31 Aralık 2017 Pazar

Yazmakta okumakta olursun sahib-i sır ey can

         ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

            ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN                


  Yazmakta okumakta olursun sahib-i sır ey can
  "Nûn ve'l-kalemi vema yesturûn" dedi yezdan
     Kuranı kerimde; “Nun velkâlemi ve ma yestrûn / Nun. Yemin olsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ” (Kalem- 1) buyrulur ki, bu ayeti kerime müteşabih (benzerli) ayetlerdendir. Müteşabih ayetler; manası açık olmayıp mana ve hakikatı içinde / batınında gizli olan ayetlerdir. Ve müteşabih ayetler ancak tevil edilerek anlaşılabilir. Fakat şeriatla ilgili olan ilimlerin âlimi olmakla, yani Arapça bilmek, kuranı ezberleyerek hafız olmak, çok hadis ezberlemek, fıkıh / hukuk âlimi olmak, tecvidle kuran okumak vb. zahiri ilimleri tahsil edip bu ilimlerin âlimi olmakla müteşabih ayetlerin tevili bilinemez ve yapılamaz.
      Tevil; ancak meslek-i resulde seyri süluk görüp, kuran kaynaklı şeriat, tarikat, hakikat ve marifet ilimlerine mazhar olan arifi billâh ve ehl-i kemâl tarafından yapılabilir. Ki bunu ifadeyle Kur’an-ı Kerim’de “Kitabı sana indiren O’dur. O’nun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki, onlar kitabın anasıdır. Diğer ayetler ise, müteşabihlerdir. Şu var ki kalblerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun yorumuna öncelik tanımak için kitabın sadece müteşabih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, birde ilimde derinleşmiş olanlar / rüsuha erenler bilir…” (Al-i İmran, 7) buyrulur.
     Hz.resulullah efendimizin; “Allah evvelâ benim nurumu yarattı” beyanı olduğu gibi, başka bir hadisi şerifte; “Allah evvela bir cevher yarattı o cevherden de cümle âlemleri yarattı” buyrulur. Ki, ehli kemal bu yaratılan ilk cevherin Nur-u Muhammed (s.a.v) olduğunu ifade etmişlerdir. Bu Hadisi şerif beyanları doğrultusunda “Nûn! Yemin olsun kaleme ve satır satır yazdıklarına” ayeti tevil edildiğinde “Nun,” cenab-ı Hakk’ın zat-ı ehadiyetinden (tekliğinden) zuhura getirdiği ilk cevher olan “vücudu nur-u Muhammedi” (s.a.v) ifade eder. Kıymet ve değerine binaen Allah’ın üzerine yemin ettiği “kalem” ise, nuru Muhammed mazharı olup irşadıyla nuru Muhammedi tebliğ eden mürşidi kâmili ifade eder. Ayetteki “Kalem ve satır satır yazdıkları” demek, kâmilin telkin ettiği, görünen ve görünmeyen cümle varlıkların aslı hakikatı olan Allah’ın makamları ile tecelli ederek zahir olması demektir.   
       Bunu beyanla; Cümle eşyada mevcut ve zahir olduğu halde, sır olan Allah’ın bu makamlarının müşahedesine ulaşmak, ancak nuru Muhammed mazharı kâmilin irşadıyla mümkün olduğundan. Mürşidi kâmilin telkin-i irşadını gönlüne yazıp onu okursan, olursun sahib-i sır ey can, çünkü "Nûn ve'l-kalemi vema yesturûn" dedi Yezdan olan Allah, buyruluyor.
                             Ashâb-ı muzıl iş bu hadisi duymadılar
                           "Evvelü ma halekalalhu'l kalem" dediği fahr-ı cihan
      Ashab-ı müzil; Peygamber efendimizin hadislerinin zahiri yönüyle ilgilenmelerine rağmen, hadislerin mana ve hikmetiyle ilgisi olmayan hadisçiler, hadis âlimleridir. Bunlar, hadisi kim rivayet etmiş, kaç kişi rivayet etmiş, gibi araştırmalarla hadislerin zahiri ile meşgul oldukları halde, hadislerin hikmet ve ledduni yönünden gafil olan zahir ilim erbabıdır. Çünkü Hadisi şerifler de, aynı ayetler gibi “muhkem” yani açık anlamlı ve “müteşabih,” yani anlam ve hakikatı içinde / batınında gizli olup anlaşılması için “tevil” gerektiren hadisler olmakla iki kısımdır.
     Muhkem hadisler, açık anlamlı olup aklı başında olan herkes okuduğunda onu anlar. Mesela; “Ey kızım Fatma, güzel kızım baban peygamber diye güvenme, kıyamet günü herkes kendi amelinden hesaba çekilecek haydi sabah namazına” hadisi şerifi muhkemdir. Ve bu hadis, aklı başında okuyan herkes tarafından anlaşılır. Müteşabih olan hadisleri ise, “Onun tevilini bir Allah bilir bir de ilimde derinleşmiş olanlar/ rüsuha erenler bilir…” (Al-i İmran-7) ayet beyanında ifade edildiği gibi “Rüsuha erenler,” yani “ilimde derinleşip” hakikata erişmiş olan arifi billâh ve ehli kemal bilir. Meselâ; “vücut günahı hiçbir günahla mukayese edilmeyen bir günahtır” Hadisi şerifi ve "Evvelü ma halekalalhu'l kalem-Allah evvela kalemi yarattı." Hadisi şerifi müteşabihtir. Ve böyle müteşaih hadislerin içerdiği hakikat herkes tarafından değil, ancak ilimde derinleşen yani rusuha eren ehli kemalin tevil etmasiyle anlaşılabilir.  
       Bunu beyanla, fahr-i cihan (s.a.v) efendimizin; "Evvelü ma halekalalhu'l kalem / Allah evvela kalemi yarattı." Sözü de müteşabih hadislerden olduğu için, ashâb-ı muzil, yani hadislerin zahiri yönüyle ve ravileri ile meşgul olduğu halde, müteşabih hadislerin içerdiği ledduni hakikattan gafil olan hadis âlimleri, iş bu hadisin içerdiği ledduni hakikat manasını duymadılar, buyruluyor.          
                           Katib-i Kudret yed’ine olmasaydı kalem
                           Gelmezdi zuhura sırr-ı Muhammed dahi Kur'an
     Yine bir Hadisi şerifte Hz. peygamber efendimiz; “Ben Allah’ın nurundan, müminler de benim nurumdan yaratıldı” buyurmuşlardır. Ki, ilk cevher olarak yaratılan vücudu nuru Muhammedin ve yaratılan her bir şeyin aslı hakikatı cenabı Hak’tır. Ve her bir şeyi cenabı Hak kudret yed’i / eli olan kudret sıfatı ile yaratıp zuhura getirdiğinden, kalem mazharı insanı kâmil de kudret sıfatı ile bu âlemde yaratılmıştır.
       Pir seyyid Muhammed nur Hz; “Hidayetin baş mazharı Hz. resulullahtır. Onun temsilcileri ise, âlimler ve mürşidi kâmildir” diyor. İmam-ı Gazali Hz. ise “kuranın sırrı, Hakk’ın efal sıfat ve zatıdır, çünkü kuranın neresinden okursanız okuyun ya efali ilâhiden, ya sıfatı ilâhiden, ya da zatı ilâhiden bahsolunur.” Buyurur. Bu itibarla, hidayet temsilcisi olan mürşidi kâmil, irşadıyla hidayet-i nuru Muhammed sırrını açığa çıkardığı gibi, tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zat makamları telkin-i irşadıyla da kuran sırrını açıklar. Çünkü hadisi şerifte; “insan ve kuran ikiz kardeştir” buyrulmuştur. Ve her insan doğuştan kuran sırrını potansiyel olarak taşır. Fakat mürşidi kâmil, insanın potansiyelindeki bu kuran sırrını, meratibi tevhid telkini ile zahir edip açığa çıkarır.
      Bu itibarla Kâtibin, yani yazı yazanın yed’indeki / elindeki kudret (kuvvet) olmasına rağmen, kâtibin elinde eğer kalem olmazsa yazının da olamayacağı gibi, Hakk’ın kudret eli ile yarattığı kalem mazharı mürşidi kâmil olmasaydı, ne Muhammed (s.a.v) sırrı, ne de kuran sırrı zuhura gelmezdi, açığa çıkmazdı, demektir.
                           Evrak-ı sütur olmasa idi vahy hengâmında
                           Cem 'idemezdi ayat-ı Kur'an Hazreti 'Osman
      Evrak-ı sütur; satırlar halinde yazılmış sayfalar, belgeler, hengâm; sıra, demektir.
İnzâl olan Kuran ayetleri, bizzat Hz. resulullah tarafından satır satır yazılarak sureler halinde tasnif edilmiş ve kuran resulullah efendimizin nezaretinde tamamlanmıştır. Bizzat Hz. resulullahın tasnif ettiği sureleri Hz. Osman, fatiha, bakara, ali imran, nisa, maide vs. olarak sıralayıp, nas suresini en son sure olarak tasnif etmiştir. Ve bu şekilde surelerini tasnif ettiği kuranı adet olarak, yani kitap olarak çoğaltmıştır.
       Resulullah’ın satır satır yazarak oluşturduğu kuran surelerini sıralandırarak tasnif eden ve kuranı adet olarak çoğaltan Hz.Osman, resulullahtan meslek-i resul âli prensipleri ve meratibi tevhid seyri süluku görmüş olan insanı kâmil sahabelerdendir. Ve peygamber efendimiz Hz.Osmana, “zinnureyn-iki nur / iki nur sahibi” demiştir. Ehli şeriat ve zahir ilim erbabı, Hz. Osmanın iki nur mazharıyetini resulullahın iki kızı ile evlenmesidir deseler de ehli kemal; ‘Hz. Osmanın mazhar olduğu iki nuru, mesleki resul seyri süluku olan nur-u fenafillâh ve nur-u bekâbillâh makamlarının cem’i kemalatına mazharıyettir’ demişlerdir.
        Bu itibarla, Hz.Osmanın fatiha suresi ile başlayıp nas suresi ile sona eren kuran tasnifi, tamamen leddun-i hikmete uygundur.
 Kemal zurnacı Hz.den rivayetle Abdülmalik Hilmi Hz; “Kuranın, Fatiha suresiyle başlayan Nas suresiyle tamamlanan tasnifini yaptığında Hz. Osman, çok kimseler tarafından tenkid edilmiş ve itirazlara muhatap olmuştur. Ve bu tenkid ve itiraz edenleri Hz. Osman ancak harkulâdelikle, yani keramet göstererek ikna etmiştir.” Buyurmuştur. Ki Hz. Osmanın leddun-i hikmet tahtında yaptığı kuran tasnifi, gelmiş geçmiş cümle mücedditler, pirler, müştehitler, ehli kemal ve arifibillâh tarafından itibar edilip baş tacı edilmiştir. Ve bunlar, Hz Osman’ın kuran tasnifini değiştirmemişlerdir.
      Bunu beyanla, meslek-i resul seyri sulukunun fenafillâh ve bekabillâh mertebelerinin cem’i kemalatı olan evrak-ı sütur marifetine mazhar olmasaydı, kuranın tasnifini yapamazdı Hazreti Osman, deniliyor.       
                           Şekl-i kalem canım esrar-ı Muhammed 'Ali dir bil
                           Cism içine iki dudak sır dahî insan
        Esrar; sırlar, gizlilik, demektir. “Kalem” mazharı olan mürşidi kâmilin esrarı ise; Hz. Ali nin imam olduğu makamı velâyet’in mürşidi olarak, hidayet-i nuru Muhammed tebliği irşadını yapmasıdır. Mürşidi kâmil peygamber değil, velâyet tebliğ ve irşadını yapan velidir. Ve her insan gibi kâmilin şekli suretini, ağzı ve iki dudağıyla konuşan insan cismi oluşturur. Kâmilin diğer insanlardan farkı, onun iki dudağı arasından, yani ağzından söz olarak çıkan hidayeti nuru Muhammed telkini irşadını yapmasıdır. Çünkü o, velâyet mürşidi olmakla velâyet mürşidlerinin imamı olan Hz. Ali nin esrarını tebliğ ve telkin ettiği gibi, hidayet-i nuru Muhammed aydınlığıyla, esrarı Muhammed mazharı olan kâmil insandır.  
                           Fatiha besmele mahfuz-ı Hûda'da oluptur Ievvah
                           Ger olmasaydı kalem “illâ Ali” olmazdı beyan
       Mahfuz; muhafazalı, muhafaza altında, levvah; yakıcı bozucu, illâ Ali; “lâ fetta illâ Ali / Ali den başka fethedici yoktur” hadisi şerifinden bir bölümdür. Fetih; açılım, açılma demektir.
Hz. Ali (kv.) “ilahi sırlar peygamberlere inen kitaplardadır, peygamberlere inen kitapların sırrı Kurandadır, Kuranın sırrı Fatiha suresinde, Fatihanın sırrı besmelede, besmelenin sırrı be harfinde, be nin sırrı ise altındaki noktadadır, işte o nokta benim.” Buyurmuşlardır.
      Kuran’daki; ”Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O Allah’ın resulu ve nebilerin sonuncusudur…” (Ahzab- 40) beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, peygamberlikle yapılan tebliğ ve irşad Hz.Muhammed (s.a.v) ile son bulmuştur. Ve resulullahın unsur bedeni ile bu âlemden ayrılmasından kıyamete kadar yeryüzünde davet ve irşad, peygamberlikle değil velâyet irşadçısı olan mürşidi kâmil veliler tarafından yapılmaktadır. Nuru Muhammed vücuduyla resulullahın, cümle yaratılmışların evveli ve tüm peygamberlerin imamı olması gibi. Her zamandaki velâyet tebliğ ve irşadı yapan mürşidi kâmilin imamı, Hz.Ali’dir. Ve tüm zamanlarda velâyet irşadı yapan kâmil mürşidin tebliğ ve irşadında Hz.Ali nin velayet marifeti zahir olduğu için, kâmil mürşidin tebliğ ve irşad ile yaptığı fetihlerde (açılımlarda) Hz.Ali fatih’tir / fethedicidir. Bunu ifadeyle Hz.peygamber efendimiz; “lâ fetta illâ Ali / Ali den başka fethedici yoktur” buyurur.
      Bu itibarla; Allah katında muhafazalı olan besmele ve Fatiha suresinin sırrı manası levvah olurdu, yani Fatiha ve besmelenin sırrı manası bozularak noksan eksik olarak anlatıldığından anlaşılamazdı, fatihanın besmelenin sırrı tam olarak kâmilen açıklanamazdı. Eğer hidayeti nuru Muhammed mazharı ve Hz. Ali’nin imam olduğu velayet sırrı ile fetih yapan “kalem” mazharı mürşidi kâmil olmasaydı, demektir.     
                           Malik her ruz u şeb satr-ı kelam kıl mestur
                           Feyz-i mukaddesden levh-i gönülde kıl nakşan
    Ruzu şeb; gündüz, gece, Feyz-i mukaddes; noksanlıktan arınmış kutsal olan Allah’tan gelen bol ve bereketli manevi gıda, levh; levha, kıl nakşan; nakış yap, nakış gibi işle, anlamlarındadır.

    Zamanın “Kalem” mazharı, velâyet mürşidi kâmili olan Malik Efendi Hz. kendini muhatap ederek bizlere; Malik bil ki sen kalem mazharısın, senin mazhar olduğun marifet ve kemâlat, feyz-i mukaddesten yani noksandan arınmış olan Allah’tan gelen bol ve bereketli manevi bağıştır. Bu mazhar olduğun bereketli bağışla, ruz u şeb (gece gündüz) Hak talip ve âşıkları nın gönül levhalarına, hidayet-i nur-u Muhammed (s.a.v) irşadını nakkaş gibi satır satır nakşeyle, diyor.

Dalmışam yek bahr-i aşka küllü mahv oldum hemân

                    
ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN



     Dalmışam yek bahr-i aşka küllü mahv oldum hemân

     Hem çalındı nefhâ-i sûr küllü şey'in oldı" fân" 


      Yek bahri aşk; aşkın vahdet / bir’lik denizi, sur; İsrafil meleğinin borusu, Nef-a; nefes, fan; fena yokluk, demektir. Ki, İsrafil meleğinin sur’a nefes etmesiyle yani üfürmesiyle kıyamet kopar ve yeryüzünde hiçbir canlı kalmaz.
       Bu itibarla, bir kimse ancak mesleki resul de kâmilin irşadıyla ilâh-i aşk mazharı ve Hak aşığı olabilir. Kuranın, “Yeryüzündeki herkes / her şey fanidir, yokluktadır. Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin vechi / yüzü bakidir.” (Rahman- 26, 27) beyanındaki hikmet icabınca bir kul, nisbet varlığının yokluğunda (fenasında) rabbine kavuşup rabbi ile bekaya / ebediyete ulaştığı için, mürşidi kâmilin yaptığı telkin, israfil meleğinin sur’undan / borusundan üflediği nefha ile teşbih edilerek israfilin nefesine benzetilir.  
      Bunu ifadeyle, ilâh-i aşkın vahdet / bir’lik denizine dalınca, cehaletle kendime nisbet ettiğim varlığım, aşkın ateşiyle yanarak mahv olup yokluğa erişti buyruluyor. Ve devamla, israfilin nefa-i sur’u olan kâmilin telkin-i irşadıyla “...küllü şey’in halikun illa vecheh... /...Her şey fanidir, var olan ancak O’nun vechidir / yüzüdür...” (Kasas, 88) ayeti hikmetine mazhar oldum. Ve Hakk’ın vechi / yüzü tecelli edip zahir olmasıyla, kendimin ve cümle âlemin nisbet varlıkları fani / yok oldu. Deniliyor. 


                          Kulağıma vürud etti bir hitab-ı 'izzeti
                          Değil miyim ben rabbiniz kâlû bela sensin 'ıyan
       Hitab-ı izzet; Bu şahadet âlemi olan yeryüzüne gelmiş ve gelecek cümle âdemoğullarının ruhlarına rabbimizin ruhlar âleminde yaptığı hitabtır. Ki bu hitabı beyanla kuranda “Ve iz ehaze rabbuke mim beni âdeme min zuhuruhim zurriyyetehum ve eşhedehum ala enfusihim elestu bi rabbikum, kalu bela şehidna en tekulu yevmel kıyameti inna kunna en haza ğafilin. / Hani Rabbin âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini alıp kendi nefislerine şahit tutarak ben Rabbiniz değil miyim? Onlar, evet sen bizim rabbımızsın biz buna şahidiz dediler. Bu şahid tutuşumuzun sebebi kıyamet günü, biz bundan habersizdik dememeniz içindir.” ( Araf, 172) buyrulur.
       Ruhlar âleminde bu hitaba mazhar olan âdemoğlu, yeryüzüne gelince bu yeryüzü âleminin tesirine kapılıp ruhlar âlemindeki hitabı ve verdiği cevabı unuttuğundan, peygamberlerin ve insanı kâmil velilerin tebliğ ve irşadı, unutulan bu hitabın tekraren kulun işitmesini sağlar.
     Bunu ifadeyle pir seyyid Muhammed nur Hz; “Mürşidi kâmilin huzurunda, Kâmilin telkin-i ile tevhidi efal makamında enfus ve afakta iki, tevhidi sıfat makamında enfus ve afakta iki, tevhidi zat makamında enfus ve afakta iki olmak üzere salik altı defa <elestü bi rabbikum / ben rabbiniz değimliyim> hitabına mazhar olur.” Diyor. İşte mürşidi kâmilin telkini ile böyle bir hitaba mazhar olan Malik ef. Hz; Kulağım bu şahadet âleminde hitab-ı izzet olan “elestü bi rabbikum-ben rabbiniz değilmiyim” hitabını işitince, rabbimi ayan yani rabbimi apaçık müşahade ederek “kalu bela- evet sen bizim rabbımızsın biz buna şahidiz” dedim. Buyuruyor. Ki bunu beyanla Beyazidi bestami Hz.de “Elestü hitabı halâ kulağımda çınlıyor.” Demiştir.          
                           İsbat oldu la ile leyse gayruk 'izzetin
                          Birliğine şüphemiz yok tahkik ettinse iman
        La; yoktur, hayır, Leyse gayruk; Gayrı hiçbir şey, demektir. Kur’an-ı Kerim’de iki türlü imandan ve müminden bahsedilir ki, biri genel / umumi şariat imanı olan imanı taklit ve imanı istidlal (delillerle) müminleridir. Diğeri ise, gerçek / hakiki iman’a mensub olan tevhidi hakiki müminlerdir. Ki hakiki müminleri ifadeyle Kur’anda; “Gerçek / hakiki müminler ancak o kişilerdir ki; Allah’ı zikrettiklerinde kalbleri titrer ve onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda, bu onların imanlarını arttırır ve onlar yalnız Rablerine güvenip / tevekkül ederler.” (Enfal- 2) “İşte gerçek / hakiki mümin olan onlardır…” (Enfal, 4) beyan olunur. Başka bir ayette ise, “Ey iman edenler, iman edin…” (Nisa- 136) buyrulur ki bu ayetin anlamı: ‘Ey taklid ve istidlal/deliller ile iman etmiş olan müminler, hakiki/gerçek imana erişen müminlerden olun’ demektir. Çünkü Hakiki imana, ancak kâmilin zikri daim ve tevhid makamları telkin ve irşadına mazhar olabilen taklid ve istidlâl müminleri ulaşabilirler.
      Bunu beyanla; zikri daim uyanıklığı ve tevhid makamlarının seyri süluku ile ispatı la, yani kendimin ve cümle eşyanın yokluğunu / fenasını idrak etmekle, leyse gayruk, yani Allah’tan gayrı hiçbir şeyin olmadığı kulluk makamı izzetine ulaştım. Ve hakiki / tahkik imana ulaşan kulların, vahdeti vücud-u ilâhiden / Allah’ın vücut bir’liğinden hiç şek ve şüphesi olmaz, buyruluyor.
                          Varlığımdan fani oldum mahbûbun hem yoluna
                          Beste oldum zülfüne hem çağırırken el-aman
      Beste; şarkıya bağlı ahenk, zülüf; sevgilinin yüzüne sarkıpta görünen saçları, demektir. Bu itibarla, cehaletle cümle âleme ve kendime nisbet ettiğim varlığım, ilâh-i sevgili / mahbub yolunda fenaya (yokluğa) ulaştı. Ve ilâh-i sevgilinin vahdet / bir’lik yüzünün zülfü olan tecellilerini müşahade edebilmek için, el aman edip çırpınırken, bu tecellilerin bestesi ahengi oldum. Buyruluyor. 
                           Sırr-ı ma'şuk kalb-i mecruha tedavi eyledi
                           Başımı verdim yoluna mahbub için keştekân
Mecruh; yaralı. Küştegân; öldürülmüşler, öldürülmüş olanlar, demektir. Kuranı kerimde cenab-ı Hak; “…Gelin yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi / kendinizi öldürün. Bu yaratıcınız katında sizin için daha iyidir…” (Bakara- 54) buyurduğu gibi, Hz.resulullah; “ölmeden evvel ölün, ölmeden evvel ölmüşlerden birini size göstereyim mi? Ebu bekire bakın onlardandır” diyor. Ki, âşık uğrunda can baş vererek fenafillâh olmakla ancak ilâh-i sevgiliye vasıl olup kavuşabilir. Bunun başkaca bir yolu olmaz.
Bunu beyanla Malik ef. Hz; sırrı maşuk yani âşığı olduğum ilâhi sevgilinin, ehil olmayanlardan gizlediği sırrı güzelliğini müşahade etmek, benim mecruh (yaralı) kalbimi tedavi eyleyip iyileştirdi. Ve başımı yani tüm vücud-u varlığımı ilâh-i sevgili / mahbub yolunda yokluğa ulaştırıp küştegân oldum, yani “ölmeden evvel ölenlere” karıştım, diyor.  
                            Âlem-i hayrette düşmüş Hilmî-ya dîvâneyim
                            Çünkü peyda oldu dilber hem zuhur etti 'ıyan
     Hz.peygamber efendimiz “Ey Allah’ım benim hayretimi arttır.” Buyurmuşlardır ki, hayret, anlatılıp ifade olunamayan zevk-i ilâh-i olduğundan Malik Efendi Hz; Hilmi lâkabıyla dilber olan ilâh-i sevgiliyi ayan yani apaçık perdesiz müşahade etmekle hayrete düştüm. Ve hayret olan zevk-i ilâhi sarhoşluk keyfiyetiyle, kendini kaybeden bir divâneyim. Diyor.   

29 Kasım 2017 Çarşamba

(Mevlid, Regaip, miraç, berat, kadir) KANDİL GECELERİNDEKİ HİKMETLER

     Hamd son peygamber Hz Muhammed’e (sav) vahiy ettiği kuran irşadıyla, İslam dininin zahiri ve batını ile kullarına ihsanda bulunan Allah’a mahsustur. Selama layık olan, cümle peygamberlerin imamı Hz. Muhammed ve evladı resuldür.
     Kuran’daki “Allah katında / indinde din İslam’dır…” (Ali İmran-19) beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, Hz. Âdem’den Hz Muhammed (sav) efendimize kadar insanlığa tebliğ ve irşat da bulunan peygamberlerin öğretip tebliğ ettiği din İslam’dır. İslam dinin ise şeriatla ilgili zahir / dış yönü, bir de hakikatiyle ilgili batın / İç, yani ledduni yönü vardır.
      İslam’ın zahir yönüne ait olan ilimler, namazda kıyam şöyle olacak, secde böyle olacak, zekât şu şartlarda oluşur, orucun bozulup bozulmadığı durumlar gibi ibadetlerin dış yönünü ve insanlar arasındaki hak hukuk ve sosyal münasebetleri düzenler. Her mümin İslam’ın zahiri olan şeriata uygun olarak ibadetlerini ifa eder ve sosyal ilişkilerini buna göre düzenler.
      İslam’ın ledduni yönü ise; ibadetlerin içi / batını ile alâkalı olan ilimlerdir. Mesela hadisi şerifte “Namaz müminin miracıdır” buyrulur. Ki miraç kulun Hakk’a kavuşması olup, hakikatte bu miracın nasıl olduğu ve kul tarafından nasıl yapılabileceğini, Hac ibadeti Allah’ın evini ziyaret olduğundan, Haccın hakikatinin ne olduğu gibi, zekât oruç vb. diğer ibadetlerin içi, yani batını ile münasebetlidir. Ki dinin zahir ve batın değerlerine riayetle ancak, olgun hakiki bir mümin olunup insan-ı kamil makamına ulaşılır.
Bu itibarla İslam dininin müminleri, dinin zahir yönü ile kulluk yapmakla beraber dinin batınına taallûk eden ibadetleri yapmakla da mükelleftirler. Bir kul dinin sadece zahiri ile yetinir de dinin batınını ihmâl ederse, o kimsenin kulluğu yetersiz ve eksik olur. Eğer bir kul, ben dinin batını ile alâkadarım, benim kalbim temiz ve niyetim iyidir gibi ahvâl ile dinin zahiri olan şeriatını ihmal ederse, o kimsenin de kulluğu yetersiz ve eksik olur.
     Bunu beyanla din’de kulluğun kemal bulması ve bir kimsenin insanı kâmil makamına ulaşabilmesi, ancak İslam’ın hem zahiri hem de batını ile aydınlanmış bir kullukla mümkün olduğundan. Dinin ledduni hakikatinden nasipli olan arif ve ehli kemal, şeriata uygun kulluğa kesinlikle riayet etmekle beraber, İslam’ın zahir ve batın yönüne vakıf kulluk ifa ederek yaşarlar.
      Bu sebeptendir ki İslam’ın batını ile daha alâkalı ibadetlerden olan kandil geceleri, dinin sadece zahiri ilimlerini tahsil etmiş olan hocalar ve âlimler tarafından, o gecelerin ledduni hakikatlerine uygun olarak değerlendirilemez. Ve dinin zahir âlimleri birbirinden farklı olan her kandil gecesinde müminlere; gündüz oruç tutmak, kaza namazı nafile namazı ve tespih namazı kılmak, o gece uyumamak gibi hep aynı şeyleri yapmalarını söylerler. Ki bu söylem ve yaklaşımlar, aynı elinden rahatsız olana, başı ağrıyana, apandist ameliyatı gereken vb. değişik dertleri olan hastaların hepsine tek ve aynı reçete ile şifa dağıtmak gibi bir tuhaflıktır.
Oysa bu gecelerin her birisi diğerinden farklı manevi zenginliklerle doludur. Ve her kandil gecesi ayrı ayrı ledduni anlam ve hikmetler içerir.
      Kandil geceleri içerdiği hikmetlere uygun olarak mevlit, regaip, miraç, beraat ve kadir olarak isimlendirilmiş olup. Hicri takvime göre o yıl içindeki kandiller sırasıyla mevlit kandili ile başlar, sonra regaip, miraç ve berat kandilleri ile devam ederek, kadir kandili ile tamamlanır. Gerek kandillerin sıralanmasında, gerek her kandildeki ledduni hakikatlere ancak, İslam dininin zahir ve batın irşadıyla aydınlamış olan arifibillâh ve ehli kemâl ulaşır. Ve ulaştıkları irfan ile etraflarını aydınlatırlar. Vesselam. İslam dininin zahir ve batın irşat aydınlığı kemaline mazhar olmamızı cenabı Hak’tan niyaz ederim, 
                                                                                                                                                      Nejdet ŞAHİN      

27 Ekim 2017 Cuma

Matemin şah-ı Hüseynin tutalım

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN

Matemin şah-ı Hüseynin tutalım
Ciğerimiz dahi hem hûn edelim
Gece gündüz nâle efgân kılalım
Ağla matemdir muharremdir bu dem

      Şah Hüseyin:Hz. Resulullah Efendimiz’in torunu ve şehidlerin şahı / padişahı olan Hz.Hüseyin’dir. Hun: Hor ve zelil olmak,Efgan: Acı ile bağırıp inlemek,Dem: An, vakit demektir.
      Hz. Hüseyin (RA) pençe-i Âl-i aba’dan (yüce örtünün altındaki beş kişiden) olup, hem manevi hemde soy yönüyle ehl-i beyttir. Çünkü Hz. Resulullah (S.A.V) “Hüseyin bendendir Hüseyin’den ben” buyurmuşlardır.
       Hz.Ali’nin şehid edilmesinden sonra şura / meclis tarafından Hz.Hasan “emir el mümin” (müminlerin emiri, reisi) olarak, devletin başına seçildi. Hz.Hasan yaklaşık altı ay bu görevi yaptıktan sonra, Muaviye ile anlaşma yaparak bu görevinden istifa etti. Ve Muaviye devletin başı oldu. Bu anlaşmaya göre, Muaviyeden sonra “emir el mümin” olacak kişiyi şura / meclis şeçecekti. Yani aynı Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve Hasan Hazeratlarının şura / meclis tarafından seçilmeleri gibi, meclis / şura seçecekti. Fakat Muaviye bu anlaşmaya uyup riayet etmedi ve sağlığında oğlu Yezid’i veliahd, yani kendisinden sonraki padişah ilan etti. Ve Yezid devletin başına geçti. İşte Hz. Hüseyin bu oldubittiye itiraz etti ve antlaşmanın gereğine uyulup meclisin seçtiği kişinin devlet başkanı olmasını istedi. Ve yezide biat etmeyip onun padişahlığını kabul etmedi.
      Küfe tarafındaki halk, Hz.Hüseyin’i emir el mümini seçecek meclise yani şuraya reislik yapması için davet ettiler. Hz. Hüseyin bu davete uyarak Küfe tarafına giderken, Kerbelâ mevki’inde Yezid’in gönderdiği adamları tarafından durduruldu. Bunun üzerine, 
-       Hz.Hüsey’in; neden yolumuzu kesip gidişimizi engelliyor-sunuz, dediğinde.
-       Yezid’in katilleri; gitmenize müsaade etmeyiz dediler.
-       Hz.Hüseyin; o halde Medine’ye geri dönelim dediğinde.
-       Yezid’in katilleri; Medineye dönmenize de müsaade etmeyiz dediler.
-       Hz. Hüseyin; peki bizden ne istiyorsunuz dediğinde,
-       Katiller; Yezid’e biat edip onun devlet başkanlığını, yani padişahlığını kabul et, eğer etmezsen hepinizi öldüreceğiz dediler.
-       Hz.Hüseyin asla şuranın / meclisin seçmediği kişiye biat etmem dedi. Ve başta Hz.Hüseyin olmak üzere orada bulunan tüm ehl-i beyt ve mahiyeti şehid edildiler.
Kısaca özetlediğimiz kerbelâ faciası olarak bilinen bu hadise, hicri takvime göre muharrem ayında olduğundan, İslam dünyasında her yıl muharrem ayında bu hadiseyi yâd etmek adına perhizler yapılıp, oruçlar tutulup, kendilerini dövüp kendilerine eziyet etmek gibi çeşitli etkinlikler düzenlenir.
Fakat ehl-i kemâl, bu şekilde aç susuz kalmak veya belli yiyecekleri yememek, kendine zincir gibi şeylerle eziyet ederek yapılan etkinlikler yerine, Hz. Hüseyin’in şahı olduğu makamı şahadete ulaşıp, ehl-i beyt ruhaniyet ve marifetine mazhar olarak, manevi ehl-i beyt / evlâd-ı Resul arasına dahil olmak için gayret ederler. Ki, meslek-i Resul telkin ve irşadına sadakat gösteren bir salik muhakkak şehid’lik makamına ulaşıp, manevi evlâd-ı Resul arasına dâhil olur.         
Bunu beyanlaMatemin şah-ı Hüseynin tutalım, ciğerimiz, dahi hem hûn edelim, gece gündüz nale efgan kılalım, ağla matemdir muharremdir bu dem, buyruluyor.
      Yani bu gün şehidlerin makamına erişip, şehidler şahı olan Hz.Hüseyin’in ruhaniyetine mazhar olup, manevi evlâd-ı Resul arasına karışmak için dertlenip zahmet çekelim, gece gündüz ahı efgan edip inleyelim ki muharrem, bu ruhaniyete erişildiği dem’dir (vakittir), demektir.

Derdimiz ola şehidler aşkıçün
Yattığından kırmızı kanlar için
Kâfir Yezid'e lâ’net câniçün
Ağla matemdir muharremdir bu dem

Kur’an-ı Kerim’in; “Allah yolunda öldürülür yahut ölürse-niz, Allah'tan bir bağışlanma ve bir rahmet onların derleyip topladıklarından çok daha iyidir. Ölür yahut öldürülürseniz elbette ki Allah'a götürüleceksiniz.” (Al-i İmran, 157-158) beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, Allah yolunda “ölenler” ve “öldürülenler” olmak itibarıyla şehidlik iki kısımdır. Birincisi; Allah yolunda öldürülenler ki, bunlar kılıç şehididir. İkincisi ise Allah yolunda ölenler olup, bunlar Hz. Resulullah’ın “Ölmeden evvel ölün” buyruğundaki hikmet mazharıyetiyle ölmeden evvel ölerek tevhid-i irfan şehidi olanlardır. Ki Hz.Hüseyin her iki şehitliğe, yani hem kılıç hemde irfan şehidliğine mazhar olanlardandır. Manevi ehl-i beyt ise, ölmeden evvel ölen tevhid-i irfan şehidleridir.     
      Hz.Resulullah Efendimiz rüyasında Muaviye zürriyetinin, yani Muaviye nesli seceresinin Mescid-i Nebevi’nin minberine bevlettiğini, yani işeyerek pislettiğini gördü. Bunun üzerine Kur’an’ın; “…sana gösterdiğimiz o rüyayı da, Kur’an’da lanetlenmiş bulunan o şecereyi / ağacı / soyu da insanları imtihan dışında bir sebeple göndermedik…” (İsra, 60) ayeti inzal oldu. Ve Hz.Resulullahın gördüğü bu rüya vahiyle tabir edilerek, rüyada gördüğünün “lanetlenmiş soy” olduğu Cenab-ı Hak tarafından beyan edilmiştir. İşte Cenab-ı Hakk’ın Kur’an’daki bu beyanı gereğince cümle ehl-i kemal, Muaviye’ye ve Yezid’e ve onların şecerelerine, yani soy ve zürriyetlerine, onların misyonunu her zaman ve bu gün dahi devam ettirenlere lânet ederler. Ki daha evvelki beyitlerin açıklamasında Muaviye ve Yezid lâin’lerinden etraflıca behsedildiğinden, bu kadar açıklamayla yetiniyoruz. Ve bizler de, bugün dahi var olan bu Muaviye ve Yezid misyonuna lanet edip, onların hile ve şerrinden Allah’a sığınır, Muaviye’nin de Yezid’in de canlarına binlerce lânet ederiz.”
      Buna göre beytin anlamı, makam-ı şehidlik için dertlenerek ağlayıp, ‘ölmeden evvel ölerek’ şehidliğe erişmeye uğraş. Buna engel ve mani olan zamanın yezidlikmisyonunu temsil eden yezidini de lânet’le demektir.







Hem semâdan nevhâ geldi zâr u zâr
Çeşm-i pak-i Mustafa'yı kırdılar
Ah meded beyt-i rasüle nettiler
Ağla matemdir muharremdir bu dem

      Ehl-i beyt’i sevip saymak, vahiy ile sabit olup bunu ifadeyle Kur’an’da; “Peygamberlik yapmamdan dolayı sizden herhangi bir ücret istemiyorum, ancak benim yakınlarımı / ehli beytimi sevmenizi istiyorum…” (Şura, 23) buyrulur ki, Ehl-i beyte muhabbet etmek ayet ile belirtilmiş olduğu gibi, birçok hadisi şerifte ehl-i beyt’in kıymet ve değerinden bahisle, Resulullah’ın ehl-i beyte olan muhabbeti beyan edilir.
Manevi ehl-i beyt tüm zamanlarda mevcut olduğundan, Yezid ve Muaviye misyonunu temsil edenler de her zaman yeryüzünde var olur. Çünkü “…lanetlenmiş bulunan o şecereyi / ağacı / soyu da insanları imtihan dışında bir sebeple göndermedik…” (İsra, 60) ayet beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, kıyamete kadar yeryüzündeki insanlık Muaviye ve Yezid misyonunu taşıyanlar ile imtihan olmaktadır. Bu Misyonla imtihan, kulun mesleki resul irşadıyla ruh-u Muhammed abasına / örtüsüne bürünüp örtünmesine mani olan her türlü değer ve faaliyetler olduğu gibi. Manevi ehl-i beyt’in tebliğ ve irşadını türlü şekilde engellemek olarak zahir olur. Bunu beyanla hadisi şerifte; “Her peygamberin bir firavunu vardır, benim firavunum ebu cehildir.” buyrulur. Ki her peygamberin bir Firavunu olduğu gibi, manevi ehl-i beyt’in de her zamanda bir Muaviye’si ve Yezidi var olur.  

Döktüler hem Hüseyin’in kanını
Tanımadılar âlemin sultânını
Hâviye’de kodı yezid cânını
Ağla mâtemdir muharremdir bu dem

Hâviye’nin mahiyeti hakkında Kur’an-ı Kerim’de; “Ameli hafif olana (günahları ağır-iyilikleri hafif olana) gelince; artık onun yeri haviyedir. Bildin mi hâviye nedir? O, yakıcı bir ateştir.” (Kâria, 8…11) buyrulur ki, Hâviye cehennemin yedinci tabakası olup burada inanmadıkları halde inanmış gibi görünen münâfıklar ile Müslüman iken İslâm dinini terk eden mürtedler azâb görecektir denilmiştir.
      Bu itibarla Mekke, Hz. Resulullah’ın ordusu tarafından kuşatılıp, birkaç defa uzatılan müsadelerden sonra teslim olmak zorunda kalarak fetholmuştur. Bazı araştırmacılar, Mekkeli müşriklerden olan Muaviye’nin ve Yezid’in, inanmadıkları halde Mekke’nin fethinde aciz ve mecbur kaldıkları için Müslüman gibi göründüklerini söylemişlerdir. Yani iki yüzlülük olan münâfıklık yaptıklarını ifade etmişlerdir. Ki Kerbelâ katliamından sonra Yezid’in; “Bedir’de kaybettiklerimizin intikamını şimdi aldık” dediği rivayet edilir.
      Bunu ifadeyle Kur’an’ın sevip saymamızı istediği, Hz. Resulullah Efendimiz’in müminlere emanet ettiği ehl-i beyti ve şehidler sultanıHz. Hüseyini, Yezid ve işbirlikçileri bu âlemde tanımadılar. Ve Yezid’in gönderdiği katiller kerbelâda canice, başta Hz.Hüseyin olmakla oradaki tüm ehli-i beyti ve mahiyetini şehid ettiler buyruluyor. Ve devamla Yezid’in canı haviye’ye yani ikiyüzlü münâfıkların cehennemdeki çukuruna gitti, deniliyor.
Her zamanda ve bu gün dahi Muaviye ve Yezid misyonunu temsil edenler, manevi ehl-i beyti / evlad-ı Resul’u tanımazlar. Ve Şeyhül Ekber Muhiddin Arab-i Hz.nin ve Nesimi Hz.nin şehid edilmesi, Niyazi Mısri Hz.nin sürgün edilmesi, Abdülmalik Hilmi Hz.nin irşad faaliyetlerinin engellenerek tekkesinin kuşunlanması vb. gibi, evlad-ı Resul’e her türlü zulmü yaparlar.  

Kande idi ol muhibbân-ı Ali
Yası tuttu âh u vâh eyledi
Gözlerinden döktüler kanlı yaşı
Ağla matemdir muharremdir bu dem

       Kande:Nerede,Muhibbân-ı Ali: Hz.Ali’yi sevenler demektir. Ki Hz. Ali’yi lâyıkıyla sevmek, Kur’an-ı Kerim ahlakına mensub olmakla beraber velâyet keşfi irfanına erişmekle mümkündür. Çünkü Gadr-ı Hum vadisinde irad ettiği Hadisi şerifte Hz. Resulullah Efendimiz; “...Ey insanlar size iki emanet bırakıyorum bu emanetlere sarılın, bu emanetler cennetin Kevser havuzunda birleşirler. Emanetleriminbiri Kur’an diğeri ehl-i beyt’imdir.” demiş ve Kur’an ile ehl-i beyti birbirine endekslemiştir. Bu itibarlaKur’an ahlâkı ve velâyet irşadına mazhar olanlar, her zaman ehl-i beyt muhabbet ve derdi ile yaşarlar. Fakat Kur’an ahlâkına ve velâyet marifetine mazhar olmayanlar, Hz.Ali’yi ve ehl-i beyti lâyıkıyla tanıyamadıklarından, bunların ehl-i beyt muhabbetleri şeklen, sureta ve takliden olur.

Zar ile ağladılar dokuz felek
İns u cinn ü hûr ü rizvan hem melek
Arş u kürside bulunan ferşe dek
Ağla matemdir muharremdir bu dem

Velâyet irşadı aydınlığı cümle felekleri, insanları, cinleri, melekleri, cennet nimetlerini, ferşi, arşı ve kürsiyi ihata edip kuşattığından, velâyet merifetinden mahrum olmak, aynı zamanda cümle varlık âleminin hakikatı mahiyetinden gafil olmaktır. Bu itibarla ehl-i kemâl velâyet irşadı marifetinden ayrı ve mahrum olmaktan çok korkup Allah’a sığınırlar.

Mâliki-i ejder yanuben hem derdile
Şah Hüseyin’im çağırırken virdile
Ya meded hey meded hem derdile
Ağla matemdir muharremdir bu dem

      Mâlik-i ejder:Daha evvelki beyitlerin açıklamasında ifade edildiği gibi Hz.Ali’nin sadık bir komutanıdır. Ve Malik bin eşter / ejder (ra), Hz.Ali’ye bağlı olup daima onun yanında yer almış, birçok kahramanlıklar ve faydalı hizmetler yapmıştır. Muaviye’nin isyan ederek hırıstiyanlardan ve kendi aşiretin-den topladığı kuvvetlerle gelip, mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını taktığı Sıffın isyanında, Hz.Ali’nin ordu komutanlığı-nı Malik Bin Ejder yapmıştır. Ve Hz.Ali’nin emirliği döneminde Hz. Ali, Malik Bin Ejder’i Mısır’a vali tayin etmiş ve kendisinin halka nasıl davranacağına dair Hz.Ali bir mektiup yazmıştır ki, bu mektup çok meşhur olup adeta tüm zamanlardaki devlet idarecilerine hitab eden bir manifesto ve beyanname niteliğinde-dir. Rivayetlere göre Malik Bin Ejder, Muaviye tarafından zehirli bal ile zehirletilerek şehid edilmiştir.
      Bunu ifadeyle Malik Efendi Hz; hem şah beyit mahlası olarak, hemde zamanın velâyet mürşid-i kâmili olduğunu beyanla, Malik-i Ejder gibi şehidler şahı Hz. Hüseyin’in ulaştığı makamı şehadete erişmek, ehl-i beyt ruhaniyet ve irşadını devamlı kılmak gayreti derdimiz, imdadımız ve muharremimizdir diyor. Allah, cümlemize makamı şehadete ulaşmakta ve ehl-i beyti maneviye dâhil olarak hizmet etmekte, yardımcımız olsun.  

18 Ağustos 2017 Cuma

KURBAN BAYRAMIN’IN HİKMETİ


      Cümle âlemleri ve âlemlerdeki her şeyi mutlak varlığından var edip yaratan yüce Allah’a hamdolsun. Resulü / elçisi Muhammed’e (S.A.V) ve ehl-i beytine selam olsun. Rabbim bizleri onlardan ayrı kalmaktan muhafaza etsin.                                                                                                         Ey mümin kardeşim! “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser-2) ayet hükmünce bayram namazını kılmak ve kurban kesmekle dört gün kutladığımız kurban bayramı, ilmi şeriata göre vacip ve sünnet kabul edilerek kutlanır. Kurban bayramını zahiren kutlamak, hem şahsi hem de sosyal / toplumsal birçok faydalar içerir. Ki bu faydaları, ilmi şeriat âlimleri zahiri yönleriyle izah ederek bizleri aydınlatırlar.Fakat, gerek fitre bayramı gerekse kurban bayramı sadece şeriata ait zahiri toplumsal yönü olan ibadetlerden ibaret olmayıp, bu bayramlar İslâm’ın batın / iç yüzüyle ilgili olan sayısız leddun-i hikmetler içerir. Ki biz kurban bayramını, islâm’ın batın / iç yönü olan ilmi tarikat, ilmi hakikat ve ilmi marifet ışığında değerlendireceğiz.
           Buna göre; kurban bayramının ilk gününe “kurban günü,” (yevmi nahr) diğer üç gününe ise “teşrik / doğuş günleri” (eyyamitteşrik) denir. Bayramdan bir önceki güne de, “arefe günü” denir. Mümin kardeşim! Kurban; kelime olarak kurbiyet, yakınlık demektir. Ki bu kurbiyet / yakınlık, kendinde ve cümle eşya da mevcut olan rabbin makamlarına erişen kul’un rabbi ile beka / ebediyet bulmasının yakınlığıdır. Ve bu yakınlığı beyanla; Arefe günü sabah namazı ile başlayıp bayram müddetince her namazla devam edilerek beş gün boyunca;  “Allahu ekber Allahu ekber, lâilâheillallahu vallahu ekber, Allahu ekber velillâhil hamd” tekbiri getirilir.Ki beş gün getirilen bu tekbirlerin anlamı şöyledir:“Allahu ekber Allahu ekber;” Mevcut olup gözüken şahadet âleminde Allah ekberdir / büyüktür. Gözükmeyen âlemlerde de Allah ekberdir / büyüktür. “Lâilâheillallahu vallahu ekber;” Görünen ve görünmeyen tüm âlemlerde ekber / büyük olan Allah’tan gayrı hiçbir varlık yoktur. “Allahu ekber velillâhil hamd;” Büyük / ekber olup cümle âlemlerde kendisinden başka hiçbir varlık olmayan Allah, hamd edilip öğülmeye yegâne lâyık olandır.” Demektir.  Bu tekbirlerin beş gün müddetince getirilmesinin mana ve hikmeti ise; “Hafa, ruh, nefs, kalp ve sır” olan beş manevi vücut mertebeleri zuhurunda rabbinden gayrı görmeyip rabbin bekasına / ebediyetine kavuşan kulun, rabbin müşahedesiyle hemhâl olmasını ifade eder. Bunu beyanla; Bir insan, kendinin ve cümle âlemin nispet varlığının fenasına / yokluğuna arif olmakla, kurban bayramı öncesindeki manevi vücudun“Hafa” mertebesinin remzettiği arefe günü hakikatine ulaşır. Ve arefe gününün hakikatine erişmekle nispet varlığının oluşturduğu gizli şirkten arınan bir kul, manevi vücudun  “ruh” tecellisine mazhar olmakla, vahdeti Hakk’ı zahir / apaçık müşahede ederek kurban bayramının birinci gününü ilmi hakikat idrakiyla kutlar. Sonra vahdetin kesretine / çokluğuna terekki edip yükselmekle, manevi vücudun “nefs” tecellisini müşahede marifetiyle bayramın ikinci gününü marifetullah üzere idrak eder. Ki marifetullah idrakine erişen bir kul’a, bayramın üçüncü gününü remzeden “kalp” mertebesinin kapıları açılır. Ve böyle bir kul Hakk’ı mutlak ve mukayyet tecellilerinde müşahede ederek, bayramın dördüncü gününü ifade eden sırf zat “sırrı”na erişir.Böylece, “hafa” nın remzettiği fena / yokluk “arefe’sine” ulaşan bir kul, Hakk’ın “ruh, nefs, kalp ve sır” olan dört beka tecellileri  mazhariyetiyle yakınlık / kurban bayramını ebediyen kutlar.Ey mümin kardeşim! Kurban kesmenin hakikati ise şöyledir;Kurban kesmek kelimesi, yakini / yakınlığı kesmek demektir. Ki bayramın birinci gününü remzeden vahdet-i “Ruh” müşahedesiyle zahirde hep Hakk’a nazar etmek, rabbimizin “ve kulum bana kendisine farz kıldığım şeyden bana daha sevimli hiçbir şeyle yaklaşmaz,” (Hadisi kutsi) beyanı gereğince kulun, Hakk’ın farz yakınlığına erişmesidir. İşte kurban kesmenin ledduni hikmeti, kulun eriştiği “farz yakınlık” müşahedesinden “kesilerek,” bayramın ikinci gününün remzettiği vahdetin kesreti olan “Nefs” mertebesine yükselip, ilmi hakikatten ilmi marifet “doğuşlarına / teşrikine” (yevmi nahr’den eyyamitteşrike) terakki etmesidir.Ve böyle bir marifetullaha yükselip terakki eden kul, vahdetin kesreti / çokluğu olan halk’ı zahirde apaçık müşahedeyle mazhar olduğu marifet zenginliğini, insanlığa infak edip dağıtarak marifetullahın fakirlerini ve muhtaçlarını irşad edip aydınlatır.      Buna göre; İlmi şeriatta kesilen kurban etinin bir kısmı zenginin kendisi tüketip rızıklanması, bir kısmı zenginin yakınlarıyla birlikte tüketip rızıklanması, bir kısmı da muhtaç ve fakir olanların rızıklannması için üçe taksim olunması gibi; Hafa’ın remzettiği yokluk arefe’sinin ve kurban bayramının dört gününü remzeden ruh, nefs, kalp, sır mazhariyetiyle rabbin bekasına (ebediyetine) ulaşan insanı kâmilin, marifet ve kemalât zenginliğinden evvela kendi rızıklanır. İkinci olarak kâmilin yakın çevresi olan meclisi nasiplenip rızıklanır. Üçüncü olarak ise; Marifetullah irşadına muhtaç olan ilim irfan fakir ve fukarası nasiplenip rızıklanır. Ey mümin kardeşim! Gafil olup ihmâl etme sakın, yeryüzü olan bu imtihan âleminde ne yap ne et Hakk’a yakınlık / kurban bayramının hakikatinden rızıklanan nasiplilerden ol. Ki o zaman sende, her yerde ve her zamanda rabbin bekası ile zevklenip bayram edersin. Vesselam.  Kurban bayramının ledduni hikmeti yönüyle değerlendirilmesi hatalarıyla beraber tamamlandı. Allah her şeyi en iyi bilendir. Velhamdülillâhirrabbilâlemin  ,


Nejdet Şahin
11- Ekim 2012              
       Salihli 

9 Temmuz 2017 Pazar

Nejdet ŞAHİN’in 1998 yılında HAC dönüşü, zamanın başbakanına, içişleri bakanına genelkurmay başkanına ve devlet büyüklerine gönderdiği mektup.

                 DEĞERLİ BÜYÜĞÜM
         Allah’a şükürler olsun ki İslam’ın beş şartından biri olan Hac emrini yerine getirdim. Yüce tanrıya ne kadar şükür etsek azdır ki büyük Türk milletinin bağrından her zamanda olduğu gibi zamanımızda da Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Atay gibi daha nice ilim adamları çıktı da onların yüzünden bu mubarek milletimiz bin ikiyüz elli yıldır şerefli bir şekilde sancağını taşıdığı yüce İslam dinimizin vahye ve peygamber efendimizin yüce ahlâkına dayanan gerçeğiyle yeniden tanıştı.

        Bu gerçek ilim adamlarının gayret, ikaz ve irşadlarıyla Hac ibadetinin üç günde yüzlerce kişinin ölümü pahasına mevcut uygulamadaki gibi olmayıp, Şevval, zilkade ve zilhicce aylarında yapılabileceğini öğrendim. Yaptığım kendi çapımdaki araştırmalarda gördüm ki bu aylarda HAC emrini yerine getirmemek için hiçbir engel yok. Tek bir engel var o da, yüce dinimizi her konuda ibadetin her türlüsünde istismar edip ticari, siyasi, sosyal çıkarları için alet eden resmi veya gayrı resmi sözde din adamlarıdır.
         Bu sözde din adamları aralarında sanki gizli bir ittifak oluşturmuşlar da, Kuran’ın bu açık hükmünün emrinin uygulanmaması  için müthiş bir gayret ve enerji sarf ediyorlar. Ve doğru yol üzerine oturup her yıl yüzlerce binlerce Hacının ölmesine sakatlanmasına zemin hazırlıyorlar. Yazık, çok yazık.
          Asıl olarak iki günde teferruatlarıyla beş günde yapılıp biten bu HAC ibadetini aylarca süren eziyet ve işkence haline getirip, o mubarek beytullah aşıklarını soyup soğana çeviriyorlar. Ve aynı zamanda CUMHURİYET, DEVLET, ATATÜRK ve yüce Türk milletinin düşmanlarının pervasızca icra ettikleri probaganda ve seminerlerine kasıtlı bir şekilde muhatap ediyorlar.
         Bu konuda o kadar başarılı oluyorlar ki, yalnız Türk Hacılarını değil çeşitli İslam ülkelerinden gelen Hacılar da bu probagandaya tutuluyorlar.Ve Türkiye cumhuriyetini sanki gâvur devlet, devletimizin şerefli kurucularını başta aziz ATATÜRK’ümüz olmak üzere gayrı müslim olarak tanıtıyorlar. Dehşet bir şey.
        Batı sahradan gelmiş bir Hacı ile kısa bir diyaloğum oldu: Bu şahısa ATATÜRK’ün ve Türk ordusunun müslüman olduğunu, yüce ATATÜRK’ün son nefesininin <Ve aleykümesselam> olduğunu söylediğimde şaşırdı. Ve yanındaki arkadaşına: Bak bu kardeşimiz ATATÜRK ve askeriyenin müslüman olduğunu söylüyor dedi. Ve memnun bir şekilde ayrıldık.
       Şu anda bu mubarek beldeleri işgal eden yönetim, bu ihanet şebekelerine yardım ediyor, her türlü ortamı sağlıyor. Büyük bir tezgah kurulmuş ve çalışıyor. Beytullah aşıklarının beynini kirletiyorlar, Cumhuriyet ve ATATÜRK düşmanı yapıyorlar.
      Kanaatim odur ki, Hac organizesi yapan firmaların Suudi Arabistandaki temsilci, rehber ve görevlileri firmaları tarafından bilinçli olarak Cumhuriyet ve ATATÜRK düşmanı kimselerden seçiliyor. Bu görevililer her fırsatı değerlendirip zehirlerini akıtıyorlar. Kabile yönetiminin beceriksizliğinden dolayı meydana gelen aksaklık ve zulmü akıl almaz bir şekilde tevil ederek Türkiye Cumhuriyetine mâl ediyorlar.
     Ben yıllarca küçük esnaf olarak serbest ticaretle meşgul olmuş, ilkokul mezunu S.S.K. emeklisiyim. Türk milletinin mensubu olmaktan gurur duyuyor ve yüce tanrının bir lûtfu olarak görüyorum. Milletimin ve askerimin adının Hz. Peygamber efendimizin adıyla anılmasını kutsal bir tecelli olarak değerlendiriyor ve şeref duyuyorum.
    Yıllardır yaptığım kendi çapımdaki araştırmalar okuduğum dini ve ilmi eserler başta Kuran olmak üzere, okudukça yüce ATATÜRK’ün büyüklüğünü, görüş ve devrimlerinin ne kadar isabetli oluşunu ve Cumhuriyetin ne kadar doğru bir sistem olduğu gerçeğine götürdü.
    Gerçek o ki; Hz. Peygamber efendimizin tebliğ ettiği vaz ettiği sistem yönetim Cumhuriyettir. Bu gerçeği büyük ATATÜRK Nutuk’ta; Hilafetin kaldırılmasıyla ilgili olarak mecliste yaptığı konuşmada söylüyor. O muazzam ifadeyle tesbitle halifeliğin olamıyacağını, Kuran ve peygamber efendimizin Cumhuriyet emrettiğini söylüyor.
     Bu anlayışla Cumhuriyeti kollamak ve ona hizmeti asli bir görev kabul ediyorum. Yirmi dört saatimin önemli bir bölümünü etrafıma Cumnuriyetin faziletini anlatmak ve düşmanlarının gerçek yüzlerini teşhir etmekle geçmektedir.
       24- 1- 1998 ve 7- 2- 1998 tarihleri arasında yapmış olduğum HAC ibadeti esnasında gördüklerimin ve yaptığım tesbitlerin kısa bir özetini siz büyüklerime yazmayı bildirmeyi KUVVAYI MİLLİYE’ye bir tas ayran vermek şuuruyla görev bildim. Bilgilerinize arz ederim.
                                                                                 12- 3- 1998

                                                                               NEJDET ŞAHİN            




21 Haziran 2017 Çarşamba

İsmi ne şeker, ne Ramazan olan FİTRE BAYRAMI ve FİTRE sadakasının hikmeti

      Yarattıkları içinde sadece insana Hakk’a vuslat / kavuşma fıtratını lütuf ve ihsan eden Allaha hamdolsun. Resulu Muhammed (sav) ve ehli beyte selam olsun, Rabbim bizleri onların meclisinden mahrum etmesin.  
      Fitre veya fıtır olarak ifade olunan fitre sadakasını vermek, Fitre bayramını idrâk etmek vacip ibadetlerdendir. Fitre sadakasını vermek ve fitre bayramı namazını kılıp bayramı kutlamayı beyanla Cenab-ı Hak Kuran’da; “Nefsini/benliğini temizleyip/arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbini zikretmiş ve namazı kılmıştır o.” (Ala,14-15) buyurur. Ki, bu ayetler fitre sadakası ile temizlenen kulun felâh ve kurtuluşa ulaşma sevinci ile neşelenerek, zikrullah mazhariyetiyle bayram namazını kılmalarını ifade eder.
      Fitre bayramı; Bu yeryüzü âlemine doğmakla/doğuşla alâkalı bir bayram olup, halk arasında şeker ya da Ramazan bayramı olarak adlandırılır. Ki, bu bayramı şeker veya ramazan isimleriyle ifade etmek yanlıştır. Çünkü oruç aylık ibadettir ve ramazan oruç ayıdır. Nasıl ki günün beş vakti ile namaz kayıtlı ise, ömür vakti ile hac kayıtlı ise, yıl vakti ile zekât kayıtlı ise, oruçta Ramazan ayı vakti ile kayıtlı bir ibadettir. Bu sebepten ramazan ayı bayram ayı değil, oruç ayıdır.
      Bu itibarla hicri takvimin on iki ayından birisi olan ramazan ayının girmesi ile gündüz, yani imsak ile iftar arasında özrü olmayan her mümin’in, ister o gün niyet etsin isterse niyet etmesin oruç tutması farzdır. Çünkü ayla kayıtlı olan bir ibadet, günlük niyetlerle sıhhat bulmaz. Yani günlük niyet aylık ibadet olan orucu bağlamadığından, ramazan ayı içerisinde bir mümin eğer özrü olmadan o gün oruç tutmaya niyet etmedim diye yiyip içerse haram işlemiş olur.
      Hicri takvime göre ramazan ayı, arefe günü akşam namazının vaktinin girmesiyle biter. Ve akşam namazıyla yeni ay olan şevval ayına girilir. Bu itibarla eğer bayram ay ismi ile ifade edilecekse, şevval ismi ile ifade etmek icap eder.
Velhasıl, fitre bayramını hemen oruç ayı ramazanın arkasından gelen ayın başında olmasından dolayı Ramazan bayramı, bayramlarda tatlı yenilmesinden dolayı şeker bayramı olarak ifade edilmesi çok ucuz, yüzeysel ve tefekkürden mahrum tutarsız bir anlayıştır. Bu tutarsız anlayış, bayramların ledduni hikmetinden gaflet ve cahil olunmasının beyanıdır.
      Şeriata göre Fitre bayramı, fitre sadakasını verdikten sonra kutlanılan bir bayram olduğu için, fitre sadakasının muhakkak bayram namazından önce verilmesi gerekir. Fitre /  Fıtır, bu yeryüzü âlemine doğup ta hayatta olmak anlamını ifade ettiğinden, fitre hayatta olup yaşayan bir insanın vücudunun sadakasıdır. Bundan dolayı bu yeryüzü âlemine doğan bir günlük bebeğin dahi fitre sadakası verilir. Yani fitre sadakası fakir veya zengin, bu âlemde hayatta olup yaşayan herkesin vermekle yükümlü olduğu vücut varlığının sadakasıdır.                 
      Bazıları, yüzeysel basit ve tefekkürden mahrum bir mukayase ile fitre sadakasını, zekattaki gibi zenginlik sınırına ulaşan zenginler tarafından verilmesi gerektiğini söyleseler de bu doğru değildir. Çünkü bu âleme doğmuş ve bu yeryüzünde yaşayan bir kimsenin, yaşamasının bedeli olan bir sadaka olduğu için fitre, zengin olsun olmasın hayatta olup yaşayan herkes tarafından az veya çok yaşamasının bedeli niyetiyle, nakit veya ayni olarak verilir. Bu sebepten çocukların hatta yeni doğmuş bir günlük bebeğin dahi fitresi verilir. Bu itibarla fitre sadakasının hesaplanması, zekâttaki zenginlik hesabı gibi olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın bir kimseye verdiği vücudunun hacmi ile eş değerdeki bir topraktan elde edilecek arpa, buğday veya üzüm hurma vb. mahsul ile ölçülerek yapılır.
      Mesela, yaklaşık bir insan bedeni kadar topraktan elde edilecek arpa buğday, o zamanın fiyatları ile kaç para ederse o fiyat, o yılın fitre bedeli olur. Ki, bu hesaplamaya göre bir insan vücudu kadar topraktan, yaklaşık 2,9 kg arpa, 1.5 kg buğday, 2.9 kg üzüm ve hurma elde edilebilir kabul edildiği için, bu miktarlardaki arpanın, buğdayın, üzümün, hurmanın vb. mahsulün o zamanın fiyatlarıyla kaç para ederse, bu para arpaya buğdaya vb. mahsule göre verilecek o yılki fitre bedelini oluşturur. Fakat her infakta olduğu gibi bu hesaplamalarla sınırlı kalınmayıp, istenilen oranda daha kıymetli mahsuller ölçü alınarak daha fazla da verilebilir.
      Bu itibarla fitre sadakası; yaşayan bir kulun vücut varlığının sadakası olup, zenginler tarafından fazla fazla verilebildiği gibi, fakir muhtaç olan müminlerin de bir zeytin tanesi de olsa, bir bardak su da olsa fitre niyeti ile muhakkak vermeleri gereken bir sadakadır.
      Buna göre bu sadakayı bayram namazından önce veren zengin veya fakir her mümin, bayram namazını kılarak herkesle bayramlaşarak üç gün bayram neşesi ile tatlı yer tatlı konuşur. Büyüklerin elini öperek onları ziyaret eder, küçüklere bahşişler verilerek büyük küçük cümle müminler bayram sevincini paylaşırlar. Bu sevinci ifadeyle yeni elbiseler giyilerek, şarkıların türkülerin neşeli olanları ve oyun havaları söylenerek oyunlar oynanır. Hatta bazı Türk yurtlarında özellikle Türkistan ana yurdundaki bayram kutlamalarında, cami’lerin mescit’lerin üstüne ve duvarlarına davul zurnalar yerleştirilir. Ve bayram namazı kılındıktan hemen sonra bu davul ve zurnalar eşliğinde tüm cemaat oyun oynayarak camiden çıkarlar. Ve cami avlusunda herkes oyunlar oynayarak bayramın ruhaniyetine uygun kutlamalar yaparak bayramlaşılır. Vesselam.
Buraya kadar bahsettiklerimiz fitre sadakasının ve bayramının şeriat yönüne, yani zahirine ait değerlendirmelerdir.
      Fıtır sadakası ve bayramı, mana yönü ile değerlendirildiğinde ise, birçok hikmetler ve ledduni sırlar içerir: Bunu beyanla Hz. Resulullah (sav) Efendimiz’in İbni Abbas’a “Vücudunu kayırma” demesi üzerine, İbn-i Abbas; “Ya Resûlullah, vücudum kusur mudur?” dedi. Resûlullah Efendimiz de cevaben; “Vücut günahı hiçbir günahla mukayese olunmayan bir günahtır.” buyurmuştur. Ki, bu hadisi şerifte ifade edilen vücut, et ve kemikten ibaret olan insan bedeni değildir. Bu vücut; Kulun cehaletle var olduğunu zannederek kendine nispet ettiği ve gizli şirk olan vücudu varlığıdır. Bunu ifade ile Hz. Resulullah Efendimiz; “Ben ümmetimin açık şirkinden değil gizli şirkinden korkarım.”  buyurmuştur.
      Buna göre; leddun-i yönüyle fitre sadakası, kulun “vücut günahı” olan “gizli şirk” ten temizlenmesini ve arınmasını ifade eder. Bu sebepten fitre bayramı namazında imamlar Fatiha’dan sonra, zammı süre olarak genellikle “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) ayeti veya benzeri ayetleri okurlar.
      İşte bu temizlik ve arınma, zahiri olarak yani şeriata göre sadaka verilerek yapılır. Ve sadakalar kulun bedenini ve malını temizler, fakat kul’un gizli şirk pisliğini temizleyemez. Bunu beyanla Kuran’da; “…müşrikler pistir…” (Tevbe, 28) buyrulur. Ki Şirk pisliği, aynı zamanda Kuranı Kerim’deki; “Allah kendisine ortak/şirk koşulmasını affetmez” (Nisa-48-116) ifadesinde olduğu gibi, affedilmeyen bir günahtır. Ve affedilmeyen günah olan şirk için yine kuranın “…Allah’a şirk koşma, çünkü Allah’a şirk koşmak, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lukman, 13) beyanından anlaşıldığı gibi büyük zulümdür. İşte hiçbir günahla mukayese olunmayan vücut günahı, büyük zulüm, affedilmeyen günah ve pislik olan şirk’ten kulun temizlenip arınmasının çaresi tevhittir. Ve Hadisi şerifte buyrulduğu gibi, nasıl açık ve gizli olmakla şirk iki kısım ise, tevhit te şeriat tevhidi ve tevhidi hakiki olmak üzere iki kısımdır.
      Buna göre şeriat tevhidi, kelimeyi tevhidi kalbi ile tasdik edip dil ile söylemekten ibarettir. Ki bir kimse, “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah / Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.” kelimesini kalbiyle tasdik edip dili ile söylemekle açık şirkten (müşriklikten) arınır. Ve şeriat tevhidine girerek, gayrı Müslimlikten (İslam dışılıktan) kurtularak, İslam dininin mümini olur. Bunu ifade ile Cenab-ı Hak, Şeriat tevhidinin dışında kalmış olan ehli kitaba, yani Hırıstiyan ve Yahudilere hitaben; “De ki ey ehli kitap sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze/kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi rab’ler edinmeye-lim” (Ali İmran, 64) buyurur ki, bu ayetin muhtevası tevhittir. Çünkü ehli kitap ve müşrikler Hz. Resulullah’a iman etmediklerinden, yani “Muhammeden Resulullah- Muhammed Allah’ın elçisidir.” demedikleri için, hatem / son peygamber olan Hz Muhammed’in (sav) tebliğindeki tevhit’ten mahrum kalıp, “la ilahe illallah–Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyemiyorlar. Ve onlar Allah’ı beşer’e yani insana benzettiği için, Allah’a açıkça şirk koşuyor ve müşrik oluyorlar. Bunu ifade ile Kuranda; “Yahudiler Üzeyir Allah’ın oğludur dediler, Hıristiyanlarda Mesih, Allah’ın oğludur dediler…” (Tevbe, 30) buyrulur.
      İşte böyle açık şirk ehli olan gayrı Müslim (İslam dışı) müşrikler, “…Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi Rabb’ler edinmeyelim…” (Ali İmran, 64) Kur’an-ı Kerim’in davetine uyarlarsa, onlarda Hz Muhammed’in tebliğine uymuş olup “Lailahe illallah Muhammeden Resulullah” ikrarı ile tevhit dininin mümini olurlar. Ve açık şirkten kurtulup, şeriat’ın tevhidine dâhil olurlar.
      Böyle şeriat tevhidine dâhil olup ta açık şirkten arınan bir kul, gizli şirkten ise kurtulmuş olmaz. Kul’un gizli şirkten kurtulması için, tevhidin hakikatine daim zikir uyanıklığı ve meratibi ilahi olan tevhit makamları müşahedesi ile ulaşması gerekir. Ki, ancak o zaman kul tevhidi hakiki irfanı ile gizli şirk’ten arınıp kurtulur. 
      Vücut günahı olan gizli şirkten kul’u temizleyerek kurtaran tevhidi hakikiyi ifadeyle Hz Peygamber Efendimiz; ''El fakr’u fahri, el fakru fahri, el fakru fahri /  fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır.” buyurmuştur ki, bu hadisi şerifte beyan edilen fakirlik, mal mülk fakirliği değildir. Çünkü Hz. Resulullah (sav) maddi yönden zengin bir kimse idi ve ticarat yapan bir tüccardı. Hiç fakir kimse sermayesi olmadan tüccarlık yapabilir mi? Yapamaz. Ayrıca Kuran’da; “Seni fakir buldu da zengin etmedi mi?” (Duha, 8) beyanı vardır. Pir Seyit Muhammed Nur Hz; “Resulullah efendimiz için, bazı kimseler madden fakirdi, yok hasırda yatardı, ekmek bulur katık bulamazdı derler. Bunların hepsi uydurma, yalan olup Hz. Peygambere iftiradır.” diyor. Velhasıl Hz. Resulullah Efendimize madden fakirdi demek, yukarıdaki ayeti inkar etmek olur ki, Hz. Peygamberin iftihar ettiği fakirlik, tevhidi hakikinin fenafillah keşfi irfanıyla, gizli şirk ve vücut günahı olan nispet varlığının fenası / yokluğu olan fakirliktir.                 
      Bu fakirliği Hz. Resulullah’ın üç defa tekrar etmesi ise, nisbet varlığın üç tesir ile kulda gizli şirk oluşturmasındandır.
Bu tesirin birincisi, kulun kendine ve âleme nispet ettiği fiiller yönündendir. İkincisi, kendine ve âleme nispet ettiği sıfatlar yönündendir. Üçüncüsü ise kendine ve âleme nispet ettiği vücut yönündendir. Velhasıl Hz. Resulullah nispet fiilinin, sıfatlarının ve vücudunun olmaması itibarıyla fakirdi ve bu fakirliği ile iftihar etti.
      İşte bir kimse bu varlıklar Hakk’ın iken, cehaletle bunlara sahip çıkıp cümle faaliyette Allah Fail iken ben Fail’im, cümle sıfatta Mefsuf Allah iken, ben Mefsuf’um, cümle varlıkta cenabı Hak Mevcut iken, cehaletle kendi nispetlerini var zannetmesi onun vücut günahıdır. Ve kul’un cehaletle var zannederek işlediği vücut günahını, tevhid-i hakiki irfanı ile fena / yok etmesi, onun ledduni yönden fitre vermesi olup, “gizli şirk” pisliğinden arınıp “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) beyanındaki ledduni hikmet gereğince temizlenmesidir. Ve ilmi hakikate göre fitre sadakasının verilmesidir.
      İşte böyle hakikate göre fitre veren bir kul ancak bayram namazının hakikatine ulaşıp, rabbine vuslat neşesi ve zevki ilahi ile zevklenerek bayram eder. Ki böyle irfana mazhar olan arif ve kâmil bir kulun nazarında Hakk’ın hüsnü cemalinden (güzel yüzünden) başka bir müşahede olmaz. Çünkü onun kendi nispet varlığı fena / yok olduğundan o yokluğuyla Hakk’ın mevcuttaki zuhuru müşahedesine erişir. Ve Kuran’ın; “…Siz yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) beyanı mazhariyetiyle o, her nereye baksa Hakk’ın veçhinden / yüzünden başka bir şey görmez. Ve daima rabbin hüsnü cemali (güzel yüzü) müşahedesi ile bayram yapar. Ki bunu ifadeyle Hacı Bayramı Veli Hz;

“El fakru fahri el fakru fahri”
Demedi mi âlemler fahri

Fahrinin zikrin fahrinin zikrin
Mahv u fena da buldu bu gönlüm

Bayramım imdi bayramım imdi
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm diyor.

      Ayrıca Bu bayramın üç gün olması Rabbin vechinin zat, sıfat ve ef’al tecellileriyle kuluna gözükmesinden dolayıdır. Ki, bu üç tecelli müşahedesine ulaşan bir kul, ebediyen cümle âlemlerde rabbini müşahede bayramının neşe ve zevki ile yaşar. Allah her şeyi en iyi bilendir.
      Fitre sadakasının ve bayramının ledduni hikmetin dair açıklama burada hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Fitre sadakasının ve bayramının hakikatine ulaşmayı ihsan etmesi niyazıyla âlemlerin Rabbine hamd, Hz. Muhammed’e (sav) ve evladı resule selam olsun.    
                                                                                      
                                                     
                                                                            Nejdet Şahin