21 Aralık 2015 Pazartesi

Hz.MUHAMMED’İN (s.a.v) DOĞUMU/MEVLİDİ


        Cümle âlemleri aşkından yarattığı Hz. Muhammed’e (s.a.v) bizi ümmet yapan Allah’a hamdolsun. Hz. Muhammed’e ve her zaman mevcut olan evladı resule / ehli beyte selam olsun. Rabbim bizleri de onların zümresine dâhil etsin.    
        Hicri takvimin rebiul evvel ayının 12 sinde kutlanan mevlit kandili, isminden de açıkça anlaşıldığı gibi Hz. Muhammed’in bu yeryüzü âlemine unsur bedeni ile doğmasını ifade eder. Mevlit Arapça bir kelime olup Türkçe, doğum / doğuş demektir.
Peygamber Efendimizin babası Abdullah ve annesi Âmine validemizden beşer olarak unsur bedeniyle doğması, sıradan ve alâlâde bir doğum değildir. Çünkü bu doğumla beraber aleni olarak birçok harikulade (olağanüstü) hadiseler olmuştur. Ki o zaman İran’a bağlı bir yerleşim olan Mekke’de tahakkuk eden bu doğumla beraber, İran’da Mecusilerin (Ateşe tapanların) bin yıldır sönmeyen ateşi sönmüş, krallarının sarayı yıkılmıştır. Suriye’de Save nehrinin bin yıldır kuru olup su görmeyen yatağı sularla dolup taşarak akmıştır. Hz. Resulullah’ın doğumu esnasında doğuma yardımcı olan kadınlar da açıkça birçok harikuladeliklere (olağanüstü hadiselere) muhatap olmuşlardır. Resulullah efendimizin annesi Âmine validemiz ise, doğumla beraber “Biri doğuda, biri batıda, biri de Kâbe’nin damında olmak üzere üç bayrak dikildiğini gördüm” demiştir. Velhasıl, Hz. peygamber efendimizin doğumunda zahiren daha başka birçok olağanüstü hadiseler olmasına rağmen bunlar, ancak bazılarıdır.
        Hz. Muhammed’in (sav) doğumunun / mevlidinin leddun-i hikmet açısından ise önemi şöyledir: Hadisi şerifte; “Allah evvela benim nurumu yarattı.” Başka bir Hadiste ise “Âdem su ile toprak arasında iken ben nebi idim.” buyrulur. Bu ve benzer beyanlardan anlaşıldığı gibi Hz. Resulullah Efendimizin her bir varlıktan ve cümle âlemlerden önce yaratılmış olan “vücudu nur-u Muhammed” kimliği şahsiyeti vardır. Ve nur-u Muhammed Hz. Âdem’de ve cümle peygamberlerde hidayet davetçiliği olarak zahir olmuş. Tüm peygamberler nuru Muhammed mazhariyetiyle insanlara yol gösterip onları irşat etmişler. Ve her peygamber nur-u Muhammed’in, unsur yani beşeri bir bedenle bu yeryüzü âlemine doğup zahir olacağını ümmetlerine haber vermişlerdir.
        Bunu ifadeyle insanı kâmil zincirinin altın halkalarından olan Süleyman çelebi Hz. Mevlidi şerifinde;
Hak taalâ çün yarattı âdemi
Kıldı âdemle müzeyyen âlemi (âdemle bezeyip süsledi âlemi)
Âdeme kıldı ferişthler sücut (âdeme melekler secde etti)
Hem ona çok kıldı Lütfi ol ıssı cut (cömert olan Allah lütfetti)
Mustafa nur’un alnında kodu
Bil habibin nuru’dur bu nur dedi.
Kıldı ol nur anın ile nice ruzigar (devir, zaman)
Sonra Havva alnına nakletti bil
Durdu onda dahi nice ayu yıl (ay ve seneler)
Şit doğdu ona nakletti nur
Onun alnında tecelli kıldı nur
Erdi İbrahime İsmaile hem
Söz uzanır geri kalan der isem
İş bu resmile müselsel muttasıf (bu şekildeki silsile ile vasıflanmış olan)
Ta olunca Mustafa’ya muntakil (intikâl edince)
Geldi çün rahmetellil âlemin (âlemlerin rahmeti)
Vardı nur karar etti hemin
Tut kulak efsafına ey yâri din (kulak ver ey dinini seven)
Bilesin kimdir o fahrül mürselin. (bilesin iftihar edilen elçi Hz. Muhammed’in kim olduğunu) buyurmuştur.
        İşte mevlidi şerifteki bu beyanlardan da açıkça anlaşıldığı gibi, rebiul evvel ayının 12 sinde vukuu bulan doğum / mevlid nur-u Muhammed’in; unsur / beşeri bedeni ile buluşup, bu yeryüzü âlemini şereflendirmesini ifade eder. Ve bu doğum, İslam âleminde mevlit kandili olarak Müslümanlar tarafından çeşitli hidayete yönelik ibadetler ve etkinliklerle açıkça kutlanır.        İslam’ın ledduni hakikatine ulaşmış olan arifibillâh ve ehli kemâl ise, bu  kandili hem zahirine hem de batınına uygun olarak, nur-u Muhammed kulluğuna mazhariyet gayreti ile yaşayarak sadece bir gece değil, her zamanda ve her yerde kutlarlar.
        Cümle peygamberlerde zahir olup açığa çıkan nur-u Muhammed, “Âlimler peygamberlerin varisidir” Hadisi şerifindeki hikmet gereği, Resulullah Efendimizin unsur bedeniyle yeryüzünden ayrılmasıyla da, Resulullah’ın varisi olan âlim ve mürşidi kâmil’de devam etmiştir. Ki İmamı Azam, imamı Şafii, imamı Malik, İmamı Hanbel, İmamı Gazali, Muhiddini Arabî, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Niyazi Mısri, Pir Seyyid Muhammed Nur vb. gibi peygamber varisi olan âlim ve ehli kemalin irşat ve tebliğinde Nur-u Muhammed açığa çıkarak insanlığı aydınlatmaya devam etmiş, günümüzde de devam etmektedir. Kıyamete kadar yeryüzünde hidayet davetçiliği olarak devam edecektir.
Her zaman da yeryüzü âleminde mevcut olan bu hidayet davetçisi veli ve âlimlerin irşat ve yol göstermeleriyle, İslam dininin zahir ve batın yönü kemâl bularak yeryüzünde insanlığı aydınlatmış, halen de aydınlatmakta ve kıyamete kadarda aydınlatacaktır. Bunu ifadeyle Hz. Resulullah Efendimiz; “Beni bulmak isterseniz, varisim olan âlimleri bulun, ben orada bulunurum.” buyurmuşlardır. İşte bu “peygamber varisi” olan velilerin ve âlimlerin bu yeryüzünde her zamanda var olmaları ve onların irşadıyla Hidayeti nuru Muhammed’in açığa çıkması, Muhammedi doğuşun, yani mevlid kandilinin leddun-i hikmetini ifade eder. Onların irşadından nasiplenmek ise; mevlid kandiline erişip kandilin ruhaniyetinden istifadeyle Muhammed-i kullukla yaşamayı ifade eder. 
        Her kim mevlit kandilinin ledduni hikmetine mazhar olursa o, sadece kandil gecesi değil, her zaman her yerde ebediyen mevlit kandili aydınlığıyla yaşar, Allahuâlem. Her zamanda mevcut olan Nur-u Muhammed doğuşuna erişip, o doğumun irşadı aydınlığına mazhar olmamızı hidayet verici olan Allah’tan niyaz ederiz.  
                                                        01 Ağustos 2009             

                                                           Nejdet ŞAHİN

28 Eylül 2015 Pazartesi

HAC İBADETİNİN ŞERİATA VE HAKİKATE GÖRE AÇIKLANMASI

        Vahdetinden / Birliğinden cümle âlemleri ve âlemlerdeki her şeyi yaratan ve yarattıkları içinde, insanın kendisine kulluk yapmasına muhabbet edip âşık olan âlemlerin Rabbine hamd, resul’u Muhammed’e (sav) ve ehlibeyte selam olsun. Onların meclisinden ayrı olmaktan rabbim bizleri muhafaza etsin.

        Hac; lügat anlamı itibarıyla hürmete ve tazime layık yerleri ziyaret etmek demektir. Bu ziyaret esas yani farziyet açısından değerlendirildiğinde hac, vakti içerisinde Arafat ismindeki alanda bulunmak ve beytullahı yani Allah’ın evini ziyaretle tavaf etmekten (Beytullahın etrafını yedi defa dolaşmaktan) ibarettir.
Bu itibarla haccın farzı ikidir;
Birincisi: Vakti içerisinde arafat’ta vakfe yapmak.
İkincisi ise; kabe’yi yani beytullahı (Allah’ın evini) tavaf etmektir.
        Hac, hem bedenle hem de mal ile kulun ömründe bir defa yapması farz olan bir ibadet olup, yapılması Kuran’daki; “Hac, malum / bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı kendisine farz kılarsa hacda kadına yaklaşmak, kötülüğe sapmak, kavga ve çekişmeye girmek yoktur…” (Bakara - 197) ayeti ve benzer ayet beyanları ile sabittir. Hac ibadetini ifa edebilmek için kulun beden sağlığının yerinde olması gerekli olduğu gibi mali, yani ekonomik açıdan da kulun zengin olması gerekir. Bu itibarla sağlığı ve ekonomik durumu elverişli olmayan kimselerin Hacca gitmeleri farz değildir.
        Haccı farz kılan yukarıdaki ayet beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, hac ibadetinin vakti “malum / bilinen aylardadır.” (Bakara - 197) İfadesi ile belirtilmiştir. Ki, bu malumunuz olan ve sizce bilinen hicri takvimin şevval, zilkade ve zilhicce aylarıdır demektir. Çünkü hac farz olmadan önce o toplum şevval, zilkade ve zilhicce aylarını haccın vakti zamanı olarak kabul edip bu üç ayda hac ibadetini yaptıkları için ayette, Haccın zamanı sizin malumunuz olan, yani sizce “bilinen aylardadır,” buyruluyor. 
        Birçok âlimler bu ayların hac ayı olması hususunda görüş birliği içinde olup aralarında hiç bir ihtilafları yoktur. Ancak bazı mezhep âlimlerinin, bu hac aylarının şevval ayı ile başlayıp zilkade ayı ile devam ederek zilhicce ayı ile son bulmasında hem fikir olmalarına rağmen, hac vakti, hangi günde biter / sona erer mevzusunda ihtilaf etmişlerdir. Yani haccın farzı olan Arafat vakfesini yapmanın, zilhiccenin hangi günü ile son bulduğu konusunda aralarında görüş farklılığı vardır.
Buna göre Hanefi mezhebi âlimleri; Şevval, zilkade ayları ile zilhicce ayının onuncu gününe kadar yani kurban bayramının birinci gününe kadar Arafat vakfesi yapılır demişlerdir.
        Şafi mezhebi âlimleri ise; şevval zilkade ayları ile zilhiccenin dokuzuncu gününe, yani kurban bayramı arefe gününe kadar Arafat vakfesi yapılabilir demişlerdir.
        Maliki mezhebindekiler; şevval zilkade ve zilhicce ayının sonuna kadar bu üç ay içinde, yani kurban bayramından sonra da zilhicce ayının bitimine kadar Arafat vakfesi yapılabilir buyurmuşladır.
        Görüldüğü gibi şevval, zilkade ve zilhicce aylarının hac ibadetinin vakti zamanı olmasında mezhepler arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Ancak vaktin sonu, bitimi konusunda görüş ayrılığı vardır.
        Günümüzdeki uygulamada haccın vakti, bu üç ayların tamamında tatbik edilmeyip, bu ayların son gününe sarkıtılıp gün’le sıkıştırılarak uygulanıyor. Ki bu uygulama geçmiş yıllarda o günün şartlarına göre doğru bir uygulama olmasına rağmen, bu günkü şartlara göre yanlış bir uygulamadır. Günümüzdeki bu yanlış uygulamanın geçmiş zamanlara göre doğruluğunun izahı ise şöyledir: Eski zamanlarda modern ulaşım araçları olmadığından, hac yolculuğunun tamamı veya bazı bölümleri yaya veya at, deve, eşek ve katır gibi hayvanlarla yapılıyor ve aylarca sürüyordu. Bu sebeple dünyanın çeşitli yerlerinden hacca gelenlerin, Beytullah’ın / Allah’ın evi’nin olduğu Mekke şehrine intikallerindeki yolculuğun, yaya veya hayvanlarla yapılmasından veya doğal afet veya yol güvenlik sebeplerinden aksamalar yaşanıyordu. Bu sebeplerden dolayı o günkü amir ve idareciler, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen hac kafilelerini Mekke de, hac vaktinin sonu kabul edilen zilhiccenin dokuzuna kadar yani kurban bayramının arefe gününe kadar bekletiyorlardı. Ve o, son güne kadar Mekke’ye ulaşıp gelebilenleri toplayıp güvenlik tedbirlerini de alarak, Mekke den yaklaşık 25 km uzaklıkta olan Arafat’a vakfe yapmaya götürüyordu. Ve bu en son günde güvenlik tedbirleriyle Arafat’a giden kafileye yetişemeyenler, haccın vakti geçtiği için hacı olamayıp, genellikle gelecek yılda hac yapmak üzere Mekke de bekliyor veya bekletiliyorlardı. Ve gelen yılda yine emniyet tedbirleri alınmış kafile ile hac ibadetini yapıp hacı oluyorlardı. Çünkü eşkiyalar hac kervan ve kafilelerini basıp canlarına ve mallarına kast ettiklerinden, çöl şartlarında açık bir arazi olan Arafat mevkiine bir kimsenin yalnız veya küçük guruplar olarak asayiş tedbiri olmadan gitmesi, o günlerde çok tehlikeli olduğu için böyle bir uygulama o zamanlar için doğru ve isabetli bir uygulama idi.
        Tarihi gerçek olarak herkes bilir ki, yüce Türk milleti yüz yıllarca hac kervan ve kafilelerinin emniyetini sağlayıp hacılara zarar vermemeleri için, Arap aşiret ve kabilelerine altını ve parayı hediye adı altında haraç olarak dağıtmıştır. Onbeşinci yüzyılın başından itibaren 1915 yılına kadar, 500 yıl düzenli bir şekilde her yıl hac mevsiminde, Edirne ve İstanbul dan altın ve değerli eşyalardan oluşan hediye ismi altındaki haracı götüren “sürre alayları” tertip edilerek, törenlerle uğurlanıp bu arap kabilelerine gönderilmiştir. Buna rağmen yine de bazen hac kervanları ve kafileleri baskına uğrayıp zarara görmüştür. Ki bu gün dahi Mekke’den 25 km uzak ve çölde açık arazi olan Arafat mevkiine bir kimsenin yalnız gitmesi, tehlikelidir. İşte bu ve benzer tarihi ve sosyal sebeplerden dolayı bu günkü haccın tatbik edilişi, geçmiş zamanlarda isabetli doğru bir uygulama olmasına rağmen bu günkü şartlarda da aynen cehaletle devam ettirildiği için, bu günkü hac ibadeti  uygulaması insanların ölmesi, yaralanıp sakatlanması zulmüne dönüşmüştür. Bu yanlış ve doğru olamayan uygulama yüzünden zamanımızda, her hac döneminde ezilerek, çiğnenerek yüzlerce mümin hayatını kaybediyor. Bu ölümler ancak 500 1000 2000 3000 kişi gibi kitlesel boyutta olduğu zaman dünya kamuoyuna yansıdığından, her hac döneminde haccın yanlış tatbik edilmesi sebebiyle ölen yüzlerce kişinin ölümleri bilinmiyor ve duyulmuyor. Halbuki haccın tatbiki, Kuran’ın açık beyanı olup, mezheplerin ve âlimlerin sadece son günü için ihtilafa düştükleri üç aya yayılarak uygulansa, hac’da her yıl yüzlerce mümin ezilerek ölmediği gibi, ülkemizde ve İslam ülkelerindeki hac kontenjanı meselesi kökten hâl olup, sağlığı ve ekonomisi düzgün olan her mümin Allah’ın farz kıldığı hac ibadetini rahatlıkla yerine getirir.
Bu haccın yanlış uygulamasında ısrar edilmesi nedendir bilemem, fakat kuran dışı ve İslâmın ruhuna ters bir uygulama olduğu apaçıktır.
        Şeriat yönü ile hac ibadeti, İslam dünyası açısından sosyal, ekonomik, siyasi vb. zahiri çok faydalı toplumsal bir ibadet olması ile beraber, bu ibadeti ifa edenlere de sayısız olumlu tesir ve fayda sağlar. Ki bu hac ibadetinin zahiri yararları, konunun uzmanları tarafından her vesile ile çeşitli açılardan çokça ifade edildiğinden, biz haccın zahiri yönüne ait değerlendirmeyi burada bitiriyoruz.
       
 Haccın ledduni hikmet yönü ile değerlendirilmesi ise şöyledir: Hac, hürmete ve tazime layık olanı ziyaret olması itibarıyla Beytullahı, yani Allah’ın evini ziyarettir. Ki bir eve yapılan ziyaret evin kendisi için yapılmaz, ancak o evin sahibine yapılır.
Bu itibarla Hakikate göre Allah’ın evini yani beytullahı ziyaret etmekten maksat, kulun o evin sahibi olan rabbinin cümle eşyadaki mevcudiyetini müşahedeye erişmesi olup bu ziyaret, Hakk’ın kendi vahdetinden yarattığı halk kesreti zuhurunu / açığa çıkışını kulun müşahede etmesidir.
İşte böyle bir müşahede yakınlığıyla marifetullah zenginliğine mazhar olabilen bir kul ancak, Haccın ledduni hakikatine mazhar olur. Ve Hakk’ın kesret / çokluk zuhurunda, rabbini müşahede tavafıyla, ledduni hakikat üzere haccı ifa eder.  
        Cenabı Hak Kuran-ı Kerim’de kullarını Hac ibadetini yapmaya davet ederek; “İnsanlar içinde haccı ilan et ki, gerek yaya olarak gerekse derin vadilerden gelerek, yorgunluktan incelmiş binitler üzerinde sana ulaşsınlar.” (Hac - 27) buyurur. Ki bir kulun Hakk’ın bu davetine icabet ederek hacı olabilmesi için, zahiren Mikât mahalli denilen sınırda ihram giyerek “Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk, innel hamde ve niğmete leke vel mülk, la şerike lek.” / Yani, Allah’ım çağrına icabetle geldim emrine amadeyim, senin şerikin / ortağın yoktur. Emrine amadeyim emret, hamt / öğünmek ancak sana mahsustur, nimeti veren sensin mülk senindir. Senin şerikin, benzerin ve ortağın yoktur.” Diye telbiye getirerek, Hakk’ın hac davetine icabet ile Arafat vakfesine ulaşması, hakikate göre kulun zamanın Hakk’a arif olanlar arasına karışması demektir.            Bu itibarla Ledduni hikmet açısından  mikat mahalli; zamanın Mürşidi Kamil’ini bulup onun irşadıyla ehli zikir ve ehli irfan meclisine dahil olmaktır.
İhram giymek ise; kamilin irşadı ile kulun kendinin ve cümle eşyanın yokluğu / fenası keşfine ulaşmasıdır. İşte böyle yokluk keşfi irfan ihramını giyen bir kul, “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” / çağrına icabet ederek geldim Allah’ım, yokluğa / fenafillaha ulaşmış kulluğumla ve cümle emrine ve yasaklarına riayetle emrine amadeyim.“lebbeyke la şerike leke lebbeyk” / tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zat keşfi irfanı ile idrak ederek vakıf oldum ki, senin ortağın olmadığı gibi, senden başka varlık yoktur şuuru ile sana amade geldim. “İnnel hamde ve niğmete leke vel mülk la şerike lek” / Senin ortağın ve senden gayrı bir varlık olmadığı için, medhedilip övülmeye ancak sen layıksın. Mazhar olduğumuz maddi ve manevi nimetler senden olup, hepsi senin tecellilerindir, diyerek. Böyle bir anlayış ve şuur telbiyesi ile arif olan kul, ariflerin Hakk’ın zuhurunda cem oldukları Arafat’ı yani arifler otağını ziyaret ederek, o da arifi billâh arasına karışıp daimi olarak Hakk’ı müşahede vakfesini yapar.
        Şeriata göre Arafat vakfesinin Cuma gününde yapılması Haccül ekberdir (büyük hac’dır) ve Cuma günü vakfe yapanlara Haccül ekber denir. Ki, cuma kelime olarak toplanma yani cem olma demektir. Hakikat ta haccül ekber ise; kendinin ve cümle âlemin yokluğunda zahir olan hakkın tecellisinde kulun batın olmasıdır. Yani Arafat olan arifler otağını bulan kulun, Hakk’ın zuhurunda yokluğuyla batın olarak cem olması, haccül ekberdir.    
Şeriata göre zahiren yapılan hac’da, Arafat vakfesini yapan bir kul, Arafat’tan sonra diğer vacip ve sünnet ziyaretlerini yaparak tekrar Mekke’ye gelir ve bu defa beytullahı / kabeyi örtüsü kalkmış olarak tavaf ederek, farz tavafını yapar ve hac ibadetini tamamlayıp hacı olur.
        Arafat’tan dönüşle beytullahı örtüsü kalkmış bir şekilde tavaf ederek haccı tamamlamanın ledduni hikmet açısından izahı şöyledir: Zamanın mürşidi kamilini ve onun meclisini bulmakla mikat mahalline ulaşarak, kâmilin irşadıyla ihramın ve telbiyelerde ki yokluk / fena irfanı ile Arafat vakfesine mazhar olan arif bir kuluna, Rabbin kulu ile arasındaki perdesini kaldırıp ona kesret alemindeki tecellilerle yüzünü göstermesidir. Ve bu müşahede ile o kul, cümle varlığın aslı olan yedi sıfatın cüz’üne mazhariyetle, Hakk’ı yedi defa tavaf ederek haccül ekberi (büyük haccı) tamamlar.
        Tavafın yedi defa yapılmasının hikmeti ise, hakkın yedi sıfatı subutiyesi tecellisine kulun kemal ile mazhar olması içindir. Çünkü Her insanda hayat, ilim, irade, kudret, görmek, işitmek, konuşmak ve kudret olan Allah’ın yedi sıfatı subutiyesi mevcuttur. Kul bilse de bilmese de bu sıfatlara mazhardır. Kulun bu mazhariyeti bilip arif olması için ondaki ilim sıfatının tevhidi hakiki ilmi irfanı ile şereflenmesi gerekir. Ki o zaman o kul sıfatların kemaline mazhar olur. İşte bu da mikat mahalli olan zamanın kâmili mürşidine erişip onun irşadı ile mümkündür. Ve Kamil’in irşadıyla cümle varlığın aslı olan Hakk’ın sıfatlarının kemaline mazhar olan bir kul, cümle varlıktaki Rabbin zuhurunu, her yerde daimi olarak müşahede tavafını yaparak, Haccül ekber kulluğu ile her zamanda ve her âlemde var olur.
        Haccın zahiri bazı uygulamalarına ve ledduni hikmetine yönelik değerlendirme noksanlarıyla beraber son bulmuştur. Her şeyi en iyi bilen yüce Allah’tır. Velhamdülillahirabbilalemin.

                                                                      Nejdet Şahin
                                                           20 Ramazan 2009 Eylül

                                                                          Salihli

12 Temmuz 2015 Pazar

İsmi ne şeker, ne Ramazan olan FİTRE BAYRAMI ve FİTRE sadakasının hikmeti


      Yarattıkları içinde sadece insana Hakk’a vuslat / kavuşma fıtratını lütuf ve ihsan eden Allaha hamdolsun. Resulu Muhammed (sav) ve ehli beyte selam olsun, Rabbim bizleri onların meclisinden mahrum etmesin.  
      Fitre veya fıtır olarak ifade olunan fitre sadakasını vermek, Fitre bayramını idrâk etmek vacip ibadetlerdendir. Fitre sadakasını vermek ve fitre bayramı namazını kılıp bayramı kutlamayı beyanla Cenab-ı Hak Kuran’da; “Nefsini/benliğini temizleyip/arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbini zikretmiş ve namazı kılmıştır o.” (Ala,14-15) buyurur. Ki, bu ayetler fitre sadakası ile temizlenen kulun felâh ve kurtuluşa ulaşma sevinci ile neşelenerek, zikrullah mazhariyetiyle bayram namazını kılmalarını ifade eder.
      Fitre bayramı; Bu yeryüzü âlemine doğmakla / doğuşla alâkalı bir bayram olup, halk arasında şeker ya da Ramazan bayramı olarak adlandırılır. Ki, bu bayramı şeker veya ramazan isimleriyle ifade etmek yanlıştır. Çünkü oruç aylık ibadettir ve ramazan oruç ayıdır. Nasıl ki günün beş vakti ile namaz kayıtlı ise, ömür vakti ile hac kayıtlı ise, yıl vakti ile zekât kayıtlı ise, oruçta Ramazan ayı vakti ile kayıtlı bir ibadettir. Bu sebepten ramazan ayı bayram ayı değil, oruç ayıdır.
      Bu itibarla hicri takvimin on iki ayından birisi olan ramazan ayının girmesi ile gündüz, yani imsak ile iftar arasında özrü olmayan her mümin’in, ister o gün niyet etsin isterse niyet etmesin oruç tutması farzdır. Çünkü ayla kayıtlı olan bir ibadet, günlük niyetlerle sıhhat bulmaz. Yani günlük niyet aylık ibadet olan orucu bağlamadığından, ramazan ayı içerisinde bir mümin eğer özrü olmadan o gün oruç tutmaya niyet etmedim diye yiyip içerse haram işlemiş olur.
      Hicri takvime göre ramazan ayı, arefe günü akşam namazının vaktinin girmesiyle biter. Ve akşam namazıyla yeni ay olan şevval ayına girilir. Bu itibarla eğer bayram ay ismi ile ifade edilecekse, şevval ismi ile ifade etmek icap eder.
Velhasıl, fitre bayramını hemen oruç ayı ramazanın arkasından gelen ayın başında olmasından dolayı Ramazan bayramı, bayramlarda tatlı yenilmesinden dolayı şeker bayramı olarak ifade edilmesi çok ucuz, yüzeysel ve tefekkürden mahrum tutarsız bir anlayıştır. Bu tutarsız anlayış, bayramların ledduni hikmetinden gaflet ve cahil olunmasının beyanıdır.
      Şeriata göre Fitre bayramı, fitre sadakasını verdikten sonra kutlanılan bir bayram olduğu için, fitre sadakasının muhakkak bayram namazından önce verilmesi gerekir. Fitre /  Fıtır, bu yeryüzü âlemine doğup ta hayatta olmak anlamını ifade ettiğinden, fitre hayatta olup yaşayan bir insanın vücudunun sadakasıdır. Bundan dolayı bu yeryüzü âlemine doğan bir günlük bebeğin dahi fitre sadakası verilir. Yani fitre sadakası fakir veya zengin, bu âlemde hayatta olup yaşayan herkesin vermekle yükümlü olduğu vücut varlığının sadakasıdır.                 
      Bazıları, yüzeysel basit ve tefekkürden mahrum bir mukayase ile fitre sadakasını, zekattaki gibi zenginlik sınırına ulaşan zenginler tarafından verilmesi gerektiğini söyleseler de bu doğru değildir. Çünkü bu âleme doğmuş ve bu yeryüzünde yaşayan bir kimsenin, yaşamasının bedeli olan bir sadaka olduğu için fitre, zengin olsun olmasın hayatta olup yaşayan herkes tarafından az veya çok yaşamasının bedeli niyetiyle, nakit veya ayni olarak verilir. Bu sebepten çocukların hatta yeni doğmuş bir günlük bebeğin dahi fitresi verilir. Bu itibarla fitre sadakasının hesaplanması, zekâttaki zenginlik hesabı gibi olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın bir kimseye verdiği vücudunun hacmi ile eş değerdeki bir topraktan elde edilecek arpa, buğday veya üzüm hurma vb. mahsul ile ölçülerek yapılır.
      Mesela, yaklaşık bir insan bedeni kadar topraktan elde edilecek arpa buğday, o zamanın fiyatları ile kaç para ederse o fiyat, o yılın fitre bedeli olur. Ki, bu hesaplamaya göre bir insan vücudu kadar topraktan, yaklaşık 2,9 kg arpa, 1.5 kg buğday, 2.9 kg üzüm ve hurma elde edilebilir kabul edildiği için, bu miktarlardaki arpanın, buğdayın, üzümün, hurmanın vb. mahsulün o zamanın fiyatlarıyla kaç para ederse, bu para arpaya buğdaya vb. mahsule göre verilecek o yılki fitre bedelini oluşturur. Fakat her infakta olduğu gibi bu hesaplamalarla sınırlı kalınmayıp, istenilen oranda daha kıymetli mahsuller ölçü alınarak daha fazla da verilebilir.
      Bu itibarla fitre sadakası; yaşayan bir kulun vücut varlığının sadakası olup, zenginler tarafından fazla fazla verilebildiği gibi, fakir muhtaç olan müminlerin de bir zeytin tanesi de olsa, bir bardak su da olsa fitre niyeti ile muhakkak vermeleri gereken bir sadakadır.
      Buna göre bu sadakayı bayram namazından önce veren zengin veya fakir her mümin, bayram namazını kılarak herkesle bayramlaşarak üç gün bayram neşesi ile tatlı yer tatlı konuşur. Büyüklerin elini öperek onları ziyaret eder, küçüklere bahşişler verilerek büyük küçük cümle müminler bayram sevincini paylaşırlar. Bu sevinci ifadeyle yeni elbiseler giyilerek, şarkıların türkülerin neşeli olanları ve oyun havaları söylenerek oyunlar oynanır. Hatta bazı Türk yurtlarında özellikle Türkistan ana yurdundaki bayram kutlamalarında, cami’lerin mescit’lerin üstüne ve duvarlarına davul zurnalar yerleştirilir. Ve bayram namazı kılındıktan hemen sonra bu davul ve zurnalar eşliğinde tüm cemaat oyun oynayarak camiden çıkarlar. Ve cami avlusunda herkes oyunlar oynayarak bayramın ruhaniyetine uygun kutlamalar yaparak bayramlaşılır. Vesselam.
Buraya kadar bahsettiklerimiz fitre sadakasının ve bayramının şeriat yönüne, yani zahirine ait değerlendirmelerdir.
      Fıtır sadakası ve bayramı, mana yönü ile değerlendirildiğinde ise, birçok hikmetler ve ledduni sırlar içerir: Bunu beyanla Hz. Resulullah (sav) Efendimiz’in İbni Abbas’a “Vücudunu kayırma” demesi üzerine, İbn-i Abbas; “Ya Resûlullah, vücudum kusur mudur?” dedi. Resûlullah Efendimiz de cevaben; “Vücut günahı hiçbir günahla mukayese olunmayan bir günahtır.” buyurmuştur. Ki, bu hadisi şerifte ifade edilen vücut, et ve kemikten ibaret olan insan bedeni değildir. Bu vücut; Kulun cehaletle var olduğunu zannederek kendine nispet ettiği ve gizli şirk olan vücudu varlığıdır. Bunu ifade ile Hz. Resulullah Efendimiz; “Ben ümmetimin açık şirkinden değil gizli şirkinden korkarım.”  buyurmuştur.
      Buna göre; leddun-i yönüyle fitre sadakası, kulun “vücut günahı” olan “gizli şirk” ten temizlenmesini ve arınmasını ifade eder. Bu sebepten fitre bayramı namazında imamlar Fatiha’dan sonra, zammı süre olarak genellikle “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) ayeti veya benzeri ayetleri okurlar.
      İşte bu temizlik ve arınma, zahiri olarak yani şeriata göre sadaka verilerek yapılır. Ve sadakalar kulun bedenini ve malını temizler, fakat kul’un gizli şirk pisliğini temizleyemez. Bunu beyanla Kuran’da; “…müşrikler pistir…” (Tevbe, 28) buyrulur. Ki Şirk pisliği, aynı zamanda Kuranı Kerim’deki; “Allah kendisine ortak/şirk koşulmasını affetmez” (Nisa-48-116) ifadesinde olduğu gibi, affedilmeyen bir günahtır. Ve affedilmeyen günah olan şirk için yine kuranın “…Allah’a şirk koşma, çünkü Allah’a şirk koşmak, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lukman, 13) beyanından anlaşıldığı gibi büyük zulümdür. İşte hiçbir günahla mukayese olunmayan vücut günahı, büyük zulüm, affedilmeyen günah ve pislik olan şirk’ten kulun temizlenip arınmasının çaresi tevhittir. Ve Hadisi şerifte buyrulduğu gibi, nasıl açık ve gizli olmakla şirk iki kısım ise, tevhit te şeriat tevhidi ve tevhidi hakiki olmak üzere iki kısımdır.
      Buna göre şeriat tevhidi, kelimeyi tevhidi kalbi ile tasdik edip dil ile söylemekten ibarettir. Ki bir kimse, “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah / Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.” kelimesini kalbiyle tasdik edip dili ile söylemekle açık şirkten (müşriklikten) arınır. Ve şeriat tevhidine girerek, gayrı Müslimlikten (İslam dışılıktan) kurtularak, İslam dininin mümini olur. Bunu ifade ile Cenab-ı Hak, Şeriat tevhidinin dışında kalmış olan ehli kitaba, yani Hırıstiyan ve Yahudilere hitaben; “De ki ey ehli kitap sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze/kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi rab’ler edinmeye-lim” (Ali İmran, 64) buyurur ki, bu ayetin muhtevası tevhittir. Çünkü ehli kitap ve müşrikler Hz. Resulullah’a iman etmediklerinden, yani “Muhammeden Resulullah- Muhammed Allah’ın elçisidir.” demedikleri için, hatem / son peygamber olan Hz Muhammed’in (sav) tebliğindeki tevhit’ten mahrum kalıp, “la ilahe illallah–Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyemiyorlar. Ve onlar Allah’ı beşer’e yani insana benzettiği için, Allah’a açıkça şirk koşuyor ve müşrik oluyorlar. Bunu ifade ile Kuranda; “Yahudiler Üzeyir Allah’ın oğludur dediler, Hıristiyanlarda Mesih, Allah’ın oğludur dediler…” (Tevbe, 30) buyrulur.
      İşte böyle açık şirk ehli olan gayrı Müslim (İslam dışı) müşrikler, “…Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi Rabb’ler edinmeyelim…” (Ali İmran, 64) Kur’an-ı Kerim’in davetine uyarlarsa, onlarda Hz Muhammed’in tebliğine uymuş olup “Lailahe illallah Muhammeden Resulullah” ikrarı ile tevhit dininin mümini olurlar. Ve açık şirkten kurtulup, şeriat’ın tevhidine dâhil olurlar.
      Böyle şeriat tevhidine dâhil olup ta açık şirkten arınan bir kul, gizli şirkten ise kurtulmuş olmaz. Kul’un gizli şirkten kurtulması için, tevhidin hakikatine daim zikir uyanıklığı ve meratibi ilahi olan tevhit makamları müşahedesi ile ulaşması gerekir. Ki, ancak o zaman kul tevhidi hakiki irfanı ile gizli şirk’ten arınıp kurtulur. 
      Vücut günahı olan gizli şirkten kul’u temizleyerek kurtaran tevhidi hakikiyi ifadeyle Hz Peygamber Efendimiz; ''El fakr’u fahri, el fakru fahri, el fakru fahri /  fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır.” buyurmuştur ki, bu hadisi şerifte beyan edilen fakirlik, mal mülk fakirliği değildir. Çünkü Hz. Resulullah (sav) maddi yönden zengin bir kimse idi ve ticarat yapan bir tüccardı. Hiç fakir kimse sermayesi olmadan tüccarlık yapabilir mi? Yapamaz. Ayrıca Kuran’da; “Seni fakir buldu da zengin etmedi mi?” (Duha, 8) beyanı vardır. Pir Seyit Muhammed Nur Hz; “Resulullah efendimiz için, bazı kimseler madden fakirdi, yok hasırda yatardı, ekmek bulur katık bulamazdı derler. Bunların hepsi uydurma, yalan olup Hz. Peygambere iftiradır.” diyor. Velhasıl Hz. Resulullah Efendimize madden fakirdi demek, yukarıdaki ayeti inkar etmek olur ki, Hz. Peygamberin iftihar ettiği fakirlik, tevhidi hakikinin fenafillah keşfi irfanıyla, gizli şirk ve vücut günahı olan nispet varlığının fenası / yokluğu olan fakirliktir.                 
      Bu fakirliği Hz. Resulullah’ın üç defa tekrar etmesi ise, nisbet varlığın üç tesir ile kulda gizli şirk oluşturmasındandır.
Bu tesirin birincisi, kulun kendine ve âleme nispet ettiği fiiller yönündendir. İkincisi, kendine ve âleme nispet ettiği sıfatlar yönündendir. Üçüncüsü ise kendine ve âleme nispet ettiği vücut yönündendir. Velhasıl Hz. Resulullah nispet fiilinin, sıfatlarının ve vücudunun olmaması itibarıyla fakirdi ve bu fakirliği ile iftihar etti.
      İşte bir kimse bu varlıklar Hakk’ın iken, cehaletle bunlara sahip çıkıp cümle faaliyette Allah Fail iken ben Fail’im, cümle sıfatta Mefsuf Allah iken, ben Mefsuf’um, cümle varlıkta cenabı Hak Mevcut iken, cehaletle kendi nispetlerini var zannetmesi onun vücut günahıdır. Ve kul’un cehaletle var zannederek işlediği vücut günahını, tevhid-i hakiki irfanı ile fena / yok etmesi, onun ledduni yönden fitre vermesi olup, “gizli şirk” pisliğinden arınıp “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) beyanındaki ledduni hikmet gereğince temizlenmesidir. Ve ilmi hakikate göre fitre sadakasının verilmesidir.
      İşte böyle hakikate göre fitre veren bir kul ancak bayram namazının hakikatine ulaşıp, rabbine vuslat neşesi ve zevki ilahi ile zevklenerek bayram eder. Ki böyle irfana mazhar olan arif ve kâmil bir kulun nazarında Hakk’ın hüsnü cemalinden (güzel yüzünden) başka bir müşahede olmaz. Çünkü onun kendi nispet varlığı fena / yok olduğundan o yokluğuyla Hakk’ın mevcuttaki zuhuru müşahedesine erişir. Ve Kuran’ın; “…Siz yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) beyanı mazhariyetiyle o, her nereye baksa Hakk’ın veçhinden / yüzünden başka bir şey görmez. Ve daima rabbin hüsnü cemali (güzel yüzü) müşahedesi ile bayram yapar. Ki bunu ifadeyle Hacı Bayramı Veli Hz;

“El fakru fahri el fakru fahri”
Demedi mi âlemler fahri

Fahrinin zikrin fahrinin zikrin
Mahv u fena da buldu bu gönlüm

Bayramım imdi bayramım imdi
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm diyor.

      Ayrıca Bu bayramın üç gün olması Rabbin vechinin zat, sıfat ve ef’al tecellileriyle kuluna gözükmesinden dolayıdır. Ki, bu üç tecelli müşahedesine ulaşan bir kul, ebediyen cümle âlemlerde rabbini müşahede bayramının neşe ve zevki ile yaşar. Allah her şeyi en iyi bilendir.
      Fitre sadakasının ve bayramının ledduni hikmetin dair açıklama burada hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Fitre sadakasının ve bayramının hakikatine ulaşmayı ihsan etmesi niyazıyla âlemlerin Rabbine hamd, Hz. Muhammed’e (sav) ve evladı resule selam olsun.    
                                                                                      
                                                     
                                                                            Nejdet Şahin
                                                                                

22 Haziran 2015 Pazartesi

Ramazan, teravih, temcit/sahur ve Bayram’ın hakikati hikmetine dair. (ABDULMALİK HİLMİ Hz. divanı şerhinden/açıklamasından

Bismillâhirrahmanirrahim

Meh göründü oldu ilan "veftirûya sa’imün"
                  Derk u teşbih ve teravih eyleyin ya kaimun

Meh: Ay,Kaimun: Ayakta duranlar, vaktini ibadetle geçirenler, Derk: incelikleri iyice kavrama, anlama.“Ve veftirü ya sa’imün: Ey oruç tutanlar iftar ediniz.” (Hadisi şerif)teşbih; benzetme teravih; ramazan ayında gece yatsı namazından sonra kılınan namaz, demektir.
Kuran’da;“Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kur'an, onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; O sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah'ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır.” (Bakara- 185) Buyrulur ki oruç ayı olan ramazan, hicri takvimi oluşturan on iki aydan birisidir.
       Hicri takvime göre bir ayın sona ermesi ve yeni ayın girmesi, hilâlin (ayın) gözükmesiyle başlar. Teravih ise, ramazan ayının girmesiyle geceleri yatsı namazından sonra kılınan namaz olup, teravih kelime anlamı olarak rahatlamak demektir. Hakikate göre teravih, insanın mazhar olduğu sekiz sıfatı subutiyenin fenası /  yokluğu ve tevhidi sıfat keşfi irfanıyla dâhil olunan, sıfat cenneti irfanının zevk-i rahatlığını remzeder. Ki teravihin bu hakikat manasına binaen Resulullah Efendimiz, teravih namazını sekiz rekât kılmıştır. Kemal zurnacı Hz; “Malik ef. Tekkede teravih namazını kıldığında sekiz rekât olarak kılardı” buyurmuştur.   
Bunu ifadeylemeh göründü oldu ilan "veftirûya sa’imün," buyruluyor. Yani, yeni meh / ay görünüp ramazan ayı girdiğinden, “Ey oruç tutanlar iftar ediniz.” (Hadisi şerif) buyruğunca oruç tutarak iftar edin demektir. Ve devamlaDerk u teşbih ve teravih eyleyin ya kaimun yani ramazan ayına mahsus olan teravih namazını kıldığınız gibi, teravihin hakikat ve hikmetini araştırın. Ve teravihin hangi hikmet ve manayı teşbih ve temsil ettiğini derk edin / inceliklerini kavrayın, ey ramazan ayında ibadete kalkanlar, buyruluyor.

                  "Savmurruyetih ve İftirû" dedi habib
                  Gitti savmu hem teravih zevk eden ya 'abidan

      “Savmurruyetih ve ‘iftiru:Ayı gördüğünüzde oruç tutun iftar edin,” (Hadisi şerif)Savm:Oruç,Abidan: İbadet edenler, demektir.
Buna göre; Allah’ın ve cümle müminlerin habibi / sevgilisi, Hz.Resulullah Efendimizin, “Ayı gördüğünüzde oruç tutun iftar edin.” beyanındaki hakikat ve hikmete erişebilen abidler/kullar) ancaksavmın (orucun) ve teravihin zevki ile zevklenmeye gidebilirler, buyruluyor.

Subh-ı kurbetde müezzin irci'ıhitab kılar 
                   Döşeğinden camiye iden rücu' ya na'imun

Subh-ı kurbet:Sabah namazı yakınlığı, Müezzin: Ezan okuyan, İrci’i: Dön,Rücu: Dönmek,Naimun:Uyuyanlar, uykuda olanlar, anlamındadır.
Sabah kurbeti / yakınlığı; zikri daim ile kalbi gaflet uykusundan uyanmış olan bir kulun, mürşidi kâmilin makamatıtevhid telkin-i irşadına mazhar olmasıyla, kendinde ve cümle eşyada mevcut olan rabbini müşahede etmesinin yakınlığıdır. Müezzin ise, ezan okuyarak cümle müminleri namaza, insanlığı felâha / kurtuluşa davet eden kimsedir. Ki müezzinler iki kısım olup birincisi; Genel / umumi davetçi olan ve minareden ezan okuyandır. İkincisi ise tevhidi hakiki davetçisi olan zamanın kâmil mürşididir. Ve zamanın mürşidi kâmili hususi / özel davetiyle Hakk’a talip olanlara, zikri daim ve tevhit mertebeleri olan Allah’ın makamlarını telkin eder.
       İşte kalbi zikri daim ile uyanmış olan salike, kâmilin meratibi tevhit olan Allah’ın makamlarını telkin etmesiyle o salik, mevhum, bilinmez ve görünmez zannetiği rabbini enfusunda (kendinde) ve afakında (kendinin haricinde) müşahede eder. Ki, kâmilin bu telkini ile salikin rabbine vasıl olup kavuşması onun, “irci’i - rabbine dön” hitabına mazhar olarak rabbine rücu edip dönmesidir. Bunu ifadeyle kuranda; “Ya eyyetühennefsülMutmainneh,İrcı’i ila Rabbikirazıyetenmarzıyyeten; Fedhuliyfiyibadiy; Fedhuliycennetiy / Ey mutmain olmuş Nefs. Sen O’ndan razı O da senden razı olarak Rabbine dön. Gir / Dâhil ol Kullarımın arasına. Gir / Dâhil ol cennetim’e. (Fecr- 27…30) Buyrulur.    
        Bu itibarlasubh-ı kurbetde müezzin irci'ıhitab kılar, döşeğinden camiye iden rücu' ya na'imun, beyanından maksat, zikri daimle kalbi gaflet uykusundan uyanmış olan kulun, kâmilin tevhit makamı telkiniyle rabbin müşahedesine erişmesi o kul’un, “irci’i / rabbine dön” hitabı ile rabbine rücu etmesidir. Bu aynı müezzinin sabah ezanı davetiyle uyuduğu döşekten / yataktan kalkan bir müminin, camiye yönelip rücu etmesi gibidir, deniliyor.    

Hammama girin bu varlık pisliğini yıkanın
İzdivâc-ı zât u evsaf birleninyâvâsılûn

          Hamam: Yıkanıp temizlenilen ve kirlerden arınılan yer, mekân, Varlık pisliği: Şirk pisliği, İzdvac: Evlilik, erkek ve kadının yasal meşru şekilde evlenerek aile birliğini oluşturmalarıdır.
Cenabı Hak Kuran’da; “Ey inananlar Müşrikler bir pisliktir...” (Tevbe- 28) buyurur ki şirk, nispet varlık pisliği olup yüce Allah’ın, “Şirkten başka olan günahı affedebilirim, şirki affetmem.” (Nisa- 48,116) dediği affedilmeyen günahtır. Ve şirk, aynı zamanda Peygamber Efendimizin;“Ümmetimin gizli şirkinden korkarım.” buyurduğu ve ümmeti için korktuğu günahtır.
        Bu itibarla mana yönüyle hamam mürşidi kâmilin meclisidir. Ve bir insan, kâmilin meclisine girip dâhil olursa o meclisten hâsıl olan irşat aydınlığıyla o kişi, manevi kirlerden, manevi pisliklerden ve günahlardan arınıp temizlenir. Ki bir kimse kâmilin tevhidi ef’al, tevhidi sıfat ve tevhidi zat telkin-i irşadına mazhar olmakla ancak, kendine ve cümle âleme cehaletle nispet ettiği varlık pisliği olan gizli şirkten arınıp tertemiz olur. Ve böyle bir kul, Hakk’ın vahdet-i zatına / zat birliğine kavuşmakla birlenir. Yani birile bir olur.
        Bunu beyanlahammama girin bu varlık pisliğini yıkanın, İzdivâc-ı zât u evsaf" birleninyâvâsılûnbuyruluyor. Yani kendine ve cümle âleme nispet ettiğin varlığın pisliği olan gizli şirki, kâmilin telkin-i irşadıyla fena / yok ederek yıkanın, temizlenin. Ve rabbin zat-ı vahdetine / bir’liğine vasıl olup, birile bir olun, demektir.   

                  Varlığın postunu herkes omuza bugün alın
Mescid'ül-fenaya onu döşetin ya ferraşiyyûn

       Varlık postu:Kulun kendine nispet ettiği vücut varlığıdır. Mescid’ül fena: Fena mescidi, yoklukla secde edilen mescit, Ferraşiyyun: Cami, mescit gibi mekânların temizliğini sağlamak, kilim halı hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli kişiler, döşeyiciler, demektir.
      Bu itibarla Varlık postu, kulun nisbet-i vücudu olup bunu ifadeyle Resulullah Efendimiz:“Vücut günahı hiçbir günahla mukayese edilmeyen büyük günahtır.”demiştir. Ki bu vücut günahından bir kimse ancak mahvı vücut ederek yani fenafillâh keşfi irfanı ile fenaya / yokluğa ulaşmakla soyunup kurtulabilir. Ki böyle bir kul, mescidül fenada, yani yokluk mescidinde soyunduğu nispet vücudunu ayaklar altına döşeyip, yokluk / fena secdesini yapar.
Bunu bayanlavarlığın postunu herkes omuza bugün alın, mescid'ül-fenaya onu döşetin ya ferraşiyyûnbuyruluyor. Yani fenafillâh keşfi irfanıyla kendine nispet ettiğin varlığından soyunarak, yokluk kulluğuna arif ol da, mescidül fenada nispet vücudunu post gibi ayaklar altına döşeyerek, yokluk / fena secdesini yap, demektir. 

Hane'-i varlıktan 'avdet eylemek 'iyd’lemurad
Malile evladı bırakmak cami'denmurad ya maşiyyun

        Hane-i varlık:Nispeti varlık evi, Avdet; Geri gelme, dönme, İyd:Bayram,Maşiyyun: Yürüyenler, demektir.
        Bu itibarla cümle âlemin ve kulun varlığının hakikati cenabı Hak iken kul, bu imtihan âleminin tesiri ile gaflete düşerek cehaletle cümle âleme ve kendine varlık nispet eder. Bu nispet varlıklar mal sevgisi, evladı ıyâl / aile sevgisi ve can sevgisi olmakla üç esas olarak kulun gönlünde tezahür eder. Ehli kemal, “gönülde zahir olan bu üç sevgiden malın karşılığı fiil, evladı iyâl/ailenin karşılığı sıfat, canın karşılığı ise zat’tır.” demişlerdir. Ki bir kimse, gaflet ve cehaletle Hakk’ın fiil sıfat ve zat tecellilerini kendine nispet etmekle, kendinin varlık hanesini oluşturduğunu zanneder.
       Cümle peygamberlerin ve mürşidi kâmilin irşat ve tebliğinden maksat, insanın kendine nispet ettiği fiil, sıfat ve vücut varlığının Hakk’a ait olduğunu bildirip, Hakk’ın fiil, sıfat ve zat mertebeleri müşahedesine kulun erişmesini sağlamaktır. Bunun için Kâmil mürşidin irşadı; kulun cehaletle kendinin zannettiği varlığın aslı hakikatinin cenabı Hak olması müşahedesine saliki eriştirmekten başka bir şey değildir.
Bu itibarla hane'-i varlıktan 'avdet eylemek 'iyd’lemurad Malile evladı bırakmak cami'denmurad ya maşiyyunbeyan olunuyor. Ki kul’un bayramı, hanei varlığını cehaletle kendine nispet etmekten avdet edip dönmesidir. Teravih namazı için camiye gitmenin hakikati muradı ise, insanın gönlündeki mal ve evladı ıyâl sevgisini terk edip, fiilullah ve sıfatulluh müşahedesine ulaşma yolunda yürümesidir, deniliyor.

Kalb-i mü'minbeyt-i Hakk'dırşah-ı kevneyn dedi hem
Kalb-ü nakl etmek varından biliniz ya zahibun

        Beyti Hak: Cenabı Hakk’ın evi, Şahı kevneyn:Dünya ve ahiret iki âlemin padişahı Hz. Muhammed (sav),Zahibun: Zanna kapılanlar, zan ehilleri, demektir.
Bu beyitte Hz.Resulullah Efendimizin,“Hakk’ın evi Müminin kalbidir.” buyurduğu beyan ediliyor. Ki bunu ifadeyle Cenabı Hak ise hadisi kutside; “Ben göklere ve yere sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım.”Diyor. 
      Buna göre, her kalpte Allah’tan gayrı türlü varlıkların sevgisi olur. Ve insan, kalbinde sevgisini taşıdığı bu masiva, yani Allah’tan gayrı olan tüm eşyanın ve kendinin müstakil varlıklarının olduğunu zannetmekle, zan ehli olup zanna tabi olur. Bunu ifadeyle Kur’an-ı Kerim’de “…ve gerçekten zan, Hak’tan yana hiç bir fayda vermez.” (Necm-28) Başka bir ayette ise “Onlar zandan başka hiç bir şeye uymuyorlar. Doğrusu da şu ki; zan, Hak’tan hiç bir şey ifade etmez…” (Yunus-36) buyrulur. İşte bu zanlardan ve zan ehli olmaktan kurtuluşun çaresi, mesleki resulde Kâmilin zikri daim ve makamatı tevhit irşadıyla gerçek / hakiki müminliğe ulaşıp, Allah’ın evi olan kalpte Allah sevgisinden ve Allah’tan gayrı hiçbir şey bırakmamaktır. Bunu ifadeyle Kuran’da; “Gerçek / hakiki müminler ancak o kişilerdir ki; Allah’ı zikrettiklerinde kalpleri titrer ve onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır ve onlar yalnız Rab’lerine güvenip / tevekkül ederler.” (Enfâl-2) buyrulur.
       Bunu ifadeylekalb-i mü'minbeyt-i Hakk'dırşah-ı kevneyn dedi hem, kalb-ü nakl etmek varından biliniz ya zahibundeniliyor. Yani, dünya ve ahiretin sultanı olan Hz. Muhammed, (sav) “Hakk’ın evi Müminin kalbidir” buyurdu. Ki bir kalbin masiva, yani Hak’tan gayrı olan varlıklardan arınmakla ancak Allah’ın evi olacağını bilin, ey zan ehilleri, demektir. 

Da'vet-i cami'de üç nida ile olur heman
                  Biri temcid-i es-sela ezan dahi ya câiyyun

Temcid:Sabah namazının vaktinden evvel minarelerde okunan ilahi, dua ve niyaz, Essela:Hz.Muhammedi (sav) selamlamak için minareden okunan salâvat / selamlama, Ezan:Müminleri namaza, insanlığı felaha / kurtuluşa davet için müezzin tarafından minareden okunur, Caiyyun:Makam ehli olanlar, anlamındadır.
Bunu beyanla camiden yapılan davet üç türlüdür; biri minarelerden okunan temcid, ikincisi sela, üçüncüsü ezan nidası(sesi) ile yapılır ey caiyun, (ey makam ehilleri) buyruluyor. Yani ey tevhit makamları keşfi irfanına mazhar olmuş arifler, gerek temcid, gerek selâ, gerek ezan okunmasındaki ledduni hikmetleri araştırıp, bunların hakikatine erişmeye çalışın, demektir.  

                  Okunur temcid döşekten nâimun uyanmaya 
                  Es-salâ ıslahı nefsi kılmaya ya yâkızun

Naimun: Uyuyanlar, Yakizun:Uyku ile uyanıklık arasındakiler olup bunlar, zikri daimle gaflet uykusundan uyanmış olmalarına rağmen, henüz tevhit makamı irşadıyla uyanmamış olan zikir salikleridir.      
Buna göre, uyuyan bir kimsenin kendinde ve etrafında olan biten gerçeklerden haberi olur mu? Olmaz. Uyuyan kimsenin etrafını ve gerçekleri görebilmesi için önce uyanması gerekir ki, bir insan ancak uyandıktan sonra kendinde ve etrafındaki olan biteni görebilir. İşte gaflet uykusu da, kulun kendinde ve cümle eşyada mevcut olan rabbini müşahedesine ve rabbine kavuşmasına mâni olur.
Cenabı Hak; “Rabbini içten yalvararak ve gizlice sesini yükseltmeden sabah akşam zikret, gafillerden olma.” (Araf-205) buyurur. Bu ve benzeri ayet beyanlarından anlaşıldığı gibi, zikr-i daimle Hakk’ı zikretmeyenleri Kur’an, gafil olarak vasf ediyor. Ki, zikr-i daimle gafletten uyanan bir insanın uyanıklığı ebedî olup bu uyanıklık, gerek bu âlemde gerekse ahirette ve cümle âlemlerde devam eder. Bunu ifadeyle Hz. Resulullah, “Allah bir kulun kalbini zikrullahla kurdu mu bir daha durdurmaz…” demiştir. Bu itibarla minareden okunan temcidin, insanı döşeğindeki / yatağındaki uykudan uyandırıp oruç tutmaya hazırlaması gibi zikri daim, gaflet uykusundaki kulu gafletten uyandırıp rabbin huzur-u vuslatına (rabbine kavuşmaya) hazırlar.
Esselaise zikri daimle gaflet uykusundan uyanmış olan saliki, fenafillâh keşfi irfanıyla nefsini / kendini islâh (terbiye) ederek, Muhammedi ahlâkla ahlâklanma gayretine davettir.
 Bunu beyanlaokunur temcid döşekten nâimun uyanmaya, essalâ ıslahı nefsi kılmaya ya yâkızunifadesinin anlamı şöyledir; Ey zikir salikleri! Minareden okunan temcidin, yatağında uyuyan kişiyi oruca hazırlanması için uyandırması gibi zikri daim, gaflet uykusundaki rabbinden gafil olanları uyandırır. Selâ ise; Nefsini / kendini fenafillâh keşfi irfanı ile ıslâh eden kulu, resulullah’ın (sav) ahlâkıyla yaşama gayretine davettir, deniliyor.

                  Ezan olur muştulukçı dost cemale koşuşun
                  "Kadtecella" nuru zatı eyyühe'l-u'uşşâkıyyun

        Muştulukçu:Müjdeci, sevinçli haber getiren, "Kadtecella" tecelli eden, Nuru zat: Hakk’ın zat nuru / aydınlığı, Eyyüheluşşakıyun:Ey âşık olan kimseler, demektir.
        Buna göre ezan, namaza davettir ki namaz kulun rabbi ile buluşup kavuşmasıdır. Bunu ifadeyle Resulullah Efendimiz; “Namaz müminin miracıdır” buyurmuşlardır. Çünkü namaz, beytullaha / Allah’ın evine yönelerek “Allahu ekber” olan iftitah tekbiriyle başlar, Allaha kıyam rüku secde edilerek, Allah zikir ve tespih edilerek devam eder ve selam verilmekle namaz tamamlanır. Ki namaz müddetince hiç kimse ile veya hiçbir şeyle meşgul olunmayıp daima Allah ile meşgul olunduğundan, vakitle kılınan namaz ilmi şeriata göre miraçtır.
İlmi hakikate göre miraç; namazın hakikatı gereğince iftitahtekbiriyle masivayı, yani Allah’tan gayrı olan her şeyi terk etmekle Hakk’a vasıl olup, Hakk’a nazar ederek Hakk’ın bekayı ebediyetine kavuşan kulun, Hak’la beka ebediyet bulmasıdır.
        Bunu ifadeyle ezanmüminlerin dostu,  sığınağı, velisi olan rabbin cemal tecellilerine koşup, bekabillâh marifetiyle ebediyet bularak zat-ı ehadiyet nur-u tecellisini Hak âşıklarına muştulayan / müjdeleyen davettir, buyruluyor.

              Üç düğüm oldu işaret çözmeye bayramın
              Bu ukûduhallder yener şimdi ya zünnariyyun

Ukud:Düğümler, Zünnar:Papaz ve keşişlerin beline bağladıkları ip olup, şirk alametidir,Zünnariyun:Şirk ehilleri demektir.
Buna göre, halkın ramazan bayramı olarak bildiği üç gün olan fitre bayramının hakikatine erişebilmek için, tevhidi hakiki keşfi irfanı ile gizli şirkten kurtulup arınmak icap eder. Çünkü gizli şirki, kulun kendine nispet ettiği fiil sıfat ve vücut varlığı olan üç düğüm oluşturur. Ki bu üç düğüm,bir tevhidi efal, iki tevhidi sıfat, üç tevhidi zat mertebeleri keşfi irfanına ulaşmakla çözülür.
  Bu itibarla bir kişi bu tevhit mertebeleri keşfi irfanına mazhar olduğu oranda, bu üç ukudu (düğümleri) halledip gizli şirkten arınır. Ve böyle bir kul, fitre bayramının hakikatine ulaşmasına engel olan şirk alameti zünnarın üç düğümünü çözmeyi başarmakla, gizli şirki yenerekzünnariyun (gizli şirk ehli) olmaktan kurtulur. Allahu âlem.

Hamdulillah eyle Mâlik çünkü çekdinzünnârın
Fıtri verdin 'abid kıldın Hak diye ya salimun

              Elveda ya şehr-i rahmet merhaba ya dost cemal

Salimun: Esenliğe, selamete çıkmış başarmış olanlara denir ki, salimleri ifadeyle Kur’an’da: “Bir gündür ki o, ne mal, ne oğullar fayda verir. Yalnız kalb-i selimle Allah’a varan kurtulur.” (Şuara- 88,89) buyrulur.
Müminlerin oruç tuttukları ramazan ayı, nasıl ki hicri takvime göre on iki aydan bir ay ise şevval, ramazandan sonra giren ayın ismidir. Ve şevval ayının girmesiyle üç gün devam eden fitre bayramı başlar.
Yüce Allah’ın;“Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbini zikretmiş ve namazı kılmıştır o.” (Ala-14,15) beyanı hikmetince fıtır sadakasının hakikati, kulun nispet vücut varlığını fena etmesidir. Fıtır bayramının hakikati ise, vücut şirkinden arınarak rabbine kavuşan kulun rabbin cemalini zat, sıfat ve efal zuhurunda müşahedeyle cennetül zat, cennetül sıfat ve cennetülefal olan irfan cennetleri ile zevklenmesidir. Ki bu üç irfan cenneti keyfiyetini ifadeyle fıtre bayramı üç gün olarak kutlanır. 
        Bunu beyanla Malik Ef. Hz. kendini muhatap ederek bizlere; Hamd / övünmek Allah’a mahsustur. Hakikate göre gizli şirk zünnarını çekip çıkaranların ancak, fıtır sadakasını vereceklerini ve cenabı Hak’tan gayrı müşahede etmeyen salim bir kulluğa erişmekle de bayram edeceklerini beyan ediyor. Ve rahmetin, iyiliklerin, hayır ve hasenatların açığa çıktığı ramazan ayının bitmesini ifadeyle de ramazana elveda, şevval ayı ile başlayan, Fıtır Bayramına ve Fıtır Bayramının hakikati olan Allah’ın dostcemalini (güzelliğini) müşahedeye de, merhaba diyor. Allah her şeyi en iyi bilendir.

Şiir: Abdulmalik Hilmi Hz.
Şerh/açıklama: Nejdet Şahin



13 Şubat 2015 Cuma

HZ. ÖMER Ve yetimleri olan yaşlı Kadın arasında geçen ibretlik hadise


Okuyacağınız hadiseyi bize, müfessir sahabe diye anılan ve Hz.
peygamberin tebliğ ve irşatla görevlendirdiği manevi halifelerinden olup,
kendisine ilim bağışlaması için resulullah (sav) efendimizin Allah’a dua
ettiği sahabe ibn-i Abbas anlatmaktadır
Biz de günümüz insanlığına ve özellikle mevki makam sahibi olan
idarecilerimize ibret ve muhakkak faydalı olur niyazıyla, insanlığa mâl
olmuş bu hadiseyi gündeme taşıyoruz. İbn-i Abbas Şöyle diyor;
---- Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir kış gecesi Ayaz
insanın iliklerine işliyordu
Halife Hz Ömer'i görüp onunla biraz konuşmak sohbet etmek üzere
evden çıktım Her taraf ıssız ve sessiz, bütün şehir uykularının en derin
rüyalarında soluyor olmalı
Sokaklarda in cin top oynuyor, yolumun ortalarına doğru önümde insan
olduğunu tahmin ettiğim bir karartı belirdi
Biraz daha yaklaşınca gerçekten insan olduğunu gördüm Karşımdaki de
verdiğim selamı almak üzere başını kaldırıp yüzünü bana çevirince
hayretten şaşakaldım
Çünkü önümde benim ziyaretine koyulduğum Hz Ömer'den başkası
değildi
Gecenin bu saatinde herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken koca bir
Halifenin yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir sebebe
bağlayamıyordum Üstelik bu dondurucu kış gecesinde
Merakımı yenemeyerek, hemen söze başladım;
----"gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?"
Hz Ömer (r a) bana sokularak koluma girdi ve işin yoksa beraber
yürüyelim diye teklif etti;
----"hem sana yürürken niçin yalnız başıma gezintiye çıktığımı da
anlatırım" diye ilave etti Ben;
----"Zaten sana geliyordum; biraz görüşür, sohbet ederiz diye
düşünmüştüm Mademki böyle oldu; gezinirken konuşuruz " cevabını
verdim
İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim içime sığmıyor, neredeyse
meraktan çatlıyordum
Bir aralık soru soran gözlerimi Halife'nin yüzüne diktim; haydi söze başla;
anlat bakalım niçin ayazlı bir gecenin bu saatinde tek başına sokaklarda
dolaştığını" demek istiyorum
Halife Hz Ömer'de zapt edilmez merakımı anlamıştı Ama başka
meselelerden konuşuyor, fakat bir türlü gecenin bu saatinde niçin
dolaşmakta olduğuna lafı getirmiyordu
Birlikte gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir müddet dikiliyor,
kulağını kapıya dayayarak içerisini dinliyordu
Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye
dinleye dinleye sokak sokak Mekke mahallelerini dolaştık Hiçbir tarafta
çıt yoktu, herkes bölünmez uykularının salıncağında soluyordu
Belki de şu koca şehirde gecenin bu saatinde Halife Hz Ömer (r a) ile
benden başka uyanık olan tek kişi yoktu
Yavaş yavaş Hz Ömer'in neden gezintiye çıktığını anlar gibi oluyordum
Anlaşılan şehir halkından herhangi birisinin bir derdi, bir sıkıntısı
yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını yakalamak istiyordu
Bu yüzden sokak köpeklerine kadar şehrin bütün canlıları sıcak
yuvalarında uyurken, Müslümanların reisi sıfatı ile Hz Ömer onlara
bekçilik ediyor; onların rahatı için uykuyu kendine haram ederek sokak
sokak bu ayazda dolaşıyordu
Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşarak şehrin dışına çıktık Sağda solda
tek tük çadırlar vardı Onların da kapıları önünde durup ağlama sızlama
var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun en ucundaki bir çadıra sıra
geldi
Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında da dikilerek içeriyi dinledik;
birbirine karışmış durumda ağlayan çocuk sesleri geliyordu
Epeyce dinledikten sonra Hz Ömer (r a) kapıyı vurup selamla birlikte
içeriye daldı
Evin içi karmakarışıktı Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş;
yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek kararmıştı
Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan
tencereyi karıştırıyor hem de halsizlikten dizinin dibine serilen minicik
yavruları susturmaya çalışıyordu
Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu
Bu haline rağmen Hz Ömer'in selamına gülümser olmasına çalıştığı bir
çehre ile aldı Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu
Kim bilir Halife'yi tanımıyordu bile Zaten gecenin bu ilerlemiş saatinde
şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife'nin çalacağını kim düşünebilirdi
Hz Ömer kendini tanıtamadan tatlı bir dille kadına sordu;
---- "valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?"
Kadın içini çekerek kısaca;
----"iki günden beri açlar da ondan" diye cevap verdi
Hz Ömer,
----"Peki niye önlerine yemek koymuyorsun?" diye soracak oldu
hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi Durmadan akmaya
başlayan gözyaşları arasında bize içini dökmek üzere söze başladı
----"Oğlum" dedi Halife Ömer'e "sen şu ateşte kaynayanı yemek mi
pişiyor sandın; ne gezer! Yavruları avutabilmek için çakıl koydum
tencereye; durmadan kaynatıyorum Pişirecek hiçbir şey yok Bu
gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır Oğlum,
kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede şehit düştüler Evin
geçimini temin edecek bir erkeğim yok Ben de hem yaşlı ve hem de
kadın halimle halim kalmadı İşte böyle aç ve perişan kaldık Soylu bir
aileden varlık içinde büyümüş ve yokluk nedir hiç bilmemiş bir kızı
olduğum için kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler
dilenmeye de yüzüm tutmuyor Her şeyi bilen yüce Allah (c c ) bir
sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle ağlayıp beklemekten
başka çaremiz yok "
Hz Ömer (r a ) kadın dinlerken yanmakta olan bir mumu gibi eriyor, yüzü
renkten renge giriyordu Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle;
----"valide, şehirde oturan Müslümanların emirine, (devlet başkanına)
Halife Ömer'e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?" diyebildi
O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü
yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı Hiddetten kararan
bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri söyledi
----"Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun, Ahirette de elim
yakasından kopmasın "
Hz Ömer kekeleye kekeleye;
----"Niçin Ömer'e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı
nedir?" dedi
Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi:
----"evladım! Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz
demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O,
Müslümanların reisi, (önderi devlet başkanı) baş bekçisi değil mi? Bizler
evvela Allah'a sonra do onun eline emanetiz Gelip de benim halimi nasıl
sormaz Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor! "
Hz Ömer (r a ) yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından
saklayarak
----"valide haklısın, doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife'nin işi bir iki
değil ki Kim bilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur Hem
sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki, diye
kadının öfkesini dindirmeye çalıştı Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine
devam etti
----"Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine
koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, Müslümanların başına
geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben?
Zavallının işi çokmuş! Nedir işi yine savaş mı? Yanında inleyenlerin
sesine kulak vermez Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor
Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere gaza, gaza
diyerek asker yürütmekle; gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı
topraklara akıtarak kadınları dul bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim
babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit
düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice kadın ve çocukları kocasız ve
babasız bırakıp, aç ve çıplak bir sefaletin kucağına atacak Böyle
dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?"
Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep bir ağızdan yanık sesleri ile
ağlaşmaya başladılar
Çocukların bastıran çığlıkları kadının öfkesini bir kat daha arttırdı
Ellerini havaya kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine
şöyle devam etti:
----"Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak yükselen inilti ve
çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun başına
yağdırmasını dilerim
O varsın dul bir kadınla yetim yavruların beddualarını yağmur sansın
Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela ver de kıvranırken bizim neler
çektiğimizi anlasın
Sen işini bilirsin, yüce Yaratanımız "
Hz Ömer artık dayanamadı Dolu dolu olan pınarlarından yaşlar
damlamaya başladı Herkesin durmadan gözyaşı döktüğü bu kederli
evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için yüzünü herkesten
saklamaya çalışıyordu Artık orada oturamazdı Hemencecik yerinden
doğruldu Bitkin bir sesle;
----"valide haklısın sen yine avut çocuklarını ben hemen dönerim" diyerek
kapıya doğruldu Arkasından ben de yürüdüm
Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti ciğerlerine Kelimenin en geniş
manası ile üzgün ve bitkin idi Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı
Var gücünü kullanarak hızla yol almaya çalışıyordu
Ona yetişmekte güçlük çekiyordum Doğruca devlet hazinesine vardık
Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu Benim elime de bir yağ kabı
tutuşturdu Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu
Gözlerime inanamıyordum Evet bu İslam Devletinin koca reisi un
çuvalını sırtına almak üzere idi Hemen yanına sokuldum;
---- "aman ey müminlerin emiri! Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de
çuvalı ben sırtıma alayım "
Hz Ömer (r a ) hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa
ağzını açıp şu sözleri söyledi
---"hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum! Değil yorgunluktan yere
yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında götürsün Bu
dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar bulabilir, fakat her
koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde kimse O'nun
cezasını paylaşmayacaktır
Kadın doğru söylemişti Ya vakti ile Hilafeti (devlet başkanlığını)
yüklenmemeliydim Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin
huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım " Sevgili dostum, Dicle
kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer'den sorar
Şu yaşlı kadın kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu
Ömer'dir Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer'in
omuzlarındadır Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kan
damlası coşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer'i yutar Kırgın gönüllerin
öfke şimşekleri Ömer'in başına boşalır Bütün matemlerin gözü göze
göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer'den başkası değildir
Ömer her derdin devası, her dileğin büyük kapısı ve her lanetin ana
hedefidir Yüce Allah'ım aciz bir kul bu kadar ağır ve çeşitli mesuliyet
yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey Ömer, bu kadar yükün altına
girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile
Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek istedim ve dedim ki;
---"O kadar da üzme kendini, ey müminlerin emiri. Halifelik yükünü sen
üzerine almasan kim bu vazifeyi senin kadar titizlikle yüklenebilirdi
Sen de bütün üstün meziyet ve kabiliyetlerine rağmen nihayet bir
insansın
Her yerde vakit geçirmeden kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk
yaran ilahi adalete ulaşamazsın
Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek temiz gönlüne
dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın ilahi esirgeyicilikle
yarışamazsın
Ey iyi yürekli Halife! Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama adalet ve
merhamet kervanının ön safında elinde bayrak tutanlardansın
Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem gök hem de şu
sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik edeceğiz
Şüphesiz ki en büyük şahidin de karanlık gecede kara taş üzerindeki
siyah karıncaya kadar her şeyi bilen yüce Allah'ın bizzat kendisidir.
Ne mutlu sana ki fani hayatını böylesine ölmez değerlerin sahibi olmakuğruna harcıyorsun
Ne mutlu biz Müslümanlara ki dünyanın başka milletlerini, padişah diye
kan içen canavarlar idare ederken. Senin gibi ipek yürekli ve geniş
görüşlü bir reisin şanlı adalet bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez
zevkini tadıyor ve bütün dünyaya karşı seninle haklı bir iftihar ediyoruz
Bu sözlerim galiba Halife'nin üzgün gönlüne biraz neşe vermişti
Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü
kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu
Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen
alnından ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere
aldırmıyordu bile Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes nefese
içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere serildi;
iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra girebilmişti
Kısa bir dinlenmeden sonra aslanlar gibi silkinerek yerinden doğruldu;
tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı
Yerine benim taşıdığım kaptan yağ koydu Sonra eriyen yağa sırtında
getirdiği çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu
Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturdu
Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile
kurduğu sofraya koydu
Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen
bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek
lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe oturttu; eli tutmayanlara
kendi eli ile yemek verdi
Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir
sevincin ışıkları aydınlatmıştı
Ağlamalar susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti Öksüz yavruların
gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu Yaşlı kadıncağız Hz Ömer (r a )
sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri şaşkınlıktan sanki dilini
yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı
Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir
uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç gözyaşları içinde kim
olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri söyledi
---"Dilerim ki yüce Allah (c c ) tez elden seni Hz Ömer'in Halifelik
makamına oturtsun Oraya Ömer'den çok sen yakışırsın "
Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için söylediği bu sözlere içinden
güldüm; yan gözle Ulu Halife'yi aradım; bu akşam belki ilk defa bu sözler
üzerine O da aydınlık bir çehre ile gülüyordu
Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü;
----"Valideciğim Sen yarın erkenden Halifelik makamına gel; beni orada
bul da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım Şimdilik hoşça kal"
dedikten sonra birlikte dışarı çıktık gün ağarmıştı
Müezzinin bütün müminleri sabah namazına çağıracak olan gür sesi
nerdeyse ortalığı çınlatacaktı Ulu halife uykusuz kalarak ve terler
dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde rahattı
Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile memnundum Çok şeyler
görmüş, çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri öğrenmiştim Gördüklerim,
işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür boyunca tazelik ve canlılığını
yitirmeyecek izler bırakmıştı
Ümit dolu sevinçler içinde Allah Resulü'nün şu sözlerini hatırladım
"Sahabilerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar gibidir Hangisinin
peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz " "Ey yüce Allah
Resulü! dedim içimden" "senin Halifen Ömer'i gördün de mi söyledin bu
altın sözleri!
O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına geldi Ulu Halife zaten
daha önce işini maaşa bağlanması için gereken kimselere derhal emir
vermişti Kadın Hz Ömer'i tanımıştı ama şaşkınlıktan dona kaldığı için
dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu Ulu Halife onu saygı ile
karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle dedi:
----"Valideciğim! İşin oldu bundan sonra hem kendi adına ve hem de
şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli maaşını alacaksın Al
bakalım şu ilk maaşın" diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve "Artık
Ömer'i affediyor O'na ettiğin bedduaları geri alıp hakkını bağışlıyorsun
değil mi" diye sözlerini bağladı
Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice anlayan kadın gayet ciddi bir
ifade ile Halife'ye şu son cevabı verdi;
-----"işte böyle göster adaletini eline bakan bütün Müslümanlara karşı "
Tüm zamanlarda insan olan herkesin gözyaşlarını akıtırken ibretle ders
alacağı, ibni Abbas Hz.lerinin anlattığı bu hadise, cümlemize, özellikle
idarecilerimize amirlerimize ibret olması dileği ile sevgiler selamlar.

Nejdet Şahin

09- 08-2010