13 Eylül 2012 Perşembe

KADİR SURESİNİN AÇIKLAMASI


Bismillâhirrahmanirrahim

 

1- İnna enzelna hu fi leyletil kadr.-Şüphesiz biz onu Kadir gecesinde indirdik.

2-Ve ma edrake ma leyletul kadr.- Kadir gecesini sana idrak ettiren / sana bildiren nedir?

3- Leyletul kadri hayrun min elfi şehr.-Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

4- Tenezzelül melâiketü verruhu fiha biizni rabbihim min külli emr.- Melekler ve Rûh, rablerinin izniyle o gecede her iş için iner de iner.

5- Selamun hiye hatta matle’il fecr.- Bir selâm / esenlik ve huzur vardır; sürüp gider o, fecr / tan yeri ağarıncaya kadar!

      Beş ayetten ibaret ve Mekke’de inmiş olan Kadir suresinin ismi, içinde bahsedilen “Kadir gecesin” den gelir. “Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kur'an, onda indirilmiştir... (Bakara- 185) Ayet beyanı gereğince, İslam dünyasında ramazan ayının Kadir gecesi; zat’ı ilâhiden levh-i mahfuza (muhafazalı levhaya) Kuranın cem / toptan olarak indiği gece olarak bilinir. Ve birçok hadisi şerif beyanı gereğince, ramazan ayının son on günü ve ramazanın yirmi yedinci gecesinin Kadir gecesi olduğu genel kabuldür. Ve ramazanın yirmi yedinci gecesinde zahiren çeşitli nafile ibadetler, vaaz, nasihat ve hayra yönelik faaliyetlerle İslam dünyasında Kadir gecesi kutlamaları yapılır.

       Hz. Resulullah efendimize vahyolan sure ve ayetlerin cem’i / toplamı Kuran’dır. Vahyin sure sure, ayet ayet değerlendirilmesi ise Furkan’dır. Ki bunu beyanla Ehl-i kemâl; “Kadir gecesinde Hz. Muhammed’in (s.a.v) gönlüne Kuran toptan indi, yirmi üç yılda cebrailin vahyetmesiyle Furkan olarak zahir oldu” demişlerdir.      

       Ledduni hikmet yönü ile Kadir suresinin değerlendirilmesi ise şöyledir: Cümle âlemleri ve varlıkları yüce Allah’ın 1- zat, 2- sıfat, 3-esma, 4- ef’âl, 5- asar / ahkâm olan beş tecellisi oluşturur. Ki zat tecellisi; Hakk’ın kendi ehadiyetinden / tekliğinden gayrıyı kabul etmeyen zuhurudur. Sıfat tecellisi ise; yüce Allah’ın hayat, ilim, irade. Kudret, sem’i, (işitmek / duymak) basar, (görmek) kelâm ve tekvin. (yaratma) olan sıfat-ı subutiye (sabit değişmeyen sıfatları) zuhurudur. Ve bu zuhuru ile cenab-ı Hak cümle mülk âleminin ve tüm faaliyetlerin aslı hakikatını oluşturur. Esma tecellisi; isimlerle olan zuhurudur. Ve bu zuhuru ile yüce yaratıcı cümle mülk âlemini oluşturur. Ef’al tecellisi; iş oluş amel faaliyeti ile olan zuhurudur. Ve açığa çıkan her türlü iş ve faaliyeti oluşturur. Asar / ahkâm tecellisi ise; hükmün, hüküm neticesinin zuhurudur. Yani halkıyetin / yaratılışın yüce gayesinin açığa çıkmasıdır. Ki rabbin bu beş tecellisinin mahiyeti, Hz. Muhammed’e (s.a.v) vahyolan sure ve ayetlerde mevcuttur. 

        Bu tecellilerin evvelinin ve aslının Hakk’ın zat’ı olması yönüyle, Hakk’ın zat’ı cümle tecellileri kendinde toplar. Bu itibarla, cümle tecellileri ve varlığı zat tecellisinin kendinde cem edip toplaması gibi, sure ve ayetleri içerdiği mana ve mahiyetleriyle beraber kendinde toplamasıyla Kuran, Hakk’ın zatı’nı temsil eder.

Kuranın rabbin zatı’nı temsilini ifadeyle ayette;“ İnna enzelna hu…-Şüphesiz biz O’ nu…” Buyruluyor ki bu ayetin Arapça ifadesinde geçen “Hu” ismi, zahiri anlamıyla O’ demektir. Fakat ledduni mana yönüyle “Hu” ismi; cümle tecellileri kendinde toplayan Hakk’ın gaybı mutlak hüviyeti olan zat’ını remz eder. Bunu beyanla pir seyyid Muhammed nur Hz; “Hu esmayı ilâhiyedir ve Hakk'ın gaybı mutlak hüviyetini ifade eder” diyor. Bu itibarla, ayette kadir gecesi inzâl olup indirilenin “Hu” olarak beyan edilmesi, Muhammed-i kulluğa ulaşmış insanın gönlüne Hakk’ın zatı’nı temsil eden Kuran’ın inzâl olup indirilmesidir.

       Hz. Resulullah efendimize vahyedilen Sure ve ayetlerin taşıdığı mana ve hikmetlerin sırrını kendinde toplayan Kuranın sırrı’na, insanı kâmil de mazhardır. Çünkü Hadisi şerifte “Kuran ve insan ikiz kardeştir” buyrulmuştur ki, doğuştan her insanda Kuran sırrı potansiyel olarak vardır. Fakat insanı kâmil’de Kuran sırrı faal ve aktiftir. Ve Kuran sırrı olan zamanın mürşidi kâmilinin telkiniyle, Hak talip ve âşıkları irşat olup aydınlanır. Ki kâmilin Kuran sırrı olmasını ifadeyle Seyfullah Nizam oğlu Hz:

Bu aşk bir bahri ummandır bunun haddı kenar olmaz

DELİL’İM SIRR’Î KURAN’DIR bunu bilende ar olmaz, der. (Delil; yol gösterici, mürşit demektir.) Kuran sırrı olan mürşidi kâmilin irşadı / aydınlatması, Hz. Âdem’den (as) beri cümle peygamber ve velâyet elçilerinin, mesleki resul telkini mazhariyetiyle devam edip açığa çıkar. Ve tüm zamanlarda var olduğu gibi kıyamete kadar yeryüzünde var olacak olan mürşidi kâmilin mesleki resul irşadına mazhar olmakla ancak, bir insan Muhammedi kulluk üzere yaşayıp, Kuran sırrına ulaşır.

       İşte böyle mesleki resul seyri süluku gören bir kul’un gönlünün, kendi ehediyetinden / tekliğinden gayrısını icap etmeyen Hakk’ın zat tecellisine mazhar olması, o insanın gönlüne Kuran’ın sırrının açılıp inzâl olması ve o kul’un Kadir gecesi idrâkına erişmesidir. Ki bunu ifadeyle ayette;

“1- İnna enzelna hu fi leyletil kadr.-Şüphesiz biz onu Kadir gecesinde indirdik.” Buyruluyor. Yani “Hu” isminin ifade ettiği Hakk’ın zat tecellisini temsil eden (sure ve ayetlerin hikmeti mahiyetini cem edip toplayan) Kuran sırrını, Muhammedi kulluğa erişen insanın gönlüne “Kadir gecesi” keyfiyeti olarak inzâl edip açtık, demektir. 

       Sonra;“2- Ve ma edrake ma leyletul kadr.- Kadir gecesini sana idrak ettiren / sana bildiren nedir?” Diye sual ediliyor ki, bunun cevabı şöyledir; “Kadir;” kelime olarak değerli kıymetli anlamındadır. “Gece” ise; görünen tüm renkleri, eşya ve varlıkları gecenin siyahlığıyla örtmesidir. Buna göre; gecenin siyahlığıyla tüm renkleri ve varlıkları örtmesi gibi, zat-ı ehadiyet (teklik) tecellisiyle Hakk’ın gayrıyeti ve ikilik kesretini (çokluğunu) örtmesinin idrâkı olan Kadir gecesi, çok değerli ve kıymetlidir. Ve zamanın kâmil mürşidinin irşadıyla, yokluğunda zahir olan rabbin zat tecellisi mazhariyetiyle ancak, bir insan Kuran sırrına ve kıymeti ve değeri yüce Kadir gecesini idrâk eder.

      Devamla “3- Leyletul kadri hayrun min elfi şehr.-Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Buruluyor. Ki ayette beyan olunan “bin ay,” yaklaşık 83 yıl eder. Ve 83 yıl, bu imtihan âlemi olan yeryüzünde yaşayan bir insanın dolu dolu ömrüni ifade eder. Bu itibarla, imtihan âlemi olan bu yeryüzünde Kadir gecesi idrâkına erişmeden “bin ay,” yani dulu dolu bir ömür boyu yapılan her türlü ibadet ve kulluktan, mahiyeti yukarıda beyan edilen Kadir gecesi idrâkına ulaşmak, “daha hayırlıdır” demektir.

     “4- Tenezzelül melâiketü verruhu fiha biizni rabbihim min külli emr.- Melekler ve Rûh, rablerinin izniyle o gecede her iş için iner de iner. Burada beyan olunan “Rûh,” rabbimizin vahdet / bir’lik tecellisidir. Ve “Ruh” ikilik kesretini (çokluğunu) icap etmediği için, ayetteki “Ruh” beyanı vahdet-i vücut zuhurunu ifade eder. Yine ayette ifade olunan “Melekler” ise, rabbin tüm tecellilerini asla itiraz etmeksizin yerine getiren mahlûklardır / yaratıklardır. Çünkü melekler ancak emir olundukları görev üzere o emri yerine getirmesini bilirler, aksi olan o emri yerine getirmemeyi bilemezler aynı gözün görmekten, kulağın işitmekten başka bir şey yapmaması gibi.

“Meleklerin ve Ruh” un indiği “o gece” demek ise; bu yeryüzü olan imtihan âleminde et ve kemikle bedenlenip yaşayan bir insanın, manevi vücudunu rabbin katından ve rabbin müşahedesinden uzak ve ayrı koyan, tabiatın tesirindeki dünya ömrü gecesidir.

       Bu itibarla Kadir gecesi idrâk ve marifetine erişen bir kişi, insanı kâmil olarak Muhammedi kulluk üzere yaşar. Ve o, aynı “melekler” gibi yüce Allah’ın vahiyle olan emir ve yasaklarına kesinlikle mahakkak itaat ettiği gibi, O’nun kulluğunda vahdet-i vücud imanı olan “Ruh” hâkim olur. Ki böyle Kadir gecesi idrâkına ulaşan insanı kâmilin, yeryüzünde et ve kemikle bedenlenmiş olan kulluğunun içerik ve mahiyetini, melek ve ruh mazhariyeti oluşturur, demektir.

      “5- Selamun hiye hatta matle’il fecr.- Bir selâm / esenlik ve huzur vardır; sürüp gider o, fecr / tan yeri ağarıncaya kadar! Melekler gibi Allah’ın emir ve yasaklarına mutlak itaat. Ve ruh olan vahdeti vücut imanı mazhariyeti ve Kadir gecesini idrâk kemâli marifetiyle. “Selam / esenlik ve huzur” la, yeryüzünde tabiat tesirinde olan dünya ömrü gecesinde yaşayarak tüm zamanlarda insanı kâmil var olur. Bu var oluş; ta ki “Her nefis / benlik ölümü tadacaktır…” (Al-i İmran-185) hükmü ile tabiat tesirine mecbur ve mahküm olan bedeninden insanı kâmilin ölümle ayrılıp, rabbine vuslat sabahı olan “fecr / tan yeri ağarıncaya kadar!”  devam ederek “sürüp gider,” buyruluyor.

      Kadir suresinin ledduni hikmet üzere olan yorumu / açıklaması hatalarıyla beraber tamamlandı. Her şeyi en iyi bilen ancak Allah’tır. Allah’a hamd resulu Muhammede ve evladı resule selam olsun, rabbim bizleri de Kuran sırrına erişmiş olan insanı kâmil kulluğuna mazhar kılsın. Amin.    

 

                                                                                    Nejdet Şahin                        

                                                                             05- 09 2012 Çarşamba      

                                                                                           Salihli

3 Eylül 2012 Pazartesi

TİN SURESİNİN zahir ve batın YORUMU


 Bismillâhirrahmanirrahim

 

1-Tine / incire ve zeytine and olsun / yemin olsun.

2- Turi sina’ya

3- Ve emin beldeye / şehre

4- Biz insanı, gerçekten en güzel bir biçimde yarattık.

5- Sonra da onu aşağıların aşağısına reddettik / indirdik

6- Ancak, iman edip Salih / güzel ameller işleyenler müstesna. Onlar için kesintisiz / devamlı bir ecir / mükâfat vardır.

7- O halde / böyle iken sana dini ne tekzip ettirir / yalanlatır.

8- Allah hâkimlerin / hükmedenlerin en hâkimi değimli?

        Mekke’de inmiş ve sekiz ayetten ibaret olan tin suresinin zahiri / açık anlamı şöyledir: Kıymetine binaen yüce yaratıcı olan Allah, “tin”e / incir’e “zeytin”e “tur-u sina”ya ve “emin belde” ye yemin ederek. İnsanın yaratılmışların içinde “en güzel suretle,” yani en kemalâtlı bir yaratılış ve donanımla mukellef olarak yaratıldığını. Ve insanın yeryüzü olan bu imtihan âlemine suretlenerek mecburen “reddedildiğini / indirildiğini” beyan ediyor. Ve devamla, bu yeryüzü olan imtihan âleminde her kim “iman eder” de Allah’ın emrettiklerini yapmak, yasak ettiklerinden kaçıp sakınmak olan “Salih / güzel amelleri” faaliyetleri yaparsa onun, ahirette “kesintisiz ecirlere / mükâfata” mazhar olacağı ifade ediliyor.

“Allah indinde din islamdır…” (Ali İmran-19) beyanı gereğince bu şekilde iman ederek Salih / güzel amel yapıp işlemenin, yalanlanamayan islam dini’nin kendisi olduğu. Peygamber ve evliya elçilerin tebliğ ve irşadında açığa çıkan İslam dininin hükümlerini vahiyle Allah koyduğu için, “Allah hâkimlerin hâkimidir” deniliyor.

         Buraya kadar zahiri yönünden behsettiğimiz Tin suresi; Batın yönüyle ise birçok leddun-i hikmet yüklü anlamlar içerir.

Buna göre; cenab-ı Hak kıymet ve değerine işaretle üzerine yemin ettiği “tin / incir,” Hakk’ın zat-ı vahdet zuhurunu ifade eder. Ki incirin içindeki çekirdeğinin ve dışındaki kabuğunun birbirinden ayrılmadan bütün olarak yenilmekle rızık vermesi gibi, Hakk’ın zat-ı vahdet zuhuru bakâyı ruh tecellisidir. Ve bu tecelli Hakk’ın gayrısını icap etmediği için, ruh tecellisinde ikilik olmaz. Ve “tin / incir” ile beyan ettiği, ruh tecellisi olan bu mertebesinde cenab-ı Hak “ben” diye zuhur eder. Aynı “…ben senin rabbinim…” (Taha-12) gibi.

       Kıymetine binaen Hakk’ın üzerine yemin ettiği “zeytin” ise, içindeki / batınındaki çekirdeğiyle değil de zahiri olan dış yüzeyi ile yenilmekle rızık vermesi gibi, zeytin hikmeti itibarıyla yüce Allah’ın vahdeti zatından nefsi olan sıfatlarına, sıfatlarından da tecelli etmekle yarattığı kesreti (çokluk) halk zuhurunu ifade eder. “Zeytin” ile beyan ettiği bu mertebesinde vahdet-i zatı batın, sıfat olan nefsini ve halk kesretini zahir edip açığa çıkardığı için yüce Allah, “biz” diye zuhur eder. Aynı “biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Taha- 107) vb. ayetlerdeki gibi.

      “Turi sina;”  Hz. Musa’nın vahye mazhar olduğu dağ olması itibarıyla zahiren bir kıymet ve değer ifade eder.

Leddun-i mana yönüyle ise “turi sina,” hakiki / gerçek mümin olan kulun kalbinde yüce Allah’ın gerek ruh, gerekse kesret tecellilerindeki sırrının cemi’ni (toplamını) açarak tecelli etmesidir. Ve “turi sina” ile beyan ettiği bu mertebesinde yüce Allah, “ben” olarak ta “biz” olarak ta zuhur eder.

        Ayetteki “Emin belde” zahiren beytullahı (Allah’ın evini) ifade eder.

Ki ledduni hikmet yönüyle beytullah; Hakk’ın gayb-ı mutlak hüviyeti olan sırf zat zuhurunu remzettiğinden cenab-ı Hak, bu mertebesinde “Hu” ismiyle zuhur eder. Ki, bunu beyanla pir seyyid Muhammed nur Hz. “Hu esmayı ilâhiyedir ve Hakk'ın gaybı mutlak hüviyetini ifade eder” demiştir.    

        Bu itibarla; Kıymet ve değerine binaen 1- “Tin / incir” ile ifade ettiği ruh mertebesine. 2- “Zeytin” ile ifade ettiği vahdetin kesreti mertebesine. 3- “Turi sina” ile ifade ettiği vahdet ve kesretinin cem-i zuhuru mertebesine. 4- “Emin belde” ile ifade ettiği sırf zat mertebesi üzerine cenab-ı Hak yemin ediyor. Ve zevâli olmayan bu beka mertebelerinin müşahedesine ulaşıp mazhar olan insanı kâmili yüce Allah; “en güzel biçimde yaratılış / yaratılmışların en güzeli” olarak beyan ediyor.

       Çünkü bu mertebeleri müşahedeyle mazhar olduğu marifet ve kemalât ile insanı kâmil; Hz. Âdem’den zamanımıza kadar insanlığı aydınlatmış olan cümle peygamberlerde ve velilerde zahir olan Allah’ın makamlarının tebliğ ve irşadının sırrını taşır. Ki işte bu taşıdığı emanet, insanı kâmili yaratılışın en güzeli yapar.

     Yeryüzü âlemi “aşağı” âlemdir. Ve insanın sureti yani et kemik olan bedeni de, yeryüzündeki kokmuş çamurdan yaratıldığı ve insanı tabiata bağımlı kıldığı için “aşağıdır.” Çünkü insanın mana yönüyle makamı yüksek olup rabbin katıdır. İşte tesiriyle insanı rabbin katından alıkoyarak tabiat âlemine mahküm ettiği için insanın sureti, yani et kemik olan bedeni, insanın mana yönünün aşağısıdır. Bunu ifadeyle Niyazi Mısri Hz:

Gökte uçar iken yere indirdiler

Çar anasır bentlerine vurdular (tabiatın 4 aslı olan hava su toprak ve ateşe hapsettiler)

Nur iken adımı Niyazi koydular

Ta ezelki itibarım kandedir. Diyor (Kandedir: nerededir, demektir.)

       Bu itibarla, taşıdığı Allah’ın makamlarının marifet ve kemalatı ile en güzel yaratılış olan insanı kâmilin yeryüzünde, suret / beden varlığıyla tüm zamanlarda var olması, insanı kâmilin 1- yeryüzü aşağılığına. 2-suret beden aşağılığı olmakla, “aşağıların aşağısına”  reddedilip indirilmesidir.

       Ki bu yeryüzünde geçmiş zamanlarda var olduğu gibi, kıyamete kadar tüm zamanlarda var olacak olan kâmil mürşidin telkini irşadına her kim “iman edip,” meratibi ilâh-i seyri süluku görür de “ameli Salih” olan Muhammedi kullukla yaşarsa. O kimse hudutsuz “bir ecre / ödüle” mazhar olur, yani rabbin katına yükselip rabbin bekasıyla beka bulur.

       Çünkü rabbin katına erişme ulu / yüce gayesiyle yaratılan her insan, ancak mürşidi kâmilin telkini irşadında zahir olan şeriat, tarikat, hakikat ve marifet ilimlerini kendinde toplayan İslam dininin zahir ve batınına tabi olmakla, yaratılışının yüce maksadına erişerek rabbin katına yükselip insanı kâmil olur.

        Bunu beyanla; İnsanı rabbin katına yükselten Mürşidi kâmilin telkini irşadında zahir olan şeriat, tarikat, hakikat ve marifet ilmi irfanından ibaret olan islâm “dinini sana kim yalanlatır.” Kim inkâr edip yalanlayabilir?

Her kim kâmil olan mürşidin irşadıyla Allah’ın makamları ve âli prensipler telkinine mazhar olursa o insan, görmek, işitmek, koklamak, dokunmak ve tatmak olan beşi zahir. Akıl, idrak, hayal, vehim ve hafıza olan beşi batın on duyuları / hisleri müşahedesiyle, Allah’ın cümle âlemlere ve eşyaya hükmettiğine nazar eder; Yani görerek, işiterek, koklayarak, dokunarak, tadarak ve akıl ederek, idrak ederek, hayal ederek, vehmederek, hıfzederek, yüce Allah’ın “hâkimlerin en hâkimi” olduğunu müşahede eder. Vesselam.

    Tin suresinin zahir ve batın yönüyle olan yorumu hatalarıyla beraber tamamlandı, her şeyin en iyisin ancak Allah bilir. 28 08 2012

                                                                                 Nejdet Şahin           

17 Temmuz 2012 Salı

ORUÇ’UN ledduni hikmeti

Allah’a hamd Resulu Muhammed Mustafa (s.a.v) ve evladı Resul’e selam olsun. Cenabı mevlâm bizleri de evladı Resule dâhil edip onlardan mahrum etmesin.  

       Kur’an’ı kerimdeki; “Ey iman edenler, oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize yazıldı / farz kılındı… Umulur ki korunursunuz.” (Bakara- 183) Ve “Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kuran, onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; O sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah'ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır.” (Bakara-185) ayetler beyanından da açıkça anlaşıldığı gibi Ramazan ayına erişen her kulun, eğer bir özrü yoksa onun oruç tutması farzdır.

      Bu oruç, gecenin bitimi olan imsak vaktinden gündüzün bitimi olan akşam vaktine kadar yemek, içmek, cinsi münasebet vb. orucu bozan şeylerden kesilmek ve onlara yaklaşmamak şeklinde tutulur. Ki bu oruç hakkında yeteri kadar malumat ulamayı zahirin, yani dinin dışı olan şeriat âlimlerinin kitaplarında ve ilmihallerde mevcuttur. Ve bu orucu Ramazan ayı müddetince tutmak, bir özrü olmayan her mümine farzdır.

       Farsça bir kelime olan oruç, Arapça savm demektir. Savm yemekten içmekten kesilmek, hareketsiz kalmak ve her şeyden elini eteğini çekmek anlamlarını taşır. Savm kuranda susmak olarak ta ifade edilmiştir.

       Oruç / Savm ibadeti, leddun-i hikmeti itibarıyla değerlendirildiğinde ise sadece ramazan ayında değil, kulun var olduğu her zaman diliminde ve yaşadığı her mekânda tutması ve yapması gereken bir ibadettir. Çünkü hakikata göre oruç; İnsanın gafletten uyanarak onu rabbin’den ayıran masivadan, Hak’tan gayrı olanlardan imsak edip rabbi’e vuslat / kavuşmak ile iftar etmesidir.

      Pir seyyid Muhammed nur Hz; “Dünya ehli olmak mal mülk zengini olmak değildir, Karun gibi nice zenginler vardır dünya ehli değildir, kapı kapı dolaşan nice fakir vardır dünya ehlidir. Çünkü kul’u rabbinden ayıran her ne ise, o dünyadır” buyurmuştur. Ki bir kulun bu dünyasını, onu rabbin’den ayıran âlemlerdeki cümle eşya ve varlıklar ile nefsi / kendi oluşturur. Bu hakikata işaretle Hz. peygamber efendimiz; “Kim kendini / nefsini bilirse o rabbini bilir” buyurdukları gibi, başka bir hadisi şerifte “Rabbımı eşya ile bildim” diyor. Ki, Hz. Resulullah efendimiz bu beyanlarıyla, eşyanın hakikatına ve kendimize arif olmamızı bize tembih ediyor.  

       Manevi vücudun hafa, ruh, nefs, kalp ve sır olmak üzere beş mertebesi vardır. Ve oruç; hikmeti hakikatı itibarıyla manevi vücudun Hafa mertebesi mahiyeti ile aynıyet içerir. Ki hafa gizli, gizlilik demektir. Hafa yani gizlilik; “…O zahirdir / apaçıktır…”(Hadid-3) Hz. Peygamber Efendimizin ise, ”Rabbınız apaçıktır. O’nu örtecek hiçbirşey yoktur” Beyanlarına rağmen, kulun enfus ve afakında, yani kendinde ve cümle eşyada mevcut ve apaçık olan Rabbı’nı cehaleti yüzünden müşahade edemeyişinden hâsıl olan gizliliktir. Ki Hakk’ı gizleyen perde, kulun dünyası olan mâsiva / gayrıyet perdesidir. İşte hakikatta imsak, kul ile rabbi arasındaki masiva / gayrıyet perdelerine yapılırsa, oruç ledduni hikmete uygun olarak tutulmuş olur. Ve böyle bir hikmetle oruçlu olan bir kul, var olduğu her âlem ve mekânda onu rabbin’den ayırıp alıkoyan her bir şeyden, yani gayrıyetten imsak etmekle, kendinde ve cümle eşyada mevcut olan, rabbi’ni müşahade ile iftar etme mutluluğuna ulaşır.

Bunu beyan ile Hz. Resulullah (s.a.v) “Oruçlunun iki sevinci vardır, biri iftar ettiği zamandır ikincisi Rabbı’na vuslat ettiği zamandır” buyurmuşlardır.

        Bu hadisi şerifte ifade edilen “iftar zamanındaki sevinç,” nefsin sevinci olup, Ramazan ayında tutulan orucun iftar anındaki yemek içmek sevincidir. Bu sevinç, nefsin tabiattan tattığı lezzetlerden hâsıl olan bir sevinçtir. Hadisi şerifte ifade edilen diğer “Rabbına vuslat sevinci”  ise, orucun ledduni hakikatına ulaşan kulun, bu âlemde rabbine kavuşmasıyla hâsıl olan sevincidir. Ve bir kul için bu sevinçten daha alâ onu mutlu edecek bir keyfiyet olamaz, çünkü bu keyfiyet kulun Hakk’a kavuşmasıyla hâsıl olan zevkullah ile zevklenmesidir.

       Bu itibarla; Bir insan Ramazan orucunu kesinlikle tutmakla beraber, onu rabbin’den ayırıp alıkoyan dünya gayrıyetinden imsak edip rabbine kavuşmakla iftar ederse, o zaman ledduni hikmete mazhar ve daim orucunu tutmuş bir kullukla, her zamanda ve mekânda rabbin katında olur ve rabbine vuslat sevinciyle rızıklanır. Allahu âlem.

 

                                                                                                                                           

                                                                             Nejdet Şahin

                                                                                                                            


3 Temmuz 2012 Salı

BERAT Kandilin’deki (gecesindeki) hikmetler

Kullarına, Hz. Muhammed (s.a.v) kulluğuna erişebilmeyi ve manevi evladı resule dahil olabilmeyi lütfeden Allah’a hamdolsun. 

       Hicri takvime göre şaban ayının on beşindeki berat kandili, Ehl- şeriat tarafından günahlardan af olunarak berat etmek olarak değerlendirilerek, gündüz oruç tutmak, gece nafile kaza vb. namazları kılmak gibi ibadetler yapılarak kutlanır. Oysa Kurandaki; “Ha mim o ayan beyan/apaçık gösteren kitaba yemin olsun ki biz onu mübarek/ kutlu/ bereketli bir gecede indirdik hikmetlerle dolu her iş ve oluş o gecede ayırd edilir katımızdan bir emir olarak hiç kuşkusuz biz Resuller göndeririz senin Rabbın’dan bir rahmet olarak Hiç kuşkusuz o gereğince duyan gereğince bilendir” (Duhani-1..6) beyanlarında geçen “mübarek/kutlu gece”den maksadın, berat gecesi olduğunu; “Mübarek gecede inen” den maksadın ise, Nur-u Muhammed (s.a.v) olduğunu ehl-i kemal belirtmiş. Ve birinci ayetteki “Ha” ve “mim” harflerinden “Ha” nın Cenabı Hakk’ı, “Mim” in ise, Muhammed’i remz ettiği ifade edilerek, ‘Hak tecelli ederek Muhammedi zuhura getirdi’ veya ‘Hak, Muhammed yüzü ile göründü’ diyerek, bu ayetlere mana vermişlerdir.

     Bizim de aynen katıldığımız bu arif ve ehli kemal beyanları ışığında, ledduni yönden berat gecesinin mana ve önemi şöyledir: Mevlid kandilinde Nur-u Muhammed aydınlığının zuhurunu bulan kulun, Regaipte kalbine sirayet eden zikrullah Muhammed mayası’nın kabararak, onun zahir ve batın bütün duygularını / hislerini kaplayıp, Nur-u Muhammed’in kulluğuna erişmesinin berat’ını ifade eder. Çünkü Berat bir rüşt olgunluk erişimidir. Bu rüşd yani kemalat kulun Nur-u Muhammed mazharıyetine ulaşıp, Muhammedi bir kullukla yani Muhammed’çe yaşamasıdır. Ki bu aynı zamanda “şaban benim ayımdır,” hadisi şerifindeki hikmetin, Muhammedi kulluk marifetinde açığa çıkıp etrafını aydınlatışıdır. Ki bunu ifadeyle Hz. resulullah efendimiz, “şaban benim ayımdır” demiştir.

     Berat gecesinde Hz. peygamber efendimiz secdede iken, yüksek ve duyulacak bir sesle “Azabından affına, gazabından rızana, senden yine sana sığınıyorum, ben seni lâyıkıyla övemem sen kendini övdüğün gibi yücesin” buyurarak, bu duayı Hz. ayşe validemizden etrafına yayıp duyurmasını istemiştir. Ehli kemal olan arifler, bu duasında Hz. Resulullah’ın “azabından affına” dediğinde ilmi şeriat’a göre, “gazabından rızana” dediğinde ilmi tarikat gereğince, “senden yine sana” dediğinde ise, ilmi hakikat hikmetince Allah’a sığındığını beyan etmişlerdir. Bu itibarla, berat kandilinin ledduni manasına ulaşan kul şeriat, tarikat ve hakikat’ın sırlarına aşina olarak marifetullaha erişir. Ve o, Muhammed’çe olan kulluk marifetiyle Cenabı Hakk’ın, halk zuhurunu, yani vahdetin kesreti olan tecellilerini müşahade eder. Ve ayette ifade olunan “Hikmetlerle dolu her iş ve oluş o gece ayıd edilir” beyan gereği, marifetiyle vahdetin kesretini oluşturan her bir tecelliyi yerli yerinde ayırd ederek tanır.

      İşte Böyle berat kandilinin hikmetine ulaşmış Muhammed’çe yaşayan bir kul’da Berat marifeti, hicri takvime göre ay’ın bedir, yani ay’ın tam yuvarlak dolunay olarak gözüktüğü gibi parladığından, berat kandili şaban ayının onbeşi olan bedir (dolunay) gecesinde kutlanır. Berat kandilinin içerdiği Nur- Muhammed (s.a.v) mazharı olan kulluk marifet-i beratına erişmeyi, yüce Allah’tan niyaz ederiz. Vesselam.  

                                                 

                                                                                                                                                                                                            

                                                                                           Nejdet Şahin


27 Mayıs 2012 Pazar

KİBAR KELAMLAR

  BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Selam evvela fahri kainat efendimiz (sav) ‘e ve ehli beyte ve evladı resul üzerine olsun.Günlük yaşantımızda kullandığımız bazı kibar kelamlar vardır.mesela Allah’ın hakkı üçtür,Haydan gelen huya gider,aklın yolu birdir,birden bir çıkar, mecnun oldu,güneş balçıkla sıvanmaz,gibi kibar kelamları sıklıkla duymaktayız.Bu kibar kelamlar sıradan veya tesadüfi söyleyişler olmayıp, Türk insanının, dervişleri olan,insanı kamillerin bilerek örf ve geleneklerimize nakşettiği hikmetlerdir.Bu hikmetlerde insanın ve cenabı Hak’kın hakikatı yatar.Ahmet Yesevi, Bahaettin Nakşibend, Mevlana,Yunus Emre, Hacı Bektaş veli,Hacı Bayram veli,Niyazi Mısri,Muhammed Nurul Arabi gibi nice Hak dostları olan kamil şahsiyetler bu kibar kelamları ortaya atmışlar ve bunların iç yüzünün açığa çıkmasını istemişlerdir.Çünkü bu ve benzeri sözlerde birçok ledünni hakikat ve hikmetler vardır.

Allah’ın hakkı üçtür:Bu söz,halk arasında bir şeyin üç kere yapılması hakkı vardır şeklinde yorumlanır.Ledünni hikmeti ise;İnsanın yaratılışını yani ademiyet değerlerini işaret eder. İnsan,et ve kemik yapısı dışında  incelendiği zaman bir sureti,duyması,işitmesi,bilmesi, konuşması gibi özellikleri ile beraber iş ve meydana getiriş gibi faaliyetleri ve üretkenlikleri vardır.İşte bu sözle bu üç özelliğe vurgu yapılmaktadır.Bunlar yukarıda belirtildiği üzere, insanın suret olarak görünen vücudu,görmesi,duyması ve konuşması gibi sıfatları ile yaptığı işlerdir.Sayılan bu üç değer insana ait olmayıp Allah’a ait olduğunu belirtmek için Allah’ın hakkı üçtür denmiştir.Şimdi,bunlarda nereden çıktı delilin var mıdır?diye sorulursa evet delilim vardır,bu da Yüce Kuran’dır derim.Kuran’ı kerimde bu üç özelliğin Allah’a ait olduğunu gösteren birçok ayetler vardır.Bunlardan bazıları;Bakara suresi 115.ayette: “Doğuda batıda Allah’ındır,siz yüzünüzü nereye çevirirseniz Allahın yüzü oradadır.”  Rahman suresi 26 ve 27.ayetlerde: “Hiçbir şey yoktur,ancak Rabbinin celal ve kerem yüzü bakidir.”Bu ayetlerde,görünürdeki bütün varlık Allah’ındır ve vücut onundur anlamı vardır. Maide suresinin 1.ayetinde: “Allah dilediğine hükmeder.”Bu ayet irade ayetidir.Şura suresi 11.ci ayette O’nun hiçbir misli yoktur,O hakkıyla işiten ve hakkıyla görendir.Bu ayetlerde Gören ve işitenin Allah olduğu şüphe götürmeyen bir şekilde belirtilmektedir.İlim sahibi yalnız Allah’tır.Nisa 170.ayet.İlimin Allah’a ait olduğunu belirten ayettir. Bütün kuvvet Allah’ındır.Saffat suresi 96.ayette: “Sizi ve işlerinizi halk eden Allah’tır.” İşte kim ki,Yukarıda ayetlerle verilen Hak’kın varlığını cümle eşyada ve kendisinde buldu ve müşahede etti ise Allah’ın üç olan hakkını teslim etmiş ve şirkten kurtulmuş olur.Çünkü Allah’a şirk koşmak en büyük zulüm olarak belirtilir ve affedilmeyen günahtır.Hadisi kutside cenabı Allah,kulumun,dilediğim günahını bağışlar ancak şirk günahını affetmem buyurmaktadır,Lokman suresi 13.ayette  Hani, Lukman, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: "Oğulcuğum, Allah'a ortak koşma! Çünkü Allah'a ortak koşmak gerçekten büyük bir zulümdür." Buyurmaktadır.

İnsanı kamil olan dervişler bu sözlerle Yüce Hak’kın bu üç varlığını tanımaya ve müşahede etmeye çağırarak şirk işlemekten kurtulmamızı istemektedirler.Allah,bizleri bu çağrıya uyan ve şirk işlemeyen kulları zümresine dahil etsin. Amin. 

Hay’dan gelen Hu’ya gider:Halk arasında,meşru olmayan yollardan elde edilen para ve mal gibi değerlerin yine meşru olmayan yollarla kaybedilmesi anlamında kullanılınır.Bu kibarı kelam yani tekerleme bu anlamı taşımamaktadır.Kelime yapısına bakılırsa,burada hay vardır hu vardır.Hay ve Hu’nun meşru olmayan bir olayda kullanılması doğru olmasa gerektir.

Hay:Diri manasındadır.

Hu:Hak’kın gaybı mutlak Hüviyyetinin ismidir.

Peki,bu kelam ne anlam taşır?denirse:Şöyle cevap verilebilir.Kelime anlamı olarak;Diriden gelen,Cenabı Hak’kın gaybı mutlak zatı olan Hu’ya gider.Manası yapılabilir.Bu sözü doğrulayan ayet vardır ve bu sözü ispat etmektedir.Bakara suresi 156.ayettir. Deki,  “Allah’tan geldik/Allah içiniz.Ve O’na döneceğiz.”Bu kibar kelam üzerinde biraz daha durmak istiyorum.Fizikte bir kural vardır.Yoktan var olmaz,var olan da yok olmaz.Yani bir enerji,yoktan oluşturulamaz,var olan enerji de yok edilemez ancak bir türden başka bir türe dönüştürülebilir.İşte fizikteki bu ilke gibi,Biz ve bizim dışımızdaki gördüğümüz tüm eşyayı Hak  butunundan(iç) bu aleme zuhura getirdi yani açığa çıkardı.Açığa çıkan her varlık yaratılış gereği kul oldu.İnsan da bu kulluk,iki vasıf taşır.Birincisi:Tekvini kulluktur,Kişinin anasını,babasını,boyunu,rengini seçme isteği olmayan yaratılış kulluğudur.Burada kimsenin payı yoktur.İkincisi ise:Teklifi kulluktur.Yani teklif edilen kulluktur.Bu kulluğu işaret eden ayet,Zariyat suresi 56.ayettir.Mealen; Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.Bu ayet teklif edilen kulluktur.İnsan bu kulluğa ister uyar istemezse uymaz.Uyarsa İyilerden olur ve mükafat elde eder.Uymazsa şakilerden olur ve cezaya muhatap olur.Bu kullukla yapılan ibadeti,Pir Muhammed Nur Hz.lerinin halifelerinden Hacı Yakup Toska Efendi Hz.leri şöyle ifade eder:Bu ibadette üç hikmet vardır.

Birincisi:Şeriat-ı garrâ:(Parlak ve nur üzere olan şeriat):Bununla ameli Salih adı verilen iyi işler yapılır.Bunun için Cenabı Hak yüce kitabında Tövbe suresi 41.ayette, “Ey mü’minler Allah yolunda malınızla ve canlarınızla savaşın.”demektedir.Yani şeriat hükümlerinin doğru ve bozuk yönlerini öğreniniz,Bu yönler bilinmezse yapılacak olan işler noksan olur.Kusurlu ve noksan olan işiler ameli Salih olmaz.

İkincisi:Reis-i tarik:Yolun başı:Yolun başı zikri daim ile olur.Bu zikrin elde edilmesi için Yüce Hak kitabında Nahl suresi 43.ayetinde istemektedir. “Eğer bilmiyorsanız,zikri ehline sorunuz.”İşte cenabı Hak devamlı zikri öğrenmemizi ve yapmamazı bu ayetle istemektedir. Bu zikir ise ancak kamil mürşitlerden elde edilir.Kişi,kamilden aldığı zikir telkini ile bütün azaları Cenabı Hak’kı zikreder,gafil olmaz,her an uyanık olur.

Üçüncüsü:Tevhidi mabut:İbadet edilen Hak’kın birlenmesi:Bu ise gerçek meslek olan hakikate girmekle olur.Bunun adı mesleki resulü melamiyye’dir.Kamil olan mürşidin,kutlu ağzından bu ilmin alınmasıdır.Hak’ın birlenmesi ancak Onun telkin ettiği makam ve mertebe ile gerçekleşir.

Bu kamil insanlar,yeryüzünde Allah’ın halifeleridir.Bakara suresi 30.ayette Cenabı Hak; “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”Sad suresi,72.ayet: “Ruhumdan ruh üfledim.”

Ademiyetle ifade edilen bu halife,Cenabı Hak’kın bütün isimlerine mazhardır.Hay ismi de Hak’kın isimlerindendir ve kamil yüzünden açığa çıkar.İşte bir kimse bir kamili mürşidi bulursa O’nun vereceği telkin ile dirilir ve o da hayat bulur.Kişi Hak ile dirilir ve daima Hak’kın katında olur.Yani hep Hu ile olur.Bunun kuran’daki delili ise Ali İmran suresi 55.ayettir. “Ya İsa ben seni vefat ettirip tutarım ve bana yükseltirim.”Burada ifade de geçen vefat ettirmeyi Hz pir,fenafillah ile ölmeye almaktadır.Yani kişi,fenafillah ile Allah’ta yok olursa,yeri O’nun katı olur.

Şimdi,bu anlayışı kim elde ederse o kişi Hay’dan gelip Hu’ya gitmiş olur.En iyisini Allah bilir.

Aklın yolu bir’dir:Halk arasında,her düşünen aklın doğru değerlere ulaşabileceğine vurgu yapılır.Evet düşünen akıllar doğruyu bulur ve elde eder.Yani düşünmeyi ve aklın işletilmesini isteyen bir kibar kelamdır. Kur’an düşünmeyi farz kılmaktadır. Bakara suresi 44.ayet “İnsanlara iyiyi ve güzeli emredip de öz benliklerinizi unutuyor musunuz? Üstelik de Kitap'ı okuyup durmaktasınız. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

Bakara suresi 164.ayet: “Şu bir gerçek ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanların yararı için denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten suyu indirip onunla, ölümünden sonra toprağı dirilterek üzerine tüm canlılardan yaymasında, rüzgarların bir düzen içinde yönden yöne çevrilmesinde, gök ve yer arasında bir hizmete memur edilen bulutlarda, aklını işleten bir topluluk için sayısız izler-işaretler-ibretler vardır.

 “Ali İmran 65.ayet: “. Ey Ehl-i Kitap! İbrahim hakkında neden çekişiyorsunuz? Tevrat da İncil de ondan sonra indirildi. Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?” Enam suresi 32. Ayet: “Şu iğreti, basit hayat bir oyun ve eğlenceden başka şey değildir. Sakınıp korunanlar için âhiret yurdu elbette ki daha iyidir. Hâlâ aklınızı işletemeyecek misiniz?” “Enfal suresi 22.ayet: “Çünkü yeryüzünde debelenenlerin Allah katında en kötüsü, akıllarını işletmeyen sağır dilsizlerdir. “Yunus suresi 100.ayet: “Allah'ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.” Gibi daha birçok ayet yazılabilir.İşte kibar kelamın getirdiği mana aklın işletilmesi ile ilgilidir.Kur’anın bu çağrısına kulak verenler doğruyu bulurlar,tek doğru vardır, o da Cenabı Hak’tır.Demek ki düşünen akıl hak’kın varlığını ve birliğini bulur.Ancak Hak’kın Kur’an daki gibi bilinmesi için bir eğiticiye yani yol göstericiye gereksinim vardır.Bu öğretici mürşidi kamillerdir,kim ki bu kamilleri bulur ve O’nun irşadına mazhar olur ise aklın nasıl işletileceği ve Hak’kın nasıl müşahede edileceğini öğrenir.Mürşidi kamilin Kur’an daki delili de kehf suresi 60.ayet: “Bir zaman Mûsa, genç dostuna şöyle demişti: "İki denizin birleştiği yere kadar hiç durmadan yürüyeceğim yahut da seneler ve seneler harcayacağım."

65.ayet: “Orada, kullarımızdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, lütfumuzdan bir ilim öğretmiştik.” Burada ilim öğretilen kul günümüze uyarlanırsa Mürşidi kamildir,Çünkü buluşacakları yer reşit iskelesi idi,reşit kelimesi için bir büyüğümüz şunu söyler:Reşit Arapça bir kelimedir,irşad ve mürşit bu kelimeden türer,bunun için Hızır olarak adlandırılan şahıs günümüz için mürşidi kamildir.Yine bir başka ayette,Bakara 256.ayet “Dinde baskı - zorlama - tiksindirme yoktur. Doğru ve güzel olan, çirkinlik ve sapıklıktan açık bir biçimde ayrılmıştır. Her kim tâğuta sırt dönüp Allah'a inanırsa hiç kuşkusuz sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Kopup parçalanması yoktur o kulpun. Allah, hakkıyla işiten, en iyi biçimde bilendir.” Burada ifade edilen kopup parçalanması olmayan sapasağlam kulp yine mürşidi kamildir.İşte kim ki mürşidi kamili buldu Hak’kı buldu.Kamil bir insan olan Niyazi Mısri Hz.leri bir beyitinde: “

                       Mürşit gerektir Hak ’kı bildire sana hakkel yakin

                       Mürşidi olmayanın bildikleri güman (boş) imiş”

Aklın yolu bir olması,kişiyi Hak’ka götüren aklın yolu birlikten geçmesidir.Bu birlik Hak’kın birliğidir.Allah bizleri Hak’kı düşünen ve aklını işleten kullarından eylesin.Amin.En iyisini Allah bilir.     

Birden bir çıkar:Birinci anlamı:Bir rakamından bir rakamının çıkabileceğine işaret eder. Yani birden iki rakamı veya üç rakamı çıkmaz,bu söylenmek istenmektedir.Bir rakamından bir çıkarsa geriye sıfır kalır,bu ifade şöyle yorumlanabilir;Kişi kendinde ve cümle varlıklarda Allah’ı müşahede ederse fenafillah yokluğuna erişir ,böyle bir kişinin varlığı Hak’kın yanında sıfırdır yani hiçtir.

İkinci anlamı:Allah,gaybı mutlak zatı olan Hüviyyetinden bu alemi zuhura çıkardı,zuhura gelen bu alemdeki varlıkların kendine ait mustakil vücutları yoktur.Bütün bu görünen varlık Hak’kın kendi varlığıdır,kesret olarak isimlendirilen bu varlıklar birliği bozmaz yani bir olan Hak’kı çoğaltmaz.Onun için büyüklerimiz vücut yurdu birdir demişlerdir.Bakara suresi 115.ayette: “Doğuda batıda Allah’ındır,siz yüzünüzü nereye çevirirseniz Allahın yüzü oradadır.”  Rahman suresi 26 ve 27.ayetlerde: “Hiçbir şey yoktur,ancak Rabbinin celal ve kerem yüzü bakidir.”Bu ayetler,görünür tüm varlığın Hak’kın varlığı olduğunu ve vücut O’nun olduğu anlamını belirtir.Muhammed Nur Hz.lerinin nokta risalesi isimli eserinde bu konuya ışık tutacak sözleri vardır.Bunları aynen aktarıyorum. Resulü Ekrem efendimiz, ilk yaratılan şeye;nur,ruh ve kalem dedikten başka,melek-i mukarreb ve cevher-i evvel (ilk cevher) de demiştir.Bunların hepsi bir midir?yoksa her birinin hakikatı ayrı mıdır? Ey aşık!Bunların hepsi bir hakikattır.Fakat,izafet ve itibar yönünden değişik isimlerle belirtilmiştir.İlk cevher itibariyle ve akıl itibariyle ve ruh itibariyle nur itibariyle ve kalem  ve melek-i mukarreb ve arş-ı azim ve Âdem itibariyle bu cümlesi gerçektir. Cevher demesi,ezeli kuvvetten çıkmış olması bakımındandır.Birden ancak bir çıkar ki, O’nun ortağı yoktur.Buna vahdet noktası dediler ve batın güneş dediler.Ey aşık!Bu vahdet noktası hakikat alemidir,mazharı tam ve ezeli kuvvettir.Hakikatı Muhammediye’nin sırrı’dır.Buna noktayı kül derler,çünkü mevcudat zuhurunu bunun istivasından bulurlar.her şey bu külli noktadan ortaya çıkar. Eğer sual edip dersen ki,bu anlattığın noktadan ne çıkarsa kendi gibi olmalıydı,ama görüyoruz ki,binlerce şeyin hiçbiri diğerine benzemez.Madem ki,her şeyin aslı bu noktadır,   o halde O’ndan çıkanların hep birbirine benzemesi gerekmez miydi? Birden ancak bir çıkar demiştik.Hiç şüphe yoktur ki,bu noktadan çıkanlar da yine bir tek noktadır.Alem,zuhuru noktadan buldu,yani kainat bir noktadan ortaya çıktı.Nokta deyince katibin  kaleminin ucundan çıkan noktayı anlarsın.Evet,bu nokta da o noktanın bir örneğidir. Marifet,damladan denizi bilmek,zerreden güneşi görmektir.Zavallı yarasa daima Güneşi kötüler,hatta Güneş yoktur deyip inkar eder,bizim yerimiz aydınlıktır der.İnsanların çoğu da böyle yarasa gibi cahillik karanlığında uçmaktadırlar.Eğer hakikat güneşinden haber veren olursa basiret gözü boş olduğundan inkar ederler,onlara düşmanlık yaparlar. “Yarasa gibi karanlıkta iken,Hızır’ın bulduğu ab-ı hayatı nasıl isteyip bulursun.” Allah bizleri de bu noktanın sırrına aşina olanlardan eylesin. Amin. 

Mecnun oldu:Halk arasında meczup (cezbeye tutulmuş) olarak dolaşanlara bu lakap takılır. Ehli kemal Allah’ta yok olmaya yani fenafillah yokluğunu mecnunluk olarak ifade etmişlerdir.Bir çok Hak dostu,hakikatleri hikaye yolu ile bizlere ulaştırmışlardır.Şeyh Sadi Şirazi Bostan-gülistan ile,Mevlana Hz.Mesnevi ile,Fuzuli de Leyla ve Mecnun ile bizlere ibret vermişlerdir.Mesnevide mecnun için geçen çok hikaye vardır,bunlardan bir kaçını aktarmada fayda görmekteyim. “Padişah mecnun’un haline acır ve etrafındakilere leyla’yı bulmaları için emir verir.Leyla bulunur ve mecnun’un huzuruna çıkarılır.Leyla,Mecnun’a seslenir “Ben leyla’yım işte sana geldim”der,buna karşılık Mecnun Leylay’a şöyle seslenir;Sen Leyla isen bendeki kimdir?deyip Leyla,Leyla diye seslenerek oradan ayrılır.Yine birgün mecnu’nun kuma yazı yazdığını görürler bakarlar ki hep Leyla yazılmış,Mecnun’a seslenirler ne yapıyorsun ya mecnun derler?O da cevabında Leyla’ya mektup yazdığını söyler,orada bulunanlar,sen leyladan başka bir şey yazmamışsın böyle mektup mu olur?diye seslenirler. Mecnun yine cevap verir,Leyla isminden başka yazacak daha güzel bir şey bulamadığım için böyle yazmaktayım der.İşte ehli kemal mecnun anlamının anlaşılması için halk içinde bu kelimeyi yaymışlar,Leyla ile de Cenabı Hak’ka atıfta bulunmuşlardır.Çünkü Allah’ın yanında varlığı olmayan insanlar cezbeye tutulmuş gibidir yani mecnundurlar.Mecnunluk,bizlere daim zikri elde etmeyi ve Hak’kı müşahede etmeye davet etmektedir.Daim zikir de,yukarıda belirtildiği gibi ancak bir mürşidi kamilden alınır.Allah bizleri daim zikir elde eden ve Hak’kı gören kullarından eylesin.Amin.

Güneş balçıkla sıvanmaz:Bu söz halk arasında,gerçeği hiçbir şeyin örtemeyeceği yani gerçekler örtbas edilemez bir gün mutlaka açığa çıkar ve anlaşılır anlamında kullanılmaktadır. Ancak bu kibar kelam yorumlanırsa şöyle bir anlam çıkarılabilir.Güneş nasıl açık ve meydanda ise,Hak’kın varlığıda açıktır ve O’nu hiçbir şey örtemez.Onun için bir hadisi şerifte Resulü Ekrem efendimiz şöyle der: “Rabbiniz apaçıktır O’nu örtecek hiçbir şey yoktur” buyurur.Kur’anı Kerimde bu husus şu ayetle belirtilir. “Bakara suresi 115.ayette: “Doğuda batıda Allah’ındır,siz yüzünüzü nereye çevirirseniz Allahın yüzü oradadır.”  Rahman suresi 26 ve 27.ayetlerde: “Hiçbir şey yoktur,ancak Rabbinin celal ve kerem yüzü bakidir.”Cenabı Hak’kın görülmesi ve anlaşılması için ilim gerekir bu ilim kur’anda ilmi ledün olarak geçer bir adıda ilmi hikmettir.Kehf suresi 65.ayet: “Orada, kullarımızdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, lütfumuzdan bir ilim öğretmiştik.” İşte Hızır’ın sahip olduğu ilim,ledün ilmi idi.Bu ilimle ancak Allah öğrenilir ve görülebilir.Bu ilim ise irfan mektebinde tahsil edilir ve kamil bir mürşitten öğrenilir.Allah bizlere de bu ilmi bağışlasın.Amin.                                     

                                                                                                                  29/06/2010

                                                                      

                                                                                         MEHMET NACİ  GÜNEY

                                                                                nacigny55@hotmail.com








CEMRE DÜŞMESİ

Cemre’nin sözlükte  kor,ateş ve sıcaklık gibi karşılığı vardır.Halk arasında ise Mart ayında önce havaya sonra suya daha sonra da toprağa düştüğü kabul edilir..Yeryüzünde gerçekleşen bir tabiat olayı olarak algılanır.Baharın ve yazın müjdecisi olarak benimsenmiştir.Gerçekte ise yeryüzüne ne kor ne de ateşin düştüğü gözlenir yani mecazi bir olgu olarak eskiden beri söylenegelir.Düşen bu cemrelerden sonra  hava ısınır,suya ılıklık gelir ve toprakta bir canlılık başlar akabinde ağaçların çiçek açtığı ve toprak üstündeki  bitkilerin yeşerdiği gözlenir.Doğa kıştan çıkar bahara girer.

Bu inanış daha çok Türk ve İslam coğrafyasında  vücut bulur.Bu ve buna benzer olay ve değerleri arifi billah olan Allah dostları halk arasında yaymışlar ve onların bu olayları düşünüp kendinde bulma fikrini  aşılamaya çalışmışlardır.Öyle ya insan dediğimiz varlıkta bir alemdir,insanda da doğada gördüğümüz olayların benzerleri yaşanmaktadır.Buradan hareketle tabiatta gerçekleşen cemre olayı bir alem olan insanda da olur mu? sorusu ile beyin fırtınası oluşturabiliriz.İşte arifi billah olan şahsiyetler, kişileri bu tür düşünceye yönlendirmek amacıyla çaba harcamışlar,Müslüman dünyasındaki insanları yaratılışın yüce gayesi olan Allah’a ulaşma ve onunla beraber olma keyfiyetini  oluşturma gayreti içersine girmişlerdir.

-Cemre’nin havaya düşmesi:Hava insan için hayati önem taşır.Kişi yemeksiz  7-8 gün,susuz 3-4 gün, ama nefes almadan ancak birkaç dakika yaşayabilir.Nasıl,nefes insanın hayatının devamı için gerekli bir vasıta ise,nefesin hakikatını bilmek ve uygulamakta ,O’nun tüm alemler olan yeryüzü,berzah ve ahrette de beka ile hayat bulmasını sağlayan bir ibadettir.Bunun için nefesler çok kıymetlidir.Bir hadisi şerif vardır, “Allah’a giden yol nefesler sayısıncadır.” Yani aldığın her nefesin seni Allah ile buluşturması demektir.Yine kibarı kelam olarak söylenegelen bir söz vardır; “Her an Yusufu bir kuyuya atmaktasın ve O’nu yok bahasına satmaktasın.” Büyükler burada Yusuf’u  nefes olarak teşbih etmişlerdir.Nefeslerin mahiyetinden habersiz olanlar her nefeste Yusuf’u kuyuya atar ve O’nu yok bahasına satar.Hz.Pir Muhammed Nur (ks)’un damadı olan Abdürrahim fedai Hz.lerinin şeriat alimi olan Murat efendi ile ilgili bir hatırası olan olay anlatılır.Abdürrahim Fedai Hz.leri bir seyahat sırasında bir handa mola verir,mola esnasında Murat efendi ile tanışır,hoş beşten sonra din konularına girilir.A.Fedai Hz.leri tevhid yani hakikat üzere olan bilgilerin insan için elzem olduğunu ve tahsil edilmesi gerektiğini belirtir.Bu söze Murat efendi karşı çıkar.Geç vakitlere kadar bu konu tartışılır fakat Murat efendi ikna olmaz. Fedai Hz.leri,Murat efendiye dönerek sana bir şey daha söyleyeceğim bunda da anlaşamazsak konuyu kapatırız der.Şunu söyler;Biz insanlar yemeğimizi hayvanlardan ayırırız,bizler temiz kaptan yeriz artan yemekleri hayvanlara veririz onlara  götürdüğümüz kabın temiz, pis olmasına bakmayız,biz,temiz su ve temiz kaptan içeriz,hayvanlar ise içtikleri suyun ve kabın temiz veya pis olduğuna bakmazlar.Nasıl ki yemeğimizi ve suyumuzu hayvanlardan ayırmış isek nefeslerimizi de ayırmamız gerekir ,fakat ben seni bu sofrada hayvanlarla beraber görmekteyim der.Bu söz üzerine Murat efendi bunun nasıl olacağını sorar,A.Fedai Hz.leri,kişi nefesi paf puf diye alıyorsa hayvan da böyle alıyor der,işte insan nefesi nereden ve nasıl alıyor,nereye ve nasıl veriyor önemli olan budur. Kişinin nefesle hayvanlardan ayrılması zikrullah ile olur ve bu nefes insana fayda verir der.Bunun üzerine Murat efendi ikna olur ve sohbeti uzatırlar.Rivayet olunur ki,Murat efendiye bütün makamları telkin eder ve O’nu gittiği yere görevli tayin eder. Bunun üzerine Muradiye adlı risale yazar.

Peki;nefesin hakikati nedir?Ne yapalım ki her nefesimiz hayvanlardan farklı olsun,ne yapalım ki her nefeste  Yusuf’u kuyuya atmayalım ve yok bahasına satmayalım.süleyman çelebi  Hz.leri mevlidi şerifinde buyurur:    “Her nefes Allah adın de müdam

                                     Allah adın ile olur her iş tamam” 

Demek ki nefes Allah’ı anmakmış yani nefesi Allah olarak almak ve Allah olarak vermekmiş.Buna Kur’an tabiri ile Zikrullah denir.Kur’an da zikrullah ile ilgili bir çok ayet vardır,bunlardan bazılarını yazacak olursak.Ra’d suresi 28.ayet (13/87) “İnanların kalpleri ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur, dikkat edin/gözünüzü açın!kalpler yalnız Allah’ın zikriyle tatmin olur.” “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun”nahl 43(16/43),enbiya 7(21/7).Bakara 239.ayette; “Güvene kavuştuğunuzda  bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı zikredin.” Ankebut suresi 45.ayet “Kitaptan sana vahyedileni oku,namazı da dosdoğru kıl,çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar Zikrullah /Allah’ı anmak en büyük ibadettir.”

Bu zikrullah nasıl elde edilir?diye soru sorulursa,buna  ayetle cevap veriliebilir.16/43 ve 21/7 ayetlerde verildiği gibi ehline sorulmasını istiyor.Şimdi de ehli kimdir?denirse cevabı yine ayetle verilir.Ali İmran 191.ayette: “ Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.Ayetin onlar dediği  ricaller yani er kişilerdir,bunlar her zamanda var olan ve kıyamete kadar var olacak insanı kamillerdir. İşte zikrullah bu kamillerin kutlu ağızlarından alınır.Zikrullah’a aynı zamanda mayayı Muhammed de denir.Bu maya vasıtasıyla kişi,cenabı Hak’kın aşık olduğu kulluk olan Muhammedi kulluğa erişir ve bahara çıkar. Zikrullaha mazhar olan kişinin nefeslerine böylece cemre düşmüş olur.Kor ateş olan bu cemre kişinin kalbindeki  Allah’tan başka sevgileri yakar ve orada Allah sevgisinden başka sevgi kalmaz.Böylece hava yani heva olan nefsani istek ve arzuları yanar.Vesselam….

Kişinin nefeslerine cemre düşmesi bu kadardır…

-Suya cemre düşmesi:Su girdiği ve düştüğü her yere hayat verir,bu yüzden su hayat mazharı olarak tanımlanmıştır.İnsanın hayatını tanzim eden fikirleri ve bilgileridir.Bu bilgiler,anadan,babadan, çevreden,medyadan vs. elde edilir.İnsandaki suyu ,taşıdığı bilgiler olarak da yorumlayabiliriz.

İnsan sosyal bir varlıktır bu sebeple birçok bilgiyle donanmıştır.Kişi bu bilgilerle yaşantısına yön verir. Birçok bilgi,kişiyle beraber ancak mezara kadar gider ve diğer alemlerde ona fayda sağlamaz.İnsana her alemde yarar sağlayacak bilgi var mı dır?sorusu sorulursa,evet vardır deriz.Bu bilgi Allah hakkındaki bilgilerdir.Çünkü Allah hakkındaki  bilgilerimiz Kur’andaki bilgilerle örtüşmesi gerekir. Kur’an dışındaki bilgiler yine Kur’an tarafından zan olarak adlandırılır.Necm suresi 28.ve Yunus suresi 36.ayetlerde; “Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez.” Salihli’de yaşamış kamil şahsiyetlerden olan Kemal  Zurnacı efendi (ruhu şad osun) yetmiş yaşlarında bir şahısla sohbet ederken O’na  Allah hakkındaki bilgilerini ve bu bilgileri kaç yaşında öğrendiğini sorar.Şahıs da bunları yedi yaşlarında anadan babadan ve hocalardan öğrendiğini belirtir.Şimdi Allah’ı nasıl biliyorsun dediğinde,Kişinin  cevabı aynı olur.O zaman Kemal efendi bak der,her şeyin değişmiş,boyun uzamış sakalların ağarmış, kamburlaşmışsın  yedi yaşındaki suretin yok diye seslenir ve devam eder,her şeyin değiştiği halde Allah hakkındaki bilgilerin değişmemiş  der.Bir an önce değiştirmesini ve doğru bilgileri elde etmesini söyler.Peki bu bilgilerin doğrusu nasıl elde edilir?her tarikat bizim yolumuz doğru demektedir,biz doğru olanı nasıl ayıracağız?bunun bir çok örneği vardır ancak en önemlisi,Kur’anla ayniyet  göstermesi gerekir.Bilgileri ve ışığını Kur’andan alması ve Kur’anla yüzleşmekten kaçmaması gerekir. 16.yy  yaşamış arifibillah şahsiyetlerden Niyazi Mısri hz.leri  bakın ne diyor.

           “Her mürşide dil verme kim  yolunu sarpa uğratır,

             Kamil olan mürşidin yolu gayet asan imiş.”      

Kamil mürşitlerin yolu gayet kolaydır,diğerleri gibi fazladan ibadet ve tesbihler yüklemez. Bilgileri Kur’anla ayniyet ifade eder.Yine kamil kişilerden Hasan Fehmi Hz.lerine sorarlar, dervişlik nedir? Hasan Fehmi hz.leri cevabında,dervişlik nedir bilmem ancak ilmimiz Kur’an da var.diyerek cevap verir.

İşte bir kimse kamil bir mürşidin meclisini bulursa doğru bilgileri ancak buradan öğrenebilir,daha önceki zandan ibaret olan bilgileri,doğru olanla yer değiştirir ve ebedi bir hayat elde eder ve hangi alemde bulunursa bulunsun bu bilgilerden fayda görür.

İnsanın Allah hakkındaki bilgilerinin geçek bilgiye dönüşmesi ve kur’an ile ayniyet göstermesi suya düşen cemre gibidir.Vesselam…

Toprağa cemre düşmesi:Toprağı, insanın vücudu olarak tevil edebiliriz.İnsan vücuduna cemre düşmesi ,bu vücudun mahiyetinin açığa çıkması ile olur.Resulü Ekrem efendimiz bir hadisi şeriflerinde;  “Nefsini (kendini) bilen rabbini bilir.”demektedir.Kişinin kendisini  ancak bir kamil mürşidin  vereceği telkin ile bilebilir.Kitap ve benzeri şeyleri okumakla insan kendisini öğrenemez.     Cenabı Hak ,yüce kitabında isra suresi 14.ayetinde “oku nefsin kitabını ,sana hesap görücü olarak yeter”Bu kitap kişinin kendisidir,kendisini okuması ile Hakkı tanır.Bu okuma insana fayda verir. Yine,Cenabı Hak yüce kitabında alak suresinin hemen birinci ayetinde,  “Yaratan rabbinin adıyla oku! İkinci ayette ise,O insanı bir embriyodan/Kan pıhtısından/alakadan yaratmıştır.” Hz İsa,insanın iki doğuşu olduğunu belirtir.Birincisi anasından doğması diğeri ise kendinden doğmasıdır.İkinci doğuşu yapmayan melekutun sırrını bilemez ve buraya dahil olamaz, demektedir.İşte insanın alakadan yaratılması budur. Önce, annesi ve  babası birbirlerine ilgi ve alaka gösterirler ve çocuk bu aleme doğar,ikincisi ise kişinin kendisine alaka göstermesidir.Ben kimim,bu  aleme nereden geldim, niçin geldim nereye gideceğim, Beni bu aleme getiren Rabbim nasıl bir varlıktır?görünür mü?gibi soruları sorması ile arayıcı konumuna girmesidir.Bu arama onu zamanın kamili olan velayet  irşatçısı ile buluşmasını sağlar. O’ndan alacağı telkin ile alak suresinin birinci ayeti olan oku,yani  kendini  oku ayetine mazhar olur. Bu okuma ile kişi, Şirkten kurtulmuş olur ve  Rabbini öğrenmiş ve görmüş olur. Her alemde Rabbi ile beraber olur ve yaratılışın yüce gayesine ulaşır. Kişinin ikinci doğuşu budur. Şirkten kurtulamayan,kendisini ayrı ve Allah’ı ayrı bilir.Lokman suresi 13.ayetinde Cenabı Hak buyurur; “Lokmanın oğluna öğüdünü an,O şöyle öğüt veriyordu, “Ey oğlum,kesinlikle Allah’a ortak koşma çünkü ortak koşmak çok büyük zulümdür.” Kuran  bir çok yerinde şirkten söz eder ve bunu Allah’a karşı yapılan büyük zulüm olarak görür. Şirkin zıttı nedir? Yani ne yapalım da şirk işlemeyelim? Bunun cevabı Allah’ın bilinmesi ve O’nun tevhit edilmesi şeklinde olur.

 Cenabı Hak ; Zariyat suresi 56.ayetinde “ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler için yarattım” demektedir.İbni  Abbas Hz.leri bu ayette geçen ibadet kelimesini ,Allah’ı bilmek ve O’nu tevhit etmek şeklinde yorumlamaktadır.

Bir kimse zamanın velayet irşatçısı ile buluşur ve O’ndan Allah’ı tevhit edici ayetleri öğrenir ve  bunu müşahede haline dönüştürürse bu eşyanın ve kendisinin hakikati ortaya çıkmış olur.Kendisinde ve cümle eşyada rabbini görür ve bu alemin O’nun zuhuru olduğunu anlar dolayısıyla şirk işlemekten kurtulmuş olur.

İşte kişinin vücut şirkinden kurtulması  O’nun vücuduna cemrenin düşmesi şeklinde açıklanabilir   vesselam….

En iyisini Allah bilir.                                                       

20/05/2012                                                                                                                      MEHMET NACİ GÜNEY

SALİHLİ