23 Ocak 2013 Çarşamba

Hz.MUHAMMED’İN (s.a.v) DOĞUMU/MEVLİDİ


        Cümle âlemleri aşkından yarattığı Hz. Muhammed’e (s.a.v) bizi ümmet yapan Allah’a hamdolsun. Hz. Muhammed’e ve her zaman mevcut olan evladı resule / ehli beyte selam olsun. Rabbim bizleri de onların zümresine dâhil etsin.    
        Hicri takvimin rebiul evvel ayının 12 sinde kutlanan mevlit kandili, isminden de açıkça anlaşıldığı gibi Hz. Muhammed’in bu yeryüzü âlemine unsur bedeni ile doğmasını ifade eder. Mevlit Arapça bir kelime olup Türkçe, doğum / doğuş demektir.
Peygamber Efendimizin babası Abdullah ve annesi Âmine validemizden beşer olarak unsur bedeniyle doğması, sıradan ve alâlâde bir doğum değildir. Çünkü bu doğumla beraber aleni olarak birçok harikulade (olağanüstü) hadiseler olmuştur. Ki o zaman İran’a bağlı bir yerleşim olan Mekke’de tahakkuk eden bu doğumla beraber, İran’da Mecusilerin (Ateşe tapanların) bin yıldır sönmeyen ateşi sönmüş, krallarının sarayı yıkılmıştır. Suriye’de Save nehrinin bin yıldır kuru olup su görmeyen yatağı sularla dolup taşarak akmıştır. Hz. Resulullah’ın doğumu esnasında doğuma yardımcı olan kadınlar da açıkça birçok harikuladeliklere (olağanüstü hadiselere) muhatap olmuşlardır. Resulullah efendimizin annesi Âmine validemiz ise, doğumla beraber “Biri doğuda, biri batıda, biri de Kâbe’nin damında olmak üzere üç bayrak dikildiğini gördüm” demiştir. Velhasıl, Hz. peygamber efendimizin doğumunda zahiren daha başka birçok olağanüstü hadiseler olmasına rağmen bunlar, ancak bazılarıdır.
        Hz. Muhammed’in (sav) doğumunun / mevlidinin leddun-i hikmet açısından ise önemi şöyledir: Hadisi şerifte; “Allah evvela benim nurumu yarattı.” Başka bir Hadiste ise “Âdem su ile toprak arasında iken ben nebi idim.” buyrulur. Bu ve benzer beyanlardan anlaşıldığı gibi Hz. Resulullah Efendimizin her bir varlıktan ve cümle âlemlerden önce yaratılmış olan “vücudu nur-u Muhammed” kimliği şahsiyeti vardır. Ve nur-u Muhammed Hz. Âdem’de ve cümle peygamberlerde hidayet davetçiliği olarak zahir olmuş. Tüm peygamberler nuru Muhammed mazhariyetiyle insanlara yol gösterip onları irşat etmişler. Ve her peygamber nur-u Muhammed’in, unsur yani beşeri bir bedenle bu yeryüzü âlemine doğup zahir olacağını ümmetlerine haber vermişlerdir.
        Bunu ifadeyle insanı kâmil zincirinin altın halkalarından olan Süleyman çelebi Hz. Mevlidi şerifinde;
Hak taalâ çün yarattı âdemi
Kıldı âdemle müzeyyen âlemi (âdemle bezeyip süsledi âlemi)
Âdeme kıldı ferişthler sücut (âdeme melekler secde etti)
Hem ona çok kıldı Lütfi ol ıssı cut (cömert olan Allah lütfetti)
Mustafa nur’un alnında kodu
Bil habibin nurudur bu nur dedi.
Kıldı ol nur anın ile nice ruzigar (devir, zaman)
Sonra Havva alnına nakletti bil
Durdu onda dahi nice ayu yıl (ay ve seneler)
Şit doğdu ona nakletti nur
Onun alnında tecelli kıldı nur
Erdi İbrahime İsmaile hem
Söz uzanır geri kalan der isem
İş bu resmile müselsel muttasıf (bu şekildeki silsile ile vasıflanmış olan)
Ta olunca Mustafa’ya muntakil (intikâl edince)
Geldi çün rahmetellil âlemin (âlemlerin rahmeti)
Vardı nur karar etti hemin
Tut kulak efsafına ey yâri din (kulak ver ey dinini seven)
Bilesin kimdir o fahrül mürselin. (bilesin iftihar edilen elçi Hz. Muhammed’in kim olduğunu) buyurmuştur.
        İşte mevlidi şerifteki bu beyanlardan da açıkça anlaşıldığı gibi, rebiul evvel ayının 12 sinde vukuu bulan doğum / mevlid nur-u Muhammed’in; unsur / beşeri bedeni ile buluşup, bu yeryüzü âlemini şereflendirmesini ifade eder. Ve bu doğum, İslam âleminde mevlit kandili olarak Müslümanlar tarafından çeşitli hidayete yönelik ibadetler ve etkinliklerle açıkça kutlanır.        İslam’ın ledduni hakikatine ulaşmış olan arifibillâh ve ehli kemâl ise, bu  kandili hem zahirine hem de batınına uygun olarak, nur-u Muhammed kulluğuna mazhariyet gayreti ile yaşayarak sadece bir gece değil, her zamanda ve her yerde kutlarlar.
        Cümle peygamberlerde zahir olup açığa çıkan nur-u Muhammed, “Âlimler peygamberlerin varisidir” Hadisi şerifindeki hikmet gereği, Resulullah Efendimizin unsur bedeniyle yeryüzünden ayrılmasıyla da, Resulullah’ın varisi olan âlim ve mürşidi kâmil’de devam etmiştir. Ki İmamı Azam, imamı Şafii, imamı Malik, İmamı Hanbel, İmamı Gazali, Muhiddini Arabî, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Niyazi Mısri, Pir Seyyid Muhammed Nur vb. gibi peygamber varisi olan âlim ve ehli kemalin irşat ve tebliğinde Nur-u Muhammed açığa çıkarak insanlığı aydınlatmaya devam etmiş, günümüzde de devam etmektedir. Kıyamete kadar yeryüzünde hidayet davetçiliği olarak devam edecektir.
Her zaman da yeryüzü âleminde mevcut olan bu hidayet davetçisi veli ve âlimlerin irşat ve yol göstermeleriyle, İslam dininin zahir ve batın yönü kemâl bularak yeryüzünde insanlığı aydınlatmış, halen de aydınlatmakta ve kıyamete kadarda aydınlatacaktır. Bunu ifadeyle Hz. Resulullah Efendimiz; “Beni bulmak isterseniz, varisim olan âlimleri bulun, ben orada bulunurum.” buyurmuşlardır. İşte bu “peygamber varisi” olan velilerin ve âlimlerin bu yeryüzünde her zamanda var olmaları ve onların irşadıyla Hidayeti nuru Muhammed’in açığa çıkması, Muhammedi doğuşun, yani mevlid kandilinin leddun-i hikmetini ifade eder. Onların irşadından nasiplenmek ise; mevlid kandiline erişip kandilin ruhaniyetinden istifadeyle Muhammed-i kullukla yaşamayı ifade eder. 
        Her kim mevlit kandilinin ledduni hikmetine mazhar olursa o, sadece kandil gecesi değil, her zaman her yerde ebediyen mevlit kandili aydınlığıyla yaşar, Allahuâlem. Her zamanda mevcut olan Nur-u Muhammed doğuşuna erişip, o doğumun irşadı aydınlığına mazhar olmamızı hidayet verici olan Allah’tan niyaz ederiz.  
                                                        01 Ağustos 2009             

                                                           Nejdet ŞAHİN

15 Ocak 2013 Salı

FENAFİŞEYH FENAFİLLÂH FENAFİRESUL olmak


Kullarına nübüvvet ve velayet elçileri gönderen yüce Allah’a hamd, nur-u zuhuruyla nübüvvet makamını şereflendirmekle cümle peygamberlere imam olan Muhammed Mustafa ya ve evladı resule selam olsun. Rabbim bizleri evladı resule mazhar kılıp onlardan ayrı komasın.

Malum ola ki Fena, yokluk yok olmak anlamındadır. Şeyh ise; bir toplumun ileri gelenlerine şeyh denilmesi gibi, âlim ve arif kimseler de “Şeyhülislam, Şeyh edebâli, Şeyhül Ekber, Arap şeyh” vb. Şekilde şeyh olarak isimlendirilir. Ki genel kabul olarak velayet irşadı yapan zamanın kâmil mürşidi şeyh olarak isimlendirilmiştir. Buna göre Fena fi şeyh; şeyhte fena yok olmak anlamındadır. Ki bunu ifadeyle Abdul Malik Hilmi Hz;

Fena fiş şeyh fenafillah dahi                                           

Bu yolda emri hak telkin-i kâmil. Buyuruyor.

Fena fi şeyh, yani şeyhte fena/yok olmak; maalesef bazı nakıs/eksik kâmil olmayan şeyhler / mürşitler tarafından aslından saptırılıp çarpıtılarak, mürşidin suretini resmini veya hayalini rabıta yapmak olarak tatbik ettirilmektedir. Ki böyle mürşidini rabıta yaparak şeyhin nazarıyla müridin kötülüklerden korunup iyiliklere mazhar olacağını beklemesi, açık şirk olduğu gibi; mürşidinin beşeri işlerini görmek, mürşidine veya mürşidin işaret ettiği oluşumlara, kurum veya şahıslara maddi yardım yaparak maddiyat sağlayıcı faaliyetlerde bulunmakta fena fi şeyh olmak değildir. Bu ve benzeri faaliyetler nakıs/eksik kâmil olmayan mürşitlerin taraftarlarına yaptırdığı kuran kaynaklı olmayan ve vahiyle çelişen faaliyetlerdir. Bu gibi faaliyetler Hak yolcusunu Hak yolundan/tarikatından uzaklaştırarak, kulu rabbine vasıl etmez/kavuşturmaz.

 Fena fi şeyh yani şeyhte fena/yok olmanın aslı hakikati ise; zamanın kâmil mürşidini bulan Hak yolcusunun, yanlış eksik bilgi ve anlayışlarını yok/fena ederek, kâmil mürşidin vahiy kaynaklı olan âli prensipler telkininin galibiyet-i hâkimiyetine, teslim olmasıdır. Çünkü kâmil olan bir şeyh, Allah’ın emri dışında asla Kat a hiçbir şey telkin etmez. Kâmil’in telkin ettiği değerler, kesinlikle muhakkak kuran kaynaklı olur. Ve kâmil mürşidin âli prensipler telkinini, Allah’ın emir ve yasakları ile zikri daim ve Allah’ın makamlarının (meratibi ilâhi) tarifi oluşturur.                   

Buna göre Kâmil mürşit; ‘ne eksik ne fazla beş vakit namaz kıl’ dediğinde bu emir kimin emridir? Elbette Allah’ın vahiyle olan emridir. Kâmil mürşit ‘daim zikir ile Allah’ı zikir et’ diyorsa, bu kimin emridir? Elbette Allah’ın vahiyle olan emridir. Kâmil mürşit ‘her fiilin faili Allah’tır’ diyorsa, bu kimin beyanıdır? Elbette kuran beyanıdır.                                                      

Bu itibarla bir şeyh eğer kâmil ise, onun Allah’ın emir ve yasaklarına ters düşen, kurana uymayan, vahiyle çelişen hiçbir buyruğu ve tavsiyesi olmaz. Bir şeyh, Allah’ın emir ve yasaklarına ters düşen, kuran dışı, vahiyle örtüşmeyen bir şey emreder veya tavsiyede bulunursa, o emir ve tavsiyeye kesinlikle asla uyulmaz, itaat edilmez. Ve o mürşidin nakıs / eksik kâmil olmayan bir mürşit olduğuna hükmedilir.

Bunu beyanla, kâmil mürşidin vahiy kaynaklı olan emir ve tavsiyeleri, Allah’ın buyruğunu tebliğden başka bir şey olmadığından, Kâmil mürşidin Allah’ın emri olan âli prensipler telkininin galibiyeti hâkimiyetine, eksik yanlış bilgi ve anlayışlarını fena / yok ederek tenezzül ile teslim olmak, fena fi şeyh olmaktır. Vesselam. 

Fenafillah olmak ise; kelime olarak Allah’ta yok olmak demektir. Ki zamanın kâmil mürşidin de zahir olan kuran kaynaklı mesleki resul telkini irşadına mazhar olan bir Hak yolcusu; Âli prensiplere itaat ve zikri daim uyanıklığıyla, cenabı Hakk’ın tevhidi efal tevhidi sıfat ve tevhidi zat makamlarının keşfi irfanına mazhar olursa. O Hak yolcusunun cümle âleme ve kendine gaflet ve cehaletle nispet ettiği fiil, sıfat ve vücudu varlığı fenafillâh, yani Allah’ta yok / fena olur.  Ve fenafillah keşfi irfanına erişen bir kul; yokluğunda tecelli eden rabbine kavuşarak rabbinden gayrı hiç bir şey müşahede etmez. Ve rabbine vuslat (kavuşma) zevki ile tüm âlemlerde ebediyen zevki safa sürer.

Bunu beyanla Hacı Bayramı Veli Hz;
 Kim bildi efalini / O bildi sıfatını / Anda gördü zatını / senseni bil sen seni. Dediği gibi, diğer bir beytinde rabbine kavuşma / vuslat zevki ile zevklenmesini ifadeyle ise; Bayramım imdi bayramım imdi / Bayram ederler yâr ile şimdi / Hamdü senalar hamdü senalar / Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm. Buyurmuştur.

Fena fi resul olmak; Kelime olarak resulde yok olmak anlamında olup, Allah’ın resulü Hz. Muhammed’de (sav) yok olmak demektir.Bunu bayanla pir seyyid Muhammed nur Hz; “Resulullah efendimizin vücudu unsuru, (beşeri vücudu) misali vücudu ve Nur-u vücudu vardır. Buyurmuşlardır ki resulullah efendimizin unsur / beşer bedeni, bu yeryüzü âlemine annesi Amine den doğan, babası Abdullah tan olan ve 63 yaşında vefat ederek bu âlemden ayrılan beşeri varlığıdır. Ve resulullahın beşer/unsuru vücudunu ifadeyle kuranda, “ De ki: Ben sizin gibi beşerim...” (Fussulet- 6, Kehf- 110) buyrulur.                               

Resulullah efendimizin Misal vücudunu ifadeyle hadisi şerifte; “Kim beni rüyasında görürse beni görmüş olur, çünkü iblis benim suretimde görünemez” buyrulmuş olduğundan, resulullah efendimizin misal vücudu, rüyada görünen vücududur.                                                           

Peygamber efendimizin nur-u vücudu ise; cümle yaratılanların evveli olan varlığıdır. Bunu ifadeyle Hadisi şerifte; “Allah evvela bir cevher yarattı o cevherden cümle âlemleri yarattı” beyan olunur. Ki ehli kemâl ilk yaratılan “cevherin” hakikati Muhammed olduğunu beyan etmişlerdir. Diğer bir hadisi şerifte ise; “Allah evvela benim nurumu yarattı” buyrulur. Ki vücudu nur-u Muhammed’e ancak mürşidi kâmilden mesleki resul seyri süluku gören bazı seçkin nasipliler erişebilir. Ki bu seçkinler, bıraktıkları eserlerinde mazhar oldukları nur-u Muhammedi apaçık ifade etmişlerdir.

İşte bu seçkinlerden olup, mesleki resulü Melâmiyenin çift kanatlı hizmetkârı, velayet irşadı yapan en ulu ve ziyalı şahsiyetlerinden mürşidi kâmil Hasan Fehmi (Tez doğan) Hz.leri; Nur-u Muhammed’in cümle yaratılanların nasıl evveli / başlangıcı, nasıl zahir / apaçık olduğunu ifadeyle;

Bu âlem mebde-i sensin(mebde; başlangıç)
Evvelsin ya resulallah
Nübüvethatemi sensin
Ahirsin ya resulallah

Cemi kurbuferaiz de
Batınsın Hak olur zahir
Nevafilkurbu hazrette
Zahirsin ya resulallah diyor. (zahir; görünen, apaçık olan)

Yine vücudu nur-u Muhammed’i beyanla Seyyit Nizamoğlu Hz;

Muhammed diridir ölmez
Taze güldür hergiz solmaz(hergiz; asla)
Anı seven gafil olmaz
Gel Muhammedi bulalım

Muhammed âlemden gitmez 
Bir güneştir batmaz
İsteyenler gafil olmaz
Gel Muhammedi bulalım

Seyyid Nizamoğlu yürü
İnleyu ben zarı zarı
Hangi kandildeyse nuru 
Gel Muhammedi bulalım.  Buyurur. Ki böyle vücudu nur-u Muhammed’i beyan eden, seçkin velilerin sayısız kibarı kelam vardır
Ey mümin kardeşim, malûm olduğu üzere İslam dininin giriş kapısı “Eşehedüenlâ ilâhe illallah ve eşhedüenneMuhammedenabduhu ve resuluhu / Müşahede ederek şahidim ki Allah’tan gayrı ilâh (varlık) yoktur. Ve müşahede ederek şahidim ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir” kelimeyi şahadetidir. Ve kelimeyi şahadet iki kısım olup bir kısmı Allah’a şahit olmanın ikrarı, ikinci kısmı Hz. Muhammed’e şahit olmanın ikrarıdır. Ki ehli kemal, kelimeyi şahadetin birinci kısmını “cemiyeti ilâhi” olarak; ikinci kısmını ise,“cemiyeti Muhammed” olarak isimlendirmişlerdir.Hakikati yönüyle kelimeyi şahadet; fenafillah olan bir kulun, cemiyeti ilâhi’deHakk’a nazar edip Hakk’ı müşahede etmesidir; ve nur-u Muhammed mazhariyetiyle Cemiyeti Muhammed’de hakikati Muhammed’in açığa çıkışını ve tafsilatı Muhammed’i müşahede etmesidir.İşte her kim hakikati yönüyle kelimeyi şahadeti böyle ikrar ederse o kimse,fenafillah ve fena fi resul keşfi marifetine ulaşan arif ve ehli kemâlin seçkinleri arasına girer.
Bu konuyu biraz daha açmayı ifadeyle; Fenafillah keşfi irfanıyla dahil olunan cemiyeti ilâhi’de, cümle eşyanın fenasında/yokluğunda cenabı Hak zatından zatına tecelli eder. Ki zatından zatına tecelli eden Hakk’ın zat tekliğindenilk yaratılış/halkıyet olan hakikati Muhammed’i,hakikatiMıuhammed ten tafsilatı Muhammedi zuhura getirmesi ilecemiyeti Muhammed hâsıl olur. Ve cemiyeti Muhammed’e her kim dâhil olursa onun nazarında nur-u Muhammed’den başka bir şey olmadığı için, o kul cemiyeti Muhammed’e kavuşup gark olmakla,fena fi resul olur. Vesselam.
Bunu ifadeyle, Mürşidim Kemal zurnacı Hz; “cemiyeti Muhammed’e mesleki resul seyri süluku gören arifler arasından, ancak seçkin olanlar dâhil olabilir.” Buyurmuştur.
Fenafi resul olan böyle seçkin velilerden bazıları ise,“Biz resulullah’tan bir an ayrı kalsak, kendimizi mürted(dinden çıkmış) sayarız” demişlerdir.  
Resulullah(sav) efendimiz unsur yani beşeri vücuduyla vefat ettiğinde“Muhammed öldü” denildiği zaman; cemiyeti Muhammed müşahedesiyle Hz. Ömer (ra);“Her kim Muhammed öldü derse onun başını keserim” buyurmuştur.
Ümmi Sinan Hz. defena fi resul olmakla dâhil olduğu cemiyeti Muhammedi ifadeyle;

Seyrimde bir şehre vardım
Gördüm sarayı güldür gül
Sultanının tacı tahtı
Bağı duvarı güldür gül

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar 

Çarşı pazarı güldür gül.

Buyurmuştur ki gül, Hz. Muhammed’i (sav)remz eder, çünkü resulullah efendimizin teri gül koktuğundan gül koklamak sünnet kabul edilmiştir.
Cemiyeti Muhammed’e dâhil, fena fi resul seçkinliğini ifadeyle Yunus Emre Hz. ise;
ilham ile dün gece seyrettim Muhammedi
Ayine-i kalbimde seyrettim Muhammedi
Yunus murada erdi zevk ile sefa buldu
Âşık maşuku buldu seyrettim Muhammedi.  Buyuruyor.

Hidayet verici olan yüce Allah’tan,bizleride zamanın kâmil şeyhinin / mürşidinin kuran emri olan mesleki resul seyri süluku âli prensiplerinin hâkimiyetinde,eksik yanlış bilgilerini yok/fena tenezzül ve teslimiyetiyle fena fi şeyh olan. Fenafillâh keşfi irfanıyla cemiyeti ilâhiye dâhil olan. Vecemiyeti Muhammed de nur-u Muhammed mazhariyetiyle fena fi resul keşfi marifetine ulaşan seçkinlerden kılmasınıniyaz ederiz.
Fenafişeyh, fenafillâh ve fenafiresul olmanın aslı hakikati ile ilgili açıklamalar burada hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Her şeyi en iyi bilen ancak Allah’tır.
Nejdet Şahin
05- 01-2013 cumartesi
 

2 Ocak 2013 Çarşamba

İHLAS SURESİ

  Her bir varlığı ve cümle âlemleri zatı tekliğinden zuhura getirerek yaratan Allaha hamdolsun. Zuhuru ile yarattığı kullarından Hz. Muhammede, ehlibeytine ve onların yürüdüğü sıratı müstakimde yürüyenlere selam olsun.

Kureyşliler, Hz. Resulullah Efendimize ‘Senin bizi davet ettiğin ilah nasıldır?’ Diyerek sual sordular. Bunun üzerine “1-Kul hüvallahü ehad. 2- Allahüssamed. 3- Lem yelid, ve lem yuled. 4- Ve lem yekün lehü küfüven ehad. 1- De ki; o Allah’tır, Ahad’dır tektir. 2- Allah’tır, sameddir. 3-  Doğurmamıştır, doğurulmamıştır O. 4- Hiç bir şey O’nun dengi / benzeri değildir” (İhlas suresi) inzal olmuştur. Bu dört ayetten ibaret olan ihlâs suresinde Cenabı Hakk Ehad, Allah ve samed isminden bahsederek varlığını ilan ederek bizlere kendini tanıtır.

Bunu beyanla, Ehli kemal “Zat-ı ilahiye ehad’dır. Sıfat-ı sübutiye ulûhiyet’tir. (Allah’tır) Ef’al-i ilahiye ise samedaniyet’tir.” demişlerdir. Ki, Hakk’ın zatı mevcudiyeti ehad’dır yani sayıyla, rakamla ifade edilemeyen tekliktir, tekliğidir. Hakk’ın ehad olan zat’ı tekliğinden zuhuru ise, Allah’lığıdır, yani Hakk’ın uluhuyet tecellisidir.

Pir seyyid Muhammed nur Hz. leri “Ulûhiyet, mevcudat ve madumata şamildir.” diyor. Yani ulûhiyet, mevcut olup görüneni de görünmeyeni de kuşatır, demektir. Bu itibarla Zatı-ı ehadiyetin, sıfat-ı sübutiye zuhuruyla görünen ve görünmeyenlikteki tecellisi ulûhiyettir, yani Allah’tır. Ve her şey dediğimiz cümle âlemleri, varlıkları ve eşya olan halkı Allah yaratır. Yani bunlar ulûhiyetten yaratılıp, halk olunur ki “şey” eşyanın cem’i, yani toptan ismidir. Bir varlığın adı hatırlanmadığında o varlık, şey olarak ifade edilir. İşte ‘her şey’ dediğimiz de, isimlerden meydana gelen cümle varlık ve âlemleri ifade ederiz. Demek ki, görünen ve görünmeyen ve mazhar-ı esma olan cümle âlemleri ve varlıkları meydana getiren Hakk’ın eskimeyen değişmeyen ve yok olmayan sıfatı sübutiyesidir ve, cümle sıfatta mevsuf Allah’tır. Bu itibarla Birinci ayetteki “De ki; o Allah’tır, bir tektir.” beyanı, cümle sıfat-ı sübutiyenin mevsufu olan Allah’ın zatı ehad’dır yani tek’dir demektir.

Cenabı Hakk’ın Samed ismi yani samedaniyeti ise, cümle ihtiyaçların arz edildiği yer demektir. Ki samed olmak itibariyle, yani samedaniyeti yönüyle Hakk’ın ihtiyacı kendisinden yine kendisinedir. Bu Hak ihtiyacının kendisinden yine kendisine olmasının izahı ise şöyledir. Hakk’ın mutlak yönü sıfatı subutiyesidir, mukayyet yönü ise esma ve ef’alinden oluşan eserlerdir. Yani fiillerin isimlenmesiyle oluşan suretlerdir ki, bütün suretler mukayyettir, yani birer kayıttır. Hakk’ın, batın olan mutlakıyetinden zuhura getirdiği mukayyet olan suretlere, kul ve halk denildi. Cenab-ı Hak, mutlak yönüyle halka emretti ve mukayyet olan halktan kulluk istedi. Mukayyet olan ise, kul ve aciz olduğu için mutlakıyete yönelip ondan yardım ister ve ona sığınarak, ona kulluk eder. Bu itibarla Hak, batın yönüyle mutlak ve mabud’dur; (ibadet edilendir) zahir yönüyle ise mukayyet olup abid’dir, (ibadet edendir) yani kuldur. Böylece samed olan Allah’ın ihtiyacı kendi zahirinden kendi batınına olur. Ki, bunu beyanla ikinci ayette “Allah’tır sameddir.” Buyrulur.

Üçüncü ayetteki “Doğurmamıştır, doğurulmamıştır O.” Beyanındaki mana ise: Allah’ın varlığı, O’na başka bir yerden gelip intikal etmediği gibi, Allah’ın varlığı kendi varlığından başka bir yere de gidip intikal etmedi, demektir. Çünkü Her şey dediğimiz cümle varlıklar, Allah’ın tecellilerinden başka bir şey değildir.

Bu itibarla, dördüncü ayette “Hiç bir şey O’nun dengi / benzeri değildir” buyrulur. Ki, Allah zat-ı mevcudiyetiyle, eşi, benzeri ve dengi olmayan ehaddır/tekdir. Ki bu tekliğini cenabı Hak, cümle alemlerde ve yarattığı her varlıktaki tecellisini, birbirinin aynı olmayan teklik ile zuhura getirmesiyle gösterir. Bunu beyanla “…O her an yeni bir iş ve oluştadır.” (Rahman, 29) buyrulur. Ki, Hakk’ın her tecellideki tekliği, hiç kimsenin birbirine benzememesi, her kar tanesinin birbirinin aynı olmayan teklikle gökten inmesi, denizin her dalgasının birbirinin aynı olmadan teklikle vücut bulması vb. gibidir. Ki, deniz devamlı dalgalanır; fakat hiç bir dalga bir diğerine benzemez. Her gelen dalga tektir ve teklikle gözükür. Vesselam.

    Her şeyi en iyi bilen ve İhlâs suresini yorumlamayı bize lütfeden Allah’a şükürler olsun, Resulü Hz. Muhammede ve evlatlarına selam olsun, o evladı Resul’e hizmet ve sadakatte cenabı mevlam yardımcımız olsun.

                                                  
Nejdet Şahin
26 Haziran 2009
Salihli

11 Aralık 2012 Salı

NAMAZ ve ETTEHİYYATÜ’nün sırrı

Namaz/salat farziyeti ile insanın rabbine kavuşmasını buyuran Allah’a hamd: “Namaz müminin miracıdır”beyanıyla, müminlere Hakk’a vuslat/kavuşma yolunu gösteren Hz. Muhammed’e ve evladı resule selam ederiz.
Ey mümin kardeşim! Her gün beş vakittefarz / Allah’ın emri olarak yaptığımız ibadetArapça salât, Farsça namaz, olarak ifade olunur.Bilip arif olmak gerekir ki namaz,kulun miraca yükselerek Hakk’ın vahdetine/birliğine karışıp,bir ile bir olma merasimidir. Ve namaz; aslı itibarıyla iki rekâttır. Bunu ifadeyle İmamı Azam Ebu Hanife Hz. ne; “Kuran’da(Nisa-101 ayetinde)ancak savaşta kısaltılarak kılınabileceği ifade olunan namazı sen, yolculukta da kısaltılmasına hangi ayet hükmünce fetva veriyorsun” denildiğinde, İmamı Azam Hz; “ben yolculukta namazın kısaltılmasına değil, namazın aslı olan iki rekât kılınmasını ifade ettim” diye cevaplamıştır.Ki namaz, dört veya daha fazla rekât olarak kılınsa da, hep asıl olan iki rekât tekrar edilerek kılınmış olur.
Abdestsiz namaza yaklaşmamamızı ifadeyle de Kuranda; “Ey iman sahipleri! Namaza duracağınız zaman yıkayın: yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi; mesh edin: başlarınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı. Eğer cünüp iseniz tam temizlenin. (Maide-6) Buyrulur. Yüce Allah bu vahiy beyanı ile “miraç”(kulun rabbine kavuşması) olan namaz öncesi,müminlere maddi manevi pislik ve kirlerden arınmalarını emrediyor.Ki su ile abdest almak, toprakla teyemmüm yapmak namazın farzlarındandır. Ve bir kul ilmi şeriata göre, zahiren su ile abdest almakla maddi kir ve pisliklerden arınarak temizlenir.İlmi hakikatyönüyle abdest,günah ve haram olan manevi kir ve pisliklerden insanı arındırdığı gibi, Hz. Muhammed’in; (sav) “Ben ümmetimin gizli şirkinden korkarım”dediği. Ve kuranda,“Ey iman edenler, müşrikler / Allah’a şirk koşanlar ancak bir pisliktirler / necistirler.(Tevbe-28)Diye ifade edilen gizli şirk (Allah’a ortak koşmak) pisliğinden de kulu arındırarak temizler. Ki,Şirkten başka olan günahı affedebilirim, şirki affetmem.” (Nisa- 48,116)Ayetler ifadesindende açıkça anlaşıldığı gibi şirk, cenabı Hakk’ın affetmediği bir günahtır.Abdestin hakikatine erişerek gizli şirkten arınıp temizlenen böylekâmil mümin bir kul, “Onlar namazlarında/salâtlarında daimdirler” (Mearic-23) ayeti hikmetince namazın hakikatine ulaşarak,daim namaza durur. Ve rabbine vuslat/kavuşma olan miraç keyfiyetini idrak eder. Ki bunu ifadeyle Yunus Emre Hz;  Aşk oldu imam bize gönül cemaat Kıblemiz dost yüzüdür daimdir salat (namaz)Diyor.
Daim namaz; Her gün beş vakit kılınan namazdaki kıyam, rükû, secde vb. faaliyetlerin hakikati irfanı ile kulun her an hemhâl olması. Ve aslı iki rekât olan namazın Hakikat-ı hikmetince kulun miraca yükselerek,rabbin katında rabbine vuslat/kavuşma zevkiyle her zamanda ve her mekânda rabbin birliğine/vahdetine karışıp,bir ile bir olmasıdır. Ki bunu ifadeyle ehli kemal; “Namazın birinci rekâtını kul yokluğuyla, ikinci rekâtını ise, kulun yokluğunda rabbin tecelli etmesiyle kılınır.” Demişlerdir.
Mümin kardeşim! Kurandaki;“Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur” (Nisa-103) ayeti vb. ayetler hükmünce,günde beş vakit kılınması farz olan her namazın ikinci rekâtınınsonunda, ilmi şeriata göre vacip ve sünnet olarak kabul edilen;“Ettehiyyâtülillâhivessalevâtüvettayyibât. Esselâmüaleykeeyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh. Esselamüaleyna ve ala ibâdillâhis-salihin.Eşhedüenlâ ilâhe illallah ve eşhedüenneMuhammedenabdühü ve resûlüh.” Duası okunur. Ki bu ettehiyyâtü duası, miraç’tarabbin katına yükselen Hz. Muhammed (sav) ile cenabı Hak arasındaki selamlaşmayı içerdiği gibi, Cebrail ve gök meleklerin ifadelerinden oluşur.Buna göre;zahiren, yani açık anlamı itibariyle bu duanın “Ettehiyyatülillâhivessalevatüvettayyibatükısmı;Her türlü ta’zim, hürmet, salavat, dua ve bütün iyilikler Allah’a mahsusturdemektir. Ve bu söz Hz.resulullah efendimizin sözü olup,Hadisi şeriftir.“Esselâmualeykeeyyühenebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh”kısmı ise,Ey peygamberim/nebim! selâmım, rahmetim ve bereketim sanadır, senin üzerine olsundemektir. Ve bu ifade cenabı Hakk’ın kelâmı olup,Hadisi kutsidir.“Esselamüaleyna ve alâibâdillâhis-salihin”kısmı; bu selamlaşma salih/iyi kullara da olsundemektir. Veresulullah efendimizin rabbi ile yaptığı bu karşılıklı selamlaşmayı işiten Cebrail meleğinin sözüdür.Eşhedüenlâilâhe illallah ve eşhedüenneMuhammedenabdühü ve resulüh” kısmıise;görüyor, müşahede ediyorum ki Allah’tan başka ilah yoktur. Görüyor müşahede ediyorum ki Muhammed Allah’ın elçisi ve kuludur.” Demek olup;Rabbi ile resulullah arasındaki selamlaşmayı ve Cebrail’i işiten gök meleklerinin şahadet sözüdür.
Ey mümin kardeşim!Buraya kadar zahir, yani açık anlamından bahsettiğimizettehiyyâtü duasının,bugün bize hitap eden leddûni hakikati ise şöyledir:
Ki “Ettehiyyâtülillâhivessalevâtüvettayyibât”ifadesi, miraçta cenâbı Hakk’ın“bana ne hediye getirdin”buyurmasına cevabenHz. resulullahın; “ya rabbi senin hazinelerin varlık hazinesidir, ben ise senin hazinelerinde olmayan yokluğumla geldim”diyerek; rabbini yokluğuyla selamlamasının hikmeti mahiyetini içerir. İlmi Hakikatgereğince bir mümin bu hadisi şerif olan “ettehiyyâtülillâhivessalevâtüvettayyibât” sözünüifade etmekle;‘Müşahade/şahitlik ediyorum ki cümle işler ve işlerim, cümle sıfatlar ve sıfatlarım, cümle varlıkların ve benim vücudu varlığım fenadır / yoktur. Benim ve tüm âlemin cümle işlerinde, sıfatlarında ve vücudu varlıklarında zatı ile mevcut olan sensin ey Allah’ım,’ şuur ve marifetiyle arif kâmil mümin yokluğuylaHakk’a hürmet ve tazim eder. Ve yokluk / fena kulluğuyla ulaştığı miraç keyfiyetiylekâmil bir mümin,rabbini selamlamış olur.Miraçta fena/yokluk irfanıyla kâmil müminin yaptığı hürmet, tazim ve övgüsüne karşılık yüce Allah; “Esselâmualeykeeyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh”(Hadisi kutsi)buyurarak,kendine nispet ettiğifiil, sıfat ve vücut  fenasıyla/yokluğuyla rabbine tazim ve hürmet eden kâmil müminin yokluğunda, ebediyeti olan bekâ keşfi irfan “selameti, rahmetve bereketiyle”tecelli eden (açığa çıkan) cenabı Hak;kâmil mümine rububiyetiile gözükerek,o kulunu selamlar.Ve aklı Muhammed Cebraili’ne mazhar olan kâmil mümin; “Esselamüaleyna ve ala ibâdillâhis-salihin.”Diyerek,miraçta rabbi ile kul arasındaki selamlaşmaya Salih/iyi kullarında mazhar olması gayretininikrârını ve niyazını yapar.Böylekâmil bir mümin,müteessir olup(tesir alıp)etkilendiği cümle kuvve vemelekeleri ile. Yani görmek, duymak, tatmak, koklamak ve dokunmak olan beşi zahir (dış); Akıl, idrak, hafıza, hayâl ve vehim olan beşi batın(iç) duyularıyla/hisleriyle; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedüenneMuhammedenabdühü ve resûlüh.”Şahadetini yaparak;“tevhidi hakiki irfanıylahâsıl olan yokluk/fena kulluğumun, zahir batın bütün hisleri/duyuları ile müşahede ederek şahitlik ediyorum ki, Allahtan gayrı varlık yoktur. Zahir batın bütün hislerimle/duyularımla müşahede ederek şahidim ki, âlemlerin rabbinden gayrı görmemek,MuhammedileşerekMuhammed-iyokluğa ulaşmakla mümkündür, der; Ve zahir (dış) batın (iç) melekeleri/kuvveleri ilerabbini ve nuru Muhammedi müşahede/şahitlikikrârını yapar. Vesonra o kâmil mümin kul her iki tarafa selam verir, yani bir selâmgaybâlemine, bir selam da suretler âlemine vererek, aslı iki rekât olan namazın hakikati hikmetine erişmiş bir marifetle, yeryüzünde ve tüm âlemlerde var olur. Vesselam.
Namazın ve ettehiyyatü duasının sırlarına dair açıklama, hatalarıyla beraber tamamlandı. Her şeyi en iyi bilen ancak Allah’tır.
21-11-2012                
                                                                                      Çarşamba
Nejdet Şahin

21 Kasım 2012 Çarşamba

TEBBET SURESİNİN HİKMETİ


 Peygamberi Hz. Muhammed’e (S.A.V) vahiy ettiği Kuranı Kerim’le insanlara doğruluğu, hidayet yolunu gösteren Allah’a hamdolsun. Elçisi Hz. Muhammed’e ve ehli beytine selam olsun. Rabbim bizleri onların meclisinden mahrum kılmasın                                                                Beş ayetten oluşan Tebbet suresi Mekke’de inmiş olup şöyledir:

              BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

1-   Ebu Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu.

2-   Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı.

3-   O, bir alevli ateşe girecektir / yaslanacaktır.

4-   Karısı da, odun hamalı/taşıyıcısı olarak.

5-   Boynunda/gerdanında sağlam bükülmüş bir ip olduğu halde…

     İsmi açıkça belirtilerek karısı ile beraber cehennemlik oldukları vahiy ile beyan olunan “Ebu Leheb ve karısını,” diğer azılı müşrik ve kâfirlerden ayıran en önemli özellik ve farklılıkları; bunların Hz. resulullah efendimize sosyal yönden çok yakın olmalarıdır. Çünkü Ebu Leheb Hz. Muhammed’in (s.a.v) hem amcası, hem resulullah’ın “Ümmü Gülsüm” ve “Rukiye” adıındaki iki kızının kayın babası olmasıyla dünürü, hem de dip komşusudur. Peygamber efendimize azılı düşmanlık yapan diğer müşriklerin, Ebu Leheb ve karısı gibi resulullah efendimize sosyal yönden yakın akraba olmayıp uzak olmaları, bu azılı müşriklerin düşmanlıklarını sınırlayıp kısıtlıyordu. Ki, o günkü toplum aşiretçilik esasların göre yönetildiği için, insanlar arasındaki münasebetlerde aşiretlerin gücü ve yapısı dikkate alınıyor ve ona göre davranılıyordu. Bu itibarla, azılı müşrikler resulullah efendimize her ne kadar düşmanca davransalar da, resulullah efendimizin mensubu olduğu aşiret yapısından ve akrabalarından korkup çekiniyorlardı. Ki bu korku ve çekince müşrik ve kâfirlerin resulullaha olan düşmanca faaliyetlerine bir sınırlama getiriyordu.

      Bu itibarla, resulullah efendimizin aşiret yapısı içinde amca ve dünür olmakla yakın akraba. Ayrıca dip komşu olmalarının da verdiği şımarıklık ve cüretle, (kendini bilmezlikle) resulullahın aşiret ve akrabalarından herhangi bir çekinme korku sınırı olmaksızın her fırsatta, gerek sözleriyle gerekse faaliyetleriyle pervasız ve patavatsızca, İslam’a ve Hz. Resulullaha Ebu Leheb ve karısının düşmanlık yapmalarını kolaylaştırıyordu.                                                                                         Bunu beyanla; Resulullah tebliğ ve irşat faaliyetleri yaparken resulullah’ın arkasında dolaşan Ebu Leheb; ‘ben bunun amcasıyım, ben bunu çok iyi tanırım, bunun dediklerine inanmayın, bunun sözleri  sihirlidir, büyülüdür, bu yalancıdır  gibi sözler sarfedip ‘resulullaha taş dahi atıp resulullahın kanını akıtıyordu.  Ve ‘resulullah efendimizin kapısının önüne ve geçeceği yollara Ebu Leheb’in karısı dikenler atıp,’ pervasızca patavatsızca resulullaha hakaretler ediyorlardı.                                                                              Ebu Leheb ve karısının, resulullah ile aynı aşiretten ve yakın akraba olmalarının verdiği şımarıklık ve cüretle, (kendini beğenmişlikle) her fırsatta bu ve benzeri şekilde resulullaha pervasız ve patavatsızca saldırmaları, Hz. Peygamber efendimizi ve o zaman sayıları çok az olan müminleri ziyadesiyle üzüyor ve derinden yaralıyordu.

      İşte böyle bir ortamda “Ebu Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu.” Vahiy beyanı geldi. Ki bu ayet zahiren açıkça anlaşıldığı gibidir. Ve bu ayette Ebu Leheb’in İslam ve peygamber düşmalığı üreten “elleri”nin “kuruması” temenni olunuyor. Ve bu ayetlerin inzâl olmasından sonra Ebu Leheb, abuk sabuk sözler söyleyerek tutarsız hareketlerde bulunduğu için o toplumda itibarını kaybetmiş. Sözleri dinlenmeyip kimselere söz geçirememiş ve en yakınları dahi ondan uzaklaşmış olarak yaşamıştır. Ve bulaşıcı bir hastalıktan öldüğünde, hastalığı bulaşır endişesiyle cesedinin yanına günlerce yanaşılamadığı için, cesedi leş gibi pis koktuğundan, para ile tutulan kişiler tarafından ağaç dallarıyla itilip kakılarak cesedi bir çukura atılarak gömülmüştür. Böylece Ebu Leheb’in “elleri” ile şımarıkça azgınlıkla ürettiği islam ve Hz. peygamber aleyhindeki düşmanlık faaliyetleri, ayetteki “zaten kurudu” hükmüyle kuruyarak son bulmuştur.                                                                                                

        Ve “ Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı.” Ayet beyanıyla da; O günkü toplumun en zengin dört kişisinden biri olan Ebu Leheb’in, mevki makam “mal” mülk “kazancının,”  bu imtihan âleminde dip komşusu ve yakın akrabası olan Allah’ın elçisine iman edip doğru yolu bulmasına ve hidayete ermesine, hiçbir “fayda” katkı sağlamadığı ifade ediliyor. Çünkü o toplumun en itibarlı ve en zenginlerinden olan Ebu Leheb’in, İslam ve resulullah efendimiz aleyhindeki faaliyetlerini dünyevi mevki makam ve servetinden mahrum kalma endişe ve gailesi oluşturuyordu. Ki bu değerler yeryüzü olan imtihan âlemine ait değerler olup, ölümle bu âlemden ahirete göçmesiyle her insan, bu dünyevi değerlerinden ayrılır. 

        Devamla;” O, bir alevli ateşe girecektir/yaslanacaktır. Karısı da, odun hamalı / taşıyıcısı olarak Boynunda sağlam bükülmüş bir ip olduğu halde… Buyrularak; Ebu Leheb’in ve karısının ebedi âlem olan ahirette de, yeryüzünde ürettikleri İslam ve resulullah düşmanlığı içeren faaliyetlerinden dolayı cehennem azabı görecekleri beyan ediliyor. Çünkü ahiret yurdunda, dünyevi mevki makam ve servetlerin hiç bir hükmü olmadığından bunların, ahirette de insana hiçbir faydası olmadığı gibi, insanı yaratılışının yüce gayesi olan kulun rabbin katına ulaşmasına da dünyevi değerler hiçbir katkı sağlamaz. Bunu ifadeyle kur’an’da: “Bir gündür ki o, ne mal, ne oğullar fayda verir. Yalnız kalb-i selimle Allah’a varan kurtulur.” (Şuara - 88, 89) buyrulur. Vesselam.

      Ey mümin kardeşim! Buraya kadar zahiri / açık anlamından bahsettiğimiz tebbet suresinin kıyamete kadar bize hitap eden ledduni hikmet yönü ile değerlendirilmesi ise şöyledir:                                         Yüce Allah insanlığı peygamber elçileri ve insanı kâmil olan veli elçileri ile uyararak hidayet yolunu gösterir. Ki bunu ifadeyle pir seyyid Muhammed nur Hz; “Hidayetin baş mazharı resulullah (S.A.V) efendimizdir. Resulullahın temsilcileri ise âlimler ve mürşidi kâmildir” buyurur. Kuran’ı kerimdeki; ”Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur…” (Ahzab-40) Beyan gereği peygamberlikle yapılan davet, tebliğ ve irşat Hz. Muhammed (S.A.V) ile son bulduğu için, resulullah efendimizden sonra kıyamete kadar tüm zamanlarda yapılan davet tebliğ ve irşat, âlimler ve mürşid-i kâmil olan veliler tarafından ifa edilir. Ki mürşidi kâmil; vücudu nur-u Muhammed mazharı olduğundan, mürşidi kâmilin irşadında nur-u Muhammed aydınlığı zahir olur. Bu mazhariyetle kâmil, insanlığa ruh-u Muhammed ile hayat vericidir. Ve kâmilin mesleki resul âli prensipler telkinine inananlar, kâmilin irşadıyla aydınlanıp Muhammedi kulluğa terakki ederek, Muhammedi kullukla hayat bulmuş olarak yaşarlar.

     Yeryüzü olan bu imtihan âleminde tüm zamanlarda velâyet irşadı yapan zamanın mürşidi kâmilinin faaliyetlerini, bazı kimseler tasvip etmeyip kâmilin velayet mürşidi kimliğini inkâr ederler. Ki bunlardan daha ziyade zamanın gavsı, efendisi, mücedditi, kâmili vb. ünvân ve vasıflarla halka tanıtılan nakıs (kâmil olmayan) mürşitler, tarikat cemaat önderleri ve taraftarları, kâmilin irşat faaliyetlerinden çok rahatsız olurlar.          Çünkü bu kısım tarikat ve cemaatların mensup ve önderleri, gelmiş geçmiş tüm peygamber ve insanı kâmil velilerin aşina olduğu mesleki resul seyri sülüku olan meratibi ilâhi (Allah’ın makamları) keşfi irfanı ile kendileri irşad olup aydınlanmadıkları için. Bunların yapılanmaları ve faaliyetleri ya siyaset, ya ekonomi veya dünyevi mevki makamdan oluşan beşeri menfaatler içerir.

       Bu itibarla, zamanın mürşidi kâmilinin mesleki resul telkininde zahir olup açığa çıkan ve hiçbir siyasi, ekonomik, beşeri menfaat içermeyen ruh-u Muhammed (S.A.V) irşadından, nakıs (kâmil olmayan) mürşitler, tarikat cemaat önder ve mensupları eksikleri yanlışları ortaya çıkar endişesiyle çok rahatsız olurlar. Ve bunlar, velayet irşadı yapan zamanın mürşidi kâmili aleyhinde kâmili aşağılayıp küçük gösterme, iftira atma vb. Faaliyetlerde bulunurlar. Ve kontrol ettikleri siyasi ekonomik mevki makam vb. güçleriyle zamanın kâmiline zülüm edip canına dahi kastederler. Aynı Niyazi Mısri Hz. nin sürgün edilip, İmamı azam, şeyhül ekber Muhiddin arabi, Seyyit Nesimi, Bedrettin simavi, Bosnalı Hamza bâli vb. ehli kemâl hazerâtlarının katledilip şehit edilmeleri gibi.

       Kâmil’in irşadındaki ruh-u Muhammed zuhurundan rahatsız olanların içinde öyle bir kişi vardır ki; Bu kimse, zamanın kâmil mürşidine gerek soy sop yönüyle akraba olması ile. Veya komşu hemşeri gibi ahbap olması ile. Veya kâmilin meclisini bularak ehli irfan arasına dâhil olmasıyla mürşidi kâmile sosyal yönden sureta çok yakındır. Ki bu kimse kâmile böyle yakın olmasına rağmen. Dünyevi mevki makam, siyasi, ekonomik vb. beşeri nefsani gaile ve endişelerle bu yakınlığını, kâmilde açığa çıkan ruh-u Muhammed irşadından aydınlanmaya dönüştüremediği gibi, kâmile sureta yakın olmasının verdiği şımarıklık ve cüretle, (kendini bilmezlikle) bu yakınlığını her fırsatta eksiğini noksanını aradığı kâmilin aleyhinde kullanır. Ve “ben bunun yakını olduğum için bunu iyi tanırım, bunun sözleri efsunludur, meclisindekileri büyülemiş, o’na itibar etmeyin, onun yaptıklarında isabet yoktur ’ vb. beyan ve faaliyetlerle kâmilin meclisine nifak sokmaya çalışır.                                                                                       İşte böyle sosyal yönden sureta kâmilin yakını olmasına rağmen, nefsinin hevasına (istek ve arzusuna) uyup kâmilin ruh-u Muhammed irşadından gaflet ederek. Sureta zamanın kâmiline yakın olmasının verdiği şımarıklık ve cüretle, (kendini bilmezlikle) pervasızca ve patavatsızca ruh-u Muhammed irşadıyla insanlığa hayat veren kâmilin ve meclisinin aleyhinde faaliyet üreten bir kimse, ledduni yönden zamanın “Ebu Lehebi” dir.

       Ayette beyan olunan “Ebu Lehebin karısı” nın anlamı ise; Her fırsatta kâmilin aleyhinde olan zamane Ebu Lehebi’ne uyarak, onunla beraber faaliyet üreten nefs ehli kimse demektir. Ki böyle kimseler zamanın kâmil mürşidine yakın olma “zenginliğinin”  değerini, kıymetini, kâmilin telkini irşadına olan inançsızlıklarından dolayı avantaja çeviremedikleri için, bu imtihan âleminde kâmilde zahir olan ruh-u Muhammed’e yakınlık “zenginliğinden faydalanıp” istifade edemezler. Ve bunlar ürettikleri faaliyetlerle, ruh-u Muhammed mazharı olan kâmile ve ehli irfan meclisine eziyet ederek,’ manevi evladı resulü ziyadesiyle / çokça incitip üzerler.’

        Ayette geçen “Ebu lehebin elleri” ifadesindeki hikmet ise şöyledir;   Nasıl ki göz görmenin, kulak işitmenin mazharı ise, kudret ve kuvvetle açığa çıkan işlerin mazharı el’dir. Ve Kudret / kuvvet olmadan hiçbir iş yapılamadığı gibi hiçbir söz de söylenemez. Ki iyi kötü her türlü iş ve söz faaliyeti, kudret ve kuvvetle zuhura gelir. Bu itibarla, kudret ile zahir olan kâmil aleyhindeki her türlü kötülük içeren sözleri Ebu Leheb’in bir elini, her türlü kötülüğü içeren faaliyetleri ise diğer elini olmakla, zamane Ebu Lehebinin ruh-u Muhammed mazharı olan kâmil aleyhindeki yaptığı işler ve söylediği sözler, “Ebu Leheb’in elleri”ni ifade eder.                                                                 

      Bunu beyanla; Ruh-u Muhammed mazharı zamanın kâmiline sureta yakın olmasına rağmen, kâmil aleyhinde ‘ben bunu iyi tanırım bunun sözleri doğru değildir, efsunludur / sihirlidir / büyülüdür. Bu sebepten meclisi ve insanları etkileyip tesir ediyor. Bunun yaptıklarında isabet yoktur’  Vb. faaliyetleri yapan zamane Ebu Lehebi’ne ve ona uyana. Kâmilden zahir olan ruh-u Muhammed irşadı hiçbir fayda sağlamaz. Ve böylesi cehalet “cehennemi ateşine yaslandığı” için “O,” kendini cehli cehennem ‘çukuruna iter’ ve azaba muhatap olur.

Mümin kardeşim! Uyanık olalım ki böyle bir kimse “boynundaki / gerdanındaki sağlam ip olduğu halde,” yani kafasındaki marifetullahtan mahrum, âli prensiplere uymayan “odun” gibi sabitleşmiş eleştiriye kapalı sapkın itikat ve anlayışlar olduğu halde, bu anlayışlarını ruh-u Muhammed mazharı kâmil ve meclisi aleyhine düşmanca  taşımak” la, cehalet cehenneminde “hamallık” yapar. Ve bu âlemde dâhil olunup girilen irfan cennetinden nasiplenip rızıklanamaz, vesselam.                                                                                                 Tebbet suresinin zahiri ve ledduni yönden yorumlanması 01-11- 2012 Perşembe sabahı tamam oldu. Her şeyi en iyi ancak Allah bilir. Velhamdülillahirrabilâlemin.     

                                                                               Nejdet Şahin