriat tevhidine dâhil olmakla mümkündür.
Gizli şirk ise; Kelime-i şahadet iman ve ikrârı ile İslam dinine mensub olan bir müminin, cehaletle kendinde ve cümle eşyada mevcut olan Rabb’in vahdet-i vücud (bir vücut) olan varlığını, Rabbin gayrısına (masivaya) nisbet ederek yaratılmışlara Hak’tan ayrı vücut vermesiyle oluşur. İşte bu anlayış Hz. Resulullah’ın;“Onunla hiçbir günah mukayese edilmez.” diye ifade ettiği “vücut günahı” olup, ümmeti için korktuğu “gizli şirk’tir”.Bu gizli şirk ve vücud günahından kurtuluşun çaresi ise, makamatı tevhid tahsili ile kelime-i tevhidin hakikatına fena-ı ef’al, fena-ı sıfat ve fena-ı zat şuhudu ile erişerek. Kendinin ve tüm eşyanın fenasında / yokluğunda kulun tevhidi ef’al, tevhidi sıfat ve tevhidi zat keşfi irfanıyla Rabbine kavuşmasıyla mümkündür ki, bu aynı zamanda kulun fenafillâh olmasıdır (Allah’ta yok olmasıdır). Bunu ifadeyle Hz. Ebubekir; “Hamd Allah’a mahsustur, Allah kullarına kendi acziyetlerini (yokluklarını) itiraftan başka bir yol vermedi.” buyurmuştur.
Bu itibarla üçüncü terk olan terk-i hest, fenafillâh keşfi irfanı ile kulun kendine ve cümle âleme cehalet ve gafletle nisbet ettiği vücud-u varlığını terk etmesidir.
Dördüncü terk olan terk-i terk ise, terk edeni de, terk etmektir. Ki fenafillâh irfanına ulaşarak, yokluğunda ezel ve ebed olan bekâbillah tecellileriyle Hak’la ebediyen bekâ bulan bir kulun, fena / yokluk keşfi irfanını da Rabbin tecellisi olarak müşahade etmesi, terk-i terk’tir.
Bu terki terk marifeti; bekâbillah müşahedesiyle hâsıl olan mahv olup bu mahv; vahdetin kesreti olan kulluğun silinip yok olmasıdır. Ki ehli kemâl bunu, mahv-ı bekaolarak ta ifade ederler. Allahuâlem.

Yediye oldu bu sırlar müştemil
Bu durur cümle cihâz-ı evliya

Müştemil: içine alan,Cihâz-ı evliya: Evliya’nın aygıtı, çeyizi, marifeti anlamındadır. Kur’an-ı Kerim’de;“Biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve şu büyük Kur-an’ı verdik.” (Hicr, 87) buyrulur. Bu ayette ifade edilen ‘tekrarlanan yedi âyet’Rabbin yedi makamıdır. Ki bu makamlar, zamanın mürşidi kâmilinin üçü fena dördü bekâ olan yedi tevhid mertebesi telkini irşadıyla zahir olur. Ve Hz. Âdem’den bu zamana kadar gelmiş geçmiş cümle peygamberler ve insanı kâmil velîler, Rabbin bu yedi makamı olan yedi tevhîd mertebesi keşf-i irfânına mazhar olmuşlardır. Çünkü bir insan ancak bu yedi tevhîd makamlarının keşf-i irfânıyla insanı kâmil olur. Cümle Peygamberler, insan-ı kâmil içinden seçilir sonra vahye ve peygamberliğe mazhar olurlar. Bu itibarlaHicr87. âyetinde beyan edilen mana; “Ey Muhammed Biz seni, cümle insan-ı kâmil olan velîlerde ve peygamberlerde tekrarlanan yedi âyete, yani Rabbin makamları olan yedi tevhid mertebesine mazhar kıldık ve yüce Kur’an-ı sana vahyettik.” demektir. Onun için ehl-i kemâl;“Her şey değişir; fakat insanın makâmı değişmez.” demişlerdir. Çünkü makam-ı insan, yedi makamat-ı tevhîddir ve bir insan bu makamlarla insan-ı kâmil olur.
    Bunu ifadeyle bu ilâhinin birinci beytinden itibaren ifade olunan tüm sırları kuşatıp saran kemalat, cümle peygamberlerin ve evliyanın cihazı marifeti olan bu yedi’ dir: Yani meslek-i Resul’deki üçü fena, dördü beka olan yedimeratibi tevhid mazhariyetidir, deniliyor.

Hem ridânın otuziki rengi var
Anın ile zâhir oldu Hilmi'ya

Rida: Ruhaniyet ulviyetini/yüceliğini ifade eder,Otuz iki renk ise: Osmanlıca alfabenin otuz iki harfi demektir ki bu Osmanlı alfabesindeki otuz iki harfin yirmi sekizi arap harfi, dördü acem yani farsça harftir. Ve bunların toplamı otuz iki harf olup Osmanlı alfabesini oluştururlar. Bu otuz iki harflik Alfabeyi oluşturan her harf kendine ait olan bir özellik taşır. Ve bu özelliklerle harflerin bir araya gelmeleri kelimeyi, kelimelerin bir araya gelmesi cümleyi, cümlelerin bir araya gelmesi de yazıyı kitabı oluşturur. Yani kitaptaki yazıların bütün mana ve mahiyeti, harflerin kendine ait olan ahenk ses özellikleriyle açığa çıktığı için, her bir harf ayrı renk olarak ifade edilmiştir. Fakat harfler kelimeyi, kelimeler cümleyi, cümleler yazıyı kitabı meydana getirebilmelerini noktaya borçlu olup noktaya muhtaçtır. Çünkü eski Osmanlı alfabesinde aynı şeklin altında bir nokta olursa B, üstünde bir nokta olursa N, üstünde iki nokta olursa T, üstünde üç nokta olursa S harfini oluşturması gibi eğer harflerde nokta olmazsa, hiçbir harf okunmaz. Harf okunmadığı için kelime olmaz, kelime olmazsa cümleler olmaz, cümleler olmazsa yazı kitap olmaz.
      Kur’an-ı Kerim’de; “Yemin olsun tura. Satır satır yazılmış kitaba. Ki açılıp yayılmış ince deri üzerine yazılmıştır. (Tur, 1..3)buyrulur. Ki Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri; “Kitap üçtür, biri Kur’an ki mushafı şeriftir, ikincisi manayı Kur’an ki insandır, üçüncüsü tafsili Kur’an ki cümle âlemlerdir.” diyor. Allahuâlem bu ayetlerde ifade olunan ledduni manaya göre “tur”dan murat, kulun gönlüdür ve ‘manayı Kur’an olan insanı kâmili’ ifade eder. “İnce deri üzerine yazılan” ise, ‘Mushaf-ı şerif olan Kur’an’dır.’“Satır satır yazılmış kitap” tan murat ise cümle kâinat olan ‘tafsili Kur’an’dır.’
Bu itibarla cümle varlık âlemi, tafsili Kur’an olmakla bir kitaptır. Ki bu kitabın mahiyeti ise besmelenin içeriği olan uluhuyettir, yani Allah’tır. Kur’an’da; “…O zahirdir…” (Hadid, 3) Hadisi şerifte ise;“Rabbiniz apaçıktır onu örtecek bir şey yoktur.” buyrulmasına rağmen, her varlık ve tecellide mevcut ve zahir olan Rabbimiz, herkese görünmez. Ancak kâmil-i mürşidin zikri daim ve makamatı tevhid irşadı ile aydınlanan bir kul, her tecellide zahir / apaçık olarak Rabbini müşahade eder. Bu itibarla nasıl ki nokta cümle harfleri okutmakla tüm harflere ve kitaba ahenk veriyorsa, mürşidi kâmil’de cümle tecellilerde Rabbini müşahede irşadıyla kâinat kitabının her tecellideki mahiyetini açığa çıkarıp zahir ediciliğiyle, cümle varlığın ahengidir. Çünkü ancak kâmilin irşadıyla her bir tecellide mevcut olan Rabbin müşahedesine erişilir. 
     Bunu beyanla mürşid-i kâmil Malik Efendi Hazretleri; noktanın otuz iki harfe ses ve ahenk vererek zahir olması gibi, benim ridam (örtüm) olan kâmil mürşitlik irşadı marifetimde, cümle eşyada mevcut olan rabbin tecellilerini yerli yerinde müşahede etme ahenk ve irfanı zahirolup açığa çıkar, diyor. Allah her şeyi en iyi bilir.

21 Aralık 2015 Pazartesi

Hz.MUHAMMED’İN (s.a.v) DOĞUMU/MEVLİDİ


        Cümle âlemleri aşkından yarattığı Hz. Muhammed’e (s.a.v) bizi ümmet yapan Allah’a hamdolsun. Hz. Muhammed’e ve her zaman mevcut olan evladı resule / ehli beyte selam olsun. Rabbim bizleri de onların zümresine dâhil etsin.    
        Hicri takvimin rebiul evvel ayının 12 sinde kutlanan mevlit kandili, isminden de açıkça anlaşıldığı gibi Hz. Muhammed’in bu yeryüzü âlemine unsur bedeni ile doğmasını ifade eder. Mevlit Arapça bir kelime olup Türkçe, doğum / doğuş demektir.
Peygamber Efendimizin babası Abdullah ve annesi Âmine validemizden beşer olarak unsur bedeniyle doğması, sıradan ve alâlâde bir doğum değildir. Çünkü bu doğumla beraber aleni olarak birçok harikulade (olağanüstü) hadiseler olmuştur. Ki o zaman İran’a bağlı bir yerleşim olan Mekke’de tahakkuk eden bu doğumla beraber, İran’da Mecusilerin (Ateşe tapanların) bin yıldır sönmeyen ateşi sönmüş, krallarının sarayı yıkılmıştır. Suriye’de Save nehrinin bin yıldır kuru olup su görmeyen yatağı sularla dolup taşarak akmıştır. Hz. Resulullah’ın doğumu esnasında doğuma yardımcı olan kadınlar da açıkça birçok harikuladeliklere (olağanüstü hadiselere) muhatap olmuşlardır. Resulullah efendimizin annesi Âmine validemiz ise, doğumla beraber “Biri doğuda, biri batıda, biri de Kâbe’nin damında olmak üzere üç bayrak dikildiğini gördüm” demiştir. Velhasıl, Hz. peygamber efendimizin doğumunda zahiren daha başka birçok olağanüstü hadiseler olmasına rağmen bunlar, ancak bazılarıdır.
        Hz. Muhammed’in (sav) doğumunun / mevlidinin leddun-i hikmet açısından ise önemi şöyledir: Hadisi şerifte; “Allah evvela benim nurumu yarattı.” Başka bir Hadiste ise “Âdem su ile toprak arasında iken ben nebi idim.” buyrulur. Bu ve benzer beyanlardan anlaşıldığı gibi Hz. Resulullah Efendimizin her bir varlıktan ve cümle âlemlerden önce yaratılmış olan “vücudu nur-u Muhammed” kimliği şahsiyeti vardır. Ve nur-u Muhammed Hz. Âdem’de ve cümle peygamberlerde hidayet davetçiliği olarak zahir olmuş. Tüm peygamberler nuru Muhammed mazhariyetiyle insanlara yol gösterip onları irşat etmişler. Ve her peygamber nur-u Muhammed’in, unsur yani beşeri bir bedenle bu yeryüzü âlemine doğup zahir olacağını ümmetlerine haber vermişlerdir.
        Bunu ifadeyle insanı kâmil zincirinin altın halkalarından olan Süleyman çelebi Hz. Mevlidi şerifinde;
Hak taalâ çün yarattı âdemi
Kıldı âdemle müzeyyen âlemi (âdemle bezeyip süsledi âlemi)
Âdeme kıldı ferişthler sücut (âdeme melekler secde etti)
Hem ona çok kıldı Lütfi ol ıssı cut (cömert olan Allah lütfetti)
Mustafa nur’un alnında kodu
Bil habibin nuru’dur bu nur dedi.
Kıldı ol nur anın ile nice ruzigar (devir, zaman)
Sonra Havva alnına nakletti bil
Durdu onda dahi nice ayu yıl (ay ve seneler)
Şit doğdu ona nakletti nur
Onun alnında tecelli kıldı nur
Erdi İbrahime İsmaile hem
Söz uzanır geri kalan der isem
İş bu resmile müselsel muttasıf (bu şekildeki silsile ile vasıflanmış olan)
Ta olunca Mustafa’ya muntakil (intikâl edince)
Geldi çün rahmetellil âlemin (âlemlerin rahmeti)
Vardı nur karar etti hemin
Tut kulak efsafına ey yâri din (kulak ver ey dinini seven)
Bilesin kimdir o fahrül mürselin. (bilesin iftihar edilen elçi Hz. Muhammed’in kim olduğunu) buyurmuştur.
        İşte mevlidi şerifteki bu beyanlardan da açıkça anlaşıldığı gibi, rebiul evvel ayının 12 sinde vukuu bulan doğum / mevlid nur-u Muhammed’in; unsur / beşeri bedeni ile buluşup, bu yeryüzü âlemini şereflendirmesini ifade eder. Ve bu doğum, İslam âleminde mevlit kandili olarak Müslümanlar tarafından çeşitli hidayete yönelik ibadetler ve etkinliklerle açıkça kutlanır.        İslam’ın ledduni hakikatine ulaşmış olan arifibillâh ve ehli kemâl ise, bu  kandili hem zahirine hem de batınına uygun olarak, nur-u Muhammed kulluğuna mazhariyet gayreti ile yaşayarak sadece bir gece değil, her zamanda ve her yerde kutlarlar.
        Cümle peygamberlerde zahir olup açığa çıkan nur-u Muhammed, “Âlimler peygamberlerin varisidir” Hadisi şerifindeki hikmet gereği, Resulullah Efendimizin unsur bedeniyle yeryüzünden ayrılmasıyla da, Resulullah’ın varisi olan âlim ve mürşidi kâmil’de devam etmiştir. Ki İmamı Azam, imamı Şafii, imamı Malik, İmamı Hanbel, İmamı Gazali, Muhiddini Arabî, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Niyazi Mısri, Pir Seyyid Muhammed Nur vb. gibi peygamber varisi olan âlim ve ehli kemalin irşat ve tebliğinde Nur-u Muhammed açığa çıkarak insanlığı aydınlatmaya devam etmiş, günümüzde de devam etmektedir. Kıyamete kadar yeryüzünde hidayet davetçiliği olarak devam edecektir.
Her zaman da yeryüzü âleminde mevcut olan bu hidayet davetçisi veli ve âlimlerin irşat ve yol göstermeleriyle, İslam dininin zahir ve batın yönü kemâl bularak yeryüzünde insanlığı aydınlatmış, halen de aydınlatmakta ve kıyamete kadarda aydınlatacaktır. Bunu ifadeyle Hz. Resulullah Efendimiz; “Beni bulmak isterseniz, varisim olan âlimleri bulun, ben orada bulunurum.” buyurmuşlardır. İşte bu “peygamber varisi” olan velilerin ve âlimlerin bu yeryüzünde her zamanda var olmaları ve onların irşadıyla Hidayeti nuru Muhammed’in açığa çıkması, Muhammedi doğuşun, yani mevlid kandilinin leddun-i hikmetini ifade eder. Onların irşadından nasiplenmek ise; mevlid kandiline erişip kandilin ruhaniyetinden istifadeyle Muhammed-i kullukla yaşamayı ifade eder. 
        Her kim mevlit kandilinin ledduni hikmetine mazhar olursa o, sadece kandil gecesi değil, her zaman her yerde ebediyen mevlit kandili aydınlığıyla yaşar, Allahuâlem. Her zamanda mevcut olan Nur-u Muhammed doğuşuna erişip, o doğumun irşadı aydınlığına mazhar olmamızı hidayet verici olan Allah’tan niyaz ederiz.  
                                                        01 Ağustos 2009             

                                                           Nejdet ŞAHİN

28 Eylül 2015 Pazartesi

HAC İBADETİNİN ŞERİATA VE HAKİKATE GÖRE AÇIKLANMASI

        Vahdetinden / Birliğinden cümle âlemleri ve âlemlerdeki her şeyi yaratan ve yarattıkları içinde, insanın kendisine kulluk yapmasına muhabbet edip âşık olan âlemlerin Rabbine hamd, resul’u Muhammed’e (sav) ve ehlibeyte selam olsun. Onların meclisinden ayrı olmaktan rabbim bizleri muhafaza etsin.

        Hac; lügat anlamı itibarıyla hürmete ve tazime layık yerleri ziyaret etmek demektir. Bu ziyaret esas yani farziyet açısından değerlendirildiğinde hac, vakti içerisinde Arafat ismindeki alanda bulunmak ve beytullahı yani Allah’ın evini ziyaretle tavaf etmekten (Beytullahın etrafını yedi defa dolaşmaktan) ibarettir.
Bu itibarla haccın farzı ikidir;
Birincisi: Vakti içerisinde arafat’ta vakfe yapmak.
İkincisi ise; kabe’yi yani beytullahı (Allah’ın evini) tavaf etmektir.
        Hac, hem bedenle hem de mal ile kulun ömründe bir defa yapması farz olan bir ibadet olup, yapılması Kuran’daki; “Hac, malum / bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı kendisine farz kılarsa hacda kadına yaklaşmak, kötülüğe sapmak, kavga ve çekişmeye girmek yoktur…” (Bakara - 197) ayeti ve benzer ayet beyanları ile sabittir. Hac ibadetini ifa edebilmek için kulun beden sağlığının yerinde olması gerekli olduğu gibi mali, yani ekonomik açıdan da kulun zengin olması gerekir. Bu itibarla sağlığı ve ekonomik durumu elverişli olmayan kimselerin Hacca gitmeleri farz değildir.
        Haccı farz kılan yukarıdaki ayet beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, hac ibadetinin vakti “malum / bilinen aylardadır.” (Bakara - 197) İfadesi ile belirtilmiştir. Ki, bu malumunuz olan ve sizce bilinen hicri takvimin şevval, zilkade ve zilhicce aylarıdır demektir. Çünkü hac farz olmadan önce o toplum şevval, zilkade ve zilhicce aylarını haccın vakti zamanı olarak kabul edip bu üç ayda hac ibadetini yaptıkları için ayette, Haccın zamanı sizin malumunuz olan, yani sizce “bilinen aylardadır,” buyruluyor. 
        Birçok âlimler bu ayların hac ayı olması hususunda görüş birliği içinde olup aralarında hiç bir ihtilafları yoktur. Ancak bazı mezhep âlimlerinin, bu hac aylarının şevval ayı ile başlayıp zilkade ayı ile devam ederek zilhicce ayı ile son bulmasında hem fikir olmalarına rağmen, hac vakti, hangi günde biter / sona erer mevzusunda ihtilaf etmişlerdir. Yani haccın farzı olan Arafat vakfesini yapmanın, zilhiccenin hangi günü ile son bulduğu konusunda aralarında görüş farklılığı vardır.
Buna göre Hanefi mezhebi âlimleri; Şevval, zilkade ayları ile zilhicce ayının onuncu gününe kadar yani kurban bayramının birinci gününe kadar Arafat vakfesi yapılır demişlerdir.
        Şafi mezhebi âlimleri ise; şevval zilkade ayları ile zilhiccenin dokuzuncu gününe, yani kurban bayramı arefe gününe kadar Arafat vakfesi yapılabilir demişlerdir.
        Maliki mezhebindekiler; şevval zilkade ve zilhicce ayının sonuna kadar bu üç ay içinde, yani kurban bayramından sonra da zilhicce ayının bitimine kadar Arafat vakfesi yapılabilir buyurmuşladır.
        Görüldüğü gibi şevval, zilkade ve zilhicce aylarının hac ibadetinin vakti zamanı olmasında mezhepler arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Ancak vaktin sonu, bitimi konusunda görüş ayrılığı vardır.
        Günümüzdeki uygulamada haccın vakti, bu üç ayların tamamında tatbik edilmeyip, bu ayların son gününe sarkıtılıp gün’le sıkıştırılarak uygulanıyor. Ki bu uygulama geçmiş yıllarda o günün şartlarına göre doğru bir uygulama olmasına rağmen, bu günkü şartlara göre yanlış bir uygulamadır. Günümüzdeki bu yanlış uygulamanın geçmiş zamanlara göre doğruluğunun izahı ise şöyledir: Eski zamanlarda modern ulaşım araçları olmadığından, hac yolculuğunun tamamı veya bazı bölümleri yaya veya at, deve, eşek ve katır gibi hayvanlarla yapılıyor ve aylarca sürüyordu. Bu sebeple dünyanın çeşitli yerlerinden hacca gelenlerin, Beytullah’ın / Allah’ın evi’nin olduğu Mekke şehrine intikallerindeki yolculuğun, yaya veya hayvanlarla yapılmasından veya doğal afet veya yol güvenlik sebeplerinden aksamalar yaşanıyordu. Bu sebeplerden dolayı o günkü amir ve idareciler, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen hac kafilelerini Mekke de, hac vaktinin sonu kabul edilen zilhiccenin dokuzuna kadar yani kurban bayramının arefe gününe kadar bekletiyorlardı. Ve o, son güne kadar Mekke’ye ulaşıp gelebilenleri toplayıp güvenlik tedbirlerini de alarak, Mekke den yaklaşık 25 km uzaklıkta olan Arafat’a vakfe yapmaya götürüyordu. Ve bu en son günde güvenlik tedbirleriyle Arafat’a giden kafileye yetişemeyenler, haccın vakti geçtiği için hacı olamayıp, genellikle gelecek yılda hac yapmak üzere Mekke de bekliyor veya bekletiliyorlardı. Ve gelen yılda yine emniyet tedbirleri alınmış kafile ile hac ibadetini yapıp hacı oluyorlardı. Çünkü eşkiyalar hac kervan ve kafilelerini basıp canlarına ve mallarına kast ettiklerinden, çöl şartlarında açık bir arazi olan Arafat mevkiine bir kimsenin yalnız veya küçük guruplar olarak asayiş tedbiri olmadan gitmesi, o günlerde çok tehlikeli olduğu için böyle bir uygulama o zamanlar için doğru ve isabetli bir uygulama idi.
        Tarihi gerçek olarak herkes bilir ki, yüce Türk milleti yüz yıllarca hac kervan ve kafilelerinin emniyetini sağlayıp hacılara zarar vermemeleri için, Arap aşiret ve kabilelerine altını ve parayı hediye adı altında haraç olarak dağıtmıştır. Onbeşinci yüzyılın başından itibaren 1915 yılına kadar, 500 yıl düzenli bir şekilde her yıl hac mevsiminde, Edirne ve İstanbul dan altın ve değerli eşyalardan oluşan hediye ismi altındaki haracı götüren “sürre alayları” tertip edilerek, törenlerle uğurlanıp bu arap kabilelerine gönderilmiştir. Buna rağmen yine de bazen hac kervanları ve kafileleri baskına uğrayıp zarara görmüştür. Ki bu gün dahi Mekke’den 25 km uzak ve çölde açık arazi olan Arafat mevkiine bir kimsenin yalnız gitmesi, tehlikelidir. İşte bu ve benzer tarihi ve sosyal sebeplerden dolayı bu günkü haccın tatbik edilişi, geçmiş zamanlarda isabetli doğru bir uygulama olmasına rağmen bu günkü şartlarda da aynen cehaletle devam ettirildiği için, bu günkü hac ibadeti  uygulaması insanların ölmesi, yaralanıp sakatlanması zulmüne dönüşmüştür. Bu yanlış ve doğru olamayan uygulama yüzünden zamanımızda, her hac döneminde ezilerek, çiğnenerek yüzlerce mümin hayatını kaybediyor. Bu ölümler ancak 500 1000 2000 3000 kişi gibi kitlesel boyutta olduğu zaman dünya kamuoyuna yansıdığından, her hac döneminde haccın yanlış tatbik edilmesi sebebiyle ölen yüzlerce kişinin ölümleri bilinmiyor ve duyulmuyor. Halbuki haccın tatbiki, Kuran’ın açık beyanı olup, mezheplerin ve âlimlerin sadece son günü için ihtilafa düştükleri üç aya yayılarak uygulansa, hac’da her yıl yüzlerce mümin ezilerek ölmediği gibi, ülkemizde ve İslam ülkelerindeki hac kontenjanı meselesi kökten hâl olup, sağlığı ve ekonomisi düzgün olan her mümin Allah’ın farz kıldığı hac ibadetini rahatlıkla yerine getirir.
Bu haccın yanlış uygulamasında ısrar edilmesi nedendir bilemem, fakat kuran dışı ve İslâmın ruhuna ters bir uygulama olduğu apaçıktır.
        Şeriat yönü ile hac ibadeti, İslam dünyası açısından sosyal, ekonomik, siyasi vb. zahiri çok faydalı toplumsal bir ibadet olması ile beraber, bu ibadeti ifa edenlere de sayısız olumlu tesir ve fayda sağlar. Ki bu hac ibadetinin zahiri yararları, konunun uzmanları tarafından her vesile ile çeşitli açılardan çokça ifade edildiğinden, biz haccın zahiri yönüne ait değerlendirmeyi burada bitiriyoruz.
       
 Haccın ledduni hikmet yönü ile değerlendirilmesi ise şöyledir: Hac, hürmete ve tazime layık olanı ziyaret olması itibarıyla Beytullahı, yani Allah’ın evini ziyarettir. Ki bir eve yapılan ziyaret evin kendisi için yapılmaz, ancak o evin sahibine yapılır.
Bu itibarla Hakikate göre Allah’ın evini yani beytullahı ziyaret etmekten maksat, kulun o evin sahibi olan rabbinin cümle eşyadaki mevcudiyetini müşahedeye erişmesi olup bu ziyaret, Hakk’ın kendi vahdetinden yarattığı halk kesreti zuhurunu / açığa çıkışını kulun müşahede etmesidir.
İşte böyle bir müşahede yakınlığıyla marifetullah zenginliğine mazhar olabilen bir kul ancak, Haccın ledduni hakikatine mazhar olur. Ve Hakk’ın kesret / çokluk zuhurunda, rabbini müşahede tavafıyla, ledduni hakikat üzere haccı ifa eder.  
        Cenabı Hak Kuran-ı Kerim’de kullarını Hac ibadetini yapmaya davet ederek; “İnsanlar içinde haccı ilan et ki, gerek yaya olarak gerekse derin vadilerden gelerek, yorgunluktan incelmiş binitler üzerinde sana ulaşsınlar.” (Hac - 27) buyurur. Ki bir kulun Hakk’ın bu davetine icabet ederek hacı olabilmesi için, zahiren Mikât mahalli denilen sınırda ihram giyerek “Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk, innel hamde ve niğmete leke vel mülk, la şerike lek.” / Yani, Allah’ım çağrına icabetle geldim emrine amadeyim, senin şerikin / ortağın yoktur. Emrine amadeyim emret, hamt / öğünmek ancak sana mahsustur, nimeti veren sensin mülk senindir. Senin şerikin, benzerin ve ortağın yoktur.” Diye telbiye getirerek, Hakk’ın hac davetine icabet ile Arafat vakfesine ulaşması, hakikate göre kulun zamanın Hakk’a arif olanlar arasına karışması demektir.            Bu itibarla Ledduni hikmet açısından  mikat mahalli; zamanın Mürşidi Kamil’ini bulup onun irşadıyla ehli zikir ve ehli irfan meclisine dahil olmaktır.
İhram giymek ise; kamilin irşadı ile kulun kendinin ve cümle eşyanın yokluğu / fenası keşfine ulaşmasıdır. İşte böyle yokluk keşfi irfan ihramını giyen bir kul, “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” / çağrına icabet ederek geldim Allah’ım, yokluğa / fenafillaha ulaşmış kulluğumla ve cümle emrine ve yasaklarına riayetle emrine amadeyim.“lebbeyke la şerike leke lebbeyk” / tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zat keşfi irfanı ile idrak ederek vakıf oldum ki, senin ortağın olmadığı gibi, senden başka varlık yoktur şuuru ile sana amade geldim. “İnnel hamde ve niğmete leke vel mülk la şerike lek” / Senin ortağın ve senden gayrı bir varlık olmadığı için, medhedilip övülmeye ancak sen layıksın. Mazhar olduğumuz maddi ve manevi nimetler senden olup, hepsi senin tecellilerindir, diyerek. Böyle bir anlayış ve şuur telbiyesi ile arif olan kul, ariflerin Hakk’ın zuhurunda cem oldukları Arafat’ı yani arifler otağını ziyaret ederek, o da arifi billâh arasına karışıp daimi olarak Hakk’ı müşahede vakfesini yapar.
        Şeriata göre Arafat vakfesinin Cuma gününde yapılması Haccül ekberdir (büyük hac’dır) ve Cuma günü vakfe yapanlara Haccül ekber denir. Ki, cuma kelime olarak toplanma yani cem olma demektir. Hakikat ta haccül ekber ise; kendinin ve cümle âlemin yokluğunda zahir olan hakkın tecellisinde kulun batın olmasıdır. Yani Arafat olan arifler otağını bulan kulun, Hakk’ın zuhurunda yokluğuyla batın olarak cem olması, haccül ekberdir.    
Şeriata göre zahiren yapılan hac’da, Arafat vakfesini yapan bir kul, Arafat’tan sonra diğer vacip ve sünnet ziyaretlerini yaparak tekrar Mekke’ye gelir ve bu defa beytullahı / kabeyi örtüsü kalkmış olarak tavaf ederek, farz tavafını yapar ve hac ibadetini tamamlayıp hacı olur.
        Arafat’tan dönüşle beytullahı örtüsü kalkmış bir şekilde tavaf ederek haccı tamamlamanın ledduni hikmet açısından izahı şöyledir: Zamanın mürşidi kamilini ve onun meclisini bulmakla mikat mahalline ulaşarak, kâmilin irşadıyla ihramın ve telbiyelerde ki yokluk / fena irfanı ile Arafat vakfesine mazhar olan arif bir kuluna, Rabbin kulu ile arasındaki perdesini kaldırıp ona kesret alemindeki tecellilerle yüzünü göstermesidir. Ve bu müşahede ile o kul, cümle varlığın aslı olan yedi sıfatın cüz’üne mazhariyetle, Hakk’ı yedi defa tavaf ederek haccül ekberi (büyük haccı) tamamlar.
        Tavafın yedi defa yapılmasının hikmeti ise, hakkın yedi sıfatı subutiyesi tecellisine kulun kemal ile mazhar olması içindir. Çünkü Her insanda hayat, ilim, irade, kudret, görmek, işitmek, konuşmak ve kudret olan Allah’ın yedi sıfatı subutiyesi mevcuttur. Kul bilse de bilmese de bu sıfatlara mazhardır. Kulun bu mazhariyeti bilip arif olması için ondaki ilim sıfatının tevhidi hakiki ilmi irfanı ile şereflenmesi gerekir. Ki o zaman o kul sıfatların kemaline mazhar olur. İşte bu da mikat mahalli olan zamanın kâmili mürşidine erişip onun irşadı ile mümkündür. Ve Kamil’in irşadıyla cümle varlığın aslı olan Hakk’ın sıfatlarının kemaline mazhar olan bir kul, cümle varlıktaki Rabbin zuhurunu, her yerde daimi olarak müşahede tavafını yaparak, Haccül ekber kulluğu ile her zamanda ve her âlemde var olur.
        Haccın zahiri bazı uygulamalarına ve ledduni hikmetine yönelik değerlendirme noksanlarıyla beraber son bulmuştur. Her şeyi en iyi bilen yüce Allah’tır. Velhamdülillahirabbilalemin.

                                                                      Nejdet Şahin
                                                           20 Ramazan 2009 Eylül

                                                                          Salihli

12 Temmuz 2015 Pazar

İsmi ne şeker, ne Ramazan olan FİTRE BAYRAMI ve FİTRE sadakasının hikmeti


      Yarattıkları içinde sadece insana Hakk’a vuslat / kavuşma fıtratını lütuf ve ihsan eden Allaha hamdolsun. Resulu Muhammed (sav) ve ehli beyte selam olsun, Rabbim bizleri onların meclisinden mahrum etmesin.  
      Fitre veya fıtır olarak ifade olunan fitre sadakasını vermek, Fitre bayramını idrâk etmek vacip ibadetlerdendir. Fitre sadakasını vermek ve fitre bayramı namazını kılıp bayramı kutlamayı beyanla Cenab-ı Hak Kuran’da; “Nefsini/benliğini temizleyip/arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbini zikretmiş ve namazı kılmıştır o.” (Ala,14-15) buyurur. Ki, bu ayetler fitre sadakası ile temizlenen kulun felâh ve kurtuluşa ulaşma sevinci ile neşelenerek, zikrullah mazhariyetiyle bayram namazını kılmalarını ifade eder.
      Fitre bayramı; Bu yeryüzü âlemine doğmakla / doğuşla alâkalı bir bayram olup, halk arasında şeker ya da Ramazan bayramı olarak adlandırılır. Ki, bu bayramı şeker veya ramazan isimleriyle ifade etmek yanlıştır. Çünkü oruç aylık ibadettir ve ramazan oruç ayıdır. Nasıl ki günün beş vakti ile namaz kayıtlı ise, ömür vakti ile hac kayıtlı ise, yıl vakti ile zekât kayıtlı ise, oruçta Ramazan ayı vakti ile kayıtlı bir ibadettir. Bu sebepten ramazan ayı bayram ayı değil, oruç ayıdır.
      Bu itibarla hicri takvimin on iki ayından birisi olan ramazan ayının girmesi ile gündüz, yani imsak ile iftar arasında özrü olmayan her mümin’in, ister o gün niyet etsin isterse niyet etmesin oruç tutması farzdır. Çünkü ayla kayıtlı olan bir ibadet, günlük niyetlerle sıhhat bulmaz. Yani günlük niyet aylık ibadet olan orucu bağlamadığından, ramazan ayı içerisinde bir mümin eğer özrü olmadan o gün oruç tutmaya niyet etmedim diye yiyip içerse haram işlemiş olur.
      Hicri takvime göre ramazan ayı, arefe günü akşam namazının vaktinin girmesiyle biter. Ve akşam namazıyla yeni ay olan şevval ayına girilir. Bu itibarla eğer bayram ay ismi ile ifade edilecekse, şevval ismi ile ifade etmek icap eder.
Velhasıl, fitre bayramını hemen oruç ayı ramazanın arkasından gelen ayın başında olmasından dolayı Ramazan bayramı, bayramlarda tatlı yenilmesinden dolayı şeker bayramı olarak ifade edilmesi çok ucuz, yüzeysel ve tefekkürden mahrum tutarsız bir anlayıştır. Bu tutarsız anlayış, bayramların ledduni hikmetinden gaflet ve cahil olunmasının beyanıdır.
      Şeriata göre Fitre bayramı, fitre sadakasını verdikten sonra kutlanılan bir bayram olduğu için, fitre sadakasının muhakkak bayram namazından önce verilmesi gerekir. Fitre /  Fıtır, bu yeryüzü âlemine doğup ta hayatta olmak anlamını ifade ettiğinden, fitre hayatta olup yaşayan bir insanın vücudunun sadakasıdır. Bundan dolayı bu yeryüzü âlemine doğan bir günlük bebeğin dahi fitre sadakası verilir. Yani fitre sadakası fakir veya zengin, bu âlemde hayatta olup yaşayan herkesin vermekle yükümlü olduğu vücut varlığının sadakasıdır.                 
      Bazıları, yüzeysel basit ve tefekkürden mahrum bir mukayase ile fitre sadakasını, zekattaki gibi zenginlik sınırına ulaşan zenginler tarafından verilmesi gerektiğini söyleseler de bu doğru değildir. Çünkü bu âleme doğmuş ve bu yeryüzünde yaşayan bir kimsenin, yaşamasının bedeli olan bir sadaka olduğu için fitre, zengin olsun olmasın hayatta olup yaşayan herkes tarafından az veya çok yaşamasının bedeli niyetiyle, nakit veya ayni olarak verilir. Bu sebepten çocukların hatta yeni doğmuş bir günlük bebeğin dahi fitresi verilir. Bu itibarla fitre sadakasının hesaplanması, zekâttaki zenginlik hesabı gibi olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın bir kimseye verdiği vücudunun hacmi ile eş değerdeki bir topraktan elde edilecek arpa, buğday veya üzüm hurma vb. mahsul ile ölçülerek yapılır.
      Mesela, yaklaşık bir insan bedeni kadar topraktan elde edilecek arpa buğday, o zamanın fiyatları ile kaç para ederse o fiyat, o yılın fitre bedeli olur. Ki, bu hesaplamaya göre bir insan vücudu kadar topraktan, yaklaşık 2,9 kg arpa, 1.5 kg buğday, 2.9 kg üzüm ve hurma elde edilebilir kabul edildiği için, bu miktarlardaki arpanın, buğdayın, üzümün, hurmanın vb. mahsulün o zamanın fiyatlarıyla kaç para ederse, bu para arpaya buğdaya vb. mahsule göre verilecek o yılki fitre bedelini oluşturur. Fakat her infakta olduğu gibi bu hesaplamalarla sınırlı kalınmayıp, istenilen oranda daha kıymetli mahsuller ölçü alınarak daha fazla da verilebilir.
      Bu itibarla fitre sadakası; yaşayan bir kulun vücut varlığının sadakası olup, zenginler tarafından fazla fazla verilebildiği gibi, fakir muhtaç olan müminlerin de bir zeytin tanesi de olsa, bir bardak su da olsa fitre niyeti ile muhakkak vermeleri gereken bir sadakadır.
      Buna göre bu sadakayı bayram namazından önce veren zengin veya fakir her mümin, bayram namazını kılarak herkesle bayramlaşarak üç gün bayram neşesi ile tatlı yer tatlı konuşur. Büyüklerin elini öperek onları ziyaret eder, küçüklere bahşişler verilerek büyük küçük cümle müminler bayram sevincini paylaşırlar. Bu sevinci ifadeyle yeni elbiseler giyilerek, şarkıların türkülerin neşeli olanları ve oyun havaları söylenerek oyunlar oynanır. Hatta bazı Türk yurtlarında özellikle Türkistan ana yurdundaki bayram kutlamalarında, cami’lerin mescit’lerin üstüne ve duvarlarına davul zurnalar yerleştirilir. Ve bayram namazı kılındıktan hemen sonra bu davul ve zurnalar eşliğinde tüm cemaat oyun oynayarak camiden çıkarlar. Ve cami avlusunda herkes oyunlar oynayarak bayramın ruhaniyetine uygun kutlamalar yaparak bayramlaşılır. Vesselam.
Buraya kadar bahsettiklerimiz fitre sadakasının ve bayramının şeriat yönüne, yani zahirine ait değerlendirmelerdir.
      Fıtır sadakası ve bayramı, mana yönü ile değerlendirildiğinde ise, birçok hikmetler ve ledduni sırlar içerir: Bunu beyanla Hz. Resulullah (sav) Efendimiz’in İbni Abbas’a “Vücudunu kayırma” demesi üzerine, İbn-i Abbas; “Ya Resûlullah, vücudum kusur mudur?” dedi. Resûlullah Efendimiz de cevaben; “Vücut günahı hiçbir günahla mukayese olunmayan bir günahtır.” buyurmuştur. Ki, bu hadisi şerifte ifade edilen vücut, et ve kemikten ibaret olan insan bedeni değildir. Bu vücut; Kulun cehaletle var olduğunu zannederek kendine nispet ettiği ve gizli şirk olan vücudu varlığıdır. Bunu ifade ile Hz. Resulullah Efendimiz; “Ben ümmetimin açık şirkinden değil gizli şirkinden korkarım.”  buyurmuştur.
      Buna göre; leddun-i yönüyle fitre sadakası, kulun “vücut günahı” olan “gizli şirk” ten temizlenmesini ve arınmasını ifade eder. Bu sebepten fitre bayramı namazında imamlar Fatiha’dan sonra, zammı süre olarak genellikle “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) ayeti veya benzeri ayetleri okurlar.
      İşte bu temizlik ve arınma, zahiri olarak yani şeriata göre sadaka verilerek yapılır. Ve sadakalar kulun bedenini ve malını temizler, fakat kul’un gizli şirk pisliğini temizleyemez. Bunu beyanla Kuran’da; “…müşrikler pistir…” (Tevbe, 28) buyrulur. Ki Şirk pisliği, aynı zamanda Kuranı Kerim’deki; “Allah kendisine ortak/şirk koşulmasını affetmez” (Nisa-48-116) ifadesinde olduğu gibi, affedilmeyen bir günahtır. Ve affedilmeyen günah olan şirk için yine kuranın “…Allah’a şirk koşma, çünkü Allah’a şirk koşmak, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lukman, 13) beyanından anlaşıldığı gibi büyük zulümdür. İşte hiçbir günahla mukayese olunmayan vücut günahı, büyük zulüm, affedilmeyen günah ve pislik olan şirk’ten kulun temizlenip arınmasının çaresi tevhittir. Ve Hadisi şerifte buyrulduğu gibi, nasıl açık ve gizli olmakla şirk iki kısım ise, tevhit te şeriat tevhidi ve tevhidi hakiki olmak üzere iki kısımdır.
      Buna göre şeriat tevhidi, kelimeyi tevhidi kalbi ile tasdik edip dil ile söylemekten ibarettir. Ki bir kimse, “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah / Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.” kelimesini kalbiyle tasdik edip dili ile söylemekle açık şirkten (müşriklikten) arınır. Ve şeriat tevhidine girerek, gayrı Müslimlikten (İslam dışılıktan) kurtularak, İslam dininin mümini olur. Bunu ifade ile Cenab-ı Hak, Şeriat tevhidinin dışında kalmış olan ehli kitaba, yani Hırıstiyan ve Yahudilere hitaben; “De ki ey ehli kitap sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze/kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi rab’ler edinmeye-lim” (Ali İmran, 64) buyurur ki, bu ayetin muhtevası tevhittir. Çünkü ehli kitap ve müşrikler Hz. Resulullah’a iman etmediklerinden, yani “Muhammeden Resulullah- Muhammed Allah’ın elçisidir.” demedikleri için, hatem / son peygamber olan Hz Muhammed’in (sav) tebliğindeki tevhit’ten mahrum kalıp, “la ilahe illallah–Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyemiyorlar. Ve onlar Allah’ı beşer’e yani insana benzettiği için, Allah’a açıkça şirk koşuyor ve müşrik oluyorlar. Bunu ifade ile Kuranda; “Yahudiler Üzeyir Allah’ın oğludur dediler, Hıristiyanlarda Mesih, Allah’ın oğludur dediler…” (Tevbe, 30) buyrulur.
      İşte böyle açık şirk ehli olan gayrı Müslim (İslam dışı) müşrikler, “…Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi Rabb’ler edinmeyelim…” (Ali İmran, 64) Kur’an-ı Kerim’in davetine uyarlarsa, onlarda Hz Muhammed’in tebliğine uymuş olup “Lailahe illallah Muhammeden Resulullah” ikrarı ile tevhit dininin mümini olurlar. Ve açık şirkten kurtulup, şeriat’ın tevhidine dâhil olurlar.
      Böyle şeriat tevhidine dâhil olup ta açık şirkten arınan bir kul, gizli şirkten ise kurtulmuş olmaz. Kul’un gizli şirkten kurtulması için, tevhidin hakikatine daim zikir uyanıklığı ve meratibi ilahi olan tevhit makamları müşahedesi ile ulaşması gerekir. Ki, ancak o zaman kul tevhidi hakiki irfanı ile gizli şirk’ten arınıp kurtulur. 
      Vücut günahı olan gizli şirkten kul’u temizleyerek kurtaran tevhidi hakikiyi ifadeyle Hz Peygamber Efendimiz; ''El fakr’u fahri, el fakru fahri, el fakru fahri /  fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır.” buyurmuştur ki, bu hadisi şerifte beyan edilen fakirlik, mal mülk fakirliği değildir. Çünkü Hz. Resulullah (sav) maddi yönden zengin bir kimse idi ve ticarat yapan bir tüccardı. Hiç fakir kimse sermayesi olmadan tüccarlık yapabilir mi? Yapamaz. Ayrıca Kuran’da; “Seni fakir buldu da zengin etmedi mi?” (Duha, 8) beyanı vardır. Pir Seyit Muhammed Nur Hz; “Resulullah efendimiz için, bazı kimseler madden fakirdi, yok hasırda yatardı, ekmek bulur katık bulamazdı derler. Bunların hepsi uydurma, yalan olup Hz. Peygambere iftiradır.” diyor. Velhasıl Hz. Resulullah Efendimize madden fakirdi demek, yukarıdaki ayeti inkar etmek olur ki, Hz. Peygamberin iftihar ettiği fakirlik, tevhidi hakikinin fenafillah keşfi irfanıyla, gizli şirk ve vücut günahı olan nispet varlığının fenası / yokluğu olan fakirliktir.                 
      Bu fakirliği Hz. Resulullah’ın üç defa tekrar etmesi ise, nisbet varlığın üç tesir ile kulda gizli şirk oluşturmasındandır.
Bu tesirin birincisi, kulun kendine ve âleme nispet ettiği fiiller yönündendir. İkincisi, kendine ve âleme nispet ettiği sıfatlar yönündendir. Üçüncüsü ise kendine ve âleme nispet ettiği vücut yönündendir. Velhasıl Hz. Resulullah nispet fiilinin, sıfatlarının ve vücudunun olmaması itibarıyla fakirdi ve bu fakirliği ile iftihar etti.
      İşte bir kimse bu varlıklar Hakk’ın iken, cehaletle bunlara sahip çıkıp cümle faaliyette Allah Fail iken ben Fail’im, cümle sıfatta Mefsuf Allah iken, ben Mefsuf’um, cümle varlıkta cenabı Hak Mevcut iken, cehaletle kendi nispetlerini var zannetmesi onun vücut günahıdır. Ve kul’un cehaletle var zannederek işlediği vücut günahını, tevhid-i hakiki irfanı ile fena / yok etmesi, onun ledduni yönden fitre vermesi olup, “gizli şirk” pisliğinden arınıp “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) beyanındaki ledduni hikmet gereğince temizlenmesidir. Ve ilmi hakikate göre fitre sadakasının verilmesidir.
      İşte böyle hakikate göre fitre veren bir kul ancak bayram namazının hakikatine ulaşıp, rabbine vuslat neşesi ve zevki ilahi ile zevklenerek bayram eder. Ki böyle irfana mazhar olan arif ve kâmil bir kulun nazarında Hakk’ın hüsnü cemalinden (güzel yüzünden) başka bir müşahede olmaz. Çünkü onun kendi nispet varlığı fena / yok olduğundan o yokluğuyla Hakk’ın mevcuttaki zuhuru müşahedesine erişir. Ve Kuran’ın; “…Siz yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) beyanı mazhariyetiyle o, her nereye baksa Hakk’ın veçhinden / yüzünden başka bir şey görmez. Ve daima rabbin hüsnü cemali (güzel yüzü) müşahedesi ile bayram yapar. Ki bunu ifadeyle Hacı Bayramı Veli Hz;

“El fakru fahri el fakru fahri”
Demedi mi âlemler fahri

Fahrinin zikrin fahrinin zikrin
Mahv u fena da buldu bu gönlüm

Bayramım imdi bayramım imdi
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm diyor.

      Ayrıca Bu bayramın üç gün olması Rabbin vechinin zat, sıfat ve ef’al tecellileriyle kuluna gözükmesinden dolayıdır. Ki, bu üç tecelli müşahedesine ulaşan bir kul, ebediyen cümle âlemlerde rabbini müşahede bayramının neşe ve zevki ile yaşar. Allah her şeyi en iyi bilendir.
      Fitre sadakasının ve bayramının ledduni hikmetin dair açıklama burada hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Fitre sadakasının ve bayramının hakikatine ulaşmayı ihsan etmesi niyazıyla âlemlerin Rabbine hamd, Hz. Muhammed’e (sav) ve evladı resule selam olsun.    
                                                                                      
                                                     
                                                                            Nejdet Şahin