11 Ekim 2011 Salı

39.BÖLÜM:ÂDEMİN HALKİYETİ KONUSUNUN SADELEŞMESİ

Nebi(sav) buyurdu:Gerçekte,Yüce Allah,Âdem(as)’ı kendi sureti üzerine halk etti.Bu söz Tevrat’ta da geçmektedir.Bu hadisin hakiki manası,Yüce Allah,Âdemi kemal sureti üzerine açığa çıkardı.Buradaki kemal suret,manevi suret olup duyularla ilgili değildir.Çünkü Yüce Hak için rububiyet ve uluhiyet mertebesinde hissi suretler bulunmaz.Uluhiyet ismi,hem zahiri hem de batını kendinde toplamıştır.Rububiyet ise yalnız zahire özel olup,Hak’kın görüldüğü mertebedir.Önceki konularda açıklaması geçti.Yukarıdaki hadisde Âdem(as)’dan kasıt, Âdem’in sureti üzerine Âdemi halk etti demektir.Çünkü Yüce Allah,alemlerin suretini ve alemleri, Âdem’in sureti üzerine yarattı.Bundan dolayı âlem,Âdem gibidir dediler. İnsan; küçük Âdem olarak,büyük Âdem olan âlemde görünen olup bunların hepsini kendinde toplamıştır.Buradan anlaşılması gereken söz,Yüce Allah,insan olan küçük Âdem’i,büyük Âdem olan alemden daha zengin kılmıştır.Buradaki zenginlik,akıl ve düşünce kabiliyetidir.Bir başka hadisde Allah,Âdem’i,Rahman sureti üzerine halk etti buyurulmaktadır.Yani Rahman’ın nefsi üzere yarattı denilmektedir.Çünkü âlem Rahman’nın nefsidir.Rububiyet ve Uluhiyette Hak için suret yoktur ve olmaz.Hak’kın hissi vücudu için belirli bir suret yoktur. Yani sureti hissiyesi yoktur.Hak, hissi suretlerden arınmıştır.Âlemin gerçeği olan hissi ve manevi suretler batındır.Bunlar esma ve sıfattan ibaret olup“Alâ sûratihi”Hak’kın suretidir.
Yani alemin gerçeği olan hissiyat,esma ve sıfattan oluşan bu suretler manevi ve batın olup hepsi Hak’kın sureti üzerinedir.Belki aynıdır.Fakat halka nisbetle başlangıcı olmayan ve tesir eden değildir,yaratılmıştır.Hak’ka nisbet edildiğinde başlangıcı olmayan ve tesir edendir.Yani onlar Hak’kın iki eli olan celal ve cemaldir.İnsan,bu iki isimle açığa çıktı ve onlarla anıldı.
İki el Kur’anda şöyle belirtilmiştir.Sad suresi 75.ayet:“Ey iblis!iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan neydi?Burnu büyüklük mü ettin,yoksa yücelenlerden mi oldun?
Bu ayeti yukarıdaki konu ile ilişkilendirdiğimizde,celal ve cemal,Allah’ın iki eli olarak anlaşılmaktadır.Bu konuyla bağlantılı olmak üzere Cenabı Allah bir kutsi hadisinde şöyle buyurur:“Bana nafile ile yaklaşan kulumu severim,sevdiğim kulumun,görmesine göz, işitmesine kulak,tutmasına el ve yürümesine ayak vs.azaları ben olurum.”O benimle görür, benimle işitir,benimle tutar ve benimle yürür.Burada Cenabı Hak onun işitmesi ve görmesi ben olurum dedi,onun kulağı ve gözü olurum demedi.Bu kutsi hadis halkiyet esması yönüyle olmayıp,Hak’kiyet esması yönüyle söylenmiştir.Bununla beraber hepsi O’nundur.
Füsus şerhinde Abdü’l Gani hz.leri şöyle buyurur:Görme ve işitme şüphesiz batın suretlerdendir.Görme ve işitme beyine gelen ışık parlaması ile gerçekleşir.Buradan görme ve işitmenin zahir suretlerden olmadığı anlaşılmış olur.Kulak ve gözler ise zahir suretlerdendir bu yüzden cenabı Hak,gözü ve kulağı olurum demedi.Eğer sen dersen;Hadisin sonunda belirtilen;Kulumun eli olurum ki onunla tutar,ayağı olurum onunla yürür,dili olurum onunla konuşur cümlesine göre el,ayak ve dil zahir suretlerden olmaktadır.Cevabında derim ki: El, ayak ve dil ile anlatılmak istenen bu azalardaki batın olan kuvvetlerdir,yoksa şu zahir olan duyular değildir.Çünkü bu duyulardaki batın kuvvetlerin kendilerine ait müstakil vücutları olmadığından bu azaların isimleri ile batın olan kuvvetlere vurgu yapılmaktadır.Kulak ile göz bu duyulara zıttır.Çünkü bu iki azada emanet verilen kuvvet isimlerinin özelliği vardır ki bunlar işitme ve görmedir.Kısaca özetlenirse bu hadiste;Duyuların batın olan işlevleri kast edilmekte,açık olan aletleri belirtilmemektedir.Şu da söylenebilir;Bu hadis de batın olan kuvvetler,zahir olan aletleri içine almış olduğundan iki suret arasındaki farkı belirtmek için işitme ve görme anlatılmıştır.İki suret arasındaki farkı açıklarken tüm azalar kast edilmiştir. Yani ayak,el ve dil bu amaçla belirtilmiştir.Bu cümleden hareketle,Nebi(sav)’in bazı hadislerinde bu özellik görülmektedir.Örnek verilirse;Hak’kın sağ eli demesiyle tek el belirtilmiş fakat Hak’kın iki eli kast edilmiştir.Yani Hak’kın iki eli de,sağ el olduğu söylenmek istenmiştir.Nebi(sav);sağ el demekle farka,iki eli de sağ eldir sözüyle cem’e işaret etmişlerdir.İki suret arasındaki,fark ve cem işaret edilmiştir.Zahir aletler olan el,ayak,kulak ve göz isimlerinde bulunan ve emanet olarak verilen batın kuvvetlerin kendilerine ait bir vücutları olmadığından bu aletler isimleri ile belirtilmektedir.Veyahud suretler arasındaki,fark ve cem’i açıklamak için söylenmiş olmaktadır.
                       Şeyhü’l Ekber Hazretleri Fütühat adlı kitabının üç yüz kırk beşinci sayfasında şöyle buyurmaktadır:Cenabı Allah,‘sevdiğim kullar’olarak ifade ettiği kulları hakkında, görmesine göz,işitmesine kulak olurum dediği kutsi hadisde özel bir durum belirtmiş olmakta, Ruhani kuvvetler kast edilmemektedir.Çünkü ruhani kuvvetler inmek için havas’a(seçkin kullar) ihtiyaç duymaktadır.Yüce Hak ise,kendisinden başkasına ihtiyaç duyanlara inmedi. Seçkin olan fakirler,Allah’dan başkasına ihtiyaç duymadıklarından onlara indi ve onları zengin kıldı.Onlar zenginliği Hak’dan alırlar,başka yerden almazlar.Ruhani kuvvetler, havasa ihtiyaç duyarken,havas da Allah’dan başkasına muhtaç değildir.Bunun için havasın şeref ve kıymetini bil,çünkü havas aynı Hak’tır.Bundan dolayı ahretteki dirilme hissiyat ile olur.Bu hisler yani duyular ancak Hak ile olgunluk kazanır ve tamamlanır.Duyulara ait bu kuvvetler ahiret yurdunda Hak’kın halifeleri olurlar.Çünkü yüce ve süphan olan Hak,kendi nefsini işiten,gören,konuşan,kudret ve irade sahibi olmasıyla vasıflandırdı.Bundan dolayı sıfatların tamamının duyular üzerinde tesirleri ve eserleri vardır.İşte insanın ayakta kalması yani varlığını sürdürmesi bu kuvvetlerle olur.Sübhan olan Cenabı hak,kendini ruhani kuvvetlerden olan düşünen,akla dayanan,hayal eden vs.duyularla vasıflandırmadı.Ancak nefsini,duyuların ortak özelliği olan koruyan ve suretlenen olmakla vasıflandırdı.Çünkü duyuların eserleri,izleri koruma yoluyla suretlerde vardır.Cenabı Hak’kın bu duyulara tesirleri olmamış olsaydı kendini bunlarla vasıflandırmazdı.Koruyan ve suretlenen ancak O’dur.İşte bu iki özellik ruhaniye ve hissiyedir.Bunları iyi anlamaya çalış,bu ikazımızı kalbin inkar etmesin.
Senin katında,indirilen bu hissi kuvvetlerin içinde şerefli olanı akıl olduğu için,şimdi sana söylüyorum iyi dinle!şerefin tamamı duyulardadır.Herne kadar insan,kaderine ve şanına cahil olduysa da kendini bilmiş olsaydı,Rabbin seni bildiği gibi sen de Rabbini bilmiş olurdun.İşte anlaşılması gereken nokta budur.Resulullâh(sav)’in buyurduğu gibi,nefsini bilen rabbisini bildi.
           Tekrar asıl konuya dönecek olursak;‘Onun işitmesine kulak,görmesine göz olurum vs..’kutsi hadisi hak’ka ait esma yönündendir.Halka ait isimler yönünden değildir.Bununla beraber hepsi O’nundur.
           Yüce Hak’kın ‘Biz emaneti arz ettik’ayeti kerimesinin sonuna kadar olan kesin açıklamaları ilâhi surete işarettir ki,o ilâhi suret külün toplamıdır.Adem(as) külün toplamı olan ilâhi suret üzerine yaratıldı ve Âdem o suretle halife oldu.Ahzap suresi 72.ayetinde Yüce Allah buyurur:”Biz emaneti göklere,yere ve dağlara arz ettik.Fakat onlar da bu emaneti taşıyamayacakları korkusuyla yüklenmekten çekindiler,sonra bu emaneti insan acımasız ve bilgisiz olarak yüklenip taşıdı.”.Burada adı geçen emanet Allah’ın iki elidir.
Âdem bu iki el ile zahir oldu.Bu iki el Hak ve halk’tır.Bunun için Âdem Hak ve halkı kendinde toplamıştır.Âdem küçük bir cisim gibi görünse de Hak ve halkı toplamakla büyük alemdir.Daha önce açıklaması verildi.

38.BÖLÜM:VAHİDİYET KONUSUNUN SADELEŞMESİ

Mutlak için iki itibâr vardır.Bunlardan biri lâ taayyün(görünmezlik) diğeri ise taayyün (görünürlük)’tür.İtibârın lâ taayyün yönüne ehad denilir ve yüceliği için ehad vardır.
Bu itibârdan dolayı celal ehadiyet içindir.Çünkü ehadiyette hüsün yani güzellik ve cemal zahir değildir.İtibârın taayyün yönüne de vahid denilir.Vahid taayyün için vardır.Bu itibârdan dolayı cemal vahidiyet içindir.Çünkü vahidiyette hüsn yani güzellik ve cemal zahirdir.Celal ve cemal hak’kın iki eli olarak yorumlanır.Kul iki eliyle tasarruf ettiği gibi Hak da celal ve cemaliyle tasarruf eder.Bu sebebten açık istiare sanatı kullanılarak celal ve cemal,insanın iki eline benzetilmiştir.Celal ve cemaldeki karşılıklı sıfatlardan dolayı iki el tabiri kullanılmıştır.
Bununla beraber Hak’ka ait esmalar ve halka ait esmalar da iki el ile yorumlanmaktadır.
Adem(as)’ın yaratılışında Cenabı Hak iki el tabirini kullanmıştır.Sad suresi 75.ayet:Allah dedi,“Ey iblis iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan neydi?Burnu büyüklük mü ettin,yoksa yücelenlerden mi oldun?Burada anlatılmak istenen şudur, celal ve cemalden olanlar ile Hak’ka ait esmalar ve halka ait esmaların hepsi Adem’de toplanmıştır.
Bu sebepten Adem halife oldu.Yani celal olan ilahi isimlerle zahir olan cemal ve güzelliği yüklenmesiyle Adem(as) halife oldu.

36.BÖLÜM:HÜVİYYET KONUSUNUN SADELEŞMESİ

Hüviyyet,külün üzerinde bir mertebedir ve külün özüdür.Hatta kül O’dur.Hüviyyet mertebesinde vücud için evvellik,ahirlik,zahirlik ve batınlık yoktur.Bu bilgi işığında geri kalanlar yani Hak’ka ve halka ait mertebeler buna göre kıyas edilebilir.Bu mertebelerin cümlesi hüviyyette helaktadır,yokluktadır.Hak’kın vücuduna mutlakiyet itibar olunması hüviyyetten dolayı değildir.Belki külden mutlak olmasından dolayıdır.Yani mertebelerden mutlak olmasından dolayıdır.Mertebelerin tamamının gerçekleşmesi ve açığa çıkması ikinci itibârladır.İkinci itibâr;kayıt görünme ve zuhurdur.Yani eniyyet itibârıyladır.Çünkü mertebeler eniyyet ile gerçekleşir ve açığa çıkar.Şimdi hüviyette ezel ve ebed yoktur,ezel ve ebed O’nda birdir.Bu durumda hüve ile zakir olan bir kimse,Hak’kın zatını,görünenlerden hatta kayıtsızlıktan da mutlak olduğunu bilip düşünmezse o kimse hüve ile zikir eden değildir. Kuşeyri’nin Esma-i Hüsna şerhinde belirtilir ki,‘hüve’zamiri gâib için konu edilmiş olup zahir alimleri yanında kelamın ifade edilmesi ve anlayışlarının açıklanması için bir sıra takip edilmesine ihtiyaç gösterir.Örneğin,sen‘hüve’dediğin zaman susar konuşmazsın yani senden kelam çıkmaz.‘hüve kaimdir’dersin(her şeyi ayakta tutan O’dur,dersin).Ancak keşif ehli kişilerin yanında‘hüve’dediğin zaman,onların kalblerinde,Hak’kın zikrinden başka bir şey zuhura gelmez.Her görünene de‘hüve’demelerinden yasaklıdırlar.Çünkü onlar hüve ile gerçek yakınlığında yokluktadırlar.Hüve iki harften oluşur,ilki;boğazın arkasından çıkan ses olan‘ha’ dır,ikincisi;boğazın sonundan yani dudaktan çıkan ses olan‘vav’dır ve sesin sonudur.Buradan şu anlaşılmaktadır ki,her bir oluşumun öncesi ve sonrası Cenabı Allah’tır.
                 Ferahu’r Ruh’da şöyle gelir,şu bilinmelidir ki,‘hüve’ kelimesinin zamir yani ismin yerini tutması onun isim olmasına engel değildir.Hüve burada hüviyyet anlamındadır.Bakara suresinde,tefsiri kebirde,ihlas suresinde bu şekilde geçtiği gibi şeyhzade de böyle belirtilir.Bu özellik Kur’an sırrı ile sağlamdır.Büyük velilerden olan Şeyh Şibli Hz.lerinin vefatı sırasında yanında bulunanlardan bazıları,Şeyh Şibli Hz.lerine ‘lâ ilâhe illallâh’demesini hatırlatırlar,bu söz üzerine Şibli Hz.leri şöyle cevap verir.“Ululuğun özüyle şereflenmiş ve O’nunla huzur bulmuş kalb evinde kandillerin parlaklığına ihtiyaç yoktur.”Vahid olan varlık eniyyetini ispat için alemleri halk ederek buna delil kılmıştır.Huzuru mahşere gelecekleri günde bizim delilimiz ve umudumuz,Nur olan yüzü görmek ve müşahede etmekle şereflenmek olsun denmektedir.     

36.BÖLÜM:MUTLAK VÜCUD’TA İKİ İTİBAR KONUSUNUN SADELEŞMESİ

Ey hakikat yoluna ve onun bilgisine talip olan!şunu bilmelisin ki,hakikat mertebelerinin her birinde mutlak vücud sahibi Hak’tır ve İki itibârdan arınmış değildir.Bu itibârlar tesir ve fiil(iş), diğeri ise teessür(etkilenme) ve infial(fiilin etkisi altında bulunma)’dır.Mutlak olan vücuda birinci itibâr yönüyle ilâh ve Allah ismi verilir.İkinci itibâr yönüyle de âlem,halk ve hadis denir.Hakikat durumu Allah’tır.Bedreddin haz.lerinin belirttiği bu sözlerden çıkarılan anlam,Hak’ka ait isimlerin bu itibar edilen işlerden olduğudur.Hak,bu esmalar ile halk da tasarruf etmekle beraber o mertebede çoğalan bir şey olmadığından kendi üzerine tasarrufta bulunamaz.Buradan hareketle Hak’kın sıfat ve isimlerini inkar edip,tesir eden,esma ve sıfatsız zattır diyen hakimlerin sözlerinin boş olduğu anlaşılmış oldu.Hak,sünnet ehlinin dediği üzeredir.Ehli sünnet dediler ki,sıfat ve esma vardır,fakat zatın aynı değildir.Belki bunlar zat’ta sabittir.Zat,bunlarla tasarruf eder ve zat’tan ayrı değillerdir,belki hakikatte yine zattır.Esma ve sıfat,zat üzerinde,artma ve azalma göstermediği gibi kendilerine ait müstakil vücudları da yoktur.Sultanın saltanatı gibi,bunun açıklaması geçti.Şimdi vücud,özüne yönelik olarak kayıt ve kayıtsızlıktan arınmıştır.Ancak kayıtsızlığı ve fark ile kayıtlanmayı da kendinde toplayan Yüce Hak’tır.Bundan dolayı Yüce Hak külli değildir,çünkü kayıtsızlıktan da mutlaktır,bu yönden külli olamaz.Külli olamadığı gibi cüz’i de olamaz.Çünkü külliyet ve cüz’iyet ikinci itibarladır.İkinci itibar yukarıda belirtildiği üzere kayıt,görünme ve zuhurdur.Yani ortaklık yönüyledir,çünkü ikinci itibar iştirake göredir.Mananın külli olması gibidir, mananın külli olması demek,külün,latif mana ile tasarrufta bulunması,kesret arasında ortaklık olmasına engel teşkil etmez.Yani kesret üzerindeki bu yüklenmeyi uygun gören aklın sözünden ibarettir.Yokluk da iştirak iledir.Çünkü yokluk manası,cüz’idir.Cüz’i mana,latif mana ile tasarruf eden,arasındaki ortaklığa mani olandır.Kesret yani çokluk üzerindeki ortaklığı akıl uygun görmez.Cenabı Allah,Hak olma yönüyle sondur,ancak zatın hakikatı olan ehadiyet yönüylede ilktir.Allah hakikat yönüyle itibârattan arınmıştır.Bedreddin Hz.leri hakikatı söylemeye devam ederek şöyle buyurdu;Allah,hakikat yönüyle itibarlardan soyutlanmıştır.Her ne kadar hakikat iki itibardan arınmış olsa da,Hakikate göre külli ve cüz’i değerler de hakikattir.Yani birliğin hakikatı,açığa çıkma ve görünme yönünden külliyet ve cüz’iyet gerektiriyorsa da,ehadiyet ve hakikat yönünden kül ve cüzden arınmıştır.Buradan haraketle mutlak vücud,külli ve cüz’i olmayan bir hakikattir.İşte vücudun,külliyet ve cüz’iyetten arınmış olduğu bu duruma hüviyyet mertebebesi denir,yani gaybi mutlak mertebesidir. Kesinlikle hüviyyetin üstünde hiçbir mertebe yoktur.Hatta ehadiyet bile hüviyyetin altında bir mertebedir.Çünkü hüviyyet,ehadiyetin üstündedir ki,orada asla mertebe yoktur.

35.BÖLÜM:YETİM MALI KONUSUNUN SADELEŞMESİ

Fazılların yani ilimde yükselmiş kişilerin bu konu hakkında birçok görüşleri bulunmaktadır.  Bunlardan biri de Amrı İbni Fâriz hz.leridir.İsra suresi 34.ayeti işaret ederek yorumda bulunmuştur.İsra(17)/34: “ve la takrabu malel yetimi”ayetin anlamı:Yetim malına yaklaşmayın.Fâriz hz.lerinin,yukarıdaki ayeti işaret ederek (likeffi yed’i sadded lehü izâ tesadded) yaptığı yorumda kullandığı bazı kelimeleri Muhammed Nur Hz.leri şöyle açıklar:Kef;yasak anlamındadır. sadded:Yasak  edilme.Tesadded:saldırma.Lehü’deki lâ harfi:Tecavüz ettirmek.Tesadded zamiri:Yaklaşma veya mala yönelik tarif olarak verilmiştir. “vela takrabu malel yetimi”:Yani yetim malına yaklaşmayın.Ayeti kerime,elin dokunmaması gerektiği bir malı işaret etmektedir.Bu mal da yetim malıdır.Yetim,Efendimiz(sav)’dir.Resulu Ekrem(sav) efendimizin yetim olduğunu bildiren ayet,duha suresi 6.ayettir.Duha suresi (93)/6. “Elem yecidke yetimen feava.”Seni yetim bulup da barındırmadı mı? Hz pir ayetin yorumunu şöyle yapar;Rabbin seni,Masiva ile olan meşguliyetten uzaklaştırarak olgun ve muvahhid bir fert olarak sana mahsus kılınan ehadiyetül cem makamını hediye etmiştir. Yetimle, Gayriden ilgiyi kesen (sav)’i işaret ederek,içinde inci bulunan tek sedef olarak belirtmiştir.İbni Fâriz hz.leri yaptığı açıklamada,yetim malına yaklaşmayın.çünkü makamı Muhammediyeye kimse ulaşamaz,buraya ulaşmanız ancak Allah’ın yardımı ile olur demektedir.Eğer siz Muhammedi bir hakikatle donanırsanız belki Allah’ın ihsanıyla oraya yaklaşabilirsiniz.Bunun için Efendimiz(sav)’in tabiatından olmak ve O’nun sevgisini kazanmak gerekir. Bundan sonra O’nun izni ile bu makam ziyaret edilebilir.Çünkü yetim malı olan ehadiyet makamı,bizzat Muhammed(sav) efendimize aittir.Yine peygamber efendimizin izni ile,bizzat O’na tabi olmuş ve O’nun varisleri olan kâmiller ulaşabilir.Mala ‘mâl’olarak isim verilmesinin nedeni, insanlardan bir kısmının yaratılış hükmü olarak ona meyl etmelerinden dolayıdır.Kemâlatın toplamı olan makamı Muhammediye ruhaniyet ve sırlar içerdiği için buraya yönelinmiş bu yönelmeden dolayı da mal olarak isimlendirilmiştir. Görmezmisin, Musa(as) bu makamı talep ettiğinde ‘Ya Rab bana kendini göster sana bakayım’dedi.Yüce Allah sen beni göremezsin diyerek karşılık verdi.İbni Fâriz hz.leri bu ayeti kerimeye,yazısının ikinci mısrasındaki söz ile işaret etmiştir. ‘mala dokunamazsın’ (lekeffe yedin sadde izâ tesadded.) Bu ayet,A’raf suresi 143.ayet: “Musa,bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisiyle konuşunca şöyle dedi. “Rabbim,göster bana kendini, göreyim seni.”Asla göremezsin beni.Ama şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse,sen de beni görebileceksin.”Rabbi dağa tecelli edince onu parça parça etti.Ve Musa baygın bir durumda yere yığıldı.Kendine gelince şöyle yakardı: “Tesbih ederim O yüce varlığını, tövbe edip sana yöneldim.İman edenlerin ilkiyim ben.”Sonra Cenabı Allah, Musa(as)’a tekrar seslenerek,“dağa bak,o dağ senin vücudundur ve o öyle bir maddedir ki, senin yaratılışın ondandır.”İşte o madde,hakikatı Muhammediyedir.Çünkü hakikatı Muhammediye bütün alemlerin maddesidir ve alemler o’nun suretidir.Oysa suretin vücudu yoktur çünkü yoklukla vasıflanmıştır.Vücud ancak hakikatı Muhammediyedir.O’da aynı Hak’tır.Bunun için Nebi(sav) beni gören gerçekte Hak’kı görmüştür (men reâni fekad real Hak) buyurdu.Eğer dağ yerinde kalırsa sen de beni görmeye kuvvet bulursun.Yani benim vücudumun aynı olan hakikatı Muhammediye’de, vücudunu yok etmeyip,vücudun var olmaya devam ederse beni göremezsin.Beni görmen ancak makamı Muhammediye’ye ulaştıktan sonra gerçekleşir.Hakikatı Muhammediye suretlerinden bir suret olan,Musa(as)’ın vücuduna rabbisi tecelli etti ve o dağ parça parça oldu.Yani vücudundan eser kalmadı.Musa(as) düşüp bayıldı. Vücudundan geçip kendini kaybetti.İsim ve sureti kalmayıp bakiye olan isneyniyetinden (ikiliğinden) yok oldu. Sonra, Musa(as) bu sarhoşluktan uyanıp kendine geldiğinde Nuru Muhammediye ile şereflendi. Gördü,hem de kalb gözüyle görüp müşahede etti ki,noksansız olan bu makama kimse ulaşamaz.Ancak Nuru Muhammediye ile ulaşmak mümkündür. Bundan dolayı şöyle dedi: Makamı Muhammediye’ye ulaşmak isteyen sana gelir,seni tenzih ederim ki,bu zamanın sana iman edenlerin ilki benim.Akayıd açıklamasında Ramazan efendi der ki,Keşif sahiplerinden bazı gerçek ehilleri buyururlar ki,Musa(as),kendi hüviyetinin bekası olan benliği ve varlığı ile beraber Hak’kın yüce zatını görmeyi talep edip dedi ki:Ya Rab seni bana göster,göreyim seni. Cenabı hak,Musa(as)’ın kendi vücudunun bekasını işaret ederek,“Len terâni” (göremezsin) sözüyle isteğini geri çevirerek dedi ki,sahip olduğun  hüviyetin bekasıyla beni göremezsin. Bedenin ve hüviyetin olan dağına nazar et,eğer bedenin ve hüviyetin yok olmayıp yerinde kalırsa,sen beni göremezsin.Bir süre sonra Rabbisi Musa(as)’a tecelli etti yani nurundan, Musa(as)’ın üzerine yaydı.Musa(as)’ın bedenin kısımları ve hüviyeti,ilâhi nurun tecellisi ile çaresiz kalıp parça parça oldu.Musa(as) kendini kaybederek bayıldı ve yok oldu. Hak’kın gözüyle Hak’kı gördü.Sonra ayılıp kendine geldiğinde,“Ya Rabbi seni tenzih ederim ve sana kendi varlığım ile ulaşmaktan ve görmeklikten tövbe ederim.”Hâzin tefsirinde Necm suresinde belirtilir ki,dünyada Hak’kı görmek mümkündür.Buna Musa(as)’ın kıssası delildir. Çünkü Nebi(as) mümkün ve mümkün olmayanı bilir.Onlardan bir kısmı(sahabelerden),mirac gecesi olayında Nebi(as)’ın Hak’kı görmesi ile ilgili konuda tartışırken aralarında ihtilaf çıktı. İbni Abbas dedi ki: Rasulullâh, Hak’kı,baş gözü ile gördü.Muaz İbni Cebel ise;Kalb gözü ile gördüğünü söyledi.Sohbette bulunan Ayşe annemiz de;Kim derse ki,Nebi(as) mirac’da rabbini gördü,o bu konu hakkında yalancıdır.Gerçek söz,Ayşe annemizin söylediği sözdür. Çünkü Nebi(as) mirac yaparken vücudunu terk edip variyetini yok etti.O’nun vücudu,Hak’kın vücudu olup,Hak kendi kendini gördü.Yani Rububiyetiyle Rububiyetini gördü vesselam……..

34.BÖLÜM:MUTLAK ZAT,TENZİH VE TEŞBİH KONUSUNUN SADELEŞMESİ

Ey hakikata talip olan!bilmelisin ki,Yüce Hak’kın,zatının aslı bilinmez.Hak’kın mutlak zatı için,şöyle midir,böyle midir diye bilinmesine kullarının çaba harcamalarını Cenabı Hak istememiştir.Uluhiyet deryasında hayran olmamaları ve kullarının zamanlarının boşa gitmemesi için, ayrıca,Yüce Allah’ın bu yönle bilinmesinde kullara bir fayda vermeyeceğini ancak uluhiyet sahibi olan yüce Allah’ın kullarının çalışmalarının boşuna olmasından  ötürü merhametinden dolayı sakındırmanın gerekli olduğuAli İmran 30. Allah sizi, kendisinden sakınmaya çağırır. Allah, kullarına karşı Raûf'tur, çok şefkatlidir.Ayetlerin sözleri ile açıklanmıştır. Bâtının bâtınından haber istemek yasaktır.Bunun için Cenabı Hak’kın zahir olan yüzünün bilinmesi,düşünülmesi ve müşahede edilmesi istenmiş ve bu şekilde elde edilecek ilâhi marifet herkese farz olarak bildirilmiştir.Bedreddin Hz.nin Hak’kın zatının özü bilinmez dediği sözün içeriği,yaratılmış bütün alemlerin suretlerini,zatının içine almış olması ve bu alemlerin zatıyla ayniyet göstermesidir.Yani,bütün alemlerin sureti,Hak’ın zatında gayb ve fani olmakla beraber zatı bu alemleri kaplamıştr.Çünkü vücud,Hak’kın vücududur ve O’nun vücudundan başka vücud yoktur.Zatta gizli olan işlerin,hazreti ilmine gelmesiyle açığa çıkan feyze,feyzi akdes,eşyanın,ilmi ilâhideki sabit olan suret ve hakikatlerine de âyân-ı sabite denir.İlminden,ayan-ı sabitenin zahire çıkmasını sağlayan feyze’de feyzi mukaddes adı verilir. Bu eşyanın suretlerinin çokluğu ve çeşitliliği sonsuzdur. Bunlar Hak’kın zatında gizli ve yoklukla vasıflıdırlar.Zahir olan alemlerin sureti de Hak’kın zatıyla ayaktadır ve diridir. Çeşitlenmiş şekerlerin şekerle ayakta kalması gibi. Birbirini ardı sıra takip eden ve nihayetsiz olan bu çokluk bütün zamanlarda Hak’kın zatıyla ayaktadır ve vardır.Çokluğunun çokluğu birbirini ardı sıra takip etmesi ve şekillere bürünmüş şekerlerin, şekerin özüyle var olması gibi sözler konuyu kuvvetlendiren misallerdir. Şekerlerin çok şekilli ve suretlerde olması şekerin çoğalması anlamında değildir.Zahirde görülen eşyanın suretleri de böyledir,bunlar konunun misal yoluyla anlatımıdır.Bu alemdeki eşyanın suretleri Hak’kın zatının içindedir,yani Hak’kın zatıyla vardır.Birbiri ardınca gelen ve nihayetsiz olan bu çokluğunun çokluğu ve de alemlerin sureti O’nun zatıyla kaim olduğuna göre Hak’kın zatının aslına ulaşmak nasıl mümkün olur?Zahir olanın hepsi O’dur.İster his ile ister akıl ile isterse suret ve şekil ile zahir olsun,hepsi O’nun zatının zuhurudur.Bedreddin hz.nin belirttiği bu sözler,Hak’kın teşbih (benzetme) yönüdür.Hak için,his,akıl ve suret ile zuhurunda tenzih (Bir şeye benzememe) yönü de vardır.Çünkü Hak,his ve suretlerden arınmış ve temizdir. Cenabı Hak kendisinin teşbih ve tenzih yönünü bir ayetiyle ortaya koyar.Şura suresi 11.ayet:” Leyse ke mislihi şey’ün ve huve’s semi’ul basîr.O’nun benzeri gibi bir şey yoktur,O her şeyi işiten ve görendir.”Yani,Hak’kın zatının veya sıfatının misli, bizim(yaratılmışların) katında olan suretlerden bir surete benzemesi gibi değildir.Duyan ve gören ancak Hak’tır.’vehüve’(O) bilinen,tarif edilendir,e’s semi’ul basir de lâmı tarif olup,yani bir kelimeyi belirsiz halden belirli duruma koyandır.Bu şekilde bunlarda bilinen olmaktadır.Toparlanacak olunursa;İşitme ile sıfatlanmış olup,Hak’tan başka duyucu yoktur,ancak duyan Hak’tır.Görme ile sıfatlanan olup,Hak’tan başka görücü yoktur,ancak gören Hak’tır.Bu ayetten hareket ederek Yüce Hak,  tenzih ve teşbihi kendinde toplamış olmaktadır.”Leyse ke mislihi”sözüyle zatını tenzih eder.
“vehüve’s semi’ul basir” sözüyle de teşbih eder.Sözün özü olarak,Hak teşbih yönüyle bilinir,  tenzih yönüyle bilinmez.İşte Bedreddin Hz.lerinin,O’nun zatının aslı bilinmez dediği sözündeki mana budur.
               Füsus şerhinde Abdül Gani Hz.leri “leyseke mislihi şey’ün”sözünün açıklamasında der ki,Hak’kın mislinin misli yoktur.Hak mislini kendine ispat etmiştir.Misli de kendi sureti üzere halk olunan alemlerin bütünüdür.Bu yönden yaratılmış bütün alemler,Hak’kın mislidir ki,bu alemler ilâhi sıfatlarının tesiriyle zuhur etmiş olup,şey’in sureti,zatının tafsilatıdır.
O’nun mislinin misli İnsanı Kâmil’dir.Çünkü İnsanı Kâmil bütün alemin sureti üzeredir.Şey yoktur,misli de bütün alemlerdir,amma mislinin misli İnsanı Kâmil’dir.Alemler,İnsanı Kâmil ile şeref buldu.Onun için şey mevcut değildir.Çünkü İnsanı Kâmil şey olsa alemlerin birinden olurdu ki,bu da O’nun noksan olmasını gerektirirdi,bu durumda O kendi nefsinde kamil olmaz,insanı kamil şey ve mevcud olduğu takdirde yanmış yok edilmiş olurdu.Kendisinde mevcud Hak’tır.  Şimdi,İnsanı Kamil vücutda yokluktadır,vücud onun katında yüce ve bir olan Allah’ındır.Yüce zatı için,mutlak vücud gereklidir.Çünkü vücudsuz olmak doğru değildir ve olamaz.  Vücut ile adem(yokluk) birbirine aykırı olduğu için aralarında zıtlık vardır.Vücut,adem ile;adem de vücut ile vasıflanamaz.Çünkü yukarıda belirtildiği gibi vücut ve adem arasında zıtlık vardır.Kısaca vücut için adem mümkün olmadığı gibi,adem için de vücut mümkün olmaz. Vacibsizlik O’na layık değildir.Kevnühü(var olması)’nün anlamı,Yüce Hak’kın gerekli olması ve kendisinin ademlikle öne çıkarılmasının doğru olmadığının vurgulanmasıdır.O’nun zatını ademlikle vasfetmek doğru olmadığı gibi,ademlik O’nun zatına ulaşamaz.Mutlak vücudun anlamı,teşbihle kayıtlamak ve genelle kayıtlamakdan temiz ve mutlak olması demektir. Şeyhül Ekber miskü ezfer konusunda der ki,
                        Cenabı Hak’kı; Tenzih edecek olursan O’nu sınırlamış olursun.
                                                  Teşbih edecek olursan O’nu kayıtlamış olursun                          
                                                  Hem tenzih hem de teşbih edecek olursan gerçeği söylemiş ve,
                                                  Allah’ı bilmede önder ve seyyid olmuş olursun.                    Şeyhül Ekber,misk adı verilen kokunun,Tibet ve Çin gibi Asya’nın büyük dağlarında yaşayan bir cins erkek ceylânın karın derisi altındaki bir bezden elde edildiğini belirtir.Bazıları da ceylânların her otu otlamasıyla miskin oluşmadığını ancak lâle ve sümbül yenmesiyle oluştuğunu açıklamışlardır.Ceylânların devamlı surette taze ve bozulmamış,sedef içindeki inci gibi lale ve sümbülleri yemekden nefesleri misk ezfer ile kokar.Ezfer,miskin kuvvetli ve şiddetli kokmasına denir.
Füsus’da Nuh bahsinde şu konu geçer:Şimdi sen,tenzih ile inanırsan Hak’kı sınırlamış olursun.Çünkü,Hak’kın,masivadan tenzih edilmesi ile çıkarılmış olması,O’nun sınırlandırılmasına sebebiyet vermiş olur.Eğer sen,teşbih ile inanırsan yani benzetme görüşüne sahip isen,tenzihsiz Hak’kı kayıtlamış olursun,çünkü teşbih,Hak’kın bir şeye benzetilmesi ile kayıtlanmasıdır.Eğer tenzih ve teşbih ile inanırsan doğru yola sevkedilenlerden olursun.Yüce Hak,senin müşahedene bu iki yön ile sığıyorsa Allah’ı bilmede önderlerden ve evladı resulden olmuş olursun.Çünkü Hak’kı bilmede talep edilen ve amaçlanan bu iki yöndür.Hak’kı hem tenzih hem de teşbih ile bilen bir kişi hata ve suç işlemekten kurtulmuş ve hidayet yoluna yönlenip zafer elde etmiş olur.O kişi,marifette önder olup ilim ve fazilet sahibi olmada mensubu olduğu milletin hem dünyada hem de ahirette ileri gelenlerinden olur.Câmi hz.leri der ki,Müsedded(doğru yolda olan),işin,Allah tarafından yapılmış olduğunu gösteriyorsa,Cenabı Allah o kişiyi doğru yola iletmiş olmaktadır. (Müseddid) Eğer,işi yapan kendisi oluyorsa o kişi kendisini doğru yola sevk etmiş olur   Sözün özü olarak,münezzehdir(benzetilmeme) diyerek tenzih edersen Hak’kı sınırlamış, müşebbehdir(benzetilme) diyerek teşbih edersen Hak’kı kayıtlamış olursun.Münezzeh ve müşebbeh dedinse doğrusun,öndersin ve Hak’kı bilmede seyyidlerdensin.Bundan dolayı,
 Zikrin hem mecâzi hem de hakikisine sahip olanların üzerine,Hak’kı bu iki yön ile bilmek yani Hak’kı tenzih ve teşbihle cem etmek vaciptir.Buradan da şu söylenebilir,kişi Hak’kı his ile tenzih,kalb ile teşbih etmelidir.Ta ki,o makamı Muhammediyeye kadar yükselebilsin.

33.BÖLÜM:RUH ÜFLENMESİ KONUSUNUN SADELEŞMESİ

Bedreddin hz.leri bu konunun daha iyi kavranması için Yüce Allah’ın Kur’an’ında buyurduğu ayetin anlaşılmasını istemiştir.Hicr suresi 29.ayette Cenabı Hak buyurur:O’nu,amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan içine üflediğim zaman,önünde hemen secdeye kapanın.Buna ilave olarak bu mertebede özel olarak bedenin tesviye edilmesi gerekir.Beden tesviyesi ise istidat ve sebeblerin ortaya çıkması ile olur.O bedenin kabiliyeti tamamlanır tamamlanmaz onda ruh zuhur eder ki,bu ruh,üflenme ile tabir edilmiştir.Ruhun zuhur etmesinden amaç tesviye işleminin tamamlanmasıdır.Yani halkiyetin tam olmasıdır.Üfleme,  ağızda rutubet oluşumuna neden olduğundan dolayı üfleme denmiştir.Bu söylenmekle mecazi mürsel sanatı yapılmıştır.Sebep belirtilmiş fakat sebebe vesile olan söylenmiştir.yani,üfleme denmekle,ruhun zuhuru kast edilmiştir.Bedreddin hz.leri üfleme ve zuhurun aralarındaki ilgiden dolayı,ruhun zuhurunu üfleme olarak yorumlamıştır.Somut bir üfleme doğru olmaz. Çünkü Allah’ın üflemesi imkansızdır.Ruh ile beden birbirine zıttır.Bunlar daha önce de açıklandı.Yani ruhun bedenden olmadığı belirtildi,bunun bilinmesi ve anlaşılması gerekir. Bedende açığa çıkmış olan hayat,  unsur denilen bileşimlerin farklı etkileridir.yani hayatın farklılığı kabiliyetler arasındaki farktandır.İnsan ve hayvan arsındaki fark konuşma ve akıldır. İşte bu farklılık da terkipden ileri gelmektedir.
              Görmezmisin,Samiri,Cebrail(as)’ın atının ayaklarının bastığı topraktan bir avuç alarak,kavmindeki kadınların ziynetleri olan altın ve gümüşleri eriterek yaptığı buzağı heykelinin içine atmıştır.Bu durumda buzağı canlanmış ve ses vermiştir.Eğer samiri insan sureti yapmış olsaydı hiç şüphesiz o da ses verir konuşurdu.Buradan da anlaşılıyor ki,Ruh,  noksansız tam tesviyedir.Samiriyi buzağı heykeli yapmasına iten sebep,Taha suresi 84.ayette geçen”onlar,benim izim üzerindeler ve ben,hoşnut olasın diye,sana gelmekte acele ettim. Ey rabbim!”diyen,Musa’nın sözü üzerine olmuştur.Bununla samiri zannetti ki,Musa’nın rabbi de buzağıdır.Bunun için Beni İsrail’e seslenerek bu buzağı sizin rabbinizdir,Musa’nın da rabbidir dedi.Bu sözün geçtiği sure Taha,ayet de 88 dir.Ayette şöyle belirtilir:”Sâmiri,onlar için,böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı.Dediler ki:”Bu,hem sizin hem de Musa’nın tanrısıdır.Ama Musa unuttu.”Rivayet edilir ki,beni İsrail kabilesi,Firavunun haberi olmakla beraber düğünümüz var diyerek Kıpti(çingene) dostlarından emanet olarak topladıkları altın,gümüş gibi ziynetlerle Mısır topraklarından firar etmişlerdi.Firavun ve ordusu suda boğulunca,Beni İsrailin elinde kalan ziynetleri ele geçirmek isteyen sâmiri, Musa’nın Tur’a gittiği sırada kardeşi Harun’un yanına giderek ,Beni İsrailliler bu ziynetleri takınmaktadırlar bu ise haramdır der,Harun’un emriyle altın ve gümüşden oluşan ziynetler Beni İsraillilerden toplanarak Sâmiri’ye teslim edilir.Sâmiri,usta bir kuyumcuya bu ziynetleri erittirip buzağı  heykeli döktürür.İçi boş olan bu heykel,buzağı sesi verir.Firavunun suda boğulması sırasında,Sâmiri,Cebrail(as)’ın bindiği atın ayaklarının bastığı yerden,bir avuç toprak alıp saklamıştı.İşte bu toprağın,buzağı heykelinin ağzına dökülmesiyle bu ses ortaya çıktı.
     Sözün özü olarak,Ruh’dan kasıt tam tesviyedir.Yani tam olgunluktur.Oysa gerçek olan bir şeydir(şey’ün vahid) ve O’nun mertebelerin her birinde özel olarak zuhur etmesi gerekli oldu.Bu zuhur,hayvan mertebesinde ruh adını,İnsan mertebesinde ise konuşan nefs adını alır.Bu zuhur insana dışardan gelmemiştir,kendisinde var olan cevherin yine kendisinde açığa çıkmış olmasıdır.Buna rağmen insanlar arasında farklılık gözlenir,bu farklılık ise kabiliyet yönünden kaynaklanmaktadır.Bedendeki bu surette zahir olup,yine bu bedenden ayrılan öyle bir cevherdir ki,suretin kendi üzerinde değişim göstermesi ve bozulmasıyla, değişim ve bozulma göstermez,baki kalır.Ruh denilen bu cevherin kendini ispat edebilmesi için mutlaka bir surete ihtiyacı vardır.Çünkü cevher suretsiz görünemez.Bedreddin Hz.leri, cevherin saf olarak kendini gösterme gücü ve kabiliyeti yoktur,ancak bir suret ile kendini ispat edebilir demektedir.Bedreddin Hz.lerinin,hangi suretle ve şekille olursa olsun sözünden amaç,  kendine uygun bir sureti kast ettiğini belirtmektedir.Allah ehli olanlar hiçbir suretle kayıtlanmazlar,belki istedikleri suretlerle kayıtlanırlar.Allah’tan korkan Salih insanların ruhları güzel bir suret ile kayıtlanır ve illiyyine çıkarlar.Eşkiyanın ise hayvani ahlaklardan galip olan bir suret ile kayıtlanır ve siccinde kalırlar.Bunların açıklaması daha önce yapıldı.
                   Ey hakikat ilmini talip!şu gerçeği bilmelisin ki,feleki kuvvetler,unsuri kuvvetler ve bunların benzeri olan kuvvetlerin hepsi melektir.Meleklerin suretleri hakkındaki bilgi,şanı yüksek enbiyaların meşhur sözleri ile verilmiştir ve o sözler hafızamda kayıtlıdır.Onların tamamı ruhani olup, alemlerin zuhur etmesiyle var olmuşlardır.Onlar,cahillerin düşündükleri gibi değildir. Cahillerin düşüncelerine göre,meleklerin de cisimleri olup kendilerine ait özel suretleri vardır.Yani özel suretleri altında kayıtlanmış cisimden oluşmuşlardır.Cenabı Hak ise melaikenin kanatlı olduğunu belirtmektedir.Fatır suresi 1.ayet:”Hamd.Fatır(ilk yaratan) olan Allah’adır. Gökleri ve yeri yaratan,melekleri ikişer,üçer,dörder kanatlı elçiler yapan O’dur. Yaratışta/yaratılmışlarda dilediğini arttırır,O.Hiç şüphesiz,Allah her şeye gücü yetendir.”Cenabı Hak’kın bu sözlerinden meleklerin kuş suretinde göründükleri anlaşılmaktadır.Çünkü ruh sahipleri,her yerde,her mekanda ve o yerin ve mekanına uygun bir suretle görünürler.Bu konu haber ve hadislerde söylene gelmiştir ki,Nebi(sav)’in kanaatine göre melekler kuş suretinde göründüler ve Mustafa(sav)’in annesi olan Amine hazretlerinin saadetli evlerini kuşatıp çevresine doldular.