31 Aralık 2017 Pazar

Harab oldu beden nur-ı cemalinden

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN

                            Harab oldu beden nur-ı cemalinden
                            O vahded bağının gül-i visalinden
        Nur-u cemal; Allahın güzel yüzünün aydınlığı, vahdet bağı; bir’lik, tevhid, bağı bahçesi, gül-i visal; gül’e vasıl olup kavuşmak, demektir. Cenabı Hakk’ın celâl ve cemal tecellileri tesiri geniş isimleridir. Ve zuhura gelen her bir tecelli bu iki ana isim olan celâl ve cemal tesiri ile açığa çıkar. Ki celâl’in tesiriyle, cümle âlemin ve insanın kendi varlığı kul’a perde olur da, insan kendinde ve cümle eşyada mevcut ve zahir olan rabbin cemalini müşahade edemez.
       Fakat yaratılmış olan cümle âlemi halkın içindeki, ehl-i zikrin ve ehl-i tevhidi hakiki’nin oluşturduğu mecliste mürşidi kâmilin telkini irşadıyla, rabbin cemali zahir olup açığa çıkar. Ve o meclistekiler kalplerindeki daim zikir uyanıklığı ve tevhidi hakiki keşfi irfanıyla rabbine vasıl olup, rabbin nur-u cemalini müşahade ederler. Çünkü tevhidi hakiki irşadıyla nur-u cemal müşahadesine perde olan, celâl tesirindeki cümle âlemin ve kulun nisbet varlığı harab, yani fenafillâh (Allahta yok) olur. Ve nisbet varlığı fenafillâh keşfi irfanıyla harab olan kul rabbine kavuşup, rabbin nur-u cemalini müşahade eder.
       İşte böyle rabbin nur-u cemalini müşahadeye erişmek, Muhammedi kulluk olup, böyle kulların meclisi gül bağı, gül bahçesidir. Ve o mecliste ruh-u Muhammed mevcut ve galip olduğundan, o meclisten daima resulullah efendimizin gül kokusu zahir olup açığa çıkar. Çünkü Hz.resulullahın teri gül gibi koktuğu için resulullah efendimizden gül kokusu zahir olurdu. Bu itibarla gül koklamak sünnet olarak kabul edilmiştir.
      Bunu beyanla; Harab oldu cehaletle kendime nisbet ettiğim bedeni varlığım Nur-ı cemalinden, o vahded bağının gül-i visalinden buyruluyor. Yani vahdet / bir’lik bağı olan kâmilin meclisindeki irşadla, rabbin nur-u cemaline (rabbin cemal yüzü aydınlığına) kavuşup, Muhammed-i kulluğa erişmemle, fena / harab oldu cehaletle kendime nisbet ettiğim bedeni varlığım, demektir.  
                            Esip bad-ı şeym açılır ezhar
                            Sur düştü yüz üstüne kokusundan
        Bad-ı şeym; soğuk rüzgâr, ezhar; çiçekler, sur; şenlik, düğün, ziyafet, anlamlarında olup, bad-ı şeym yani soğuk rüzgâr, kâmilin meclisine ilk defa gelen kimsenin nefsine o mecliste zuhur eden sohbet ve anlayışların önce ters ve zor gelmesini ifade eder. Çünkü kâmilin meclisinde, daima ruhun gıdası olan zikrullah ve Hak sohbeti yapılır, Allahın emir ve yasaklarına kesinlikle riayet telkin edilerek özendirilir. Ki bunlar, masivaya (Hak’tan gayrı şeylere) yönelmiş ehl-i nefs olan kişiye zor ve ters geldiğinden o kişinin, nefsine bad-ı şeym yani soğuk rüzgâr tesiri yapar. Fakat her kim Kâmilin meclisine girer de, kâmilin telkin-i irşadına sadık olup zikrullah ve Allah sohbetiyle meşgul olursa o kişiye, ezhar yani manevi ruhani çiçekler açılır ve o kimse manevi ruhani kokular gıdalar sur-u / ziyafetiyle beslenerek şenlenip, Muhammedi kullukla yaşar.
      Bunu ifadeyle; Kâmilin telkin-i irşadı kulun nefsine, önceleri ters ve zor olmakla esip bad-ı şeym (soğuk rüzgâr) gibi gelir. Fakat kâmilin telkini irşadına sadakatla kul’a açılır ezhar, yani ruhani manevi çiçekler deniliyor. Ve devamla, sur düştü yüz üstüne kokusundan, yani o ruhani manevi gıdalar ve kokular, kulun ruhaniyetine manevi ziyafet olur da kul, o gıdalarla kokularla şenlenir. Buyruluyor.
                            Tesella'yı verip kalbe dahi ferrah
                            Hakikat kokusu enf u meşamınden
       Tesella; teselli, avunma, avutma, ferrah; ferah, şen, sıkıntıda olmayan, hakikat kokusu; cenab-ı Hakk’ın kokusu, enf u meşam; koklanabilen güzel kokuların toplamı / cemi demektir.
Hakikat ilim irfanı, Hak’tan gayrı bir varlık kabul etmediğinden hakikat kokusu, kulun müşahadesinde Hak’tan gayrı bir varlığın olmamasından hâsıl olur. Ve bu koku cümle varlıklarda mevcut ve zahir olan rabbin müşahadesinden hâsıl olduğu için, enf-u meşamdır, yani en güzel kokudur. Çünkü beytullah (Allahın evi) olan kulun kalbi, ancak kokuların cemi / toplamı olan rabbin kokusu ile sıkıntılardan arınıp rahata erişir. Ki yüce Allah, “her kimin kalbinde Allah olursa ben iki cihanda (dünya ahiret) onun dostu olurum, her kimin kalbinde Allah olmazsa ben onun iki cihanda (dünya ahiret) hasmı olurum.” (hadisi kutsi) Diyor. 
      Bunu beyanla; Tesella'yı verip kalbe dahi ferah, hakikat kokusu enf u meşamınden buyruluyor. Ki tevhidi hakiki keşfi irfanıyla, her tecellide Hakk’ı müşahadeye erişme zevk-i keyfiyetinden hâsıl olan güzel kokular teselli olup, kalbe ferahlık, şenlik verir demektir.
                            Vücudun şehrini can içre bulan
                            Meta-ı ahseni alır pazarından
      Vücudun şehri; kulun ve cümle varlığın aslı hakikatı olan, vahdet-i vücud şehridir. Meta-ı Ahsen; güzel, en güzel olan, demektir.
Buna göre, her kim cümle âlemin ve kendinin aslı hakikatı olup, cümle varlıklarda ve kendinde mevcut olan rabbini bulup rabbine kavuşursa o kul, rabbine vuslat zevkini tatmakla irfan cennetine girerek en güzel pazarı, yani ticareti alışverişi yapmış olur. Çünkü insanın yaradılışının yüce amacı Hakkı bulup, Hakk’a vasıl olmak ve Hak’tan başka müşahade etmemektir. Ki bir kul ancak bu yaradılış amacına ulaşmakla, imtihan âleminde irfan cennetine dâhil olup, rabbin katında ebediyen meta-ı ahsen olan zevkullah ile zevklenme pazarı ile pazarlanır.
     Bunu ifadeyle; cümle âlemin ve kendinin aslı hakikatı olan vehdet-i vücudu şehrini, cümle halkı âlemde ve kendi can-ı içre bulan bir kul rabbin katına yükselerek, zevkullah ile irfan cennetine dâhil olmakla meta-ı ahseni, yani en güzel kulluk tadını alır rabbine vuslat pazarından, buyruluyor.
                            Bu suretden geçip âlem verasında  
                            Bugün Malik haber aldın didarından
         Suret; şekil, görünüş, anlamında olup kulun kendine ve cümle âleme cehaletle nisbet ettiği tüm varlıkların ifadesidir. Âlem verası; yaratılmış olan cümle mahlıûkat. Didar; sevgilinin yüzü çehresi, demektir.
Bunu beyanla, Malik Efendi Hz. kendini muhatap ederek bizlere; Cümle âlemin ve kendi nisbet varlığından fenafillâh keşfi irfanı ile geçebildiğin gün, kavuşup görmekle didarından / ilâhi sevgilinin güzel yüzünden haberdar olursun, diyor.   


Yan ey'aşık yan tevhidle boyan

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN

                            Yan ey'aşık yan tevhidle boyan
                            Bir Allah diyen buldu cennetân
       Kuranda; “Allahın boyasını esas alın. Allahtan daha güzel kim boya vurabilir...” (Bakara- 138) Buyrulur. Ki ayette ifade olunan “Allah’ın boyası,” tevhid boyasıdır. Tevhidle boyanmak ise; İlâhi aşk mazhariyetiyle kulun cümle nisbet varlıklarını yakıp, kendinde ve cümle âlemde mevcut olan Allah’ın vahdetine / bir’liğine gark olmasıdır. Bunun için, muhakkak mesleki resul telkini olan zikri daim ve tevhid makamlarının irşadına mazhar olmak gerekir.
Her kim tevhid makamlarının keşfi irfanına mazhar olursa onun müşahadesinde, Allah’ın vahdetinden / bir’liğinden gayrı bir şey kalmadığından, o Hak âşığı olan kişi Allah’ın boyasıyla yani tevhidin vahdet / bir’lik boyası ile boyanmış olur. Ve böyle Allah’ın boyasıyla, yani meratibi tevhidle boyanan bir Hak aşığı bu âlemde irfan cennetine dâhil olduğu gibi, Allah’ın emir ve yasaklarına kesinlikle itaat etmesiylede, ahiretteki amel cennetine girer. Ve böylece Hak aşığı cennetan, yani iki cennet olan irfan ve amel cennetlerini bulmuş olur.
      Bunu beyanla; Cümle âlemin ve kendinin nisbet varlığını ilâhi aşk ateşi ile mahvederek yan ey'aşık yan. Kâmil mürşidin telkini olan makamatı tevhidle, yani Allah’ın vahdet-i / bir’liği ile boyan. Ve iyi bil ki, böyle Allah’ın vahdetine / bir’liğine kavuşmakla Hak’tan gayrı görmeyerek bir Allah diyen, buldu cennetân (iki cennet) buyruluyor. Yani hem bu âlemde irfan cennetine, hemde ahiretteki amel cennetine dâhil olmakla Hak âşığı iki cennete dâhil olur, demektir.
                            Gözden aksın kan kalb etsin cevlân
                            Aç perdeyi can görünsün canan
        Gözden kan akması; aşığın derdi ilâhi / Allah derdi ile dertlenmesidir. Kalbin cevlânı; Aşığın ilâhi sevgiliden başka bir şeye itibar etmeyip, daima sevgiliye yönelmesidir. Aç perdeyi can görünsün canan ifadesinin izahı ise şöyledir; Can ile ruh aynı anlamda olup, ruh ikilik kabul etmeyen bir’liğin / vahdetin ifadesidir. Ve ruh vahdetine, zamanın mürşidi kâmili mazhar olduğu için kâmil’e, ruh-u revân yani yürüyen ruh denir. Bu itibarla, perdeyi can ın açması; âşık’la canan (ilâhi sevgili) arasındaki cehlin oluşturduğu nisbet varlık perdesinin, ruh / can mazharı olan kâmilin irşadıyla fenaya / yokluğa erişerek açılmasıdır. Ki bu perdenin açılmasıyla âşık, gerek kendinde gerekse cümle âlemdeki her tecellide cananı (ilâh-i sevgiliyi) görüp müşahede eder.  
       Bunu beyanla, Allah derdi ile gözden aksın kan, mesleki resul telkini olan zikri daim ile kalb etsin cevlân. Ve can (ruh) mazharı olan mürşidi kâmilin makamatı tevhid telkini irşadıyla, nisbet varlık perdesi fenaya / yokluğa erişip açılarak, her tarafta ve her tecellide görünsün canan, (ilâh-i sevgili) buyruluyor.       
                            Hakk'ı görmeyen oldu merdûdân
                            Sakın ey ihvan olma şeytanân
       Merdudan; iki kere reddedilen, şeytanan; iki şeytan, İhvan; ruh, iman kardeşiliği anlamında olup, mesleki resule dâhil olmuş mürşidi kâmile intisap etmiş olanlardır.
Buna göre, her kim bu yeryüzü olan imtihan âleminde, zikri daim ve tevhid makamlarının keşfi irfanına ulaşamaz, rabbi ile arasındaki nisbet varlık perdesini kaldırmazda rabbine kavuşamazsa o kimse, dünyada da ahirette de rabbini göremez, rabbini müşahade edemez. Ve o kişi merdûdân, yani iki kere rabbini görüp müşahade huzurundan reddedilmiş olur.
Bu merdudanlığın yani iki kere reddedilmenin birincisi; kulun bu dünyada rabbine kavuşup rabbini müşahade etmekten reddedilmesidir. İkincisi ise, ahirette de rabbine kavuşup rabbini müşahade etmekten reddedilmesidir. Ki bunu ifadeyle kuranda; “Bu dünyada kör olan ahirette de kördür.” (İsrâ- 72) buyrulur.
      İhvan; mesleki resule intisab etmiş, bu âlemde mürşidi kâmili bulmuş ve kâmilden seyri süluk görmüş kimselere denir. Kâmil’den zikri daim ve tevhid makamlarının telkinine mazhar olmuş bir ihvan, eğer telkin edilen Allahın emir ve yasaklarına kesinlikle itaat edip, telkin edilen zikrullaha, tevhid makamlarına ve âli prensiplere riayet ederse, o ihvan bu âlemde rabbine kavuşup rabbini görüp müşahade eder. Böyle bir ihvan, rabbin vuslatından bu âlemde ve cümle âlemlerde ebediyyen ayrılmaz ve daima rabbin müşahadesiyle var olur. Eğer bir ihvan kâmilin telkini olan Allahın emir ve yasaklarına muhakkak itaati, zikrullahı, tevhid mertebeleri ve âli prensiplerin bir kısmını veya tamamını kabul etmemekle, inkâr etmekle yahut kısaltarak yahut ilaveler yapıp ziyadeleştirmekle değiştirerek, bu telkin ve âli prensipleri zedeler veya terk ederse, o ihvan şeytanân yani iki şeytan olur.
      Bu iki şeytanlığın birincisi; İhvanın, mürşidi kâmilin telkini ile ulaştığı rabbin vuslat ve müşahadesinden bu dünyada aynı şeytan gibi uzaklaşarak, ayrı kalıp kovulmasıdır. İkincisi ise; İhvanın, ahirete de rabbin vuslat ve müşahadesinden aynı şeytan gibi ayrı kalıp kovulmasıdır. Bunu ifadeyle kuranda; “Kim Rahman’ın zikrini görmezlikten gelip ondan uzaklaşırsa, biz ona bir şeytanı musallat ederiz de ona can yoldaşı olur. Bu şeytanlar onları yoldan saptırırlar. Onlarsa, kendilerinin halâ hidayet üzere olduklarını sanırlar.” (Zuhruf-36, 37) denildiği gibi diğer bir beyanda;  “Kim de benim zikrimden yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O; Rabbim! Beni niçin kör haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim! Der. Allah buyrur: Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun.” (Taha- 124, 125, 126) buyrulur.
      Bunu beyanla, bu âlemde kâmil mürşidi bulmamış, kâmilin zikri daim ve meratibi tevhid telkin keşfi irfanından mahrum kalarak Hakk’a kavuşmamış ve Hakk'ı görmeyen bir kişi, oldu merdûdân. Yani böyle bir kimse rabbin müşahadesinden hem dünyada hemde ahirette olmak üzere iki kere reddedildi, deniliyor. Ve devamla, bu âlemde kâmilin telkini mazharyetiyle Hakk’a kavuşmuş, her tecellide daima rabbini müşahade eden ihvana hitaben de; Mürşidi kâmilin kuran emir ve yasaklarına itaat emrini terk etmekten, zikri daim, meratibi tevhid ve âli prensipler telkinini eksiltmekten, ziyadeleştirmekten veya terk etmekten kesinlikle sakın ey ihvan. Ki, olmayasın şeytanân, (iki şeytan) buyruluyor.
                            Daim'üd-devran zikr eyleyen
                            Gaibi bulan kıldı secdetân
      Gaib; görünmeyen, secdetân; iki secde, demektir. Buna göre, her yerde cümle eşyada ve tüm varlıklarda daima mevcut ve zahir olmasına rağmen cahillere gaip (kayıp) olup gözükmeyen cenab-ı Hakk’ı, her nefeste zikri daim uyanıklığı ve meratibi tevhid keşfi irfanıyla kim bulup Hakk’a kavuşursa o, secdetân yani iki secde yapar deniliyor. Ki yüce Allah’ın “…secde et ve yaklaş” (Alak- 19) buyruğundan anlaşıldığı gibi secde, yakınlık, yani kulun Hakk’a yakınlığı demektir. Ve kulun Hakk’a farz yakınlık (kubu feraiz) ve nafilelerle yakınlık (kurbu nevafil) olmakla iki yakınlığı vardır.  Ki bu iki yakınlığı ifadeyle, hadisi kutside yüce Allah “Ve kulum bana, kendisine farz kıldığım şeyden bana daha sevimli hiçbir şeyle yaklaşmaz.” Buyurmakla farz yakınlığı, (kurbu feraizi) “Kulum bana nevafille öyle yaklaşır ki, onu severim ve onun görmesine göz, işitmesine kulak, konuşmasına dil, tutmasına el, yürümesine ayak olurum. Ve o kul’um benimle görür, benimle işitir, benimle konuşur, benimle tutar, benimle yürür.”  Buyurmakla da nafile yakınlığı (kurbu nevafili) beyan eder. İşte bu iki yakınlık müşahedesi kulun secdetânı, yani iki secdesidir.
     Bunu beyanla, her nefeste zikri daim uyanıklığıyla Daim'üd-devran zikr eyleyen. Ve meratibi tevhid keşfi irfanıyla cümle eşyada gaib olan Hakk’ı bularak Hakk’a kavuşan bir kul ancak, rabbin farz yakınlığı ve nafileler yakınlığı müşahedesiyle kıldı secdetân, (iki secde) demektir.  
                            Mâliktir bühtan Hakk'tır görünen
                            Değildir gayran cemal-i bedrân

      Bühtan; iftira, bedrân; ayın iki bedir / iki dolunay hali demektir. Buna göre, zamanın mürşidi kâmili olan Malik Efendi Hz; benim yaptığım kuran emir ve yasakları, zikri daim ve tevhid mertebeleri olan meslek-i resul âli prensipler telkini, Allahın emirlerine itaat ve Allahın makamlarını müşahededen başka bir şey olmadığı için, benim telkin-i irşadımda görünüp müşahade olunan cenab-ı Hak’tır. Hakk’ın gayrısı değildir diyor. Ve benim telkin-i irşadımda Allahın cemalinin (güzel yüzünün) gerek vahdet tecellisi bedir / dolunay gibi, gerekse kesret tecelisi bedir / dolunay gibi zahir olduğundan, cemal-i bedrândır. Yani vahdet-i ilâhi ve kesret-i ilâhi güzelliklerinin cem-i, (toplamı) benim telkin-i irşadımda bedir / dolunay gibi apaçık zahirdir, buyuruyor. Ve devamla, her kim bu mesleki resul telkin-i irşadını Malik’e nisbet ederek Malik’e aittir der ise, Malik’e, yani bana bühtan (iftira) eder, diyor.  

Hamdülillah bizi kul etti bugün hem kamilân

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN


                            Hamdülillah bizi kul etti bugün hem kamilân
                            Başı verdik hem melamiler İzine dinle can
      Ey can / ruh, ey iman kardeşim, anlatacaklarımı iyice dinle. Allaha hamdolsun, bu gün Melami olan ehli kemalin irşad edip eydınlatmasıyla gerçek kulluğa erişip, nisbet varlığımızın fenasına / yokluğuna arif olan kullar arasına dâhil olduk. Ve ehli kemal olan Melamilerin izinden yürüyüp başımızı verdik, yani fenafillâh keşfi irfanıyla ölmeden evvel öldük, deniliyor. Çünkü resulullah efendimiz; “Ölmeden evvel ölünüz” buyurmuşlardır.
                             Ol Melâmet hırkasından zahir oldu serteser
                            Sırr-ı Ahmed hem Muhammed hem ehad bir bir 'ıyan
      Resulullah (s.a.v) efendimizin gerek Ahmed, gerek Muhammed isimlerinin ve cenabı Hakk’ın ehad / teklik sırrı, Melâmet hırkasından zuhur edip, bir bir açığa çıkarak ayan oldu buyruluyor. Ki Hz. peygamber efendimizin Ahmet, Muhammed, Mustafa ve Mahmud isimleri hikmet tahtında olup resulullahın bu isimleri, cenabı Hakk’ın sırf zat olan ehad / teklik hüviyetinden zuhura gelen kemalat mertebelerini remzeder.
      Buna göre; Ahmed; sıdkıyet kemalatı olup ilmi hakikatı remzeder. Muhammed; mukarribun kemalatı olup ilmi marifeti remzder. Mustafa; nubüvet / peygamberlik kemalatı olup, kalbe gelen her yön ve her nevi tecellideki zat-ı ilâhi arınmışlığını remzeder. Mahmud; Hz.peygamber efendimize mahsus olup, başkalarının ancak resullahın müsadesi ile ziyeret edebildikleri makamı mahmud-u remzeder. Ki bunu ifadeyle Kuranda; “Gecenin bir bölümünde sırf sana mahsus bir nafile olmak üzere teheccüd ibadetini yap ki, belki Rabbin seni makam-ı mahmuda / övülmüş makama erdirir.” Buyrulur.
                            Ol güruh ehl-i tahkik şüphe yoktur hem güman
                            Feyz-i akdes hem mukaddes kenz-i mahfidir beyan
      Ehl-i tahkik; hakikat ehli, Feyz-i akdes; zat tecellisi, feyz-i mukaddes; sıfat tecellisi, kenzi mahfi; gizli hazine, demektir. Buna göre, o Melami güruhu / topluluğu öyle kimselerdir ki, onlar ehli hakikattırlar. Çok kimselerin müşahede edemediği feyz-i akdes olan Hakk’ın zat tecellisinin, feyzi mukaddes olan Hakk’ın sıfatı tecellilerinin ve kenz-i mahfi / gizli hazinelerin sırrı, o Melami güruhuna şeksiz şüphesiz apaçıktır, ayan beyandır.  
                                                            



                            Ehl-i tevhid meslek-i Ahmed heman
                            Hamr-ı vahded kim içer olur mestan
     Kısaca mesleki resul olarak ifade edilen Melamilik, resmiyette meslek-i resulu Ahmediyye-i melamiye olarak ifade edilir. Çünkü resulullah efendimizin Ahmed ismi, ilmi hakikata göre yokluk / fena ve Hak zuhurunda batın kulluğu remzettiğinden, Melamiler, makamatı tevhid müşahadesiyle nisbet varlığı fena / yok olmuş, nazarında vahdet-i zat zuhurundan gayrı bir şey olmayan ehl-i tevhid-i hakiki müminleridir. Bunu beyanla, her kim mesleki resul-u Ahmediyye yi melamiye de, zikri daim ve makamatı tevhid irfanıyla nisbet varlığının yokluğunda zuhur eden vahdet-i zatı müşahade hamrından / içkisinden içerse, o kimse zevki ilâhi ile mestan / sarhoş olur, buyruluyor.      
                            Fırka'-i naci melâmi meşrebidir Hilmi'ya
                            Sır içinde nefs-İ vahid görünür mahv-i gayran
       Fırka-i naci; kurtulmuşlar fırkası, mahv-i gayran; masivayı, Allah’tan gayrısını fena / yok etmek, demektir.

Resulullah efendimiz; “Hırıstiyanlar şu kadar fırkadır hepsi ehli nardır / ateş ehlidirler. Yahudiler şu kadar fırkadır hepsi ehli nardır / ateş ehlidirler. Müslümanlar yetmiş üç fırkadır, yetmiş ikisi dalalette biri hidayet üzeredir. Onlar fırka-ı naci dirler.” Buyurmuşlardır ki, Malik Ef. Hz. de Hilmi lakabıyla kendini muhatap ederek bizlere; Ey Hilmi hadisi şerifte ifade olunan fırka-ı naci (kurtulmuşlar fırkası) Melami meşrebine mensub olmaktır. Ki cümle varlıkta mevcut olmasına rağmen, cahillere gözükmemekle sır içinde nefsi Bir / vahid olan rabbimiz ancak, Melamilere görünür. Çünkü Melamiler, Hakk’ın gayrısı olan cümle masivayı mahv edip fenaya / yokluğa erenlerdir, diyor.   

Hamdulillah kim yetişti ramazan

        ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

          ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN                

   Hamdulillah kim yetişti ramazan
   Kalbimiz buldu hayat ve Cavidan
       Hac ibadeti ömürle, zekât ibadeti seneyle, (yılla) namaz her gün beş vakit saat’la kayıtlı olduğu gibi, oruç ibadeti ramazan ayı ile kayıtlı farz ibadettir. Bunu beyanla kuran’da; “Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kur'an, onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; O sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah'ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır.” (Bakara- 185) Buyrulur.
      İslamın her temel değerinin şeriata taalluk eden zahiri yani dış yönü olduğu gibi, hakikata taalluk eden batın yani iç yönü vardır. Orucun şeriata taalluk eden zahiri yönü; Ramazan ayına ulaşan müminin ramazan ayı bitene kadar, sahur olan sabahtan akşam olan iftar vaktine kadar yemekten, içmekten ve orucu bozacak şeylerden imsak etmesidir. Yani orucu bozacak şeylerden kesilip uzak kalmasıdır. Her kim bu şekilde ramazan ayında oruç tutarsa o kimse, Allah’ın emri olan oruç farziyetini yerine getirmiş olur.
     Orucun hakikata taalluk eden yönü ise, Kul’u rabbin’den ayıran masivadan / gayrıyetten imsak edilmesidir. Yani Hak’tan ayrı olan her şeyden kul’un uzak kalıp kesilmesidir. Ki bu oruç, ramazan ayı ile kayıtlı olmayıp her zamanda tutulan daim oruçtur. Bir kimse ancak bu oruçla Hakk’ın gayrısı olan masivadan, yani kulu rabbinden ayıran her bir şeyden imsak edip kesilir ve rabbine kavuşmakla iftar eder. Bunu ifadeyle Hz.resulullah efendimiz; “Oruçlunun iki sevinci vardır, biri iftar ettiği zaman, biri de rabbine kavuştuğu zamandır” Diyor. Ki hadiste geçen sevincin biri şeriat orucunu tutanın iftar sevincidir, diğeri ise hakikat orucunu tutanın rabbine vuslat / kavuşma sevincidir.       
    Gelmiş geçmiş ve mevcut cümle ehl-i kemal ve arifibillâh, hem ramazan ayında yemekten içmekten ve orucu bozacak şeylerden imsak ederek orucunu tuttuğu gibi, orucun hakikatı gereği daima tüm masiva ve gayrıyetten imsak ederek Hakk’a vuslatla / kavuşmakla iftar etmişlerdir. Ve resulullah efendimizin buyruduğu her iki sevinci tatmışlardır.
      Bu itibarla, mesleki resul-u Melami salikleri ve kâmili, muhakkak ramazan ayında orucunu tatmakla beraber, orucun hakikatı gereği cümle gayrıyetten imsak ederek rabbine vuslat iftarı ile yaşadıkları için Malik Efendi Hz. Allaha hamdolsun ki ramazan ayı gelip yetişti de, kalbimiz hayatı câvidan buldu diyor. Yani ramazan orucunu tutmakla baraber orucun hakikatı mazharıyeti gereği, Hakk’a kavuşma iftarıyla daimi ve ebedi dirilikle kalbimiz hayat buldu, demektir.  
                           Serteser hep nurula doldu cihan
                           Arş u ala hem zemin ve asuman
      Ramazan ayı geldiğinde cümle İslam âleminde iyiliklere, yani rahmet-i rahime yönelik değişiklikler olur ve bu değişiklikle müminler, hayır ve hasenata daha çok rağbet ederek önem verirler. Zekâtlar, sadaklar, infaklar genellikle ramazan ayında verilmeye gayret edilir ve bu ayda oruçlu olunduğu için günahlardan uzak kalmaya daha dikkat edilir. Bu ve benzer davranışların sergilendiği ramazan ayının gelmesi, müminler için hidayet yüklü rahmet-i rahimin galip ve hâkim olduğu bir iklimi oluşturur.
     Ramazan ayına mahsus olan orucun hakikatı ile gayrıyet ve masıvadan imsak ederek Hakk’a kavuşmakla iftar etmek ise; Kişinin nazarında yani müşahadesinde, kendinde ve cümle âlemde Hak’tan gayrı bir şey bırakmadığından o kul, her nereye baksa Hak’tan gayrı görmez. Ve böyle bir kulun nazarında “Allah göklerin ve yerlerin nurudur…” (Nur- 35) beyanı hikmetince daima rabbini müşahade nur-u aydınlığı hâkim olur.   
      Bunu ifadeyle; Ramazan gelince serteser (baştanbaşa) hep nurula doldu cihan. 'Arş u ala hem zemin (yeryüzü) ve asuman (sema, gökyüzü) buyruluyor.

                           Masiva savmını kim tuttu ey can
                           Oldu Hak maksûdı onun bi-güman
      Masiva; Gayrıyet, Hak’tan ayrı olanlar, Maksud; istenen şey, savm; oruç, bi güman; şeksiz şüphesiz, anlamlarına gelir. Bu itibarla; Orucun leddun-i hakikatı gereğince masivadan, yani Hak’tan gayrı olan cümle varlıktan imsak ederek / kesilerek, hakikat savmını/orucunu her kim tuttu ise, bi güman yani şeksiz ve süphesiz ehli zikrin ve ariflerin maksadı olan cenab-ı Hakk’a kavuşmak onun iftarı oldu, deniliyor.
                           Perhiz olan variyetten bil heman
                           "Vahtisaba" sırrı bildi sadıkan
     Perhiz; Var olan nimetlerden yasaklı olup onlardan uzak olmak ve yememek içmemek, variyet; varlıklar, nisbet varlıklar, vaktisaba; sabah, imsak vakti, sadıkan; sadıklar, anlamındadır.
       İlmi hakikata göre vaktisaba, kulun cehaletle kendinin ve cümle âlemin var olduğunu zannettiği nisbet varlıklardan / variyetten perhiz etme vaktidir. Ki bu vakit fenafillâh mertebeleri olan tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zat makamlarıdır. Ve gelmiş geçmiş cümle ehli kemal ve sadıklar bu fenafillâh makamlarının keşfi irfanına mazhar olmuşlardır.
Bunu ifadeyle vaktisaba sırrı nı, yani imsak ve sabah vaktinin sırrını cümle meslek-i resul sadıkları bilip arif oldular, demektir.     
                           Canın içre dinle Mâlik ramazan
                           Şafak verir hem nur-ı iman tâlian
         Daha evvel de beyan edildiği gibi imanı taklit, imanı istidlâl/delilli iman ve hakiki/kâmil iman olmakla iman, üç kısımdır. Ki hakiki imana mensub olan kâmil müminlerinin nazarında hep Hak olur Ve onlar, Hak’tan başka bir şey görmezler.
         Bunu beyanla Malik ef. Hz. kendini muhatap ederek bizlere; Ramazan ayındaki şeriat orucunu kesinlikle, muhakkak tut. Fakat bu orucu tutmakla yetinme. Hakikat orucunu da tut. Ve bu orucu görmek, işitmek, tadmak, dokunmak, koklamak, akletmek, idrâk etmek, hıfzetmek, hayal ve vehmetmek olan tüm zahir batın hislerinle / duyularınla müşahade ederek canında / ruhunda hisset. O zaman “Allah göklerin ve yerlerin nurudur…” (Nur- 35) imanının şafağına, yani yerlerde, göklerde, cümle âlemlerde ve kendi varlığında vahdet-i zat tecellisinin nur-u aydınlığına kavuşup, hakiki / kâmil iman tulûuna / doğuşuna mazhar olursun, diyor.                                                  

Yazmakta okumakta olursun sahib-i sır ey can

         ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

            ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN                


  Yazmakta okumakta olursun sahib-i sır ey can
  "Nûn ve'l-kalemi vema yesturûn" dedi yezdan
     Kuranı kerimde; “Nun velkâlemi ve ma yestrûn / Nun. Yemin olsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ” (Kalem- 1) buyrulur ki, bu ayeti kerime müteşabih (benzerli) ayetlerdendir. Müteşabih ayetler; manası açık olmayıp mana ve hakikatı içinde / batınında gizli olan ayetlerdir. Ve müteşabih ayetler ancak tevil edilerek anlaşılabilir. Fakat şeriatla ilgili olan ilimlerin âlimi olmakla, yani Arapça bilmek, kuranı ezberleyerek hafız olmak, çok hadis ezberlemek, fıkıh / hukuk âlimi olmak, tecvidle kuran okumak vb. zahiri ilimleri tahsil edip bu ilimlerin âlimi olmakla müteşabih ayetlerin tevili bilinemez ve yapılamaz.
      Tevil; ancak meslek-i resulde seyri süluk görüp, kuran kaynaklı şeriat, tarikat, hakikat ve marifet ilimlerine mazhar olan arifi billâh ve ehl-i kemâl tarafından yapılabilir. Ki bunu ifadeyle Kur’an-ı Kerim’de “Kitabı sana indiren O’dur. O’nun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki, onlar kitabın anasıdır. Diğer ayetler ise, müteşabihlerdir. Şu var ki kalblerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun yorumuna öncelik tanımak için kitabın sadece müteşabih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, birde ilimde derinleşmiş olanlar / rüsuha erenler bilir…” (Al-i İmran, 7) buyrulur.
     Hz.resulullah efendimizin; “Allah evvelâ benim nurumu yarattı” beyanı olduğu gibi, başka bir hadisi şerifte; “Allah evvela bir cevher yarattı o cevherden de cümle âlemleri yarattı” buyrulur. Ki, ehli kemal bu yaratılan ilk cevherin Nur-u Muhammed (s.a.v) olduğunu ifade etmişlerdir. Bu Hadisi şerif beyanları doğrultusunda “Nûn! Yemin olsun kaleme ve satır satır yazdıklarına” ayeti tevil edildiğinde “Nun,” cenab-ı Hakk’ın zat-ı ehadiyetinden (tekliğinden) zuhura getirdiği ilk cevher olan “vücudu nur-u Muhammedi” (s.a.v) ifade eder. Kıymet ve değerine binaen Allah’ın üzerine yemin ettiği “kalem” ise, nuru Muhammed mazharı olup irşadıyla nuru Muhammedi tebliğ eden mürşidi kâmili ifade eder. Ayetteki “Kalem ve satır satır yazdıkları” demek, kâmilin telkin ettiği, görünen ve görünmeyen cümle varlıkların aslı hakikatı olan Allah’ın makamları ile tecelli ederek zahir olması demektir.   
       Bunu beyanla; Cümle eşyada mevcut ve zahir olduğu halde, sır olan Allah’ın bu makamlarının müşahedesine ulaşmak, ancak nuru Muhammed mazharı kâmilin irşadıyla mümkün olduğundan. Mürşidi kâmilin telkin-i irşadını gönlüne yazıp onu okursan, olursun sahib-i sır ey can, çünkü "Nûn ve'l-kalemi vema yesturûn" dedi Yezdan olan Allah, buyruluyor.
                             Ashâb-ı muzıl iş bu hadisi duymadılar
                           "Evvelü ma halekalalhu'l kalem" dediği fahr-ı cihan
      Ashab-ı müzil; Peygamber efendimizin hadislerinin zahiri yönüyle ilgilenmelerine rağmen, hadislerin mana ve hikmetiyle ilgisi olmayan hadisçiler, hadis âlimleridir. Bunlar, hadisi kim rivayet etmiş, kaç kişi rivayet etmiş, gibi araştırmalarla hadislerin zahiri ile meşgul oldukları halde, hadislerin hikmet ve ledduni yönünden gafil olan zahir ilim erbabıdır. Çünkü Hadisi şerifler de, aynı ayetler gibi “muhkem” yani açık anlamlı ve “müteşabih,” yani anlam ve hakikatı içinde / batınında gizli olup anlaşılması için “tevil” gerektiren hadisler olmakla iki kısımdır.
     Muhkem hadisler, açık anlamlı olup aklı başında olan herkes okuduğunda onu anlar. Mesela; “Ey kızım Fatma, güzel kızım baban peygamber diye güvenme, kıyamet günü herkes kendi amelinden hesaba çekilecek haydi sabah namazına” hadisi şerifi muhkemdir. Ve bu hadis, aklı başında okuyan herkes tarafından anlaşılır. Müteşabih olan hadisleri ise, “Onun tevilini bir Allah bilir bir de ilimde derinleşmiş olanlar/ rüsuha erenler bilir…” (Al-i İmran-7) ayet beyanında ifade edildiği gibi “Rüsuha erenler,” yani “ilimde derinleşip” hakikata erişmiş olan arifi billâh ve ehli kemal bilir. Meselâ; “vücut günahı hiçbir günahla mukayese edilmeyen bir günahtır” Hadisi şerifi ve "Evvelü ma halekalalhu'l kalem-Allah evvela kalemi yarattı." Hadisi şerifi müteşabihtir. Ve böyle müteşaih hadislerin içerdiği hakikat herkes tarafından değil, ancak ilimde derinleşen yani rusuha eren ehli kemalin tevil etmasiyle anlaşılabilir.  
       Bunu beyanla, fahr-i cihan (s.a.v) efendimizin; "Evvelü ma halekalalhu'l kalem / Allah evvela kalemi yarattı." Sözü de müteşabih hadislerden olduğu için, ashâb-ı muzil, yani hadislerin zahiri yönüyle ve ravileri ile meşgul olduğu halde, müteşabih hadislerin içerdiği ledduni hakikattan gafil olan hadis âlimleri, iş bu hadisin içerdiği ledduni hakikat manasını duymadılar, buyruluyor.          
                           Katib-i Kudret yed’ine olmasaydı kalem
                           Gelmezdi zuhura sırr-ı Muhammed dahi Kur'an
     Yine bir Hadisi şerifte Hz. peygamber efendimiz; “Ben Allah’ın nurundan, müminler de benim nurumdan yaratıldı” buyurmuşlardır. Ki, ilk cevher olarak yaratılan vücudu nuru Muhammedin ve yaratılan her bir şeyin aslı hakikatı cenabı Hak’tır. Ve her bir şeyi cenabı Hak kudret yed’i / eli olan kudret sıfatı ile yaratıp zuhura getirdiğinden, kalem mazharı insanı kâmil de kudret sıfatı ile bu âlemde yaratılmıştır.
       Pir seyyid Muhammed nur Hz; “Hidayetin baş mazharı Hz. resulullahtır. Onun temsilcileri ise, âlimler ve mürşidi kâmildir” diyor. İmam-ı Gazali Hz. ise “kuranın sırrı, Hakk’ın efal sıfat ve zatıdır, çünkü kuranın neresinden okursanız okuyun ya efali ilâhiden, ya sıfatı ilâhiden, ya da zatı ilâhiden bahsolunur.” Buyurur. Bu itibarla, hidayet temsilcisi olan mürşidi kâmil, irşadıyla hidayet-i nuru Muhammed sırrını açığa çıkardığı gibi, tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zat makamları telkin-i irşadıyla da kuran sırrını açıklar. Çünkü hadisi şerifte; “insan ve kuran ikiz kardeştir” buyrulmuştur. Ve her insan doğuştan kuran sırrını potansiyel olarak taşır. Fakat mürşidi kâmil, insanın potansiyelindeki bu kuran sırrını, meratibi tevhid telkini ile zahir edip açığa çıkarır.
      Bu itibarla Kâtibin, yani yazı yazanın yed’indeki / elindeki kudret (kuvvet) olmasına rağmen, kâtibin elinde eğer kalem olmazsa yazının da olamayacağı gibi, Hakk’ın kudret eli ile yarattığı kalem mazharı mürşidi kâmil olmasaydı, ne Muhammed (s.a.v) sırrı, ne de kuran sırrı zuhura gelmezdi, açığa çıkmazdı, demektir.
                           Evrak-ı sütur olmasa idi vahy hengâmında
                           Cem 'idemezdi ayat-ı Kur'an Hazreti 'Osman
      Evrak-ı sütur; satırlar halinde yazılmış sayfalar, belgeler, hengâm; sıra, demektir.
İnzâl olan Kuran ayetleri, bizzat Hz. resulullah tarafından satır satır yazılarak sureler halinde tasnif edilmiş ve kuran resulullah efendimizin nezaretinde tamamlanmıştır. Bizzat Hz. resulullahın tasnif ettiği sureleri Hz. Osman, fatiha, bakara, ali imran, nisa, maide vs. olarak sıralayıp, nas suresini en son sure olarak tasnif etmiştir. Ve bu şekilde surelerini tasnif ettiği kuranı adet olarak, yani kitap olarak çoğaltmıştır.
       Resulullah’ın satır satır yazarak oluşturduğu kuran surelerini sıralandırarak tasnif eden ve kuranı adet olarak çoğaltan Hz.Osman, resulullahtan meslek-i resul âli prensipleri ve meratibi tevhid seyri süluku görmüş olan insanı kâmil sahabelerdendir. Ve peygamber efendimiz Hz.Osmana, “zinnureyn-iki nur / iki nur sahibi” demiştir. Ehli şeriat ve zahir ilim erbabı, Hz. Osmanın iki nur mazharıyetini resulullahın iki kızı ile evlenmesidir deseler de ehli kemal; ‘Hz. Osmanın mazhar olduğu iki nuru, mesleki resul seyri süluku olan nur-u fenafillâh ve nur-u bekâbillâh makamlarının cem’i kemalatına mazharıyettir’ demişlerdir.
        Bu itibarla, Hz.Osmanın fatiha suresi ile başlayıp nas suresi ile sona eren kuran tasnifi, tamamen leddun-i hikmete uygundur.
 Kemal zurnacı Hz.den rivayetle Abdülmalik Hilmi Hz; “Kuranın, Fatiha suresiyle başlayan Nas suresiyle tamamlanan tasnifini yaptığında Hz. Osman, çok kimseler tarafından tenkid edilmiş ve itirazlara muhatap olmuştur. Ve bu tenkid ve itiraz edenleri Hz. Osman ancak harkulâdelikle, yani keramet göstererek ikna etmiştir.” Buyurmuştur. Ki Hz. Osmanın leddun-i hikmet tahtında yaptığı kuran tasnifi, gelmiş geçmiş cümle mücedditler, pirler, müştehitler, ehli kemal ve arifibillâh tarafından itibar edilip baş tacı edilmiştir. Ve bunlar, Hz Osman’ın kuran tasnifini değiştirmemişlerdir.
      Bunu beyanla, meslek-i resul seyri sulukunun fenafillâh ve bekabillâh mertebelerinin cem’i kemalatı olan evrak-ı sütur marifetine mazhar olmasaydı, kuranın tasnifini yapamazdı Hazreti Osman, deniliyor.       
                           Şekl-i kalem canım esrar-ı Muhammed 'Ali dir bil
                           Cism içine iki dudak sır dahî insan
        Esrar; sırlar, gizlilik, demektir. “Kalem” mazharı olan mürşidi kâmilin esrarı ise; Hz. Ali nin imam olduğu makamı velâyet’in mürşidi olarak, hidayet-i nuru Muhammed tebliği irşadını yapmasıdır. Mürşidi kâmil peygamber değil, velâyet tebliğ ve irşadını yapan velidir. Ve her insan gibi kâmilin şekli suretini, ağzı ve iki dudağıyla konuşan insan cismi oluşturur. Kâmilin diğer insanlardan farkı, onun iki dudağı arasından, yani ağzından söz olarak çıkan hidayeti nuru Muhammed telkini irşadını yapmasıdır. Çünkü o, velâyet mürşidi olmakla velâyet mürşidlerinin imamı olan Hz. Ali nin esrarını tebliğ ve telkin ettiği gibi, hidayet-i nuru Muhammed aydınlığıyla, esrarı Muhammed mazharı olan kâmil insandır.  
                           Fatiha besmele mahfuz-ı Hûda'da oluptur Ievvah
                           Ger olmasaydı kalem “illâ Ali” olmazdı beyan
       Mahfuz; muhafazalı, muhafaza altında, levvah; yakıcı bozucu, illâ Ali; “lâ fetta illâ Ali / Ali den başka fethedici yoktur” hadisi şerifinden bir bölümdür. Fetih; açılım, açılma demektir.
Hz. Ali (kv.) “ilahi sırlar peygamberlere inen kitaplardadır, peygamberlere inen kitapların sırrı Kurandadır, Kuranın sırrı Fatiha suresinde, Fatihanın sırrı besmelede, besmelenin sırrı be harfinde, be nin sırrı ise altındaki noktadadır, işte o nokta benim.” Buyurmuşlardır.
      Kuran’daki; ”Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O Allah’ın resulu ve nebilerin sonuncusudur…” (Ahzab- 40) beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, peygamberlikle yapılan tebliğ ve irşad Hz.Muhammed (s.a.v) ile son bulmuştur. Ve resulullahın unsur bedeni ile bu âlemden ayrılmasından kıyamete kadar yeryüzünde davet ve irşad, peygamberlikle değil velâyet irşadçısı olan mürşidi kâmil veliler tarafından yapılmaktadır. Nuru Muhammed vücuduyla resulullahın, cümle yaratılmışların evveli ve tüm peygamberlerin imamı olması gibi. Her zamandaki velâyet tebliğ ve irşadı yapan mürşidi kâmilin imamı, Hz.Ali’dir. Ve tüm zamanlarda velâyet irşadı yapan kâmil mürşidin tebliğ ve irşadında Hz.Ali nin velayet marifeti zahir olduğu için, kâmil mürşidin tebliğ ve irşad ile yaptığı fetihlerde (açılımlarda) Hz.Ali fatih’tir / fethedicidir. Bunu ifadeyle Hz.peygamber efendimiz; “lâ fetta illâ Ali / Ali den başka fethedici yoktur” buyurur.
      Bu itibarla; Allah katında muhafazalı olan besmele ve Fatiha suresinin sırrı manası levvah olurdu, yani Fatiha ve besmelenin sırrı manası bozularak noksan eksik olarak anlatıldığından anlaşılamazdı, fatihanın besmelenin sırrı tam olarak kâmilen açıklanamazdı. Eğer hidayeti nuru Muhammed mazharı ve Hz. Ali’nin imam olduğu velayet sırrı ile fetih yapan “kalem” mazharı mürşidi kâmil olmasaydı, demektir.     
                           Malik her ruz u şeb satr-ı kelam kıl mestur
                           Feyz-i mukaddesden levh-i gönülde kıl nakşan
    Ruzu şeb; gündüz, gece, Feyz-i mukaddes; noksanlıktan arınmış kutsal olan Allah’tan gelen bol ve bereketli manevi gıda, levh; levha, kıl nakşan; nakış yap, nakış gibi işle, anlamlarındadır.

    Zamanın “Kalem” mazharı, velâyet mürşidi kâmili olan Malik Efendi Hz. kendini muhatap ederek bizlere; Malik bil ki sen kalem mazharısın, senin mazhar olduğun marifet ve kemâlat, feyz-i mukaddesten yani noksandan arınmış olan Allah’tan gelen bol ve bereketli manevi bağıştır. Bu mazhar olduğun bereketli bağışla, ruz u şeb (gece gündüz) Hak talip ve âşıkları nın gönül levhalarına, hidayet-i nur-u Muhammed (s.a.v) irşadını nakkaş gibi satır satır nakşeyle, diyor.

Dalmışam yek bahr-i aşka küllü mahv oldum hemân

                    
ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN



     Dalmışam yek bahr-i aşka küllü mahv oldum hemân

     Hem çalındı nefhâ-i sûr küllü şey'in oldı" fân" 


      Yek bahri aşk; aşkın vahdet / bir’lik denizi, sur; İsrafil meleğinin borusu, Nef-a; nefes, fan; fena yokluk, demektir. Ki, İsrafil meleğinin sur’a nefes etmesiyle yani üfürmesiyle kıyamet kopar ve yeryüzünde hiçbir canlı kalmaz.
       Bu itibarla, bir kimse ancak mesleki resul de kâmilin irşadıyla ilâh-i aşk mazharı ve Hak aşığı olabilir. Kuranın, “Yeryüzündeki herkes / her şey fanidir, yokluktadır. Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin vechi / yüzü bakidir.” (Rahman- 26, 27) beyanındaki hikmet icabınca bir kul, nisbet varlığının yokluğunda (fenasında) rabbine kavuşup rabbi ile bekaya / ebediyete ulaştığı için, mürşidi kâmilin yaptığı telkin, israfil meleğinin sur’undan / borusundan üflediği nefha ile teşbih edilerek israfilin nefesine benzetilir.  
      Bunu ifadeyle, ilâh-i aşkın vahdet / bir’lik denizine dalınca, cehaletle kendime nisbet ettiğim varlığım, aşkın ateşiyle yanarak mahv olup yokluğa erişti buyruluyor. Ve devamla, israfilin nefa-i sur’u olan kâmilin telkin-i irşadıyla “...küllü şey’in halikun illa vecheh... /...Her şey fanidir, var olan ancak O’nun vechidir / yüzüdür...” (Kasas, 88) ayeti hikmetine mazhar oldum. Ve Hakk’ın vechi / yüzü tecelli edip zahir olmasıyla, kendimin ve cümle âlemin nisbet varlıkları fani / yok oldu. Deniliyor. 


                          Kulağıma vürud etti bir hitab-ı 'izzeti
                          Değil miyim ben rabbiniz kâlû bela sensin 'ıyan
       Hitab-ı izzet; Bu şahadet âlemi olan yeryüzüne gelmiş ve gelecek cümle âdemoğullarının ruhlarına rabbimizin ruhlar âleminde yaptığı hitabtır. Ki bu hitabı beyanla kuranda “Ve iz ehaze rabbuke mim beni âdeme min zuhuruhim zurriyyetehum ve eşhedehum ala enfusihim elestu bi rabbikum, kalu bela şehidna en tekulu yevmel kıyameti inna kunna en haza ğafilin. / Hani Rabbin âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini alıp kendi nefislerine şahit tutarak ben Rabbiniz değil miyim? Onlar, evet sen bizim rabbımızsın biz buna şahidiz dediler. Bu şahid tutuşumuzun sebebi kıyamet günü, biz bundan habersizdik dememeniz içindir.” ( Araf, 172) buyrulur.
       Ruhlar âleminde bu hitaba mazhar olan âdemoğlu, yeryüzüne gelince bu yeryüzü âleminin tesirine kapılıp ruhlar âlemindeki hitabı ve verdiği cevabı unuttuğundan, peygamberlerin ve insanı kâmil velilerin tebliğ ve irşadı, unutulan bu hitabın tekraren kulun işitmesini sağlar.
     Bunu ifadeyle pir seyyid Muhammed nur Hz; “Mürşidi kâmilin huzurunda, Kâmilin telkin-i ile tevhidi efal makamında enfus ve afakta iki, tevhidi sıfat makamında enfus ve afakta iki, tevhidi zat makamında enfus ve afakta iki olmak üzere salik altı defa <elestü bi rabbikum / ben rabbiniz değimliyim> hitabına mazhar olur.” Diyor. İşte mürşidi kâmilin telkini ile böyle bir hitaba mazhar olan Malik ef. Hz; Kulağım bu şahadet âleminde hitab-ı izzet olan “elestü bi rabbikum-ben rabbiniz değilmiyim” hitabını işitince, rabbimi ayan yani rabbimi apaçık müşahade ederek “kalu bela- evet sen bizim rabbımızsın biz buna şahidiz” dedim. Buyuruyor. Ki bunu beyanla Beyazidi bestami Hz.de “Elestü hitabı halâ kulağımda çınlıyor.” Demiştir.          
                           İsbat oldu la ile leyse gayruk 'izzetin
                          Birliğine şüphemiz yok tahkik ettinse iman
        La; yoktur, hayır, Leyse gayruk; Gayrı hiçbir şey, demektir. Kur’an-ı Kerim’de iki türlü imandan ve müminden bahsedilir ki, biri genel / umumi şariat imanı olan imanı taklit ve imanı istidlal (delillerle) müminleridir. Diğeri ise, gerçek / hakiki iman’a mensub olan tevhidi hakiki müminlerdir. Ki hakiki müminleri ifadeyle Kur’anda; “Gerçek / hakiki müminler ancak o kişilerdir ki; Allah’ı zikrettiklerinde kalbleri titrer ve onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda, bu onların imanlarını arttırır ve onlar yalnız Rablerine güvenip / tevekkül ederler.” (Enfal- 2) “İşte gerçek / hakiki mümin olan onlardır…” (Enfal, 4) beyan olunur. Başka bir ayette ise, “Ey iman edenler, iman edin…” (Nisa- 136) buyrulur ki bu ayetin anlamı: ‘Ey taklid ve istidlal/deliller ile iman etmiş olan müminler, hakiki/gerçek imana erişen müminlerden olun’ demektir. Çünkü Hakiki imana, ancak kâmilin zikri daim ve tevhid makamları telkin ve irşadına mazhar olabilen taklid ve istidlâl müminleri ulaşabilirler.
      Bunu beyanla; zikri daim uyanıklığı ve tevhid makamlarının seyri süluku ile ispatı la, yani kendimin ve cümle eşyanın yokluğunu / fenasını idrak etmekle, leyse gayruk, yani Allah’tan gayrı hiçbir şeyin olmadığı kulluk makamı izzetine ulaştım. Ve hakiki / tahkik imana ulaşan kulların, vahdeti vücud-u ilâhiden / Allah’ın vücut bir’liğinden hiç şek ve şüphesi olmaz, buyruluyor.
                          Varlığımdan fani oldum mahbûbun hem yoluna
                          Beste oldum zülfüne hem çağırırken el-aman
      Beste; şarkıya bağlı ahenk, zülüf; sevgilinin yüzüne sarkıpta görünen saçları, demektir. Bu itibarla, cehaletle cümle âleme ve kendime nisbet ettiğim varlığım, ilâh-i sevgili / mahbub yolunda fenaya (yokluğa) ulaştı. Ve ilâh-i sevgilinin vahdet / bir’lik yüzünün zülfü olan tecellilerini müşahade edebilmek için, el aman edip çırpınırken, bu tecellilerin bestesi ahengi oldum. Buyruluyor. 
                           Sırr-ı ma'şuk kalb-i mecruha tedavi eyledi
                           Başımı verdim yoluna mahbub için keştekân
Mecruh; yaralı. Küştegân; öldürülmüşler, öldürülmüş olanlar, demektir. Kuranı kerimde cenab-ı Hak; “…Gelin yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi / kendinizi öldürün. Bu yaratıcınız katında sizin için daha iyidir…” (Bakara- 54) buyurduğu gibi, Hz.resulullah; “ölmeden evvel ölün, ölmeden evvel ölmüşlerden birini size göstereyim mi? Ebu bekire bakın onlardandır” diyor. Ki, âşık uğrunda can baş vererek fenafillâh olmakla ancak ilâh-i sevgiliye vasıl olup kavuşabilir. Bunun başkaca bir yolu olmaz.
Bunu beyanla Malik ef. Hz; sırrı maşuk yani âşığı olduğum ilâhi sevgilinin, ehil olmayanlardan gizlediği sırrı güzelliğini müşahade etmek, benim mecruh (yaralı) kalbimi tedavi eyleyip iyileştirdi. Ve başımı yani tüm vücud-u varlığımı ilâh-i sevgili / mahbub yolunda yokluğa ulaştırıp küştegân oldum, yani “ölmeden evvel ölenlere” karıştım, diyor.  
                            Âlem-i hayrette düşmüş Hilmî-ya dîvâneyim
                            Çünkü peyda oldu dilber hem zuhur etti 'ıyan
     Hz.peygamber efendimiz “Ey Allah’ım benim hayretimi arttır.” Buyurmuşlardır ki, hayret, anlatılıp ifade olunamayan zevk-i ilâh-i olduğundan Malik Efendi Hz; Hilmi lâkabıyla dilber olan ilâh-i sevgiliyi ayan yani apaçık perdesiz müşahade etmekle hayrete düştüm. Ve hayret olan zevk-i ilâhi sarhoşluk keyfiyetiyle, kendini kaybeden bir divâneyim. Diyor.