8 Şubat 2016 Pazartesi

Ey gönül gel cennet-i manada al sen iltizaz

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN

Ey gönül gel cennet-i manada al sen iltizaz
                        Zevk u aşkıla idesin masivadan el-ıyaz

      İltizaz:Lezzetlenmek, lezzet almak,Masiva: Allah’tan gayrı olarak var olduğu zannedilenler,Iyaz: Sığınmak, iltica etmek manasınadır.
Buna göre, ey gönül gel mana cennet-i olan cenneti irfan ile lezzetlen, Hak’tan gayrı olan cümle masivadan ilâh-i aşka ve zevki ilâhiye iltica ederek sığın, deniliyor. Ki evvelki beyitlerin açıklamasında ifade edildiği gibi cennetler, amel cennetleri ve irfan cennetleri olmakla iki kısımdır. Ahiretteki amel cennetine, bu yeryüzü olan imtihan âleminde ifa edilen güzel/Salih amellerle girilerek amel cennetinin nimetleriyle nefs/kişi lezzetlenir. Cennet-i mana olan irfan cennetine ise kul’un kendinde ve cümle eşyada mevcut olan Rabbine vuslat edip kavuşmasıyla, bu yeryüzü olan imtihan âlemimde ulaşılır. Ki cennet-i mana olan / cenneti irfanda; Rabb’in Cemal’inin (güzel yüzünün) müşahade-sinden hâsıl olan zevk-i ilâhi İle cümle âlemlerde ebediyen zevklenilir. Ve tüm Hak âşıkları, zevki ilâhi mazhariyetiyle irfan cennetine bu âlemde dâhil olurlar.
      Bunu ifadeyle Malik Efendi Hazretleri kendi gönlünü muhatap ederek bizlere; nefsini lezzetlendirdiğin masivadan / gayriyetten ilâh-i aşk’a ve zevk-iilâhiye iltica edip sığın da, bu yeryüzü olan imtihan âleminde cennet-i mana/irfan cenneti lezzetini al diyor. 

                        Daima huzur-ı Hak'da türlü zevkleri
                        Mürşidin emrinde dur sen gayriden eyle meaz

Maaz: Sığınılacak yer, demektir. İrfan cennetine dâhil olan Hak âşıkları ve ehl-i irfan, tevhid-i hakiki keşfi irfanıyla masivadan / gayrıyetten arınmış oldukları için onlar daima rabbin huzur-u katındadırlar. Onlar, kendinden ve cümle âlemden meydana gelen her türlü tecellide Rabbin müşahadesiyle türlü ilâh-i zevk ile lezzetlenirler.
      Bu ilâh-i zevklerden nasiplenmek, ancak zamanın kâmil mürşidini bulup onun telkin-i irşadına sığınmakla mümkün olduğunu ifadeyle Kur’an-ı Kerîm’de: “Ey îman edenler, Allah’tan korkun, O’na kavuşmaya / varmaya vesile arayın, O’nun yolunda gayret gösterin ki kurtuluşa erebilesiniz” (Mâide, 35) buyrulur. Bu âyette ifade edilen vesile’ye ehl-i zâhir tarafından birçok mâna verilmiştir. Fakat ehlullaha göre vesile’den maksat zamanın mürşid-i kâmilidir. Ve Mürşid-i kâmile biat edip onun telkin-i irşadı ile aydınlanmayanlar, rabbine vasıl olamaz rabbine kavuşamaz.
      Geçmişteki ve bu günkü arif-ibillâh ve ehl-i kemâlin tümü, mazhar oldukları kemâlat ve mârifet feyizlerine ancak mürşid-i kâmilin telkin ve irşâdıyla erişilebileceği konusunda hiç tereddütsüz ittifak etmişlerdir. Çünkü Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri’nin buyurduğu gibi, “Hidâyetin baş mazharı Hz. Resûlullah (sav) Efendimiz’dir. Onun her zaman ve bugünkü temsilcileri ise mürşid-i kâmil ve âlimlerdir.”
Bunu ifadeyle, Hakk’a kavuşup daima Hak huzurunda türlü zevki ilâhi ile lezzetlenebilmen için zamanın Kamil mürşidini bul, gayrıyetten kâmilin tevhid-i hakiki telkin-i irşadına sığın, buyruluyor.  

Ol "sakihüm rabbühüm hamrin leben"den içegör
Ahz-ı ilm et sen ricalin dudağında kıl melaz

Ahz: Alma, tutma, sahip olma, Ricâl:Ruha mensub er, Melaz:Sığınılacak yer, "sakihüm rabbühüm hamrin leben"den içegör:Rabbin sunduğu/içirdiği süt içkisinden içmeye bak demek olup; Ahz-ı ilm et sen ricalin dudağında kıl melaz ifadesiyle ise“siz ilmi ricalin ağzından alın (öğrenin)” hadisi şerifine işaret ediliyor.
Ki rical: Ruh’a mensup olan er, zamanın kâmil mürşididir. Ve her kim bu âlemde kâmil-i mürşidi bulur da kâmilden; rabbin emir ve yasakları, Rabbin daim zikri ve rabbin makamlarından ibaret olan leddun-i ilmi tahsil ederse o kul, hamrin leben’den yani süt içkisinden içmiş olur. Ki ilmi leddunun rabbin lütfu bağışı olmasını Kur’an’daki;“Orada kullarımızdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, lütfumuzdan ilm-i ledün öğretmiştik.” (Kehf,65) ayeti ve benzeri ayet beyanları ifade eder. Bu itibarla kâmilin telkin-i irşadı olan ilm-i leddun Rabbin lütuf ve bağışı olmakla “sakihüm rabbühüm hamrin leben’dir. Yani Rabbin sunup içirdiği süt içkisidir”.
      Rabbin sunduğu süt içkisini ifadeyle Kur’an-ı Kerim’de; “Muttakilere (şirk’ten sakınanlara) vaat olunan cennetin durumu şöyledir; Orada bozulmayan sudan ırmaklar; tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet sunan bir şaraptan nehirler, süzme bir baldan oluşan nehirler var. Ve orada kendileri için her türlü meyvenin yanında Rablerinden birde bağışlanma var…” (Muhammed,15)buyrulur. Muttaki, gizli şirkten kurtulmuş ve rabbi’ne kavuşmuş olmakla da irfan cennetinin ehli olan tevhid-i hakiki arif ve kâmilidir ki bunlar; cenneti irfanda su ırmakları, süt nehirleri,lezzetli şarap ve bal nehirleri ve her türlü ruhani gıdalarla gıdalananıp rabb’ın bağış ve ikramıyla zevklenirler.
Su, süt, şarap ve bal olan bu ruhan-i gıdaların ledduni hakikatı ise şöyledir:
Su ırmakları: ayetteki ifadesiyle tadı hiç bozulmayan su ırmaklarından maksat, bu âlemde ve her âlemde kul’un Allah’ın hayatıyla hayat bulup ölümsüzlüğe karışarak daimi diri’liğe ulaşıp, Hakk’ın bekâ’sı ile bekâ bulmasıdır.
Şarap nehri ise ilâh-i aşk nehridir. Çünkü ancak ilâh-i aşk mazharıyetiyle Rabb’in Cemal-i pâki müşahade edilir. Cemal-i pak, Rabbin tertemiz güzel yüzü olup bir kul, ilâh-i aşk mazharıyetiyle Rabbine kavuştuğunda cemal-i pak olan Rabbin tertemiz güzel yüzünü görüp müşahede eder. Bunu ifadeyle Kur’an’da;“Yüzler vardır o gün parıltılı Rabbine doğru bakan...” (Kıyamet,22-23) beyan olunduğu gibi hadisi şerifte; “Rabbinizi ayın on dördü gibi görürsünüz,” buyrulur. Ve Hak âşık’ları ilâh-i aşk mazharıyetiyle bu âlemde ilâh-i sevgiliye kavuşurlar. 
Bal nehri: Zevk-i ilâh-i nehridir.
Süt nehirleri:ilim nehirleridir. Ki Şeyhül Ekber Muhiddin Arabî Hazretleri;“İlmin sureti süttür.” buyurmuştur. Hz. Resulullah (sav) her ne yemiş olsa “Allah’ım bunu ziyadeleştir, daha hayırlısını ver”diye dua etmesine rağmen, süt içtiğinde ise sadece;“Allah’ım bunu ziyadeleştir” demiş ve daha hayırlısını Allah’tan istememiştir. Bu itibarlaHakk’ın sıfatları içinde ilim sıfatı en hayırlı mazhariyet olduğundan Kur’an-ı Kerim’de;“…De ki, Rabb’ım ilmimi arttır.”(Taha, 114) buyrulur.
Bunu beyanla Ol "sakihüm rabbühüm hamrin leben"den içegör- Ahz-ı ilm et sen ricalin dudağında kıl melaz. İfadesiyle; Rabbin sunup ikram ettiği süt içkisinden içmeye bak/içmeye çalış; bunu başarmak için rabbin lütfu bağışı olan ilmi leddun mazharı kâmil mürşidin, telkin-i irşadına sığın deniliyor.

Çünki Hak'kın manzarısın daima Hak'kıla ol
Münkati ol masivadan sırr-ı sübhanıla mehaz

      Manzar:Bakılan yer, görünüş, Münkatı:Kesilen kesilmek, Masiva: Allah’tan başka her şey, Mehaz:Su akacak yer, mecra anlamlarını ifade eder.
Bu itibarlaçünkü senCenab-ı Hakk’ın manzarısın yani Hakk’ın her an bakıp nazar ettiği kulsun. Masivadan, Allah’tan başka her şey olan gayrıyetten münkati ol, kesil. Ve yokluğunla Hakk’a kavuşup Hak varlığına karışarak sırrı subhanıla mehaz ol, yani daima noksandan arınmış münezzeh olan Hak’la vuslatta ol, demektir.

Levh-i mahfuz hudasında yazılmış ey gönül
Harf-be-berf okundu Kur'an manası senden ehaz

      Berf: Kar, Huda: Hidayet verici olan Allah, Ehaz: Tutma kabul etme, Levh-i mahfuz:Kelime olarakmuhafazalı levha anlamında olup, Kur’an’ın topluca cem-i olarak zat-ı akdes’ten indiği yer, demektir. 
      Manevi vücudun hafa, ruh, nefs, kalp ve sır olmakla beş hasleti vardır. Ki hakikatta levh-i mahvuz, manevi vücudun hasleti olan kalp makamıdır. Ve kalp makamının marifet ve kamâlatı insan-ı Kâmil’in gönlünde mevcuttur. Gönlü levh-i mahvuz olan Kâmil; Kur’an-ı Kerim’in sırrını taşır. Ve kâmil taşıdığı Kur’an sırrı olan meratibi ilâh-i irşadı ile insanlığı aydınlatır. Bunu beyanla, Resulullah (sav) Efendimiz “Kur’an ile insan ikiz kardeştir” buyurmuşlardır ki, insan-ı kâmil Kur’an’ın ikizidir.
Sıffın isyanında bir kısmı haçlı’lardan oluşan taraftarlarının mızrak uçlarına Kur’an sayfalarını taktıran Muaviye’nin, Hz.Ali taraftarlarına hitaben,‘Kur’an’a kılıç mı vuracaksınız.’  demesine karşılık Hz. Ali; “Bu bir hiledir vurun, ben konuşan Kur’an’ım.”demiş ve Kur’an’ın sırrı ve Kur’an ikizi olduğunu ifade etmiştir.
      Bir insan gönlünün Kur’an sırrı ile levh-i mahvuz, olabilmesi için o kişinin, meslek-i Resul-u Melami seyri süluku ile kalp makamının keşfi marifetine ulaşması icap eder. Ki bu marifet, aynı zamanda B harfinin içerdiği kemâlatın açığa çıkması olduğundan Malik Efendi; kendini muhatap ederek bizlere, kalbimizin/gönlümüzün levh-i mahfuz olabilme potansiyeli taşıdığına dikkat çekerek, levh-i mahfuz hudasında yazılmış ey gönül, diyor.Ve devamla harf-be-berf okundu Kur'an manası senden ehaz buyuruyor. Yani B harfinin içerdiği hidayeti kemalat, kalp makamına erişmiş kimsenin gönlü olan levh-i mahfuz’da yazılıdır. Ancak bu kemâlat berf (kar)misâli ile okunur ki, bunu okuyan aynı zamanda manayı Kur’an olur. Sende bu kar misalini okuyup anlayarak manayı Kur’an kulluğuna sahip olmaya bak diyor. 
Bharfininberf / kar ile okunması şöyedir; B harfi Arap alfabesinde elif’ten sonraki ikinci harftir. Elif harfi zahiren cümle harflerin aslıdır. Çünkü bütün harfler Elif’in eğrilmesi veya bükülmesiyle oluşur. Elif harfi yukarıdan aşağı düz bir hatdır, yani çizgidir. Ki bu düz çizgi olan Elif’in eğimlerinden, kıvrımlarından diğer alfabeyi oluşturan cümle harfler meydana gelir. B harfi de, elifin iki ucunun yukarı kıvrılmasıyla altındaki noktadan ibarettir. Bu itibarla Elif harfi, cümle harflerin aslı olup eğer Elif olmazsa diğer hiçbir harf olmaz. Mana yönü ile her harfi meydana getiren Elif, mevcut olup görünen ve malum olup görünmeyen cümle varlık âleminin aslı olan Allah’ı, yani Hakk’ın uluhuyetini ifade eder. Diğer harflerin tümü ise uluhuyetin zuhuru olan cümle yaradılmışları remzeder.
Bharfi, mana yönüyle uluhuyetin zuhuru olmakla baraber her bir şeyin, yani yerlerdeki göklerdeki ve ikisi arasındaki cümle varlıkları kuşatıp ihata ederek kendinde toplar. Bu kuşatıcılık, yerdeki gökteki ve ikisi arasındaki cümle yaradılmışlardaki sırrı ilahinin, yani Allah’ın her nevi tecellisini müşahede kemâli’dir. Bunu ifadeyle Hz. Ali, “ilahi sırlar peygamberlere inen kitaplardadır, peygamberlere inen kitapların sırrı Kur’an’dadır, Kur’an’ın sırrı Fatiha suresinde, Fatiha’nın sırrı besmelede, besmelenin sırrı B harfindedir…”buyurmuştur. Bu itibarla Tevbe Suresi, ”Beraetün” ifadesi ile yani B harfi ile başladığı için, besmele çekilmeden okunur. Tevbe Suresi’nin haricindeki bütün sureler B harfi ile başlamadığından, öncesinde besmele çekilerek okunur.    
Berf, kar demektir. Çünkü kar yağdığında her taraf bembeyaz kar ile kaplanır ki, kar su olmadığı için kar’la abdest alınmaz ancak teyemmüm edilir. Fakat kar’ın bir sureti ve görüntüsü olmakla beraber kendine ait vücud-u varlığı olmadığından, güneyden gelen ılık rüzgârla kar eriyip aslına dönerek su olur. Çünkü kar’ın aslı vücudu su’dur: Bu itibarla su’ya kar denilmediği gibi, Kar’a da su denilmez, ancak kar’ın aslına su denilir. İşte bu görünen cümle varlıklarda kar gibi olup bunların kendi vücutları olmaz. Kar’ın aslının su olması gibi cümle varlığın aslı vücudu cenab-ı Hak’tır. Ve kar’a su denilmediği gibi görünen varlıklara da Hak denilmez, eğer denirse küfür olur. Kar’ın su’dan ayrı bir vücudu olmadığı gibi, Varlıklara da Hak’tan ayrı vücut verilmez, verilirse şirk olur. Bu itibarla kar’ın aslının su olduğunu, kar’ın ise su’yun zuhuru olduğunu bilmek gibi, cümle varlığın vücudlarının olmayıp, her varlığın aslının Hak olduğuna ve her bir varlığın Hakk’ın zuhuru olduğuna arif olmak gerektiğini ifade etmek için ehli kemâl, berfi / kar’ı misal verirler.
     Bunu ifadeyle; B harfinin içerdiği Allah’ın göklerdeki yerdeki ve arasındaki her türlü tecellisini ihata kemâlatını, oğlu Hz.Hüseyin’e kar ile misâllendiren Hz.Ali; “ Bu görünen göklerdeki yerdeki ve ikisi arasındaki cümle varlıklar kar gibidir, kar’ın aslı ise su’dur” der demez Hz.Hüseyin;“anladım anladım” demiş ve seyri süluku hatmetmiştir. Özetle bu anlamda ifade edilen kar misalini ehli kemal her zamanda ve bu gün dahi uluhuyet sırrını içeren kalp makamını izah ederken kar ile misallendirerek anlattıklarından Malik Efendi Hazretleri; be harfi berf / kar misâli ile okundu diyor.
      Bu itibarlaher kim B harfinin kemâlatını berf/kar misali ile okuyup anlarsa, o kul’un gönlü/kalbi levh-i mahfuz olup Kur’an sırrı ile dolar.Ve o kul manayı Kur’an olur.
Bunu beyanla Malik Efendi Hazretleri Kur’an sırrı ile levhi mahfuz olan gönülde B harfinin içerdiği kemâlat vardır, fakat bu kemâlat Berf / karmisali ile okunur, okuyan da manayı Kur’an olur diyor.Ve devamla, sende böyle bir okuyuşla manayı Kur’an olma marifet ve kamâlatını ehaz, yani kabul ederek sahiplen buyuruyor. Allahuâlem.

Menba-ı lutf-ı Hudasın sırr-ı mutlak sendedir
Hilmi'ya bekle gönülde feyz-i akdesün milhez

      Menba-ı lutf-ı huda:Hidayetin kaynağı olan Allah’ın karşılıksız bağış ve ikramı, Sırrı mutlak: Hakk’ın sırrı, Feyz-i akdes: Zatı ilâh-i tecellisi, Milhez ise karıştırmak/karışmak, demektir.
      Buna göre, Hakk’ın karşılıksız bağışladığı hidayet ikramına sen mazharsın. Çünkü cümle eşyada ve varlıkta mevcut olmasına rağmen Rabbimiz, en kemâl tecellisi ile sırrını insanda açığa çıkarıp zahir eder. Ve bu mazharıyetiyle insan, cümle âlemleri ve âlemlerdeki her bir şeyi kendinde cem edip toplayandır. İnsandaki Hakk’ın gaybı mutlak sırrı, zat-ı ehadiyet / teklik tecellisi ve Hakk’ın mukayyet (kayıtlı) zuhuru olan esma tecellisidir. Ki mukayyet olan esma tecellileri, yaratılan cümle âlem ve âlemlerdeki her şeydir. 
     Yüce yaratıcı olan Allah, zatından sıfatlarına, sıfatlarından esmalarına tecelli ederek zuhura getirdiği maden, nebat/bitki, hayvan ve insan varlığına sekiz sıfatı subutiyesi ile vücut verir. Ki, bu esmaların oluşturduğu cümle varlıklar da Allah’ın sıfatları olmasa bunların hiçbirisi var olmaz. Buna göre, maden bitki ve hayvanda sekiz sıfatı subutiye eksik olarak vardır, fakat insanda sekiz sıfatın sekizi de tamamen mevcuttur. Her insanda mevcut olan sekiz sıfattan ilim sıfatı, nakıs/eksik insanda kemâl ile zahir olmaz. Ancak zikri daim uyanıklığı ve tevhidi hakiki irfanı ile Hakk’ın zat’ına kavuşmuş olan insanı kâmil’de sıfatlar kemâl ile zahir olur. Ve bu mazharıyetle insan-ı kâmil menba-ı lutf-ı hudadır, yani Hakk’ın bağış ve lütfu ile insanı kâmil hidayet zuhurunun menba-ı kaynağıdır.
Ve sırrı mutlak olan zat-ı ehadiyet/teklik keşfi marifetinin mazharı olduğu için kâmil’in gönlü, daima zat-ı akdes arınmışlığıyla zahir olan tecellilerle, ilham ve doğuşlarla feyizlenir, zevklenir.
     Bunu beyanla arif-i billâh insanı kâmil Malik Efendi Hazretleri Hilmi lakabı ile kendini muhatap ederek bizlere hitaben; Sen insan olmakla menba-ı lutf-ı hudasın sırr-ı mutlak sendedir. Hilmi'ya bekle gönülde feyz-i akdesün milhez, buyuruyor. Yani sen Hakk’ın hidayet bağış ve lütfunun kaynağısın, mutlak olan Allah’ın sırları sendedir ey Hilmi,insan-ı kâmil kulluğuna ulaşmaya bak. Ki, her tecelide mevcut olan Hakk’ın zatına vuslat marifetiyle gönlün,feyz-i akdes ilham ve doğuşlarına karışmakla zevklensin,diyor.

Gönlüm içinde peyda oldu bir nâr hay meded

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN

Gönlüm içinde peyda oldu bir nâr hay meded
Varlığım manendi sîna oldu tarumar hay meded

 Peyda:Açık, meydanda, var olan,Manende: Benzeyen, mümasil, eş değerli.Sina; Hz. Musa’ya vahiy inen dağın ismi,Tarumar: Perişan, dağınık, karmakarışık demektir.
Kur’an-ı Kerim’de; “Musa bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisiyle konuşunca şöyle yakardı: ‘Rabbim göster bana kendini, göreyim seni’ dedi. ‘Asla göremezsin beni, ama şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin.’ Rabbi dağa tecelli edince onu parça parça etti ve Musa saikaya tutuldu / baygın vaziyette yere yığıldı. Kendine gelince şöyle dedi: ‘Tesbih ederim o yüce varlığını, tövbe edip sana yöneldim, îman edenlerin ilkiyim ben.” (A’raf, 143) buyrulur.
Bu itibarlagönlüm içinde bir ateş peyda olup açığa çıktı, varlığım manendi sina oldu tarumar beyanı; Hz. Musa’nın sina dağına bakmakla “saikâya” tutulup kendinden geçmesi gibi, benim vücud-u varlığım tarumar oldu demektir.
Ki her kalp’te/gönül’de muhakkak çeşitli şeylerin sevgisi ve aşk’ı olur ki, Şeyhül Ekber Muhiddin ArabîHazretleri; “Gönülde var olan sevgilerden hangisi diğerlerine galip gelir de gönlü kaplarsa, o galip sevgi kul’un mabudu (ibadet edileni) olur.” diyor. Çünkü kul’un nefsi, gönülde hâkim olan sevgi ile lezzetlendiğinden, kul o sevilen uğrunda kulluk üretir. Mesela; bir spor dalına veya futbola aşırı ilgi duyup o sporu seven kimsenin gönlü, futbol muhabbeti hâkimiyetine girdiğinden futbol, o kimsenin hayatının en önemli aktivitesi olur. Kiminin güzel sanatlara, ticarete, insana, şans oyunlarına, içki ve keyf vericilere vb. olan aşırı ilgi ve sevgisi gönülde hâkim olup o şeyi mabudlaştırdığından, o şey için üretilen aktivite, mabud (ibadet edilen) için ifa edilen ibadet ve kulluk gibi olur. Bu itibarlayaratıcı olan Allah’tan gayrı herhangi bir şeyin sevgisinin gönülde hâkim olması, masivanın yani gayrıyetin mabudlaşmasıdır. 
Masiva/gayriyet gayrı müslimde (Müslüman olmayanda) olursa “açık şirk’tir,” müslümanda olursa Resulullah’ın “…ümmetimin gizli şirkinden korkarım” dediği “gizli şirk’tir.” Çünkü gizli şirk, kul’un kendine ve o sevdiği şeylere Hak’tan ayrı vücut nisbet etmesinden hâsıl olur.
Gizli şirk’ten kurtulmanın çaresi ise zikr-i daim ile kalpte/gönülde hâkim olan Allah sevgisini tevhid-i hakiki irfanı ile ilâh-i aşk’a dönüştürüp, ilâh-i aşk ateşiyle kulun kendine ve âleme nisbet ettiği tüm varlıkların vücudlarını yakıp darmadağın etmesidir. Ki bunu beyanla Malik Efendi Hazretleri; gönlüm içinde ilâh-i aşk ateşi peyda olup açığa çıkmasıyla nisbet varlığım, sina dağı gibi tarumar oldu diyor.

Ne tecellidir acaba dil-i derunundaki od
Benliğimi etti yağma doldu envar hay meded

Dil-i derun: Kalbin içi, kalbin derinliği,Od: Ateş,Envar: Nurlar demektir.
Buna göre; nasıl bir tecellidir bu kalbin derinliklerinden hâsıl olan ilâhi aşk ateşi ki bu ateş, nisbet vücud-u benliğimi yağma ettiği gibi, yokluğa erişmiş kulluğum ilâh-i aşk’ın envarı (nur-u aydınlığı) ile doldu, deniliyor. Çünkü Hak aşk-ı, aşığı yokluk olan fenafillâh keşfi irfanına ulaştırdığından Hak âşığı, yokluğunda ilâh-i sevgiliden gayrı bir şey görmez, onun nazarı/bakışı ilâhi sevgiliyi müşahade irfan-ı aydınlığıyla dolu olduğundan o, daima ilâh-i sevgiliye bakar.

İnnî sırr-ı Musa galiba hem kabesi nar
Vadi-i eymendir ba Tur-i ahyar hay meded

Kabesi nar: Ateş şulesi, öğrenmek,Vadi-i eymen:Tur’un sağ tarafındaki bir vadi,Tur-i ahyar:Hayrı bol/çok olan Tur-i Sina dağı, anlamında olup bunu ifadeyle Kur’an-ı Kerim’de;“Felemma etaha nudiye min şatil vadil eymeni fil buk’atil mubareketi mineş şecerati en ya Musa inni enellahu rabbül âlemin. /Musa ateşin yanına gelince, o mübarek buk’adaki eymen vadisinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: Ya Musa! Muhakkak ki Ben, evet, ben âlemlerin Rabb’i olan Allah’ım.” (Kasas,30)buyrulur.
Ki buna göre, beyitteki inni sırrı Musa hem kabesi nar ifadesinin anlamı şöyledir: Kabesi nar: Ateş şulesi ve öğrenmek manalarına da gelir ki Hz. Musa’nın, ateş suretinde tecelli eden Hakk’ın; “Ben âlemlerin Rabb’i olan Allah’ım.” hitabına muhatap olması, Hz. Musa’nın Hakk’ın uluhuyet ve rububiyet tecellilerini müşahade ederek öğrenmesidir.
Çünkü Cenab-ı Hak, zat-ı ehadiyeti / tekliği ile bilinemez ve görülemez. Ancak, Cenab-ı Hak zat-ı ehadiyet tekliğinden vahidiyetine tecelli eder ki vahidiyetin batını uluhuyettir, yani Allah’tır, zahiri ise rububiyettir. Ve Allah rububiyeti yani rablığı ile görünür müşahade olunur. Bu müşahadeye ulaşabilmesi için kulun, gönül / kalp Tur’unun vadi-i eymenine erişmesi gerekir. Ki tur-i ahyar: Zahiren hayrı bol/ çok olan Tur-i Sina dağı olup hakikatta kalp makamını remzeder,Vadi-i eymen ise Tur’un sağ tarafındaki bir vadinin ismidir ve kalbe gelen hidayet tecellilerini ifade eder.
      Bu itibarla Hz. Musa’nın Tur dağındaki vadi-i eymende mazhar olduğu vahiyle insanlara hidayet yolunu göstermesi gibi, günül/kalp tur’u olan kalp makamına varan bir kul, hayrı bol olan vadi-i eymende mazhar olunan hidayet yüklü ilham ve doğuşlarla, Hak yolunun yolcusu ve yol göstericisi (mürşidi) olur.
Bunu ifadeyle, mürşidi kâmil Malik Efendi HazretleriTur-u ahyarın (hayrı bol olan Tur’un) eymen vadisinde kabesi nar, yani ateş şulesi suretiyle Hz. Musa’nın müşahade ettiği;“Ya Musa! Muhakkak ki Ben Rabb’ül alemiyn olan Allah’ım” (Kasas,30) sırr-ı marifetine eriştiğini, beyan ediyor.

Hep izafetle masiva mahv olup cümle Hak'ka
Fi'd-diyar leyse gayren gitti ağyar hay meded

İzafet: İsnad etmek, nisbet etmek, meyl etmek,Masiva:Gayrıyet, Hak’tan gayrı olanlar, Fi'd-diyar leyse gayren: Gayrıyeti kalmayan diyar / yurt demektir.
Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri; “Kulu Hak’tan ayıran her ne ise o, dünyadır.” diyor. Ki buna göre; beni hak’tan ayıran gayrıyet dünyasının ilgi ve alakası olan hep izafet, yani cehalet ve zan ile vücut nisbet ettiğim cümle masiva mahv oldu. Ve fi'd-diyar leyse gayren, yani rabbin harici masiva/ağyar olan cümle nisbet varlıklar Hakk’ın varlığına gark olup gittilklerinden, gayrıyetin olmadığı bir diyarın/yurdun kulluğuna ulaştım, deniliyor.

Çünkü düştü bahr-i aşka cism-i canın Hilmi'ya
İmdad ede Mustafa hem Ali Haydar hay meded

Bahri aşk’a düşmek:İlâh-i aşk denizine gark/dâhil olmaktır. Ki, her kim bu aşk denizine dalıp gark olursa onun cism-i canı, yani suret ve mana yönüyle kendine nisbet ettiği vücud-u varlığı fena bulur. Ve varlığı fenaya/yokluğa ulaşan bir kul, cenab-ı Hakk’ın “Ve kulum bana, kendisine farz kıldığım şeyden bana daha sevimli hiçbir şeyle yaklaşmaz” (Hadisi kutsi) beyanı gereğince Hakk’a farz yakınlığına erişir. Ki bu farz yakınlığa erişen “kul’un dilinden hamdı’nı işitti” (Hadisi kutsi) beyanı hikmetince ilâh-i sevgili, o âşığa can olur.
Eğer âşık yüce Allah’ın;“Kulum bana nevafille öyle yaklaşır ki, onu severim ve onun görmesine göz, işitmesine kulak, konuşmasına dil, tutmasına el, yürümesine ayak olurum. Ve o kul’um benimle görür, benimle işitir, benimle konuşur, benimle tutar, benimle yürür.”(hadisi kutsi) buyurduğu nevafil yakınlığına yükselip terakki ederse, o zaman ilâh-i sevgili o âşığın cismi sureti de olur.
Böylece, âşığın fena / yok ettiği canına can, cismi suretine cismi suret olan ilâh-i sevgiliyle âşık, bekâbillaha erişip ölümsüzlüğe ebediyete karışır. Vesselam.
Hz. Resulullah (sav) Efendimiz’in her isminin bir hikmeti olduğu gibi Resulullah’ın Mustafa ismi; zat-ı ilâh-i mazharıyetiyle, mahv-ı bekâ arınmışlık safiyetine ulaşmayı ifade eder.
Ali haydar: Hz. Ali’nin lakap ve ünvanlarından olup,Haydar: Diri ve atılgan aslan manasına gelir. Hz. Ali’nin haydar/diri olması, velâyet irşadının tüm zamanlardaki diriliğinin aslanın cesareti, atılganlığı ve kararlılığıyla devamlı olmasıdır. Ve Hz. Ali’nin bu misyonunun velâyet irşadıyla zamanın mürşidi kâmili diriliğiyle devam etmesini ifade eder. Bu itibarlaHz. Ali velayet’in imamı olduğu için, her zamandaki mürşidi kâmil’in velâyetle irşadında Hz. Ali, haydardır / diridir.
Bunu ifadeyle Malik EfendiHilmi lakâbıyla; ilâh-i aşk ile cismi canım olan nisbet varlığım fena / yok oldu, Mustafa safiyeti olan mahv-ı bekâ mazharıyeti için, Hz. Ali’nin haydar olduğu kâmil’in irşadından yardım, medet istiyor.
      Çünkü kâmil mürşid, Kur’an’ın emir ve yasakları ile Allah’ın makamlarından başka bir şey telkin etmediğinden kâmil’in yardımı, Allah’ın yardımıdır. Ki, Kur’an-ı Kerim’e riayet ve Allah’ın makamlarının müşahadesi Allah’ın kullarına emri ve yardımıdır. Ve her kim kâmilin telkin ettiği Allah’ın bu emirlerine riayet ederse, o kişinin kulluğu kemâl bulur ve o kişi insan-ı kâmil olur. Herkim bunlara riayet etmezse onun zararı kendinedir. Ve Kur’an’daki “…Bilin ki Allah sizin mevlânızdır / dostunuzdur. O ne güzel mevlâ / dost ne güzel yardımcıdır.” (Enfal, 40) buyruğu icabınca, bu ilâhinin her beytinde tekrar edilen ‘hay medet’ ifadesi, Hay (diri) olan Allah’tan yardım istemeyi ifade eder.

Yaktı beni nâr-ı hicrân beyne nureynül meded

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN

Yaktı beni nâr-ı hicrân beyne nureynül meded
El meded ya şeyh Hulusi şâh-ı merdân el meded

      Nar-ı hicran:Ayrılık ateşi, Beyne nureyn:İki nur arasında, iki nur sahibi, zahir ve batın ilimler nuruna mazhar olan, Medet:imdat, yardım dilemek, Şah-ı merdan: Mertlerin padişahı,Şeyh Hulûsi:Malik Efendi Hazretlerinin mürşidi olan Brot’lu Hacı Recep Efendi’dir.
Şeyh Hacı Recep, Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri’nin birinci kuşak Prizren Halifesi olup, mahlâsı / lâkabı Hulûsi’dir. Recep Efendi, devrinin en namlı müderrislerindendir. Hz. Pir Prizren’e gittiği zaman, Prizren’deki ilmi zahir müderrisleri içlerinden en bilgili olan Recep Efendiyi Hz. Pir ile imtihan olmak üzere seçiyorlar. Recep Efendi Hz. Pir ile sadece Kur’an-ı esas alarak imtihan olmak üzere bir odaya girdiklerinde;
Hz. Pir –aç kur’anı oku diyor.   
Recep Ef. -neresini okuyayım
Hz. Pir -nesrinden istersen oku
Recep Efendi Kur’an-ı Kerim’in herhangi bir yerinden okuyup tercümesini yapıyor.
Hz. Pir-okuduklarının bu günkü muradı nedir? (okunan ayetlerin bu gün bizi ilgilendirip bize hitap eden yönü nedir) diye sorduğunda Recep Efendi cevap veremeyip sükût etmesi üzerine Hz. Pir, okunan ayetlerin bu günkü muradını söylüyor ve devamla;   
Hz. Pir- yine oku diyor.
Recep Efendi yine okuyup okuduğu ayetlerin tercümesini yapmasına rağmen bu günkü muradını cevaplıyamaması üzerine Hz. Pir, yine okunan ayetlerin bu günkü muradını söylüyor. Bu durum birkaç defa tekrar edildikten sonra Recep Efendi Kur’an-ı kapatıp Hz. Pir’in elini öpüyor. Ve odadan dışarıya çıktığında kendisini bekleyen diğer müderris ve âlimler; ‘arap hocayı’ (Hz. Pir’i) nasıl buldun’diye sormalarına cevaben,
Recep Ef.- iki ayaklı bir kütüphane,diyor.
Recep Ef. Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri’ne intisap ederek seyri süluk görüyor. Ve Hz. Pir tarafından halife tayin edilerek irşadla görevlendiriliyor. Recep Ef. İrşadıyla birçok kimseleri aydınlatıp kıymetli hizmetler vermiştir. Kendisi ve halifeleri vasıtasıyla Prizren şehri ve Kosova bölgesinde mesleki Resul-u Melami neşesinin yayılmasına muazzam katkılar sağlamıştır.
Şeyh Recep Hulusi Hazretleri’nin halifesi olan Malik Efendi; mürşidine olan hasret ve özlemini ifade ederek, yaktı beni nar-ı hicran beyne nureyni'l meded, el-meded ya şeyh Hulûsî şah-ı merdan el-meded diyor. Yani senden ayrı olmanın hicranı beni yaktı, ey zahir batın ilimlerin nur-u aydınlığı mazharı, mertlerin padişahıolan mürşidi kâmil Şeyh Hulûsi bana medet et, bana yardım et demektir.  

Aşkıla doldu vücudum beyne zülfeyn'il -meded
Yüreğimi şerha etti beyne seyyideyn'il-meded

      Zülfeyn: İki tutam saçın, yüz’den görünmesi,Şerha: Doğranma, parçalanma, bölünme,Seyyideyn: İki seyyitlik, iki efendilik, yani islâm’ın zahir ve batın ilimlerinin âlimi, efendisi demektir.
Çünkü Recep Efendi Hazretleri; zamanın en namlı ve bilgili müderrislerinden ve şeriat’a ait zahir ilimlerinâlimi olduğu gibi, Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretlerin’den seyr-i süluk görmüş olmakla da, islamın batını olan ilm-i tarikat,  ilm-i hakikat ve ilm-i marifetin arifi ve kâmili’dir. Böyle zahir ve batın ilimlerin eğitimiyle yetişenleri ehli kemâl, “iki kanatlı” olarak ifade ederler.
      Bunu beyanla Malik Efendi; senin yanında olup senin sohbetinden hâsıl olan zahir-i ve batın-i marifetin irşad-ı aydınlığının aşkıyla doluyum, ey yüzünde zahir ve batın ilimlerin kemâlatı parlayan efendi, senin özleminden yüreğim doğranıp parça parça oldu diyor.   

Canımı yaktı firakın beyne semteyn'il-meded
El-meded ya şeyh Hulusi pir-i piran el-meded

      Firak:Ayrılık,Semteyn: İki muhit, ilm-i zahir ve ilm-i batın âlimi’nin ayakucu,Pir-i Piran:pirlerin pir-i demektir.
Recep Efendi Hazretlerinden zahiri ilimleri tahsil ederek zamanın tanınmış müderrislerden olan Abdülmalik Hilmi, Recep Efendi’den meslek-i Resul seyri süluk da görmüştür. Ki bunu beyanla; zahir ve batın marifetinin irşad-ı sohbetinden mahrum olmakla senin ayakucunda olamayışım, senden ayrı kalmanın ateşi yaktı beni ey şeriat âlimlerine ve tarikat pir’lerine (mürşidlerine) yol gösteren pir’lerin pir-i şeyh hulusi diyerek Malik Efendi, mürşidine olan hasretini ifade ediyor.

            Ger edersem âh yıkılır beyne sakfeyn'il-meded
            Hur u gılman mahv olur hem beyne'l -hutveyn'il-meded

Sakfeyn:iki çatı, Hur u gılman:Cennet ehlinin nefsine hizmet eden amel cenneti nimetleri, Hutvetyn:iki adım atabilen kişi demektir.
     Bunu beyanla eğer bir âh der isem sakafeyn yani dünya ve ukba çatıları yıkılır. Huri gılman vb. amel cennetinde nefsin lezzetlendiği nimetler mahv ve harab olur buyruluyor. Ki Âh, dert ifadesi olup, eğer bir kimse derdi ilâh-i ile derdlenirse o derd kişiyi aklı maaşın dünya sevdasından, aklı maadın Huri, Gilman, köşk vb. olan ukba sevdalarından uzaklaştırarak Rabb’in katına yükseltip terakki ettirir. Bunu ifadeyle hadis-i şerifte,“Dünya ehline ahiret haram, ahiret ehline dünya haram, hakikat ehline ise her ikisi de haram.” buyrulur.
Pîr Seyyid Muhammed Nur Hazretleri; “1-Akl-ı maaş, 2- Akl-ı mead, 3- Akl-ı kül olmakla aklın üç mertebesi vardır:” diyor. Ki dünya ehli aklı maaş, ahiret ehli aklı mead, hakikat ehli ise aklı kül / aklı kâmil mazharı olanlardır.
Akl-ı maaş olan dünya ehli bir kimse; yalnız dünyayı gözetir, eğer bir işte nefsinin / şahsının kâr ve menfaati varsa o işi hemen yapar. Ve o işi yaparken de öyle hak-hukuk aramaz, harammı?Helâlmi? olduğuna bakmaz. Bu itibarlaaklı maaş mazharı ve dünya ehli olan bir kişi, faaliyetlerinde âlem-i ahireti gözetmediği için, hadisi şerifte ifade edildiği gibi “ahiret ona haram olur.”
      Akl-ı mead olan ahiret ehli kimse; bir işi yaparken ahireti gözetir. O, nefsini cehennem ateşine muhatap etmemek, cennetin huri - gılman vb.nimetlerinden mahrum kalmamak için kulluk yapar. Ve bir iş yaparken sadece dünya menfaatini gözetmeyip harama helâle dikkat ederek ahiret imanı meşruluğunu aradığı için, hadisi şerifte buyrulduğu gibi “ahiret ehline dünya haram olur.”
      Akl-ı kül / Akl-ı kâmil olan bir kimse ise; bir işi yaparken ne akl-ı maaş gibi yalnız dünyayı gözetir, ne de akl-ı mead gibi nefsini lezzetlendirecek ahiret nimetini gözetir. Akl-ı kül, Hakk’a vasıl olmuş kâmil insanın aklıdır. Kâmil bir kimse, Hakk’ın emir ve yasaklarına muhakkak kesinlikle uyup itaat eder. O Allah’ın emir ve yasaklarına itaatla kulluk yaparken ne dünyevî ne de uhrevî her hangi bir menfaat gözetmez. Onun kulluğu asla emr-i ilahîden ayrılmayarak kesinlikle haram ve günah işlememektir. O her zaman helâl olan meşru faaliyetle meşgul olur; O, Hakk’a ârif ve vâsıl olduğu için yaptığı helâl ve meşru fiilleri kendine nisbet etmeyip Hakk’a nispet eder. Ki o akl-ı maaş gibi ne sırf dünya menfaatini, ne de akl-ı mead gibi nefsi için ahiretteki amel cenneti nimetleri menfaati gözetmediğinden, aklı kül / aklı kâmil mazharı olan kul’a, hadisi şerifte buyrulduğu gibi “dünya da ahiret de haram olur.”
Çünkü akl-ı kül, tevhîdin hakikatine ulaşmış olduğu için o, dâima Hakk’a bakar ve hep Hakk’la vuslattadır. Bunlar hakkında Kur’an-ı Kerîm’de “İleri gidenler, hedefe varanlardır (sabikun). İşte Allah’a yakın (mukarribun) olanlar onlardır.” (Vâkıa,10-11) buyrulur.
      Bu itibarla Malik EfendiHazretleri: bilirim ki derd-i ilâh-i ile âh ettiğimde, dünya ve ahirete taaluk eden aklı maaş ve aklı maad çatıları yıkılır. İrşadınla akl-ı kül’e / aklı kâmil’e ulaştıracak adımları atmamda bana medet et,diyerek şeyhinden / mürşidinden yardım istiyor. 

            Valeh u efgandeyim beyne aheyn'il-meded
            El-meded ya şeyh Hulusi nur-i meydan el-meded

Valehuefgandeyim, kendimden geçmiş olarak, zahir-i ve batın-i müşküllerimin hâllolması için senden yardım dileyerek zar edip inlerim, irşad nur-u aydınlığı ile aydınlatarak bana yardım et, ey mürşid-i kâmil Şeyh Hulusi, demektir.

            Bir duzah göründü bana beyne sureyn'il-meded
            Anın için ah u zârım beyne beyteyn'il-meded

      Duzah:Meşekkat, cehennem,Sureyn:İki şenlik, iki düğün, iki ziyafet,Beyteyn: İki ev, iki mekân demektir.
Ki mürşidine hitaben Malik Efendi Hazretleri: Sen, dinin zahir-i ve batın-i hakikatlerini kendinde cem eden/topkayan bir mekân-ı şahsiyetsin. Senin zahir ve batına dair yapmış olduğun sohbet ve ziyafeti şenliğinden ayrı kaldığım için ahu zar edip inlerim; senin sohbet-i ziyafet şenliğinden ayıran meşakkat ve engeller bana, cehennem görünür diyor.

            Hilmî ya çıktı aradan beyne hezeyn'il-meded
            El-meded şeyh Hulusi sırr-ı yezdân el-meded

      Sırrı Yezdân: Cenab-ı Hakk’ın sırrı demektir. Ki, Hakk’ın sırrı ile dolu olup Hak sırrının irşad-ı aydınlığıyla insanlara yardım eden kâmil mürşidim Şeyh Hulusi; senin irşadından hâsıl olan marifet neşesiyle Hilmi kendinden geçip yokluğa ulaştı. Hakk’ın bekâ sırları irşadı ile medet et, bana yardım et diyerek Malik Efendi Hazretleri; Bu ilâhiye ait beyitlerin tamamında Hilmi lakâbıyla mürşidi Recep Hulusi Hz.den medet, himmet ve yardım istiyor. Allahuâlem.

"Men arefe” dersini dinle olma şuh

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN

"Men arefe” dersini dinle olma şuh
Ta bilesin nefsini olma Ferruh

“Men arefe nefse fekat arefe rabbe / nefsini (kendini) bilen Rabbı’nı bilir.” Hadis-i şerifine işaret edilerek, kendini / nefsini bilmeye arif olmaya bak, şuh olma, yani şuursuzca başıboş kulluk yapma buyruluyor. Ki, kulun yaradılışının yüce gayesi rabbı’nı müşahede edip Rabbı’na kavuşmaktır. Bu gayeye ulaşmak, ancak kişinin nefsini (kendini) bilip arif olmasıyla mümkün olduğunu bu ve benzer hadis ve kibar-ı kelâmlar açıkça bildirdiği gibi Kur’an’da; “Kendini / nefsini bilmeyenden başka kim İbrahim dininden / hanif milletinden yüz çevirir…” (Bakara, 130) buyrulur.      
Her şeyi yaratan Rabbimiz kulun varlığında ve cümle eşyada mevcut olmasına rağmen insan, cehalet ve gafletle kendindeki rabbini tanımaz. Ki bunu beyanla Kur’an-ı Kerim’de,“Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biliyoruz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf-16) Başka bir ayette ise “O, nerede olursanız olun sizinle beraberdir…” (Hadid, 4) buyrulmuştur.
Bu ve benzeri Kur’an beyanlarından da anlaşılacağı gibi Cenab-ı Hak, kullarından ayrı ve gayrı olmadığından bir kul, Rabbı’nı uzaklarda değil ancak kendinde ararsa bulabilir. Bunu ifadeyle Hz. Resulullah’ın; “Men arefe nefse / nefsini (kendini) bil” buyruğu olan dersi çalış, şuh olup şuursuzca başıboş kulluk üretme, eğer nefsini bilirsen Ferruh olursun, yani mübarek bir kul olursun buyruluyor.    

Kalbini saf kıl tecelli ede Hak
İlm-i sırda olasın sahib-i nüsuh

Tecelli:Açığa çıkıp zahir olmaktır,İlmi sır: herşeyde mevcut olmasına rağmen sır olup bilinmeyeni bildiren ilim,Sahibi nusuh: Nasihat, öğüt verici manasınadır.
Ki insanın kalbi, Cenab-ı Hakk’ın tecelligâhı olup Hakk’ın kemâl ile zahir olduğu mekândır. Bunu ifadeyle hadis-i kutside Cenab-ı Hak; “Ben göklere ve yere sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım” diyor. Ki bir kul’un kalbi saf tertemiz olup, gayrıyete muhabbet etmekten ve gayrıyetten kalbi zikir uyanıklığı ve tevhidi hakik-i keşfi irfanıyla arınırsa ancak, o kalbe Cenab-ıHak tecelli eder. Bunu ifadeyle Resulullah (s.a.v) Efendimiz; “ Kalplerde demir gibi paslanır nasıl ki demirin pasını cilâ silerse kalbin pasını da zikrullah siler.” buyurur.
İlmi sır; cümle eşya ve varlıkta mevcut olduğu halde herkes tarafından bilinip müşahede edilemeyen rabbimizi bilip arif olma ilimi olan ilm-i tevhid’dir. Ve ancak bu ilimle eşyanın hakikatına ulaşılıp, kulun nefsinde ve cümle eşyada mevcut olan Rabbin müşahadesiyle Rabbi’ne arif olarak Rabbi’ne kavuşulur.
İşte bunu beyanla kalbini zikrullah ile saf kılıp teretemiz yap. O zaman ilmi sır olan tevhidi hakiki irfanı ile sen de arif olup, sende etrafına öğüt nasihat verir, sahib-i nüsuh (öğüt verici) olursun, buyruluyor.  

Her kim bildi nefsini buldu Hak’kı
Put kilise yıkılıp oldu fesuh

Kilise:Hırıstiyanların ibadethaneleri,Fesuh: Fesih olma, hükmü kalmamaktır. Kilise’ler, havari ve aziz kabul edilen çeşitli şahısların ikonları, yani bir nevi resimleri ve heykelleri ile dolu olup, bu heykel ve resimlere hırıstiyanlar tarafından ilâh-i değerler atfedilerek putlaştırılıp, mabut yapılarak (ibadet edilen) Allah’a açıkça şirk (ortak) koşulur.
Leddun-i mana yönüyle ise: Bir kimsenin kalbi zikri daim ve tevhid-i hakiki keşfi irfanından mahrum ise onun kalbinde Allah sevgisinden gayrı sevgilerin ve gizli şirk olan gayrıyet/masiva putları olur. Ki bunu ifadeyle Şeyhül Ekber Muhiddin Arabî Hz; “Bir kimsenin kalbinde hangi muhabbet / sevgi hâkim olup diğer sevgilere galip gelirse, o galip sevgi, kul’un mabudu (ibadet edileni) olur.” diyor.
Şirkin, Allah’ın affetmediği yegâne günah olduğunu ifadeyle Kur’an’da; “Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz/affetmez; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar / affeder. (Nisa, 48-116) buyrulduğu gibi, şirk’in en büyük zulüm olduğu,“…Allah’a şirk koşma. Çünkü Allah’a şirk koşmak, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13) ayeti ile beyan edilir.
Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri; “Şirk, gayrı Müslimlerde (Müslüman olmayanlarda) olursa açık şirk, Müslümanlarda olursa gizli şirk olarak ifade edilir.” diyor ki, bunu beyanla Hz. Resûlullah Efendimiz; “Ben ümmetimin gizli şirkinden korkarım.” buyurur. Masivaya (Allah’tan gayrıya) vücut nisbet etmekle hâsıl olan gayrıyet put’larının oluşturduğu, gizli şirk’in çaresi, kalbi zikir ile hâsıl olan zikr-i daim uyanıklığı ve tevhîd-i hakikî irfânıdır. Her kim ki merâtib-i tevhîd müşahedesiyle nefsini bilip rabbi’ne vasıl olursa ancak o kul, ârif ve kâmil olup müminin en büyük düşmanı olan gizli şirkten kurtulur. Ve onun müşahedesinde, zât-ı ilahî’den gayrı bir varlık olmaz.
Bu itibarlaherkim nefsini bildi Hakk’ı buldu, put kilise yıkılıp oldu fesuh ifadesi, kim nefsini bilerek Rabbine arif olup Rabbi’ne vasıl olursa, onun kalbindeki kilise putları gibi olan gizli şirk putları yıkılıp fesh olur, hükmü kalmaz, demektir.

Canı ver cananı bul sen ey aziz
Tabh içinde nefsini eyle tubûh

Tabh: Pişirme, kaynatma,Nefs: Kulun süfliyete düşmesi, yani kulun ruhaniyetten uzaklaşma hali,Tubûh: Pişip olgunlaşma, ruha mensup olmaktır. Canı ver cananı bul sen ey aziz ifadesiyle, gizli şirk’i oluşturan âleme ve kendine nisbet ettiğin fiil, sıfat ve vücudunu fenafillâh keşfi irfanı ile fena’ya/yokluğa ulaştır ki, vücudu mutlak olan cananı yani ilâh-i sevgili’yi bulasın ey değerli aziz kimse buyruluyor. Ve devamla, tabh içinde nefsini eyle tubûh beyanı ile de, seni Rabbin’den ayıran nefsini, ilâh-i aşk ateşi ile pişirerek tevhid-i hakiki irfanıyla ruh vahdet’ine/bir’liğine ulaş deniliyor. Ki bunu beyanla Mevlana Hazretleri; ‘Hamdım, piştim, yandım…’ demiştir.

Fass-ı Hikmet okudunsa Hilmi'yi
Mekteb-i İrfanda oldun sen rüsuh

Fass-ı Hikmet: Kul’un yokluk / fena irfanı ile mazhar olduğu Hakk’ın bağışı olan kemâlattır,Mekteb-i irfan: Tevhidi hakiki irfaniyeti tahsil edilen mürşid-i kâmil’in meclisidir,Rusuh: İlimde derinleşip kesinlik elde etmektir.
      Kur’an’da;“O, hikmeti dilediğine verir ve kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Gönül / kalb ehillerinden başkası düşünüp anlayamaz.” (Bakara, 269) buyrulur. Ki eğer ilim, Hakk’ın zat-ı vahdetine taalluk ediyorsa o ilim, hikmettir. Ve zat-ı ilâhiye taalluk eden yegâne ilim, tevhid-i hakiki ilm-i irfanıdır. 
      Mektepler (okullar) üç kısım olup birincisi; harflerin, rakamlerın ve okuyup yazmanın öğretildiği ilkokul’dur. İkincisi sanat, ihtisas, uzmalık gibi meslek tahsil edilen yüksekokul fakülte vb. dir. Üçüncüsü ise mektebi irfandır. Ki, cümle eşyanın ve yaratılmışlarda mevcut olan zat-ı ilâh-i ile alakalı olan tevhid-i hakiki irfanına ve hikmet’e, bu mektep’te erişilir. Mektebi irfan, ehli zikrin ve ehli kemâlin meclisi olup, o meclisteki mürşidi kâmil’in meratibi ilâh-i irşadıyla Hakk’ın “hikmet bağışına” mazhar olan bir kul, bu mazharıyetiyle rusuh’a erişir. (ilimde derinleşip kesin bilgiye ulaşır) Yani arif ve kâmil insan olur. Bunu ifadeyle Malik Efendi HazretleriHilmi lakâbıyla kendini muhatap ederek, Fass-ı Hikmet okudunsa Hilmi'ya, mekteb-i İrfanda oldun sen rüsuh, diyor.

Bûy-ı gülzâre meşam oldu ferah

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN

Bûy-ı gülzâre meşam oldu ferah
Lâ yâ kal sanki içtim bir kadeh

      Buy-ı gülzare:Gülbahçesinin kokusu, Meşam: Koku alan burun, geniz,Ferah: Sevinme iç açıklığı,Lâ yâ kal: kendinden geçme, mest olma, sarhoş demektir.
Bu itibarla gül kokusu Hz. Resulullah’ın (s.a.v) ter kokusudur. Bunun için gül’ü koklamak sünnet kabul edilmiştir. Gülbahçesi; Ruh-u Muhammed’in (sav) hâkim olduğu ehl-i zikr ve ehl-i irfandan oluşan kâmil’in meclisidir. Ki bu meclis, aynı zamanda manev-i evladı Resul’un / manevi ehl-i beytin meclisidir. Çünkü Evlad-ı Resul üçtür. Birincisi: Sadece soy itibar ve yönü ile ehl-i beyt (Resulullah’ın ev halkından) olanlardır. İkincisi:Manevi yönden ehl-i beyt olanlardır. Üçüncüsü: Hem soy hemde Manevi yönden ehl-ibeyt olanlardır.
Soy itibarı ile ehl-ibeyt olanlar; Hz. Peygamber Efendi-miz’in eşleri ve amcaları gibi, sadece ev halkı ve aşiretinden olan akrabalarıdır. Ki, bu akrabalık ‘Ruh-u Muhammed’den nasiblendiği oran ve nisbette bir değer ve kıymet ifade eder.’ Mesela, “Elleri kurusun Ebu Leheb’in nitekim kurudu da Onun malı ve kazandığı kendisine hiçbir fayda vermeyecektir. Yakında alevli ateşe girecektir odun taşıyıcısı olan karısı da Boynunda hurma lifinden bir iple” (Tebbet, 1…5) Hakkında bu ayetler inen Ebu Leheb, Hz.Resulullah’n amcası olup, Ebu Leheb’in iki oğlu olan Utbe ve Uteybe de, Resulullah’ın damatları idiler. Bunlar Hz. Peygamber’in Ümmü Gülsüm ve Rukiye isimli kızları ile evlendiler, fakat Resulullah’a iman etmeyip Ruh-u Muhammed irşadından nasiblenmediler. Ve Hz. Peygambere ve kızlarına eziyet ettiler.
Halbûki Hz. Peygamber’in amcaoğlu ve damadı olan Hz. Ali, Ruh-u Muhammed mazharıyetiyle cümle müminlerin gönlünde Şah-ı velayet imam-ı ve Kerem Allahu veche, yani Allah’ın kerem yüzü gibi vasıflarla yer etmiş ve Hz. Resulullah’ın birçok iltifatına mazhar olmuştur. Bu itibarla sadece Hz. Peygamber Efendimiz’in aşiretinden, sülalesinden olmakla soyca bir kişinin ehl-i beyt olması, Hz. Hüseyin’in soyundan gelmekle “Seyit”Hz. Hasan’ınsoyundan gelmekle “Şerif” gibi ünvanlar taşıyarak Hz. Peygamber’in sadece kan itibarıyla aşiretinden, sülalesinden ve soyundan olması, o kimseye ve etrafına hiçbir fayda vermez. Ve o kimseyi kâmil bir kulluğa ulaştırmaz. Ancak o kimse ruh-u Muhammed irşadına mazhar olursa kâmil kulluğa, yani “insanı kâmil” makamı’na ulaşabilir.
Manevi ehl-i beyt ve evlad-ı Resul olanlar; bunlar Hz Peygamber Efendimiz’le, herhangi bir soy kan yakınlığı ve akrabalığı olmadığı halde, Nur-u Muhammed’e (s.a.v) mazhar olanlardır. Peygamber Efendimiz; “Allah beni nurundan müminleri de benim nurumdan yarattı.” buyurmuşlardır. Ki, bu yaratılma cümle müminleri kapsadığı gibi, meslek-i Resul’u Melamiye seyr-i süluku ile hâsıl olan Nur-u Muhammed mazharıyetiyle kulun, hakiki/gerçek müminliğe ulaşıp, insanı kâmil olmasıdır. Bunu ifadeyle Hz. Peygamber Efendimiz;“Selman benim ehl-i beyt'imdir.” demiştir. Ki Selman-ı Farisi’nin, Hz. Resulallah ile soyca herhangi bir yakınlığı, akrabalığı yoktu. Çünkü kendisi Farisi, yani İranlı idi. Ve Selman gibi soyca herhangi bir akrabalığı olmadığı halde Peygamber Efendimiz’in;“Ehl-i beytim’dir.” dediği, özellikle ashab-ı suffadan olan ve daha başka sahabeler de vardı.
Manevi evlad-ı Resul,“Nur-u Muhammed’le yaratılışın mazharı olan her zamanın velileri’dir.” Bunlar, Hz. Peygamber Efendimiz’in unsur bedenle bu âleme gelip zuhur etmesinden evvel de vardılar, sonra da olmuşlar, halen de var ve mevcut olup, kıyamete kadar da bu âlemde olacaklardır.
Bunu ifadeyle Kur’an’da;''Muhammed Allah'ın elçisidir. Onunla beraber olanlar inkârcılara karşı çetin, aşılmazdır-lar. Kendi aralarında ve müminlere karşı yumuşaktırlar. Onlar secde ve rûkû ederler. Allah’tan bir lütuf ve hoşnut-luk isterler. Görünüşlerine gelince yüzlerinde secde eseri / izi vardır. Biz bunu Tevrat’ta da aynı şekilde yazdık. İncil'de ise ekin filizi…  ile misallendirdik...'' (Fetih,29) buyrulur. Ki, Nur’u Muhammed'e mazhar olan evlad-ı Resul, Hz. Peygamber’in unsur bedenle bu âleme teşrif etmesinden evvel de var ve mevcut olduğundan, ayetteki;“Tevrat’ta da aynı şekilde yazdık. İncil’de ise ekin filizi… ile misallendirdik.”beyanı, o zamandaki manevi Evladı Resul’ü ifade eder.Ki, Tevrat Hz. Resulullah’ın unsur bedenle bu âlemdeki zuhurundan, yaklaşık 1800 yıl önce Hz. Musa’ya. İncil ise 600 yıl önce Hz. İsa’ya vahiy olmuştur. Ve cümle peygamberler ve veliler, zamanlarında Nur’u Muhammed (s.a.v) mazhariyetiyle tebliğ ve irşad yapmışlardır. Velhasıl, Nur’u Muhammed mazharıyetiyle evlad-ı Resul olan bu velilerin, velayet yoluyla olan tebliğ ve irşadları tüm zamanlarda olduğu gibi halen devam etmektedir ve kıyamete kadar devam edecektir.
Hem soy, hemde manevi ehl-i beyt / evlad-ı Resul olanlar; Bunlar Hamse-i Âli Aba (Hz. Resulullah’ın yüce örtüsü altındaki beş kişi ) olan Hz. Peygamber’le beraberHz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Ve bunların ‘hem soy, hemde manevi haslet ve özelliklerini taşıyan evlatlarıdır.’ Ki Hz. Ali (kv.) soy itibarıyla Hz Resulullah’ın amcaoğlu olup, kızı Fatma ile evlenerek’te Resulullah’ın damadı oldu. Hz.Ali hakkında Peygamber Efendimiz;“ Âlemlerin Rabbı olan Allah benim Mevlamdır / dostumdur, ben kimin mevlası / dostu isem, Ebu Talibin oğlu Ali’de onun mevlasıdır. Ali’ye dost olan benim dostum’dur, Ali'ye düşman olan bana düşman’dır. Ruh’u Ruh’um’dur, kanı kanımdır, cismi cismimdir, ey insanlar size iki emanet bırakıyorum, eğer bu emanetlere sahip çıkarsanız biliniz ki bu emanetler cennetin Kevser havuzunda birleşirler. Bu emanetlerimin birisi, Kur’an’dır, ikincisi ise ehl-i beytimdir.”buyurmuştur.
     Hz. Ali her an ve her zaman Hz. Resulullah’ın yanında yer almış ve O’na hemdem olup, daima Resulullah’ın en yakınında bulunmuştur. Peygamber Efendimiz’in;“Ruh’u ruh’um’dur, kanı kanımdır, cismi cismimdir.” ifadesinden de açıkça anlaşıldığı gibi Hz. Ali’nin Resulullah’a yakınlığı sadece soydan ibaret olmayıp, Resulullah’a iman edip o’na sadakat ve teslimiyetinden hâsıl Ruh-u Muhammed yakınlığıdır. Hz.Ali bu mazharıyeti ile velilerin şahı ve imam’ı olmuştur. Bu itibarla Hz.Ali’nin soyundan gelmekle beraber Ruh-u Muhammed mazharı olanlar ancak, hem soy hemde manevi evlad-ı Resul’dur. Bunlardan Şeyhül Ekber Muhiddin-i ArabîHazretlerive Pir Seyyid Muhhammed Nur Hazretlerigibi olan veliler ve mücedditler, hem soy, hemde manevi olan Evladı Resul’un meşhurlarındandır-lar.
Velhasıl, buy-ı gülzare meşam oldu ferah - lâ yâ kal sanki içtim bir kadeh beyanı, Ruh-u Muhammed’in (s.a.v) hâkim olduğu ehl-i zikr ve ehl-i irfanın oluşturduğu kâmil’in meclisidir. Ki, bu meclis aynı zamanda resulullahın gül kokusuyla kokan gülbahçesi olup manevi evlad-ı Resul’un / ehl-i beyt’in meclisidir. Bu meclisteki evlad-ı Resul’den kokladığım gül kokusu ile ferahlandım neşelendim. O kokudan hâsıl olan tesir beni, kadehteki içki gibi kendimden geçirmekle mest, sarhoş etti, demektir.

Gülzar içre nazenin vücud beru
Başıma bakdım ne oldu bu merah

     Gülzar: Gülbahçesi, Nazenin vücud: Nazikâne kibar olan kişi, Beru:Sığınılan, Merah:sığınılmakla ferahlatan rahatlatan yer, mekân demektir.
Ki, manevi evlad-ı Resul olan ehli zikir ve ehli irfan içinde kibar, nazikâne fakat kendisine sığınılan biri verdı ki, o’na bakıp ona sığınmakla rahata erdim, buyurmakla Malik Efendi Hazretleri o mecliste bulunan Mürşidi Kâmil’in sohbetinden duyduğu huzur ve memnuniyeti beyan ediyor. Çünkü Bir mürşid’in kâmil olup olmadığını anlamak için Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri;“Mürşidin sohbetine girdiğinizde sohbetiyle seni dünya gailelerinden çekip çıkarıyorsa o mürşid kâmildir. Çıkarmıyorsa kâmil değildir” buyurmuştur. Bunu ifadeyle Malik Efendi, gülbahçesinde var olan kibar nâzikane tavırlı kâmil’in sohbetine mazhar oldum. O’nun sohbetiyle arifane bir rahatlığa, felâha erdim diyor.

Dopdolu incir idi bağçe içi
Böyle bir bir bilmez idim çok revah

Dopdolu incir idi bahçe içi demek, kâmilin meclisindeki ehli zikir ve ehli irfanın, ilm-i hakikata mazhar ehl-i hakikat oldukları beyan ediliyor. Ki, incir’in çekirdekleri ve kabuğu ile bütün olarak yenilen bir meyva olması itibarıyla ehl-i kemâl, hakikat ilmini incir’le teşbih etmişlerdir (incire benzetmişlerdir). Çünkü ilmi hakikat, hep Hak’la olup Hak’tan başka müşahade etmemektir. Bunu ifadeyle Kur’an’da; “Yemin olsun İncire, zeytine, Tur dağına ve o emin beldeye ki.” (Tin, 1...3) buyrulur. Kemâl Zurnacı Hazretleri, “İncir ilm-i hakikattir, zeytin ilm-i şeriattır, Tur ilm-i tarîkattır, Emin Belde ise ilm-i mârifettir…”buyurmuştur.   
     Hakikat ilmi, kulun ve cümle âlemin aslı olan Cenab-ı Hakk’ı, cümle tecellide her an müşahade etmek olduğundan, hakikat ehilleri bir olan Allah’tan gayrı görmeyen vahdet-i vücud imanı müminleridir. Oysa ilmi hakikatı tahsil etmeyen müminler, kendinin ve cümle eşyanın vücudunu Hak’tan ayrı birer vücud olarak görerek iman ederler. Bunu ifadeyle böyle bir, bir bilmezdim demekle Malik Efendi, ilmi hakikatı tahsil etmeden önce bir (vahid)olan Hakk’ı, vahdet-i vücud müşahadesiyle bilmezdim diyor. Ve devamla, Evladı Resul’un oluşturduğu hakikat ehilleriyle dopdolu, ariflerin meclisinden tahsil ettiğim ilmi hakikat ile çok revah oldum, yani neş’e ve ilâh-i zevk ile zevklendim buyuruyor.

Bir büyük gül var idi gayet kokar
Etrafında sarılıp yedi kadeh

      Büyük gül:O meclisteki Nur-u Muhammed (sav) mazharı olan mürşid-i kâmil’dir ki, kâmil’in kokusu Ruh-u Muhammed olduğu için, Resulullah’ın gülkokusunu kâmil’den kokladım deniliyor. Etrafına sarılıp yedi kadeh beyanından maksat ise mürşidi kâmil’in meslek-i Resul telkin ve irşadı olan yedi meratibi ilâhidir. Kâmil’in irşadı olan bu yedi mertebe telkini ile salikler, zevki ilâh-i ile zevklenip mestu sekran oldukları için, her mertebe, kadeh olarak ifade ediliyor. Bunun sebebi, insanı sarhoş eden içkinin kadeh’ten içilmesi gibi, salik’in zevki ilâh-i sarhoşluğunun, meratibi ilâh-i müşahedesiyle hâsıl olmasındandır. 


Deniz idi haiti anın heman
Bir gemi var gezer idi bir melah

      Hait:Çerçeve, anlamında olup,Deniz: Zat-ı ilâh-i yi ifade eder,Melah: çekirge demektir. Mürşidler, kâmil ve nakıs (eksik) olmakla iki kısmdır. Nakıs mürşidler daha ziyade cemaat ve tarikat mürşidleridir. Bunların anlayışı, Allah’ın zat-ı görünen cümle varlığın harici olup Allah, eserleri ve isimleri ile mevcuttur anlayışıdır. Onun için nakıs mürşidler nafile ibadetlerle ve bir kısım esma-ı ilâh-i ile meşgul olmaktan hâsıl olan keyfiyeti marifetullah zannederler.
Kâmil mürşid isefenafillâh ve bekabillâh makamları kemalatına mazhar olduğu gibi, bu makamların telkini irşadıyla da etrafını aydınlatır. Kâmil mürşidin irşadı ile aydınlanalar, kendinin ve cümle âlemin yokluğunda zat-ı ilâh-i mevcudiyetinden gayrı müşahade etmezler. Ve onlar her tecellide Hakk’ın zatı mevcudiyetine arif olurlar. Ve cümle esma tecellisinde müsemma olan, cümle sıfat tecellisinde mefsuf olan, cümle ef’al tecellisinde fail olan zatı ilâhiyi müşahade ederler.
     Bunu ifadeyle deniz idi haitı anın sözü, kâmil’in keşfi kemalatı, zat-ı ilâhi denizi marifetiyle çerçevelidir, sınırlıdır deniliyor. Bir gemi var gezer idi melah beyanı ise; Kâmil, zat-ı vahdet deryasında çevik bir gemi gibi, yani Hakk’ın zatından zuhur eden cümle tecellilerin her nevi’sini tanıyıp ihvanlara da tanıtmakla, cümle tecellide mevcut olan zat-ı vahdet deryasında, yani vahdet-i vücut denizinde ilm-i marifetle yüzer, gezer demektir.      

Suya daldım bilmedim kendimi hiç
Öyle durdum çend müddet çend sabah

Çend müddet: Birkaç zaman anlamındadır. Bir nehir denize dökülmeden evvel nehir olarak gözükür ve bilinir; oysa nehir denize varıp denize karıştıktan sonra denizin içinde nehir gözükebilirmi? Gözükmez ve bilinemez. Nehir denize karıştıktan sonra görünen ve bilinen ancak deniz olur.
      Bunu ifadeyle Malik Efendi, vahdet-i zat denizinin suyuna daldım, bilmedim kendimi hiçöyle durdum çend müddet çend sabah beyanıyla, zat-ı vahdet denizine dalmakla kendime nisbet vücudu varlığımı, fenafillâh keşfi irfanı ile kaybettim, ta ki vahdetin kesret-i sabahı olanakadar, hep vahdet tecellileri ile zevklendim, diyor.




Sadrıma elif yazılı başıma ba
Ceybine cim Hilmi yâ oldu levah

      Elif: Arap alfabesinin birinci harfi olup, mana itibarıyla uluhuyet makamını yani Allah’ı ifade eder. Ba harfi de: Arap alfabesinin ikinci harfi olup uluhuyetin/Allah’ın göklerde yerde ve ikisi arasındaki makamlarının kemâli’ne mazharıyeti ifade eder.
Cim: Arap alfabesinin bir harfidir ve Hakk’ın cemâl yüzü tecellisini remzeder,Ceyb: Gömleğin ayrığı, yakası, Levah: Levha, tabelâ demektir.
Bunu beyanla Malik Efendi Hazretlerisadrıma elif yazılı başıma ba buyurmakla, gönlüm meratibi ilâh-i keşfi kemâlatı ile doldu. Baş’ım ise bu kemâlat mazharıyeti ile konuşur, görür, işitir, tefekkür eder diyor. Ve devamlaceyb’in yani gömleğimin ayrığının/yakasının içinde görünen şahsımın irşadında açığa çıkan Cemâl-i İlâhidir. Ki Hilmi ismiyle görünen kimlik tabela ve levhası bunu ifade edip anlatır, buyuruyor.
Çünkü kâmil mürşid Allah’ın kerem, yani Cemâl-i İlâhi’nin ikram ediciliğine mazhar olduğundan, Cenab-ı Hak cemâl yüzünü kâmil’in irşadıyla açığa çıkarıp zahir eder. Bu itibarla cümle kâmil mürşid’in imam ve önderi olan Hz. Ali (kv /Kerem Allah’u veche) (Allah’ın ikram edici yüzü) ünvanıyla anılır.