19 Ağustos 2016 Cuma

Tevhid Aydınlığı HASAN FEHMİ Divanı şerh’inden Seçmeler (2)

Edelim  Hakk’a hamdiyyet
Vücuda geldi hürriyet
Böyle bir gün gördü millet
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Kur’an ayetlerinin sırf batın anlamı olanları ve sırf zahir anlamı olanları olduğu gibi, hem zahir hem de batın anlamı olanları vardır. Hadis-i şeriflerin de aynı şekilde anlamı zahir / açık olanlar, anlamı batın / gizli olanlar ve anlamı hem açık hem de gizli olanları vardır. Velilerin kibar-ı kelamları da aynı şekilde; açık anlamlı, gizli anlamlı ve hem açık hem de  gizli anlamlı olur. İşte kamil bir mürşid olan Fehmi Efendinin, bu beyitlerdeki beyanları, hem zahire hem de batına hitap eden kibar-ı kelamdandır.
Bu itibarla, beyitlerin zahir anlamı şöyledir:
Allah’a hamd edelim ki, belli bir aşiretin, sülalenin yönetiminde olan millet, hürriyete, özgürlüğe kavuştu. Padişahlık idaresi sona erdi, belli soydan, sülaleden olmakla imtiyaz sahibi olma dönemi bitti. Herkesi becerisine, liyakatine göre değerlendiren, herkese seçme seçilme hakkı tanıyıp, halkın ülke yönetimine katılmasını sağlayan cumhuriyet idaresini ve hürriyeti gördük. Millet cumhuriyet rejimine kavuştu, demektir.
Beyitlerin batın manası ise şöyledir:
Şeyhlerin ve nakıs mürşitlerin tasallutundan, onlara bağlanıp ruhbanlar gibi onları rabıta yapmaktan; samimi insanları oyalayıp, kulun yaradılışının yüce gayesine ulaşmasına engel olup, Hakk’a vuslata giden yollarını kesen, aşk ehlini soyup, onlardan beşeri menfaat elde eden şeyhlerin ve tarikatçıların hakimiyet ve tasallud-u şerrinden, Hak aşıkları ve talipleri, Melamiliğin piri Seyyit  Muhammed Nur Hazretlerinin zuhurundaki kemalat ve irfanla kurtuldular. Aşıklar Hz. Pir’in meslek-i Resul-ü Melami telkini olan irşadıyla, kulluğun kemali hürriyetine, yani fenafillah ve bekabillah marifetine ulaşıp, rabıtasını Rabbine vuslatla yapıp, Rabbine kavuşma zevkine mazhar oldular. Demektir.





Yeni meclis meb’us oldu
Bütün alem memnun oldu
Eşkıyalar nabud oldu
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Zahir / açık anlamı:
Padişahlık rejimlerinde, padişahın mutlak hakimiyeti vardır. O, ne derse yanlış da doğru da olsa, herkes padişahın söylediğine uymak zorunda olup, fikir beyan edemezdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu, milletin hür iradesi ile kendi içinden seçerek gönderdiği milletin gerçek temsilcileri, milletin meclisinde toplandı. Fakat Millet Meclisinin oluşmaması, cumhuriyetin kurulmaması için, eski padişahlık rejiminden beşeri, siyasi menfaat sağlayan, kimi din adına, kimi halifelik adına; kimi ülkeye tasallutta bulunup işgal eden Hıristiyan haçlı emperyalistlerin beslemeleri olup, haçlılar adına, kimi şahsi ekonomik çıkarı adına hareket eden tüm eşkıyalar, tesirsiz hale getirilip nabud (yok) oldular. Millet ise, kendi meclisinin açılmasından memnun oldu demektir.
Batın manası ise:
İnsan-ı kamil olmayan ve makam-ı insandan gafil şeyhlerin, mürşidlerin ve önderlerin bulunduğu meclislerde kimseler konuşamaz ve fikrini beyan edemez. Onların olduğu yerde konuşmak, eksiklik, teslimiyetsizlik ve edepsizlik olarak değerlendirilir. O meclistekilerin kalblerine şeyhin nazar edip baktığını ve her ne lazımsa onu söylediği telkin edildiği gibi, müride;  mürşidinden zuhur eden her sözü, fiili ve davranışı tereddütsüz kabul etmesi telkin edilir. Şeyhinin iyi veya kötü her ne yaparsa yapsın, bir hikmeti olduğu söylenip, müridden kabul etmesi istenir, vesselam.
Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin zuhuruyla hasıl olan kemalat ve marifet mazhariyetiyle ehl-i aşk ve hak yolcuları; böyle sahtekar, nakıs / eksik, kemalat ve irfaniyetten mahrum mürşit kılığındaki eşkıya şeyhlerin zulmünden kurtuldular. Meslek-i Resul’e dahil olmakla, Nur-u Muhammed’in zuhuruna mazhar olup, evlad-ı Resule karıştılar ve onlar da evlad-ı Resul-ü manevi oldular. Hak yolcuları ve aşıklar, yaradılışın yüce gayesine uygun kulluğa ulaşabilmek için, ehl-i kemal ve ariflerin meclisinde makamat-ı tevhid irfaniyetine mazhar oldular. Her türlü müşkül ve dertlerini o mecliste açıkça, defalarca ve serbestçe sordular, cevaplandılar, böylece deva bulup makam-ı insana terakki ettiler, kamil bir insan oldular, demektir.
Asr-ı saadette ashab, Hz. Peygamber Efendimize hep müşküllerini serbestçe sorardı ve sorması teşvik edilirdi. Kadınlar da gelir soru sorarlardı ve cevap alırlardı. Bazen vahyin zuhuruna sebep olurlar, vahiyle aydınlanırlardı. Hz. Peygamber Efendimizin meclisi, karşılıklı soru-cevap şeklinde olup, onun meclisinde öyle uzun uzun saatlerce vaaz, konferans verilmezdi. Hadis-i şeriflere baktığımızda en uzun hadisin bir sayfa kadar olduğu görülür. Mesela, Veda Hutbesi gibi. Velhasıl Hz. Resulullah’ın huzur-u meclisi, herkesin hürriyet içerisinde soru ve cevap ortamının olduğu ve herkesin fikrini serbestçe  beyan ettiği bir meclisti.
Bugün dahi, Mesleki Resul-ü Melami’de Hz. Pir’in halifesi olan kamil mürşidin huzurunda, herkesin hür iradesiyle fikirlerini beyan edebildiği meclisler mevcuttur. Melamilerin meclisleri, her türlü sualin, derdin, müşkülün serbestçe beyan edilip, serbestçe cevaplanabildiği meclisler olması gereklidir. Çünkü Hz.  Pir vasiyetinde “Mefküre (fikredilen, düşünülen gaye) katili olmayın.” buyurmuştur.
Velhasıl hidayet-i Nur-u Muhammed’in zahir olduğu ehl-i kemalin meclisinde, Hak talipleri ve ehl-i aşk rahat ve memnun olup zevk-i ilahi ile zevklenirler. Bu mecliste nakıs şeyhler, sahte mürşidler barınamaz. Çünkü onlar, o meclisteki ehl-i zikrin, ehl-i kemalin ve ariflerin suallerinden, her ihvanın serbestçe fikir beyanından rahatsız olurlar ve o meclisten uzak durup kaçarlar. Bu itibarla nakıs şeyhler ve mürşitlik yaparak siyasi ve beşeri menfaat sağlayan eşkıyalar, ehl-i kemalin meclisinde barınamayıp nabud (yok) olurlar. Demektir. 

Niceler kasdına vardı
Çare yoktur ilan oldu
Bunu ihvan ayan gördü
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Zahir mana:
Evvelki beytin açıklamasında beyan edildi ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasına engel olmak için, ülke içinden ve dışından pek çok gayret gösterildi. Mustafa Kemal Atatürk’e ve Kuva-yı Milliye’ye engeller çıkarıldı. Haçlı İşgalcilerin tayyareleri ile millete bildiriler dağıtılıp, Türk milleti Atatürk ve Kuva-yı Milliye aleyhinde kışkırtıldı. Bu ve benzeri birçok faaliyetler yapıldı. Fakat bütün bu gayretlere rağmen şer güçler başarılı olamadılar ve Allah’a hamd olsun TBMM açıldı, cumhuriyet kuruldu, Türk milleti bunu açıkça görüp şahit oldu.
Batın manası ise:
Bu asrın yenileyicisi olan Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin ve onun varisi olan ehl-i kemalin irşad faaliyetlerinden, ehl-i tarikat ve özellikle tekke, tarikat, cemaat yapılanmalarıyla beşeri, şahsi menfaat temin edenler çok rahatsız oldular ve halen olmaktadırlar. Çünkü onlar, insan-ı kamilin taklitçileri olup, mürşid-i kamilin irfan ve kemalatla olan irşadından kendileri gafil olup, o irşaddan nasiplenmemiş nakıs / eksik kimseler olduğu için, Hz. Pir’in varislerinden ve ehl-i kemalden çok rahatsız olurlar ve onları sevmezler. Prizren Rahoves’teki Hz. Pir’in halifelerinden Malik Hilmi Hazretlerinin tekkesi, tarikatçılar tarafından kurşunlanmıştır. Kurşun izleri yakın zamana kadar mevcuttu.
Tarikat ve cemaatlerden beşeri menfaat sağlayanlar, Pir Seyyit  Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında tasnif olan meslek-i Resul-ü Melami irşad ve irfanına mazhar olan ehl-i kemali sevmezler. Her ne isim ve ünvanla olursa olsun, mesela olgun mürşid, veliyullah, zamanın gavsı vb. isim ve ünvanlarla ortaya çıkan ve çeşitli enformasyonla halka takdim edilen önderler, şeyhler ve sahte, nakıs mürşitler; nakıslığını / eksikliklerini ortaya çıkarır endişesiyle, ehl-i kemalden rahatsız olup çekinirler. Falanca geçmiş büyüğün bugünkü temsilcisiyim, fişmanca büyüğün yolu budur deyip, bu tür faaliyetlerle ehl-i aşkın ve samimi müminlerin gönlünü iğfal ederek onları kendine bağlayıp, açık şirke gark ederek, iman özürlü hale getiren ve onlardan beşeri, siyasi her türlü menfaat sağlayanlar, Hz.Pir’in irşadına mazhar olmuş kamil insanı sevmezler.
Çünkü insan-ı kamil olan mürşidin, hiç bir beşeri, siyasi beklentisi ve menfaati olmadığı gibi o, irfanı ile halka musallat olan sahte şeyhlerin, toplulukların, cemaatlerin iç yüzünü açığa çıkarır. Bu itibarla ehl-i kemal, sahtekar, nakıs mürşid ve cemaatçilerin, tarikatçıların tepkisine, kastına muhatap olurlar, vesselam. Fakat Hakk’ın talibi ve aşk ehli olan müminler, insan-ı kamilin zuhurundan memnun olurlar. Onun ilim ve irfan yüklü sohbet ve irşadından istifade ederler. Onun kadrini kıymetini bilip, ehl-i kemalin varlığından keyif alırlar. Demektir Allahualem.

Bize pir eyledi himmet
Kalmadı ucb ile zulmet
Kamu işler Hakk’a nisbet
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin zuhurundaki irşad himmetiyle (yardımıyla) ucb ile zulmetten, yani kendimizi büyük görüp beğenmekten, başkalarını ise hor ve küçük görmek cehalet ve zulmünden kurtulduk. Kendi nisbet faaliyetimizin yokluğunu / fenasını anlayıp, Kur’an’daki “Bütün işler Allah’ındır…” (Ra’d, 31) “Sizi de fiilinizi de yaratan Allah’tır.” (Saffat, 96) ayetlerinin sırr-ı mahiyetine tevhid-i ef’al müşahedesiyle, ef’al-i ibadiyi ef’al-i ilahide ifna ederek (kulun fiillerini Allah’ın fiillerinde fena / yok ederek), cümle işlerin failinin Allah’ın olduğu irfana ulaştım ve kamu işleri Hakk’a nispet ettim, demektir.

Bugün oldu cumhuriyet
Kalmadı harice minnet
Oturdu tahtına millet
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Zahir manası:
Cumhuriyet; belli bir sınıfın, belli bir kabile ve aşiretin yönetimini reddeden halkın, kendi kendisini liyakatle, yani  ehil olanlar ile yönetmesidir. Kur’an-ı Kerim de “İş ve yönetim konusunda onlarla da şuraya git…” (Al-i İmran, 159) “işleri, yönetimleri aralarında bir şuradır…” (Şura, 38) ve “Şu bir gerçek ki, Allah size, emanetleri onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 58) buyrulur. İşte bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi Kur’an-ı Kerim “şura’yı / meclisi” emrederek, halka danışmayı, seçme ve seçilmeyi, yani ehil olanlar tarafından halkın idaresini öngörür.
Bu itibarla Kur’an’ın açık emri olan ve Hz. Peygamber Efendimizin uyguladığı idare sistemi cumhuriyet olup, halkın kendi meclisini kurarak ehil olanlar tarafından yönetilmesidir. Çünkü o zamana kadar aşiretler, kabileler ve onların reisleri toplumu yönetiyordu. Onlar ne derlerse o oluyordu, kendilerinden sonra oğulları emir, reis, padişah vb. oluyor ve bu şekilde halk idare ediliyordu. Hz. Resulullah Efendimiz, bu yönetim şeklini kaldırdı ve hiç bir kimsenin soyundan sopundan dolayı üstün olmayacağını söyledi, her türlü emanetin ehil / lâyık olanlar tarafından tasarruf edilmesini buyurdu ve uyguladı. Hz. Peygamber Efendimiz, bu uygulamalarıyla cahiliye Arap geleneği olan kabileciliği ve aşiretçiliği kaldırdı. Kendisinden sonra halkı yönetecek olan emir veya reisi işaret ederek, şu sahabe veya bu sahabe devletin reisi olsun, demedi. Şurayı / meclisi, yani halkın ehil / lâyık olanı seçerek ‘emir el mü’minin’, yani halkın başkanı olunmasını tavsiye ve işaret etti. Halbuki o zaman Hz. Peygamber her kimi işaret etse idi, tereddütsüz o kimse emir-el mü’minin, yani devletin başkanı olurdu.
Hz. Peygamber Efendimizden sonra, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, hatta Hz. Hasan’ın emirliği / başkanlığı, hep şura / meclis kararıyla, olmuştur. Bunlardan hiç birisi kendi oğlunu veya kardeşini, soyundan geleni tavsiye etmemiş ve emir yapmamıştır. Hatta Hz. Ali yaralı olup vefat etmeden önce kendisine “Oğlun Hz. Hasan’ı emir yapalım mı?” diye sorduklarında, Hz. Ali cevaben “Benim oğlum olduğu için yapmayın, ehil ve layıksa öyle yapın.” demiştir. Bu uygulama, ta Muaviye gelinceye kadar devam etmiştir. Muaviye, Hz. Peygamberin bıraktığı şurayı / meclisi, yani halka danışmayı kaldırarak, oğlu Yezid’i kendisinden sonra emir, padişah yaptı. Muaviye, Kur’an’ın emri ve Hz. Peygamber’in apaçık uyguladığı şura / meclis mirasını, cümle ehl-i kemal olan sahabelerin ve ehl-i irfanın itirazlarına rağmen, Hz. Hüseyin’in, Ehl-i Beytin şehit edilmeleri pahasına, şahsi ve kabilesinin menfaati için yıkıp iptal etti. Buna karşı gelenleri sürgün etti, şehit etti.
Emevilerden sonra kurulan İslam toplumlarındaki devletlerin yönetim ve idareleri, genellikle kabile ve aşireti esas olan bir yapı üzerine kuruldu. Bu uygulama, yaklaşık 1300 yıl, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar devam etti. Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk’ün emri ile TBMM dışına büyük bir pankart ile “İşleri ve yönetimleri aralarında şura iledir.” Ve ‘Emanetin ehillere verilmesi...’ mahiyetindeki ayet ve hadisler asılmıştır. Böylece Muaviye’nin yıkıp kaldırdığı, Kur’an’ın emri ve Hz. Resulullah’ın mirası olan şura / meclis, yani halka danışarak, herkesin seçme ve seçilme hakkının olduğu cumhuriyet idaresi; tekrar Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile kurulmuş oldu.
Velhasıl cumhuriyet, Kur’an emridir. Cumhuriyet, Hz. Peygamberin mirasıdır. Cumhuriyet Ehl-i Beyt’in, Evlad-ı Resul’ün davasıdır. Cumhuriyet Atatürk ve arkadaşlarının Türk milletine hediyesidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kadrolardan, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, cümlesinden Allah razı olsun, ruhları şad olsun.
 İşte Hasan Fehmi Hazretleri, bunu beyan ederek “Bugün oldu Cumhuriyet / Kalmadı harice minnet / Oturdu tahtına millet...” diyor.

Batın mana ise şöyledir:
 Hz. Pir’in zuhurundaki irşad ile tevhid-i hakiki keşfi irfanına mazhar oldum. Cehaletle kendime ve aleme nispet ettiğim cümle varlığın yokluğuna, fenafillah müşahedesiyle ulaştım. Bekabillah marifetiyle vahdetin kesreti olan halkı zahirinde, Hakk’ı batında müşahedeyle; Cenab-ı Hakk’ın halk yüzü zuhura gelip fena-yı ruh, beka-yı sır zahir oldu. Demektir.

Oldu bir bayram inde’n-nas
İttihad-ı mecmuu’n-nas
Yeni elbiseler libas
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Zahir anlamı:
 Türk Milletinin birlik ve beraberliği ile yepyeni bir anlayışla, asırlardır devam eden aşiret ve kabile yönetiminin yerine, cumhuriyet kabul ve ilan edildi. Bu tarih aynı zamanda hem milletin gönlünde, hem de kanunen Cumhuriyet Bayramı olarak kabul edildi. Cumhuriyet Bayramı o günden bu yana kutlanmaktadır ve kutlanacaktır, demektir.
Batın manası ise:
 Vahdetin kesret-i (çokluğu) zuhuru olan halk, Hakk’ın vahdaniyetiyle ‘bir’liğiyle  çelişmez, vahdet-i vücuda ters gelmez. Çünkü bu halk olan kesret, Hakk’ın kendi bedeninden zuhur etmesiyle meydana gelir, bu kesret gizli şirk değildir. Bu, tevhidle çelişmeyen ittihat mertebesidir ki “Bir’in kendi ikiliği olan bu keyfiyet, Bekabillah marifetidir. Her kim bu keşf-i marifete ulaşırsa, Cenab-ı Hakk’a nevafil yakınlığının neşesi olan bayramı idrak ederek, Bu bayramın idrakı olan yeni elbiseyle, kurb-u nevafil makamı müşahedesine ulaşır. Vesselam.
                             Kelam-ı Talibi billah
Bize ihda etti Mevla
Bunu bilmezdi şeyh u şah
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında zahir olan irşadla, zikr-i daim ve makamat-ı tevhidin keşfi irfaniyetine mazhar oldum. Ki bu bize, Mevla (dost) olan Allah’ın hidayetiyle olan bir hediyesidir. Her kim, Hz. Pir’in irşadı olan meslek-i Resul-ü Melami marifetine ulaştı ise, bu hidayet hediyesine mazhar olarak makam-ı insana ulaşır ve insan-ı kamil olur.
Pir Seyyit Muhammed Nur’un zuhurunu dikkate almayan ve meslek-i Resul-ü Melami irşadından nasiplenmemiş ve Cumhuriyet’ten rahatsız olan şeyhler, sahte-nakıs mürşidler, halifelik ve padişahlık sevdasındakiler, bu hidayet ihsanı olan hediyeyi anlamadılar. Çünkü bunlar makam-ı insandan gafil olduklarından, Hakk’ın hidayetle zuhur-u ihsanı olan insan-ı kamilin kemalat ve marifetini bilemezler. Demektir.

                                                                          Nejdet ŞAHİN


                                                                                   

29 Temmuz 2016 Cuma

Tevhid Aydınlığı HASAN FEHMİ Divanı şerh’inden Seçmeler (1)

Devr-i inkılaba su-i fikrimiz yoktur bizim
Medeniyet aşığıyız cumhuriyet yariyiz

Osmanlı Devleti; Kur’an ve vahiyden kopuk, Hz. Peygamber Efendimizin ahlâk ve öğretisinden uzaklaşmış olan sözde alimlerin, sözde dervişlerin ve mollaların gayretleri, tesir ve katkıları ile geri kalmış, dağılmış ve yıkılmıştır. Milli Kuvvetler ve Cumhuriyetin kurucu kadroları, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere; böyle ehl-i medrese ve ehl-i tekke olan din adamlarından çok zarar görmüşlerdir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti günümüzde de halâ görmektedir. Kur’an ve vahyin dışı olan bu zihniyet; Cumhuriyetin kuruluşunu engellemek için Haçlılarla dahi işbirliği yapmışlardır. Türkiye Cumhuriyetinin yıkılması için, bu gün dahi halen Haçlılarla işbirliği yapmaktadırlar. Onun için Cumhuriyetin kurucu kadroları bu meseleyi çok isabetli ve doğru bir teşhisle, eğitimde Osmanlı Devletini yıkan ezberciliği ve Arapçacılığı terk edip, yerine modern ve medeni dünyanın eğitim metotlarını uygulamış ve medreseleri, tekkeleri lağvetmiş, kapatmıştır.
Medresenin ve tekkenin Kur’an dışı hurafe yüklü faaliyetlerinden, şeyhlik, mollalık, hoca efendilik, mürşitlik, dedelik, babalık vb. ünvânlarla, beşeri menfaat sağlayanlar, Cumhuriyeti ve inkılaplarını din dışı ilan etmişlerdir. Bunlar, cuma namazlarının Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde geçerli olmadığını söylemişlerdir ve günümzde halen böyle söyleyenler vardır. Seksenli yıllarda büyük bir cemaatin lideri, gazetelere yaptığı beyanatlarda “Türkiye Cumhuriyeti devletinin dar-ül harp (harp edilmesi gereken ve İslam diyarı olmayan bir ülke) olduğunu beyan etmiş ve günlerce gazetelerde yazı serisi olarak yayınlanmıştır”.
İşte bu zihniyet Osmanlı Devletini çökertmiştir. Bu zihniyet, bu gün İslam dünyasının gözbebeği olan, Kuran’ın tavsiyesine ve Hz. Peygamber’in uygulamalarına en uygun sistem olan cumhuriyetle yönetilen devletimizin en büyük düşmanı ve tehlikelerindendir. Çünkü bu ülkeyi din adına dar-ül harp ilan etmek; bazı gafil şahıs ve gruplar tarafından, sanki küçük, önemli bir mesele değilmiş gibi görülür veya gösterilir. Fakat bu zihniyet, dar-ül harp ilanının arkasından verdiği fetvalarla, her Müslümanın Türkiye Cumhuriyeti devletinin yıkılması için cihat / mücadele etmesi gerektiği ifade edilir. Türkiye Devleti dar-ül harp olduğu için, devlete vergi verilmemesi gerektiği söylenir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti dar-ül harp olduğu için, devletten çalmayı, tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan kamu malını yemeyi, ganimet malı ve helal olarak görürler. Dar-ül harp olduğundan yalan söylemek günah olmaz deyip, cumhuriyetimizi savunan şahıslara, ilim adamlarına ve kurumlara çeşitli iftiralar atarlar ve türlü hile ve desiselerle din dışı ilan ederler. Bu zihniyet, dar-ül harptır diyerek faizcilik yapmayı, gerektiğinde içki içmek, zina yapmak, yalan söylemek gibi açık haram ve günahların helal olduğunu ilan ederler. Türk milletinin evlatlarına, kendi devletleri olan Türkiye Cumhuriyeti devletini düşman gibi gösterirler. Kendi devletlerini ayakta tutan kurumlarını hasım olarak gösterirler, özellikle yeryüzünde Hz. Peygamber Efendimizin ismi ile anılan yegâne ordu olan, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve Mehmetçiğe, bu milletin evlatlarını düşman hale getirirler.
Velhasıl bu zihniyetin, din adına yaptığı olumsuz faaliyetleri sayılamayacak kadar çok olmuştur ve halen olmaktadır. Halbuki bu gün yeryüzünde cumhuriyet olup da seçme ve seçilme hakkının her vatandaşına eşit bir şekilde verildiği, Atatürk’ün liderliğinde kurulan Türkiye cumhuriyeti devletinden başka bir İslam devleti yoktur. İslam dünyasında adı cumhuriyet olan devletler vardır. Fakat arka planında herkesin seçme ve seçilme hakkının olmadığı; ya aşiret, ya kabile veya bir diktatörlük mevcuttur. Bu itibarla Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ve işleyişi, Kur’an’a, vahye ve Hz. Peygamber Efendimizin uygulamalarına en uygun olanıdır. Böyle olduğu için Türk milleti, bu gün İslam dünyası içinde her bakımdan en ileridir.
Zamanında Fehmi Efendi Hazretlerini ve ehl-i aşk olan arkadaşlarını, yukarıda evsafını belirttiğimiz, Kur’an ve Hz. Peygamber’in öğretisinden uzak, hurafeye tabi olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin düşmanlarından zannedip; tutuklamışlar ve cezaevine koymuşlar. Fakat sonra hakikat ortaya çıkar ki; Meslek-i Resul-ü Melamiye’nin, yani Melamiliğin bu hurafe yüklü devlet ve millet düşmanlarından olmadığı anlaşılır ve serbest bırakılırlar. Bunu ifadeyle Fehmi Efendi Hazretleri, ‘Devr-i inkılaba su-i fikrimiz yoktur, yani Cumhuriyet ve Atatürk ilke ve inkılaplarına karşı bizim kötü bir niyetimiz yoktur.’ Diyor ve devamla ‘Biz medeniyet aşığıyız, Cumhuriyet yariyiz. Yani medeniyetteki gelişmeye, terakkiye aşık olup, Türkiye Cumhuriyet’inin de yariyiz, sevdalısıyız, dostuyuz.’  buyuruyor. Bizim kanaat ve anlayışımız da bu yön ve istikamettedir.
Ki, Atatürk ilke ve inkılapları, cumhuriyet rejiminin devamını ve Türk Milletinin bütünlüğünü esas alır. Çünkü İstiklal Savaşı zaferle neticelenip Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduktan sonra, sınırları dışında olan halkların, gerek iltica yoluyla gerekse mübadele / nüfus değişimleriyle Türkiye’ye kabul edilmelerinde ırk, soy farkı aranmayıp, sadece Müslüman olmaları dikkate alınmıştır. Arnavut, Boşnak, Çerkez, Gürcü, Kürt, Arap, Laz, Pomak, Yörük, Türkmen vb. halklar içinden ‘Eşhedüen Lailaheillallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu’  tevhid imanına şahit olanlar, yani sadece Müslüman olanlar, Türk milletini oluşturmuştur. Azınlık olarak ise, gayrimüslimler, yani Müslüman olmayan Rum, Ermeni, Yahudiler kabul edilmiştir. Hatta Anadolu’daki öz be öz Peçenek Türklerinden olanlar, Hıristiyan oldukları için Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Atatürk’ün sağlığında, bugün Moldovya’da halen yaşayan Hıristiyan Gagavuz / Gökoğuz Türklerinin, müracaat ederek Türkiye’ye gelip yerleşme talepleri, Hıristiyan olduklarından kabul edilmemiştir.
Bugün ağızlarımızı doldurarak ‘Türk Milletinin nüfusunun % 99’nun Müslüman olduğunu’ söylüyorsak, bu Atatürk ve arkadaşlarının feraset ve gayretleriyle olmuştur. Bu itibarla Türk Milletinin aslını ve hamurunu ‘Lailaheillallah Muhammeden Resulullah’ imanıyla mümin olanlar, yani ehl-i tevhid olanlar oluşturur, vesselam.
Atatürk ilke ve inkılapları ise, Türk Milletinin birlik ve bütünlüğüne yöneliktir. Mesela, bazı kesimlerin hafife aldığı ve ‘gardırop devrimciliği’ diyerek alay ettiği kılık-kıyafet inkilabı, aşiretçilik, kabilecilik ve sülalecilik ifade eden giysilerin giyilmesini engellemeye yöneliktir. Yani filancaların, filanca oğullarının aşiret-sülale kimliğini ifade eden ve milletin bütünlüğüne zarar veren kılık-kıyafetleri kaldırıp, bunların yerine medeni dünyanın ahlâka uygun modern kıyafetlerini, herkesin giymesi özendirilerek, Türk milletinin bütünlüğü sağlanmıştır. Yine soyadı inkilabıyla, filanca fişmancaoğulları gibi aşiret, sülale yapılanmalarını ifade eden ünvanlar yerine, her aileye bir soyadı verilerek millet bütünlüğü gözetilmiştir. Harf inkilabı ise; Türk Dünyasında alfabe birliğini sağlamaya yönelik olarak yapılmıştır. Velhasıl Cumhuriyet Devrindeki Atatürk ilke ve inkilaplarının daha bir çok yararıyla Türk Milletinin bütünlüğü ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin devamlılığı sağlanmıştır. Vesselam.
Melamilik, Cumhuriyet devri ilke ve inkilaplarıyla asla çelişmeyen, siyasi, ticari ve beşeri menfaat temin edilen bir meslek olmayıp, Kur’an ve vahiy ışığında, ahlâk-ı Peygamber’den ayrılmadan kulun fenafillaha ermesidir. Daha evvelki beyitlerin açıklamasında ifade edildiği gibi, Hz. Peygamber Efendimiz cahiliye Arap geleneği olan aşiret, kabile yönetimlerini ve saltanatı kaldırıp, yerine şuraya, yani meclise danışarak meclisin önerdiği kişinin yönetimin başına getirilmesini uygulamıştır. Çünkü Kur’an’daki ”İş ve yönetim konusunda onlarla da şuraya git.” (Al-i İmran, 159) “İşleri, yönetimleri aralarında bir şuradır.” (Şura, 38) “Şu bir gerçek ki, Allah size emanetleri onlara, ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 58) ayetlerinin de açıkça olan beyanları doğrultusunda, Hz. Peygamber Efendimiz kendisinden sonra devleti idare edecek olanın halk tarafından seçilmesini, ehil olanların yönetime getirilmesini ve adaletle hükmetmesini tavsiye etmiştir. Ki Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan’a kadar buna riayet edilmiş, yönetime şuranın/meclisin yani halkın seçtiği ehil kimseler getirilmiştir.
          Fakat Muaviye, Kur’an’ın emri ve Hz. Peygamber Efendimizin tavsiyelerine riayetle seçkin sahabeler tarafından uygulanan; şuraya / meclise danışıp ehil olanın iş ve yönetim başına getirilmesi sistemini yıkmış ve kaldırmıştır. Aşiretçilik ve kabilecilik olan padişahlığı getirip, cahiliye Arap geleneğini ihya ederek oğlu Yezidi padişah veliahdı ilan etmiştir. Bu uygulamaya itiraz eden Peygamber Efendimizin emaneti olan Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt başta olmak üzere seçkin sahabeleri şehit etmiş, kimi sahabeleri ise sürgün etmiştir. İslam dünyasında daha sonra kurulan devletler de Kur’an’ın emir ve Peygamber tavsiyelerini değil de, Muaviye’nin kabile yönetimi kurallarına göre birer aşiret devleti olarak kurulmuştur.
          Bu aşiret yönetimi, taa Atatürk’ün liderliğiyle Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar devam etmiştir. TBMM’nin ilk açılışında, şura / meclis ile yönetime dair ayet ve hadisler, büyük pankartlarla teşhir edilmişlerdir. Velhasıl, Hz. Peygamber Efendimiz tarafından başlatılan Hz. Hasan’dan sonra kopan cumhuriyet yönetim şekli; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile tekrar başlamıştır, elhamdülillah.
          Bu beyitler, Meslek-i Resul-ü Melamiyye’nin yani Melamiliğin Türkiye Cumhuriyetiyle, Atatürk ilke ve inkilaplarıyla çelişkisi olmadığı gibi, bunların yâri, sevdalısı ve dostu olduğunu, beyan ediyor. Vesselam.
                                                                
                                                                                         Nejdet Şahin


30 Haziran 2016 Perşembe

İsmi ne şeker, ne Ramazan olan FİTRE BAYRAMI ve FİTRE sadakasının hikmeti

      Yarattıkları içinde sadece insana Hakk’a vuslat / kavuşma fıtratını lütuf ve ihsan eden Allaha hamdolsun. Resulu Muhammed (sav) ve ehli beyte selam olsun, Rabbim bizleri onların meclisinden mahrum etmesin.  
      Fitre veya fıtır olarak ifade olunan fitre sadakasını vermek, Fitre bayramını idrâk etmek vacip ibadetlerdendir. Fitre sadakasını vermek ve fitre bayramı namazını kılıp bayramı kutlamayı beyanla Cenab-ı Hak Kuran’da; “Nefsini/benliğini temizleyip/arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbini zikretmiş ve namazı kılmıştır o.” (Ala,14-15) buyurur. Ki, bu ayetler fitre sadakası ile temizlenen kulun felâh ve kurtuluşa ulaşma sevinci ile neşelenerek, zikrullah mazhariyetiyle bayram namazını kılmalarını ifade eder.
      Fitre bayramı; Bu yeryüzü âlemine doğmakla / doğuşla alâkalı bir bayram olup, halk arasında şeker ya da Ramazan bayramı olarak adlandırılır. Ki, bu bayramı şeker veya ramazan isimleriyle ifade etmek yanlıştır. Çünkü oruç aylık ibadettir ve ramazan oruç ayıdır. Nasıl ki günün beş vakti ile namaz kayıtlı ise, ömür vakti ile hac kayıtlı ise, yıl vakti ile zekât kayıtlı ise, oruçta Ramazan ayı vakti ile kayıtlı bir ibadettir. Bu sebepten ramazan ayı bayram ayı değil, oruç ayıdır.
      Bu itibarla hicri takvimin on iki ayından birisi olan ramazan ayının girmesi ile gündüz, yani imsak ile iftar arasında özrü olmayan her mümin’in, ister o gün niyet etsin isterse niyet etmesin oruç tutması farzdır. Çünkü ayla kayıtlı olan bir ibadet, günlük niyetlerle sıhhat bulmaz. Yani günlük niyet aylık ibadet olan orucu bağlamadığından, ramazan ayı içerisinde bir mümin eğer özrü olmadan o gün oruç tutmaya niyet etmedim diye yiyip içerse haram işlemiş olur.
      Hicri takvime göre ramazan ayı, arefe günü akşam namazının vaktinin girmesiyle biter. Ve akşam namazıyla yeni ay olan şevval ayına girilir. Bu itibarla eğer bayram ay ismi ile ifade edilecekse, şevval ismi ile ifade etmek icap eder.
Velhasıl, fitre bayramını hemen oruç ayı ramazanın arkasından gelen ayın başında olmasından dolayı Ramazan bayramı, bayramlarda tatlı yenilmesinden dolayı şeker bayramı olarak ifade edilmesi çok ucuz, yüzeysel ve tefekkürden mahrum tutarsız bir anlayıştır. Bu tutarsız anlayış, bayramların ledduni hikmetinden gaflet ve cahil olunmasının beyanıdır.
      Şeriata göre Fitre bayramı, fitre sadakasını verdikten sonra kutlanılan bir bayram olduğu için, fitre sadakasının muhakkak bayram namazından önce verilmesi gerekir. Fitre /  Fıtır, bu yeryüzü âlemine doğup ta hayatta olmak anlamını ifade ettiğinden, fitre hayatta olup yaşayan bir insanın vücudunun sadakasıdır. Bundan dolayı bu yeryüzü âlemine doğan bir günlük bebeğin dahi fitre sadakası verilir. Yani fitre sadakası fakir veya zengin, bu âlemde hayatta olup yaşayan herkesin vermekle yükümlü olduğu vücut varlığının sadakasıdır.                 
      Bazıları, yüzeysel basit ve tefekkürden mahrum bir mukayase ile fitre sadakasını, zekattaki gibi zenginlik sınırına ulaşan zenginler tarafından verilmesi gerektiğini söyleseler de bu doğru değildir. Çünkü bu âleme doğmuş ve bu yeryüzünde yaşayan bir kimsenin, yaşamasının bedeli olan bir sadaka olduğu için fitre, zengin olsun olmasın hayatta olup yaşayan herkes tarafından az veya çok yaşamasının bedeli niyetiyle, nakit veya ayni olarak verilir. Bu sebepten çocukların hatta yeni doğmuş bir günlük bebeğin dahi fitresi verilir. Bu itibarla fitre sadakasının hesaplanması, zekâttaki zenginlik hesabı gibi olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın bir kimseye verdiği vücudunun hacmi ile eş değerdeki bir topraktan elde edilecek arpa, buğday veya üzüm hurma vb. mahsul ile ölçülerek yapılır.
      Mesela, yaklaşık bir insan bedeni kadar topraktan elde edilecek arpa buğday, o zamanın fiyatları ile kaç para ederse o fiyat, o yılın fitre bedeli olur. Ki, bu hesaplamaya göre bir insan vücudu kadar topraktan, yaklaşık 2,9 kg arpa, 1.5 kg buğday, 2.9 kg üzüm ve hurma elde edilebilir kabul edildiği için, bu miktarlardaki arpanın, buğdayın, üzümün, hurmanın vb. mahsulün o zamanın fiyatlarıyla kaç para ederse, bu para arpaya buğdaya vb. mahsule göre verilecek o yılki fitre bedelini oluşturur. Fakat her infakta olduğu gibi bu hesaplamalarla sınırlı kalınmayıp, istenilen oranda daha kıymetli mahsuller ölçü alınarak daha fazla da verilebilir.
      Bu itibarla fitre sadakası; yaşayan bir kulun vücut varlığının sadakası olup, zenginler tarafından fazla fazla verilebildiği gibi, fakir muhtaç olan müminlerin de bir zeytin tanesi de olsa, bir bardak su da olsa fitre niyeti ile muhakkak vermeleri gereken bir sadakadır.
      Buna göre bu sadakayı bayram namazından önce veren zengin veya fakir her mümin, bayram namazını kılarak herkesle bayramlaşarak üç gün bayram neşesi ile tatlı yer tatlı konuşur. Büyüklerin elini öperek onları ziyaret eder, küçüklere bahşişler verilerek büyük küçük cümle müminler bayram sevincini paylaşırlar. Bu sevinci ifadeyle yeni elbiseler giyilerek, şarkıların türkülerin neşeli olanları ve oyun havaları söylenerek oyunlar oynanır. Hatta bazı Türk yurtlarında özellikle Türkistan ana yurdundaki bayram kutlamalarında, cami’lerin mescit’lerin üstüne ve duvarlarına davul zurnalar yerleştirilir. Ve bayram namazı kılındıktan hemen sonra bu davul ve zurnalar eşliğinde tüm cemaat oyun oynayarak camiden çıkarlar. Ve cami avlusunda herkes oyunlar oynayarak bayramın ruhaniyetine uygun kutlamalar yaparak bayramlaşılır. Vesselam.
Buraya kadar bahsettiklerimiz fitre sadakasının ve bayramının şeriat yönüne, yani zahirine ait değerlendirmelerdir.
      Fıtır sadakası ve bayramı, mana yönü ile değerlendirildiğinde ise, birçok hikmetler ve ledduni sırlar içerir: Bunu beyanla Hz. Resulullah (sav) Efendimiz’in İbni Abbas’a “Vücudunu kayırma” demesi üzerine, İbn-i Abbas; “Ya Resûlullah, vücudum kusur mudur?” dedi. Resûlullah Efendimiz de cevaben; “Vücut günahı hiçbir günahla mukayese olunmayan bir günahtır.” buyurmuştur. Ki, bu hadisi şerifte ifade edilen vücut, et ve kemikten ibaret olan insan bedeni değildir. Bu vücut; Kulun cehaletle var olduğunu zannederek kendine nispet ettiği ve gizli şirk olan vücudu varlığıdır. Bunu ifade ile Hz. Resulullah Efendimiz; “Ben ümmetimin açık şirkinden değil gizli şirkinden korkarım.”  buyurmuştur.
      Buna göre; leddun-i yönüyle fitre sadakası, kulun “vücut günahı” olan “gizli şirk” ten temizlenmesini ve arınmasını ifade eder. Bu sebepten fitre bayramı namazında imamlar Fatiha’dan sonra, zammı süre olarak genellikle “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) ayeti veya benzeri ayetleri okurlar.
      İşte bu temizlik ve arınma, zahiri olarak yani şeriata göre sadaka verilerek yapılır. Ve sadakalar kulun bedenini ve malını temizler, fakat kul’un gizli şirk pisliğini temizleyemez. Bunu beyanla Kuran’da; “…müşrikler pistir…” (Tevbe, 28) buyrulur. Ki Şirk pisliği, aynı zamanda Kuranı Kerim’deki; “Allah kendisine ortak/şirk koşulmasını affetmez” (Nisa-48-116) ifadesinde olduğu gibi, affedilmeyen bir günahtır. Ve affedilmeyen günah olan şirk için yine kuranın “…Allah’a şirk koşma, çünkü Allah’a şirk koşmak, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lukman, 13) beyanından anlaşıldığı gibi büyük zulümdür. İşte hiçbir günahla mukayese olunmayan vücut günahı, büyük zulüm, affedilmeyen günah ve pislik olan şirk’ten kulun temizlenip arınmasının çaresi tevhittir. Ve Hadisi şerifte buyrulduğu gibi, nasıl açık ve gizli olmakla şirk iki kısım ise, tevhit te şeriat tevhidi ve tevhidi hakiki olmak üzere iki kısımdır.
      Buna göre şeriat tevhidi, kelimeyi tevhidi kalbi ile tasdik edip dil ile söylemekten ibarettir. Ki bir kimse, “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah / Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.” kelimesini kalbiyle tasdik edip dili ile söylemekle açık şirkten (müşriklikten) arınır. Ve şeriat tevhidine girerek, gayrı Müslimlikten (İslam dışılıktan) kurtularak, İslam dininin mümini olur. Bunu ifade ile Cenab-ı Hak, Şeriat tevhidinin dışında kalmış olan ehli kitaba, yani Hırıstiyan ve Yahudilere hitaben; “De ki ey ehli kitap sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze/kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi rab’ler edinmeye-lim” (Ali İmran, 64) buyurur ki, bu ayetin muhtevası tevhittir. Çünkü ehli kitap ve müşrikler Hz. Resulullah’a iman etmediklerinden, yani “Muhammeden Resulullah- Muhammed Allah’ın elçisidir.” demedikleri için, hatem / son peygamber olan Hz Muhammed’in (sav) tebliğindeki tevhit’ten mahrum kalıp, “la ilahe illallah–Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyemiyorlar. Ve onlar Allah’ı beşer’e yani insana benzettiği için, Allah’a açıkça şirk koşuyor ve müşrik oluyorlar. Bunu ifade ile Kuranda; “Yahudiler Üzeyir Allah’ın oğludur dediler, Hıristiyanlarda Mesih, Allah’ın oğludur dediler…” (Tevbe, 30) buyrulur.
      İşte böyle açık şirk ehli olan gayrı Müslim (İslam dışı) müşrikler, “…Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi Rabb’ler edinmeyelim…” (Ali İmran, 64) Kur’an-ı Kerim’in davetine uyarlarsa, onlarda Hz Muhammed’in tebliğine uymuş olup “Lailahe illallah Muhammeden Resulullah” ikrarı ile tevhit dininin mümini olurlar. Ve açık şirkten kurtulup, şeriat’ın tevhidine dâhil olurlar.
      Böyle şeriat tevhidine dâhil olup ta açık şirkten arınan bir kul, gizli şirkten ise kurtulmuş olmaz. Kul’un gizli şirkten kurtulması için, tevhidin hakikatine daim zikir uyanıklığı ve meratibi ilahi olan tevhit makamları müşahedesi ile ulaşması gerekir. Ki, ancak o zaman kul tevhidi hakiki irfanı ile gizli şirk’ten arınıp kurtulur. 
      Vücut günahı olan gizli şirkten kul’u temizleyerek kurtaran tevhidi hakikiyi ifadeyle Hz Peygamber Efendimiz; ''El fakr’u fahri, el fakru fahri, el fakru fahri /  fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır.” buyurmuştur ki, bu hadisi şerifte beyan edilen fakirlik, mal mülk fakirliği değildir. Çünkü Hz. Resulullah (sav) maddi yönden zengin bir kimse idi ve ticarat yapan bir tüccardı. Hiç fakir kimse sermayesi olmadan tüccarlık yapabilir mi? Yapamaz. Ayrıca Kuran’da; “Seni fakir buldu da zengin etmedi mi?” (Duha, 8) beyanı vardır. Pir Seyit Muhammed Nur Hz; “Resulullah efendimiz için, bazı kimseler madden fakirdi, yok hasırda yatardı, ekmek bulur katık bulamazdı derler. Bunların hepsi uydurma, yalan olup Hz. Peygambere iftiradır.” diyor. Velhasıl Hz. Resulullah Efendimize madden fakirdi demek, yukarıdaki ayeti inkar etmek olur ki, Hz. Peygamberin iftihar ettiği fakirlik, tevhidi hakikinin fenafillah keşfi irfanıyla, gizli şirk ve vücut günahı olan nispet varlığının fenası / yokluğu olan fakirliktir.                 
      Bu fakirliği Hz. Resulullah’ın üç defa tekrar etmesi ise, nisbet varlığın üç tesir ile kulda gizli şirk oluşturmasındandır.
Bu tesirin birincisi, kulun kendine ve âleme nispet ettiği fiiller yönündendir. İkincisi, kendine ve âleme nispet ettiği sıfatlar yönündendir. Üçüncüsü ise kendine ve âleme nispet ettiği vücut yönündendir. Velhasıl Hz. Resulullah nispet fiilinin, sıfatlarının ve vücudunun olmaması itibarıyla fakirdi ve bu fakirliği ile iftihar etti.
      İşte bir kimse bu varlıklar Hakk’ın iken, cehaletle bunlara sahip çıkıp cümle faaliyette Allah Fail iken ben Fail’im, cümle sıfatta Mefsuf Allah iken, ben Mefsuf’um, cümle varlıkta cenabı Hak Mevcut iken, cehaletle kendi nispetlerini var zannetmesi onun vücut günahıdır. Ve kul’un cehaletle var zannederek işlediği vücut günahını, tevhid-i hakiki irfanı ile fena / yok etmesi, onun ledduni yönden fitre vermesi olup, “gizli şirk” pisliğinden arınıp “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) beyanındaki ledduni hikmet gereğince temizlenmesidir. Ve ilmi hakikate göre fitre sadakasının verilmesidir.
      İşte böyle hakikate göre fitre veren bir kul ancak bayram namazının hakikatine ulaşıp, rabbine vuslat neşesi ve zevki ilahi ile zevklenerek bayram eder. Ki böyle irfana mazhar olan arif ve kâmil bir kulun nazarında Hakk’ın hüsnü cemalinden (güzel yüzünden) başka bir müşahede olmaz. Çünkü onun kendi nispet varlığı fena / yok olduğundan o yokluğuyla Hakk’ın mevcuttaki zuhuru müşahedesine erişir. Ve Kuran’ın; “…Siz yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) beyanı mazhariyetiyle o, her nereye baksa Hakk’ın veçhinden / yüzünden başka bir şey görmez. Ve daima rabbin hüsnü cemali (güzel yüzü) müşahedesi ile bayram yapar. Ki bunu ifadeyle Hacı Bayramı Veli Hz;

“El fakru fahri el fakru fahri”
Demedi mi âlemler fahri

Fahrinin zikrin fahrinin zikrin
Mahv u fena da buldu bu gönlüm

Bayramım imdi bayramım imdi
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm diyor.

      Ayrıca Bu bayramın üç gün olması Rabbin vechinin zat, sıfat ve ef’al tecellileriyle kuluna gözükmesinden dolayıdır. Ki, bu üç tecelli müşahedesine ulaşan bir kul, ebediyen cümle âlemlerde rabbini müşahede bayramının neşe ve zevki ile yaşar. Allah her şeyi en iyi bilendir.
      Fitre sadakasının ve bayramının ledduni hikmetin dair açıklama burada hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Fitre sadakasının ve bayramının hakikatine ulaşmayı ihsan etmesi niyazıyla âlemlerin Rabbine hamd, Hz. Muhammed’e (sav) ve evladı resule selam olsun.    
                                                                                      
                                                     
                                                                            Nejdet Şahin
                                                                                

16 Haziran 2016 Perşembe

En fazla suistimâl edilen ZEKAT ibadetinin zahiri ve leddun-i yönden yorumu

Kullarına maddi ve manevi nimetlerini ihsan ve lütfeden Allah övülmeye layık olandır. Selam Hz. Muhammed’e (sav) evladı resule ve onların izinden gidenlere olsun.  

          Zekâtın zahiri yönü: Zekât kuranın birçok ayetinde mali, yani malla mülkle yapılması açıkça ifade edilen farz bir ibadettir. İnfak ise kulun Allah’ın rızasını kazanmak için muhtaçlara malı veya nakdi ile yardım etmesidir. Bu bakımdan infak, farz olan zekâtı, vacip olan kurban ve fıtır sadakası ile her türlü hayrın ifadesidir. Kurandaki "…Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: "Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin." (Bakara-219) beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, bir mümin kendinin ve bakmakla mükellef olduklarının asıl ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kalan zekâta tabi mal veya nakdinden muhtaç olanlara vermesi, Allah’ın emridir.
Yine kurandaki; “Sadakalar/zekât malları Allah'tan bir farz olarak sadece şunlar içindir: Fakirler, düşkünler, sadakalarla ilgilenmeye memur edilenler, kalpleri yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar, özgürlüğünü yitirmiş olanlar, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış kişi. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.” (Tevbe-60) ayet beyanı ile Cenabı Hak, sadakanın / zekâtın kimlere verileceğini de bizlere açıkça belirtiyor. Buna göre zekât; ayet’te vasıfları belirtilen muhtaçların, zekât verecek durumdaki zenginlerden alacağıdır.
Zekât zahiren toplumsal bir ibadet olup, eğer zekât Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru ifa edilirse, o toplumda sosyal rahatsızlıklar önemli ölçüde azalır. Çünkü toplumsal rahatsızlıkların önemli bir bölümü ekonomiktir.
       Yüce Allah Kuranda; “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” (Ali İmran-189) Ve “De ki mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım sen mülkü dilediğine verirsin dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltirsin dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kaadirsin ” (Ali İmran -26) buyurur. Ki zengin müminler, bu ilahi beyanlardaki iman ve şuur ile mülkün sahibi Allah’tır, ben ise o mülkün bu âlemdeki bekçisiyim ve onunla imtihan olunuyorum anlayışıyla infaklarını yapıp, muhtaç olanlara zekât ve sadaka dağıtması gerekir.
        Yine kurandaki; “Sana, neyi infak edip vereceklerini soruyorlar. De ki: "İnfak ettiğiniz mal ve nimet; ana-baba, yakınlar, yetimler, yoksul ve çaresizlerle yolda kalan için olmalıdır…" (Bakara-215) Ayeti ile infak edilecek muhtaçların kimler olduğunu yüce Allah kesin ve net ifadeyle bizlere apaçık bildiriyor.
      Buna göre infakta öncelik anne, baba, akraba, komşu, mesai arkadaşı vb. gibi sosyal yönden yakın olanlardır. Bunlar içinde anne ve baba muhtaç ise, yılda bir kere verilen zekâtla gözetilmeyip her zamanda infak edilerek bakılır. Zekat verilip infak yapılırken kardeş akraba, komşu gibi yakınlar öncelikle gözetilmelidir. Ve zekât muhtacın zengindeki hakkı olduğundan, eğer zekat muhtaç olmayana verilirse zekat verilmiş olmaz. Bu aynı, Ali’ye borçlu olduğu halde kişinin borcunu gidip Ahmet’e ödemesi gibidir. Ki, Ahmet’e ödeme yapmakla alacaklı olan Ali nin borcu ödenmiş olmaz. Bunu beyanla bazı âlimler “zekât’ın muhtaç olana verilmediği sonradan anlaşılırsa zekât verilmiş sayılmaz. Ve zekâtın tekraren muhtaç olanı arayıp bulunup ona verilmesi gerekir” demişlerdir.
Bu itibarla zekât ve infak eğer akraba komşu gibi yakınlara verilirse, ehline verilip verilmediğinden şüphe ve tereddüt de olmaz. Çünkü herkes kardeşinin akrabasının ve komşusunun muhtaç olup olmadığını kendisi gayet iyi bilir.   
      Fakat maalesef günümüzde kardeş, akraba, komşu gibi muhtaç ve fukaranın hakkı olan zekat ve infaklar, bazı cemaatler tarikatlar ve kurumlar tarafından kurs, burs, hizmet, dava vb. isimler adı altında organize olunarak pervasızca toplanıyor. Ki bunlar halkımızın zekât ve infakının büyük bir kısmını ele geçirdiklerinden, kardeş akraba ve komşu gibi muhtaçlığından emin olunan fakire fukaraya infakın verilmesi engelleniyor. Ve kuran’ın zekat verilecekler olarak apaçık tanıttğı fakir, fukara, yetim ve muhtaçlara zulüm yapılıyor. Ve bu engelleme zulmü, mümin bir zenginin zekâtının Allah’ın emri gereğince yerine varıp varmadığı tereddüt ve şüphesini de getirir. Ki yakınlarındaki muhtaçlığından emin olunan akraba, komşu ve sosyal yakınları bırakıp, bu organizasyonlara infak yapmakla belki zekât verilmemiş olur. Ve tekraren muhtaç olanın bulunup ona verilmesi gerekebilir.
Buna göre, kuranın açıkça ve kesinlikle belirttiği gibi zekât, muhakkak ve öncelikle akraba komşu vb. sosyal yönden yakın olan muhtaçlara verilmesi gerekir.  
     Bu infak ve zekât vermekle alâkalı mevzularda toplumun kafası karşık olup, bu konunun yetkili kurum ve uzman alimleri maalesef toplumun kafa karışıklığını çözecek görüş ve fetvalar üretmedikleri gibi bunlar, yetki ve otoritelerini bu konuda didinerek çözüm getirmeye gayret edenleri diskalifye etme ve engelleme yönünde kullanıyorlar. Bu yetkili kurum ve sözde uzmanların beceriksizliklerinden ve yetersizliklerinden, halâ 1200 1300 yıl önce verilmiş fetva ve değerlerle müminler zekât ve infak yapıyorlar. Mesela, bu konuyla alakalı kitapların ve âlimlerin birçoğu, yaklaşık 80 gram altının, yaklaşık 560 gram gümüşün, 40 adet küçükbaş hayvanın, 30 adet büyükbaş hayvanın zenginlik sınırı olduğunu beyan ediyorlar. Ki bu değerlerin zenginlik sayıldığı zamanlarda 80 gr altın, 560 gr gümüş, 40 adet koyun keçi vb. küçükbaş, 30 adet büyükbaş sığırın fiatı birbirine eşit değerler taşıdığından, bunlara sahip olanlar zengin kabul ediliyordu. Yani 80 gr altın, kırk küçükbaş ve 30 büyükbaş parası ile eş değerdeydi. Keza 560 gr gümüşte, aynı şekilde 40 küçükbaş 30 büyük baş değerindeydi. Oysa günümüzde bu zenginlik değerleri çok değişmiş 560 gr gümüş yaklaşık iki koyun değerinde olup bir adet büyük başın değeri kadar bile etmez. Keza günümüzde 80 gr. Altın yaklaşık 10 adet koyun veya bir ya da iki büyükbaş değerindedir.
       Velhasıl zekât ibadetini yerine getirme sınırı, günümüz şartlarına ve günümüzün mali ve ekonomik alet ve enstürümanları ile düzenlenip müminleri 1200, 1300 yıl önceki verilmiş fetvalarla amel etmekten acilen kurtarmak gerekir. Ayrıca zekât ve infakların öncelikle akraba ve sosyal yönden yakın olanlara verilmesi özendirilip, bunların cemaat tarikat ve çeşitli kurumlar tarafından gasp edilişi önlenmelidir.
Yüzde 99 u Müslüman olan milletimizin hazinesinden maaş alıp hayatiyetlerini devam ettiren yetkili kurum ve uzmanların bunları düzenleyerek, toplumun önünü açıp kafa karışıklıklarını gidermesi onların vebâli olup asli görevleridir.
        Böyle akraba ve komşu gibi yakın fakir muhtaç ve yetimlere zekatın verilmesini engelleyip, ‘illa bizim kursa bursa veya bizim hizmete bizim davaya zekatları verin, biz sizin verdiğiniz infakları Allah yolunda harcıyoruz, bize verirseniz zekatınız kabul olur,’ gibi ifadelerle müminleri aldatanların ürettiği bir saptırma daha vardır, o’da; ‘herkese zekat verilmez ancak ehil olana verilir ve biz abdestinde namazında olanlara dağıtıyoruz’ yalanıdır.’ Çünkü kuran beyanlarından anlaşıldığı gibi Cenabı Hak, namaz kılana abdest alana zekât verin demediği gibi, muhtaç olana verin diyor. Ayetteki “...kalpleri yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar..” (Tevbe-60) ifadesinden de açıkça anlaşıldığı gibi, İslam dışı olanlara, yani Müslüman olmayanlara dahi eğer muhtaç ise zekât verilip infak yapılır. Bu itibarla; ‘Zekâtı bize ver, biz namazlılara abdestlilere ve Allah için harcarız demek,’ büyük bir saptırma ve yalan olup, fakirin yetimin mutacın hakkı olan infak ve zekâtı gasp etmektir.
Bunlar çeşitli ünvân ve isimlerle faaliyet gösterip hizmet, dava, burs, kurs, deyip halkı soyuyor ve fakirin, yoksulun, garibanın zengindeki alacağı hak olan zekât, kurban, sadaka gibi infakı kendi organizasyonlarına aktararak, zekât ve yardımın fakire, yoksula gitmesini engelleyip fukaraya zulüm ediyorlar. İşte bunları beyanla Kuranda; “Gördün mü o dini yalan sayanı, işte odur yetimi itip kakan. Yoksulu doyurmayı özendirmez o, vay haline o namaz kılanların ki namazlarında gaflet içindedir onlar. Onlar riyaya sapandır, onlar gösteriş yaparlar ve onlar yardıma, zekâta engel olurlar.”(Maun 1…7) Buyrulur.
    Velhasıl, buraya kadar infak ve zekât ibadetinin zahirine yönelik bazı önemli gördüğümüz hususlarından bahsedildi. Fakat “İslam’ın her temel değerinin ledduni hikmeti olduğu” gibi, kuranın her birkaç sayfasında sıkça bahsedilen zekât ibadetinin de ledduni hikmeti vardır. Ve bu hikmetleri araştırmak şüphesiz kulların kemale ulaşıp insanı kâmil olabilmelerinde gidecekleri yegâne yoldur.

      Zekat’ın ledduni hikmet yönü: Nasıl ki zahiri açıdan, yani şeriata göre zekat herkes tarafından değil de zengin olan tarafından ifa edilen bir ibadet ise, Hakikati itibarıyla da zekat ve infak; ilim irfan ve kemalat zenginliğine mazhar olan alim, arif ve ehli kemal tarafından, cahil olup ilim ve irfanın mahrum ve muhtaçlarını irşat ederek yapılır.
Bunu ifadeyle kuranda; “Güzel, yapıcı bir söz, bir bağışlama, ardından bir eziyet gelen sadakadan daha üstündür..” (Bakara-263) buyrulduğu gibi, “... Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, başkalarına pay çıkaranlardır / infak edenlerdir.” (Şura-38, Fatır-29) beyanı vardır. Bu ayette geçen “rızık” ifadesi, hem zahiri mal mülk nimeti zenginliğidir, hem de manevi nimetler zenginliğidir. Bu itibarla manevi nimetlerin en hayırlısı ilim ve irfandır ki, bunu “...De ki Rabbim ilmimi arttır” (Taha-114) “... Ve kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir…” (Bakara-269) Ayetleri açıkça ifade eder.
      İlim sahibine âlim denildiği gibi irfan ve hikmet ehline arifibillâh denir. Pir seyyid Muhammed Nur Hz. leri; “İlim akılla tahsil edilir, irfan ise müşahede ile tahsil edilir.” Buyurur. Bu itibarla her âlim de muhakkak ilim vardır fakat irfan olmayabilir. Eğer bir Âlim de irfan yoksa hikmette olmaz. Fakat her arifte muhakkak ilim olduğu gibi o, irfaniyeti ile hikmetin de mazharıdır.
Bundan dolayı âlimler tahsil ettiği ilim ve ihtisasına göre halkı irşat ederek onlara yol gösterip halkı aydınlatırlar.  İşte bu yol gösterip aydınlatma, o âlimin ilim zenginliğinden dağıttığı zekat olup o ilmin mahrumu ve muhtaçlarına yaptığı manevi infaktır.
         Arif ise, ilim ve irfan mazharı olmakla kendinde ve cümle eşyada mevcut olan rabbine kavuşmuş olan kâmil kuldur. Ki insanın yaradılışının yüce amacı, bu imtihan alemi olan yeryüzünde yaratıcısını bulup rabbine vasıl olmasıdır. İşte bu yaradılışın yüce gayesine erişebilmesi için her mümin, arif ve ehli kemalin infak ve zekatına muhtaçtır. Bunu ifade ile cenabı Hak; “…eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun" (Nahl-43) “…sorun zikir ehline eğer bilmiyorsanız” (Enbiya-7) buyurur. Çünkü arif ve kâmilin infakı olan irfana mazhar olmayan mümin bir insanın, bu imtihan âleminde yaradılışının yüce gayesine ulaşıp rabbine kavuşması mümkün değildir. Ancak kâmilin irşadı ile bir kul yaratıcıya vuslat edebilir. Bunu beyanla yüce Allah; "Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na varıp kavuşmaya vesile arayın. O’nun yolunda mücahede/gayret edin ki felaha/kurtuluşa eresiniz" (Maide-35) buyurur. Ehli kemal; bu ayetteki “vesileden” maksadın, zamanın kâmil mürşidi olduğunu ifade etmişlerdir.
          Bu itibarla, bu alemde yaşayan her mümin ölmeden, yani bu alemden göçmeden önce kamili bulup onun infakı olan irşattan nasiplenerek, arif ve ehli kemal arasına karışması gerekir. Bir kimse kamilin infakı olan irşat olmadan bu alemden göçerse o, bir daha irşat bulamaz ve cehalet perdesini kaldırıp rabbine kavuşamaz. Ve böyle bir kul var olduğu her yerde, yani dünya kabir ve ahiret âlemlerinde ebediyen rabbinden perdeli olur ve rabbini müşahede edemez. Bunu ifadeyle kuranda; “Bu Dünyada kör olan ahirette de kördür” (İsra-72) buyrulur. Çünkü insanın imtihan yeri, bu yeryüzü olan dünya âlemidir. Ve Rabbini müşahede irşadı sadece bu yeryüzü olan imtihan âleminde olduğu için, bir kulun bu âlemde kâmili bulup onun zekât ve infakı olan irşadından nasiplenmesi yegâne gereklilik olduğundan Cenabı Hak, hem de iman sahibi olan müminlere hitaben; “Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman Allah’a ve Resulüne icabet edin..” (Enfal-24) Diyor. Dikkat edilirse bu ayetteki muhatap müminlerdir ve Mümin hayat bulmaya yani dirilmeye çağrılıyor. Ki bu dirilme; bir kimsenin taklidi iman veya istidlal/delilli imanla Mümin olduğu halde, hakiki / kâmil imanla şereflenmesinin diriliğidir. Bu dirilik aynı zamanda cümle alemlerde mevcut olan rabbine vuslat eden arif ve insanı kamil kulluğuna erişme diriliğidir.
       Çünkü üç kısım imanla mümin olunur. Birincisi imanı taklittir, imanı taklit müminlerinin imanı çok zayıf olup bunlar annesinden, babasından hocasından duyduklarıyla yetinip, yaratıcı hakkında bir araştırma ve tefekkürü olmayan müminlerdir. İkincisi imanı istidlal yani delillerle yaratıcıyı araştırarak türlü delillerle Hakk’ın eserlerini görüp, gördüğü eserlerini delil yaparak Allah’a iman eden müminlerdir. Üçüncüsü ise imanı hakikidir ki kendinde ve cümle eşyada mevcut olan rabbine kavuşmuş hakiki kâmil imanla mümin olanlardır. Ki bu imanı hakiki müminleri var oldukları her âlemde rabbinden gayrı müşahede etmeyip daima rabbine vuslat keyfiyeti ile yaşarlar. Bu itibarla ayette ifade edilen ve mümine hayat verecek olan dirilik hakiki / kâmil mümin diriliğidir. İşte Bu diriliğe ulaşmak için, imanı taklit ve imanı istidlal müminlerinin zamanın mürşidi kâmilinin ilim irfan zekât ve infakından muhakkak nasiplenmeleri icap eder. Bu nasiplenme, onların da yaradılışlarının yüce gayesine uygun arif ve kâmil kulluğa erişmeleri için kesinlikle, muhakkak gereklidir.
    Çünkü Hz. Resulullah efendimizden sonra hidayet daveti, âlimler ve kâmil mürşit tarafından yapılır ki, Pir seyyid Muhammed Nur Hz; “hidayatin baş mazharı Hz. Muhammed (sav)’dir, onun temsilcileri ise âlimler ve kâmil mürşittir” buyurmuştur. Resulullah efendimizin bu temsilcileri hakkında Cenabı Hak; “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyilik ve güzelliği belirlenmiş olana özendirirsiniz, kötülük ve çirkinliği belirlenmiş olandan sakındırırsınız..” (Ali İmran-110) Ve “Rabbin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir tarzda mücadele et…” (Nahl-125) Buyurur.
        Resulullahın bu temsilcileri, mazhar olduğu marifet ve kemalatı tebliğ etmekte hiç tereddüt etmezler ve hiç üşenmezler. Hz. Ali’nin “ilim sarf edildikçe artar” dediği gibi onlar, ruhani manevi zenginliklerini muhtaç ve mahrumlara sarf edip onlarla paylaşırlar. Onlar tevhidi hakiki marifetiyle fenafillah ve bekabillah keşfi marifetiyle yaşadıkları gibi, bu marifeti yaşatmak için fedakâr ve gayretli olurlar. Bunlar tevhidi hakikinin mahrum ve muhtaçlarını arar bulurlar ve onların da fenafillâh ve bekabillâh müşahedesine erişmeleri için onlara infakta bulunurlar. Ve bu yolda yani mahrum ve muhtaçlara infakta maddi ve manevi fedakârlıkla gayret göstermeleri onların mazhar olduğu ruhaniyeti ve kemalatı arttırır. Bunu ifadeyle cenabı Hak; “...sadakalar karşılığında artışlar getirir...” (Bakara-276) buyurur.
      Nasıl ki, zahiren zenginin malında fakirin zekat hakkı varsa, arifin irfanı da Allah’ın bağışı olup, arif ve kâmilin irfaniyetinde de mahrum ve muhtaçların hakkı vardır. Bunu beyanla kuranda, “Bunların mallarında belirli bir hak vardır: Yoksul ve yoksun için. (Meariç-24,25) buyrulur. Kamil arif bir kul, Mazhar olduğu İrfan ve ruhaniyetin Hakk’ın bağışı olduğu şuuru ile muhtaçları arayıp bulmaz ve bunlara infakta bulunmazsa, ondan Hakk’ın bağışı kesilir ve o arif, irfan fakiri olur. Kendisine Hakk’ın lütfettiği irfanı mahrum ve muhtaçlara infak etmekte gayret göstermeyip maddi ve manevi fedakarlıkta bulunmaması, arifin irfaniyet ve ruhaniyetinde donukluk ve gerilemeye sebep olur. Ve mazhar olduğu ruhaniyet ve marifet zenginliği azalarak zayıflar ve onun sözleri ruhaniyetten mahrum ve cılız olur. Ki bu bağışın kesilmemesi için Hz. Ali’nin; “Ey Rabbimiz! Bize hidayet ettikten sonra kalplerimizi döndürme bize leddunun dan bir rahmet ver. Muhakkak ki Sen, yalnız sen Vahhâb'sın, bol bol bağışta bulunansın.” (Ali İmran-8) ayetini sıkça okuyarak dua ettiği rivayet edilir.
       Bu bağış mazhariyeti ile infakta bulunan ehli kemal’in, gayret ve infakları karşılığında maddi hiçbir beklentisi olmaz. Ve infakta bulunduğu mahrum ve muhtaçlara asla maddi ve beşeri bir külfet yüklemez. Bu onların değişmez özelliklerinden olup, bir mürşidin Kâmil olmasının da en belirgin özelliğidir. Bu konuda yüce Allah, ”Biz seni sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. De ki bu hizmetime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben ancak dileyen kişinin Rabbine doğru bir yol tutmasını istiyorum“ Furkan (56-57) buyurur. Yine Kuranın’ birçok ayetinde peygamberlerin dilinden ; “…ben bu iş için sizden bir ücret/ödül istemiyorum. Benim ücretim/ödülüm yalnız âlemlerin Rabbindendir” Şuara (109-127-145-164-180) buyrulur. Ki bütün bu ayetlerde açıklandığı gibi, velayet irşadı ile infakta bulunan bir mürşidin, bu infakına karşılık her hangi bir maddi külfet ve ücret yüklemesi, o mürşidin kâmil olmayışının en büyük alametidir. Velhasıl arif ve kâmil, mazhar olduğu marifet zenginliğini infak ederken bu zenginliği bağışlayan Allah’a şükrederek, “Zekâtı vermek için faaliyettedir onlar.” (Müminun-4) ilahi beyan gereği daima, manevi zekât ve infak gayreti ile yaşar.
        Kuranı kerimde; “Yine yola koyuldular. Biraz sonra bir kente geldiler. Kent halkından yemek istediler, ama onlar bu ikisini konuk etmekten çekindiler. Orada, yıkılmayı bekleyen bir duvara rastladılar; genç adam tuttu onu onardı. Musa "İsteseydin buna karşılık bir ücret elbette alırdın." dedi. Dedi ki: "İşte bu, seninle benim aramın ayrılmasıdır..." (Kehf-77,78) Buyrulur. Ki bu ayette Hz. Musa ile Hızır’ın, yolculuklarında uğradıkları ve kendilerine yiyecek ve içecek vermeyen şehir halkının duvarını, Hz. Musa’nın ‘bunlar bize yiyecek içecek vermedikleri halde duvarlarını neden yapıyorsun, bari karşılığında yiyecek içecek alsa idik’ diye itiraz etmesine rağmen Hızır’ın imar etmesi ifade ediliyor.
Ki, bu ayetin ledduni manası şöyledir; Hızır ve Hz. Musa’nın gittiği O şehir, şeriat ahkâmına tabi olup o ahlak üzere yaşayanları ifade eder. Bir peygamber veya veli, böyle bir halk ile yaşayıp sohbet etse de onlar dinin sadece şeriat ahkâmı ile yetinip, İslam’ın ledduni marifetinden uzak ve nübuvet velayet irfanından mahrum oldukları için, onların bir peygamberi veya veliyi besleyip gıdalandıracak kemâlat ve irfaniyetleri olamaz. Bu sebeple nebinin ve velinin ruhani açlıklarını ve ihtiyaçlarını gideremezler. Fakat buna rağmen Hızır, şeriat ahkâm ve ahlâkıyla yaşayanların tevhidi hakikiye olan istidat duvarlarını imar etti. Ve buna itiraz eden Hz. Musa ya “...Duvar, o kentte yaşayan iki yetim oğlanındı. Altında, oğlanlara ait bir define vardı...” (Kehf-82) dedi. Ve o “iki yetimin” hakkının korunması için bu duvarı yaptığını ifade etti. Yani Hızır o şehir halkı olan ehl-i şeriat ile ilgi ve münasebet duvarını imar ederek, onlara irşat ile infakta bulundu.
      Bu hadise; her insanın doğuştan potansiyelindeki sahipsiz iki yetim olan Nübüvet ve velayet ruhaniyetinin açığa çıkıp, o kişi de arif ve kâmil insan olsun diye hiçbir ücret vb. karşılık almadan Hızır’ın, gayretle çalışmasını ifade eder.  
     Hızır; zamanın Kâmil mürşididir ki, Hızır’ın ölümsüz ve her zaman sağ olması yeryüzünde Kâmil’in her zaman mevcut olmasının ifadesidir. Velhasıl Hidayetin davetçisi olan ehli irfan ve ehli kemal her zaman var oldukları bu imtihan âleminde, Allah’ın ihsanı ve lütfu ile mazhar oldukları ledduni marifet ve kemalatlarıyla, manevi zekât ve infakı, mahrum ve muhtaçlara hiçbir maddi karşılık beklemeden ifa ederler. Bizler de bu ledduni infaktan nasiplenenlerden oluruz inşallah. Her şeyi en iyi bilen Allah’tır.

                                                                                Nejdet ŞAHİN

29 Mayıs 2016 Pazar

RAMAZAN AYI


Hamdulillah kim yetişti ramazan

Kalbimiz buldu hayat ve Cavidan


       Hac ibadeti ömürle, zekât ibadeti seneyle, (yılla) namaz her gün beş vakit saat’la kayıtlı olduğu gibi, oruç ibadeti ramazan ayı ile kayıtlı farz ibadettir. Bunu beyanla kuran’da; “Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kur'an, onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; O sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah'ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır.” (Bakara- 185) Buyrulur.

      İslamın her temel değerinin şeriata taalluk eden zahiri yani dış yönü olduğu gibi, hakikata taalluk eden batın yani iç yönü vardır. Orucun şeriata taalluk eden zahiri yönü; Ramazan ayına ulaşan müminin ramazan ayı bitene kadar, sahur olan sabahtan akşam olan iftar vaktine kadar yemekten, içmekten ve orucu bozacak şeylerden imsak etmesidir. Yani orucu bozacak şeylerden kesilip uzak kalmasıdır. Her kim bu şekilde ramazan ayında oruç tutarsa o kimse, Allah’ın emri olan oruç farziyetini yerine getirmiş olur.

     Orucun hakikata taalluk eden yönü ise, Kul’u rabbin’den ayıran masivadan / gayrıyetten imsak edilmesidir. Yani Hak’tan ayrı olan her şeyden kul’un uzak kalıp kesilmesidir. Ki bu oruç, ramazan ayı ile kayıtlı olmayıp her zamanda tutulan daim oruçtur. Bir kimse ancak bu oruçla Hakk’ın gayrısı olan masivadan, yani kulu rabbinden ayıran her bir şeyden imsak edip kesilir ve rabbine kavuşmakla iftar eder. Bunu ifadeyle Hz.resulullah efendimiz; “Oruçlunun iki sevinci vardır, biri iftar ettiği zaman, biri de rabbine kavuştuğu zamandır” Diyor. Ki hadiste geçen sevincin biri şeriat orucunu tutanın iftar sevincidir, diğeri ise hakikat orucunu tutanın rabbine vuslat / kavuşma sevincidir.       

    Gelmiş geçmiş ve mevcut cümle ehl-i kemal ve arifibillâh, hem ramazan ayında yemekten içmekten ve orucu bozacak şeylerden imsak ederek orucunu tuttuğu gibi, orucun hakikatı gereği daima tüm masiva ve gayrıyetten imsak ederek Hakk’a vuslatla / kavuşmakla iftar etmişlerdir. Ve resulullah efendimizin buyruduğu her iki sevinci tatmışlardır.

      Bu itibarla, mesleki resul-u Melami salikleri ve kâmili, muhakkak ramazan ayında orucunu tatmakla beraber, orucun hakikatı gereği cümle gayrıyetten imsak ederek rabbine vuslat iftarı ile yaşadıkları için Malik Efendi Hz. Allaha hamdolsun ki ramazan ayı gelip yetişti de, kalbimiz hayatı câvidan buldu diyor. Yani ramazan orucunu tutmakla baraber orucun hakikatı mazharıyeti gereği, Hakk’a kavuşma iftarıyla daimi ve ebedi dirilikle kalbimiz hayat buldu, demektir. 


                           Serteser hep nurula doldu cihan

                           Arş u ala hem zemin ve asuman


      Ramazan ayı geldiğinde cümle İslam âleminde iyiliklere, yani rahmet-i rahime yönelik değişiklikler olur ve bu değişiklikle müminler, hayır ve hasenata daha çok rağbet ederek önem verirler. Zekâtlar, sadaklar, infaklar genellikle ramazan ayında verilmeye gayret edilir ve bu ayda oruçlu olunduğu için günahlardan uzak kalmaya daha dikkat edilir. Bu ve benzer davranışların sergilendiği ramazan ayının gelmesi, müminler için hidayet yüklü rahmet-i rahimin galip ve hâkim olduğu bir iklimi oluşturur.

     Ramazan ayına mahsus olan orucun hakikatı ile gayrıyet ve masıvadan imsak ederek Hakk’a kavuşmakla iftar etmek ise; Kişinin nazarında yani müşahadesinde, kendinde ve cümle âlemde Hak’tan gayrı bir şey bırakmadığından o kul, her nereye baksa Hak’tan gayrı görmez. Ve böyle bir kulun nazarında “Allah göklerin ve yerlerin nurudur…” (Nur- 35) beyanı hikmetince daima rabbini müşahade nur-u aydınlığı hâkim olur.  

      Bunu ifadeyle; Ramazan gelince serteser (baştanbaşa) hep nurula doldu cihan. 'Arş u ala hem zemin (yeryüzü) ve asuman (sema, gökyüzü) buyruluyor.


                           Masiva savmını kim tuttu ey can

                           Oldu Hak maksûdı onun bi-güman


      Masiva; Gayrıyet, Hak’tan ayrı olanlar, Maksud; istenen şey, savm; oruç, bi güman; şeksiz şüphesiz, anlamlarına gelir. Bu itibarla; Orucun leddun-i hakikatı gereğince masivadan, yani Hak’tan gayrı olan cümle varlıktan imsak ederek / kesilerek, hakikat savmını/orucunu her kim tuttu ise, bi güman yani şeksiz ve süphesiz ehli zikrin ve ariflerin maksadı olan cenab-ı Hakk’a kavuşmak onun iftarı oldu, deniliyor.


                           Perhiz olan variyetten bil heman

                           "Vahtisaba" sırrı bildi sadıkan


     Perhiz; Var olan nimetlerden yasaklı olup onlardan uzak olmak ve yememek içmemek, variyet; varlıklar, nisbet varlıklar, vaktisaba; sabah, imsak vakti, sadıkan; sadıklar, anlamındadır.

       İlmi hakikata göre vaktisaba, kulun cehaletle kendinin ve cümle âlemin var olduğunu zannettiği nisbet varlıklardan / variyetten perhiz etme vaktidir. Ki bu vakit fenafillâh mertebeleri olan tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zat makamlarıdır. Ve gelmiş geçmiş cümle ehli kemal ve sadıklar bu fenafillâh makamlarının keşfi irfanına mazhar olmuşlardır.

Bunu ifadeyle vaktisaba sırrı nı, yani imsak ve sabah vaktinin sırrını cümle meslek-i resul sadıkları bilip arif oldular, demektir.     


                           Canın içre dinle Mâlik ramazan

                           Şafak verir hem nur-ı iman tâlian


         Daha evvel de beyan edildiği gibi imanı taklit, imanı istidlâl/delilli iman ve hakiki/kâmil iman olmakla iman, üç kısımdır. Ki hakiki imana mensub olan kâmil müminlerinin nazarında hep Hak olur Ve onlar, Hak’tan başka bir şey görmezler.

         Bunu beyanla Malik ef. Hz. kendini muhatap ederek bizlere; Ramazan ayındaki şeriat orucunu kesinlikle, muhakkak tut. Fakat bu orucu tutmakla yetinme. Hakikat orucunu da tut. Ve bu orucu görmek, işitmek, tadmak, dokunmak, koklamak, akletmek, idrâk etmek, hıfzetmek, hayal ve vehmetmek olan tüm zahir batın hislerinle / duyularınla müşahade ederek canında / ruhunda hisset. O zaman “Allah göklerin ve yerlerin nurudur…” (Nur- 35) imanının şafağına, yani yerlerde, göklerde, cümle âlemlerde ve kendi varlığında vahdet-i zat tecellisinin nur-u aydınlığına kavuşup, hakiki / kâmil iman tulûuna / doğuşuna mazhar olursun, diyor.                                                  

  

Şiir: Abdulmalik Hilmi Hz.

Şerh/açıklama: Nejdet Şahin