Aşağıdaki linke tıkladığınızda açılacaktır
MISRİ NİYAZİ DİVANI VE ŞERHİ
23 Nisan 2019 Salı
6 Mart 2019 Çarşamba
(Mevlid, Regaip, miraç, berat, kadir) KANDİL GECELERİNDEKİ HİKMETLER
Hamt, Son peygamber Hz Muhammed’e (sav) vahiy ettiği İslam dinin zahiri ve batını ile
kullarına ihsanda bulunan Allah’a mahsustur. Selama layık olan, cümle
peygamberlerin imamı Hz. Muhammed ve evladı resuldür.
Kuran’da “Allah katında/indinde din İslam’dır…” (Ali İmran-19) buyrulur. Ki Âdem (as) den Hz Muhammed’e (sav) kadar, insanlığa tebliğ ve irşat da
bulunan peygamberlerin öğretip tebliğ ettiği din İslam’dır. İslam dininin ise, şeriatla ilgi zahir (dış) yönü, bir de hakikati ile ilgili batın (iç) yani ledduni
yönü vardır.
İslam’ın şeriatıyla ilgili zahiri ilimler; namazda kıyam şöyle
olacak, secde böyle olacak, zekât şu şartlarda oluşur, orucun bozulup
bozulmadığı durumlar gibi ibadetlerin dış yönünü ve insanlar arasındaki hak
hukuk ve sosyal münasebetleri düzenler. Her mümin, İslam’ın zahiri olan şeriata
uygun olarak ibadetlerini ifa eder ve sosyal ilişkilerini buna göre düzenler.
İslam’ın ledduni hakikati yönüne
ait ilimler ise, ibadetlerin batını yani içeriği ile alâkalı olan
ilimlerdir. Meselâ hadisi şerifte “Namaz müminin miracıdır” buyrulur. Ki
bu miracın nasıl olduğu ve kul tarafından nasıl yapılabileceğini, Hac ibadeti Allah’ın
evini ziyaret olduğundan, Haccın hakikatinin ne olduğunu, zekât oruç vb. diğer
ibadetlerin batını, yani içi içeriği ile münasebetlidir. Ki, dinin zahir ve
batını değerlerine riayetle ancak olgun hakiki bir mümin olunup insan-ı kamil makamına ulaşılır.
Bu itibarla İslam dininin müminleri,
dinin zahir yönü ile kulluk yapmakla beraber dinin batınına taallûk eden yani
içeriği ile ilgili olan ibadetleri yapmakla da mükelleftirler.
Bir kul dinin sadece zahiri ile yetinir
de batınını ihmal ederse o kimsenin kulluğu yetersiz ve eksik olur. Eğer bir
kul, ben dinin batını / içeriği ile alâkadarım benim kalbim temiz ve niyetim
iyidir gibi ahvâl ile dinin zahiri olan şeriatını ihmal ederse, o kimsenin de
kulluğu yetersiz ve eksik olur.
Bunu beyanla din’de kulluğun kemal
bulması ve bir kimsenin insanı kâmil makamına
ulaşabilmesi, İslam’ın hem zahir hem de batın irşadı ile (aydınlanmasıyla)
ancak mümkündür.
Buna göre; dinin ledduni hakikatinden
nasipli olan arif ve ehli kemâl, şeriata uygun kulluğa kesinlikle riayet etmekle
beraber İslam’ın, zahir ve batın yönüne vakıf bir kulluk ifa ederek yaşarlar.
Bu sebeptendir ki İslam’ın batını ile daha
alâkalı ibadetlerden olan kandil
geceleri, dinin sadece zahiri ilimlerini tahsil etmiş olan hocalar ve âlimler
tarafından o gecelerin ledduni hakikatine uygun olarak değerlendirilemez. Ve
her kandil de gündüz oruç tutmak, gecesinde ise müminlere kaza namazı, nafile
namazı ve tespih namazı kılmak, o gece uyumamak gibi hep aynı şeyleri yapmalarını
söylerler. Ki bu aynı elinden rahatsız olana, başı ağrıyana, apandist ameliyatı
gereken vb. değişik dertleri olan hastaların hepsine aynı reçete ile şifa
dağıtmak gibi bir tuhaflıktır. Oysa bu
gecelerin her birisi diğerinden farklı manevi zenginliklerle doludur. Ve her
kandil gecesi ayrı ayrı ledduni anlam ve hikmetler içerir.
Kandil geceleri yıl içinde içerdiği hikmetlere uygun olarak mevlit, regaip, miraç, beraat ve kadir olarak isimlendirilmiş olup, hicri
takvime göre o yıl içindeki kandiller sırası ile mevlit kandili ile başlar,
sonra regaip, miraç ve berat kandilleri ile devam ederek, kadir kandili ile
tamamlanır vesselam.
Hicri takvimin Rebiul evvel ayının 12 sinde kutlanan mevlit kandili, isminden
de açıkça anlaşıldığı gibi, Hz. Muhammed’in (sav) bu yeryüzü âlemine unsur bedeni ile doğmasını ifade eder.
Ki mevlit Arapça bir kelime olup Türkçe doğum
/ doğuş demektir.
Bu doğuş, peygamber efendimizin babası Abdullah ve annesi Âmine
validemizden beşer yani unsur bedeni ile doğması olup, sıradan ve alâlâde bir
doğuş değildir. Ve bu doğuşla beraber zahiren, yani aleni olarak birçok harikulade
(olağanüstü) hadiseler olmuştur. Ki o zaman, İran’a bağlı bir yerleşim olan Mekke’de
tahakkuk eden bu doğumla beraber, İran’da Mecusilerin (Ateşe tapanların) bin yıldır
sönmeyen ateşi sönmüş, krallarının sarayı yıkılmıştır. Suriye’de Save nehrinin
bin yıldır kuru olup su görmeyen yatağı sularla dolup taşarak akmıştır. Hz. Resulullah’ın
doğumu esnasında doğuma yardımcı olan kadınlar da açıkça birçok harikuladeliklere
(olağanüstü hadiselere) muhatap olmuşlardır. Âmine validemiz ise, doğumla
beraber “Biri doğuda biri batıda biride Kabe’nin damında olmak üzere üç bayrak
dikildiğini gördüm” demiştir. Velhasıl, Hz. peygamber efendimizin doğumunda
daha başka birçok açıkça olağanüstü hadiseler olmasına rağmen, bazıları
bunlardır.
Mevlidin ledduni hikmetler açısından
önemi ise şöyledir: Hadisi şerifte “Allah evvela benim nurumu yarattı”
Başka bir Hadiste ise “Âdem su ile toprak arasında iken ben nebi
idim” buyrulur. Bu ve benzer beyanlardan anlaşıldığı gibi Hz. Resulullah
Efendimizin her bir varlıktan ve cümle âlemlerden önce yaratılmış olan vücudu nur-u Muhammed kimliği ve
şahsiyeti vardır. Ve nuru Muhammed Hz. âdem’le beraber cümle peygamberlerde
hidayet davetçiliği olarak zahir olmuştur. Bütün peygamberler nuru Muhammed
mazhariyeti ile insanlara yol gösterip onları irşat etmişlerdir. Ve her
peygamber nuru Muhammed’in unsur, yani
beşer / insan bedeniyle bu yeryüzü âlemine
doğacağını haber vermişlerdir.
İşte rebiul evvel ayının 12 sinde vukuu bulan
mevlit / doğum Nur-u Muhammed’in, unsur
yani insani bedeniyle buluşup, bu yeryüzü alemini şereflendirmesini ifade eder.
Ve bu doğum İslam âleminde mevlit kandili olarak Müslümanlar tarafından çeşitli
hidayete yönelik ibadet ve etkinliklerle zahiren açıkça kutlanır.
İslam’ın ledduni hakikatine ulaşmış olan
arif ve ehli kemal ise, bu kandili hem zahirine hem de batınına uygun bir
kullukla, Ruh-u Muhammed kulluğuna mazhariyet gayreti ile yaşayarak sadece bir
gece değil, her zamanda ve her yerde kutlarlar.
Cümle peygamberlerde zahir olan
nur-u Muhammed, Hz. Resulullahın unsur bedeniyle bu yeryüzünden ayrılmasından
sonra da devam etmiştir. “Âlimler peygamberlerin varisidir.” Hadisi
şerifindeki hikmet gereği İmamı azam,
imamı Şafii, imamı malik, imamı hanbel, İmamı gazali, Muhiddini Arabî, Mevlana,
Hacı Bektaşi Veli, Niyazi Mısri, Pir Seyyid Muhammed Nur vb. gibi peygamber
varisi olan âlim ve ehli kemalin tebliğ ve irşadında. Ve bunların vekili olan
zamanın kâmil mürşidinin irşat ve tebliğinde Nur-u Muhammed açığa çıkarak devam
etmiş, günümüzde de devam etmektedir. Ve kıyamete kadar yeryüzünde hidayet
davetçiliği olarak devam edecektir.
Her zaman bu yeryüzü âleminde mevcut
olan bu hidayet davetçisi âlim ve kâmil mürşidlerin irşat ve yol
göstermeleriyle, İslam dininin zahiri ve batını parlayıp yeryüzünde insanlığı
aydınlatmış, halen de aydınlatmakta ve kıyamete kadarda aydınlatacaktır.
İşte yeryüzü olan bu imtihan aleminde “peygamber varisi” velilerin ve
kâmil mürşidin her zamanda var olup, onların irşadıyla Hidayeti nuru Muhammed’in
açığa çıkması Muhammedi doğuşun,
yani mevlid kandilinin ledduni hikmetini ifade eder. Kâmilin irşadından
istifadelenmek ise; mevlid kandiline
erişip kandilin ruhaniyetine dahil olmayı ve Muhammedi kulluğa ulaşma arzusunu ifade
eder.
Bunu ifadeyle Hz. Resulullah Efendimiz: “Beni
ararsanız varisim olan âlimleri bulun ben orada bulunurum,”
buyurmuşlardır. Allahu âlem.
REGAİP KANDİLİNDEKİ HİKMETLER
Regaip
kandili hicri takvime göre recep ayının ilk haftasında kutlanır. Regaip rağbet
manasına gelen bir kelime olup, zahiren Hz. Muhammed’in (sav) ana rahmine
düşmesini, yani annesi Amine validemizin Hz. Muhammed’e hamile kalmasını ifade
eder.
Kuran’ın “Ve Rabbine rağbet et” (İnşirah suresi-8) beyanı gereği Regaip;
mana yönüyle kulun cenabı Hakk’a yönelerek, Allah’a rağbet etmesi demektir.
Ki Akıl baliğ olan her insan, bu yeryüzü
olan imtihan âleminde Rabbini bulup rabbine rağbet ederek rabbine kavuşmaya
müsait bir potansiyel ve kabiliyette yaratılmıştır. Ve her insan yaratıcısı
olan Rabbini tanıyıp ona yakın olduğu nispette felaha, yani kurtuluşa erer ve
yaradılış yüce gayesine uygun bir kulluk ifa etmiş olur.
Fakat her insan bu tabiat âleminden
tattığı lezzet ve hoşnutluklara yönelerek onu Rabbinden ayıran dünyasını
oluşturur. Bunu beyanla Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.leri; “Dünya ehli olmak mal mülk
zengini olmak değildir, Karun gibi nice zenginler vardır dünya ehli değildir,
kapı kapı dolaşan nice fakir vardır dünya ehlidir. Çünkü kulu Rabbinden
ayıran her ne ise, o dünyadır.” buyurmuştur.
Bu itibarla, kulun bu yeryüzünde
tattığı ve onu Rabbinden ayıran dünya muhabbetlerini terk ederek, mürşidi kâmilin
telkin ettiği her nefeste zikri daimle kalbinin Allah’a yönelmesi o kulun, Allah’a rağbeti ve regaip kandilinin
hakikati ruhaniyetine ulaşmasıdır.
Kalbi zikrin aynı zamanda mayayı Muhammed olması itibarıyla kalbin
Allah zikri ile buluşması, o kulun kalbinin
mayayı Muhammed’le mayalanmasıdır. Ki, Muhammed mayası olan Allah
zikrinin kalpte kabararak o kulu vücudu
nuru Muhammed mazhariyetine kadar yükseltir, Allahu âlem.
Hz. Resulullah Efendimiz; “Recep
Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan ise ümmetimin ayıdır.”
buyurmuştur. Ki bu ayların bu değerlerle ifade edilmesi, o ayların içindeki kandil
gecelerindendir. Yani recep ayının Allah’ın ayı olması, Şaban ayının Hz. Resulullah’ın
ayı olması, Ramazanın ise ümmetin ayı olması, bu aylarda kutlanan kandil
gecelerindeki hikmetleri icabındandır.
Bu itibarla Regaip Kandili’nin Recep ayının ilk haftasında olmasının
hikmeti gereğince, regaip’in hakikati manasına ulaşan bir kul, kalbindeki zikri
daim mazhariyetiyle her nerede ve ne zamanda olursa olsun Allah’la beraber
olur. Bunu beyanla Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.leri: “Zikir salikinin kıblesi “seme vechullahtır (nereye dönerseniz
dönün Allah’ın yüzü ordadır)” Bakara-115)
Çünkü o her nereye yönelse ve nerede
olursa olsun daima Allah der” demiştir.
Velhasıl, Kalbi Muhammed mayası olan zikrullah (Allah zikri) ile şereflenen bir kul, rabbinden onu
alıkoyan dünya sevgilerini terk edip gönlü muhabbetullah’la yani Allah sevgisi
ile dolarsa ancak, regaip kandilinin ledduni hakikati manasına ulaşmış olur. Ve
böyle bir kul her zamanda ve her
yerde regaip ruhaniyeti ile yaşar. Vesselam.
Miraç
kandili hicri takvime göre recep ayının son haftasında kutlanır. Çünkü “Recep
Allah’ın ayıdır…” hadisi şerifinde beyan edilen recep ayında Hz.
Resulullah Efendimizin miracı gerçekleşmiştir. Ki Miraç; kulu Rabbinden ayıran ve kulun dünyası olan cümle masivadan
/ gayriyetten kurtulup, kulun rabbin katına yükselerek rabbine vuslat edip kavuşmasıdır.
Hz. Peygamber Efendimizin miracı cismani ve ruhani olmak üzere ikidir:
Cismani Miraç; Bu miraç kuran’da “Bütün varlıkların tespihi o
kudretedir ki kulunu gecenin birinde mescidi haramdan çevresini
bereketlendirdiğimiz mescidi aksaya yürütmüştür, bu ayetlerimizden bir kısmını
o kulumuza göstermek/onu ayetlerimizden biri olarak göstermemiz içindir…”(İsra-1)Ayetiyle beyan edilir. Ki bu
Mucize olarak gerçekleşen ve Hz Peygamber efendimizin âlemleri şereflendirmek
için yaptığı miraçtır. Bu miraç sadece ve sadece, Hz. Resulullah Efendimize
mahsustur. Çünkü Hz Peygamber efendimizin Nur-u
vücudu âlemlerin aslı olduğu için, âlemler varlıklarını muhtaç olduğu o
yüce şahsiyeti görüp onunla yani Hz. Muhammed (sav) ile şeref bulmak
istediklerinden, bu cismani miraç mucize olarak vukua gelmiştir.
Ruhani miraç: Hz. Resulullah Efendimizin bu miracı Necm
Suresinde; “Sonra iyice yaklaştı ve sarktı. İki yayın beraberliği gibi belki ondan
da yakın. Böylece vahiy etti kuluna vahiy ettiğini, kalp yalanlamadı gördüğünü”(Necm-8…11) “Ant olsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü”(Necm-18)
“ Ayetleriyle Beyan olunan Miraçtır.
Hz. Resulullah’ın bu Ruhani miracını tüm
Peygamberler yaptığı gibi cümle İnsanı Kâmil olan Veliler de yaparlar. Çünkü
bu Ruhani Miraç, kulun kendinin ve eşyanın hakikatine yönelip Rabbine vasıl olup
kavuşmasıdır. Ki Her kim kendine ve cümle âleme nispet ettiği varlığın
yokluğuna, yani eşyanın fenasına Allah’ın makamlarının müşahedesiyle arif
olursa o kul, kendinde ve cümle eşyada
mevcut olan Rabbine kavuşarak miraç yapar.
Her
insanın miraca ulaşma potansiyel ve kabiliyeti olmasına rağmen bazı kullar, kendine
ve cümle eşyaya vücut nispet ederek Rabbinden gaflet edip, cehaletiyle onu Rabbinden
ayıran dünya perdesini oluşturarak dünya ehli olur. Böyle bir kimse kurandaki “…O
zahirdir…”(Hadid-3) Hz. Peygamber
Efendimizin ise, ”Rabbiniz apaçıktır. O’nu örtecek hiçbir şey yoktur” Beyanlarına
rağmen, Rabbini göremeyip onu müşahede edemez ve miracın hakikati hikmetine
ulaşamaz.
Halbuki Hz. Resulullah Efendimiz, “Allah’ım
bana bu eşyanın içyüzünü öğret” buyurmuştur. Ki, eşyanın mahiyetini
bilmesine rağmen Hz. Resulullah bu beyanında, kinaye ile ümmetinin yani
bizlerin eşyanın hakikatine arif olmamızı tembih ediyor. Çünkü kendisine Rabbini
nasıl bildin diye sorulduğunda Hz. Peygamber Efendimiz; “Rabbimi eşya ile bildim” demiştir.
Velhasıl
her insanda var olan Rabbine kavuşma potansiyelinin açığa çıkıp o kulu miraç keyfiyetine eriştirmesi mümkündür.
Ancak bunun için o kulun evvela mevlit kandilinin ledduni manası olan nur-u
Muhammed mazharı zamanın kâmil mürşidinin irşat aydınlığına kavuşup, “Allah’ın
ayı” olan recep ayındaki regaip kandilinin ledduni manası gereğince, kâmilin
telkiniyle kalbi mayayı Muhammed
olan zikri daimle şereflenmesi
gerekir. Ki, sonra yine recep ayında, miraç kandilinin ledduni anlamı gereğince
o kul, ancak mürşidi kâmilin telkin ettiği tevhit
mertebelerini (Allah’ın makamlarını)
müşahedeyle masivadan (Allah’ın gayrısınden) kurtularak, rabbine vasıl olup kavuşarak Miraca mazhar olur.
Bu
ruhani miraç, kulun yokluğunda Hakk’ın varlığı ile var olmak olduğundan, miraca
ulaşan kulun müşahedesinde Hak’tan gayrı bir şey olmaz. Bu itibarla Hz.
Resulullah Efendimizin; “Recep Allah’ın ayıdır.” beyanındaki
hikmet gereği miraç kandili recep
ayında tüm İslam âleminde zahiren çeşitli etkinliklerle kutlanır. Fakat arif ve ehli kemal tarafından her zaman da,
Ruhani miraç keyfiyeti olarak Rabbine vuslat zevki mazhariyetiyle yaşanarak kutlanır.
Allah u âlem.
Hicri takvime
göre Şaban ayının on beşindeki berat kandili, zahiren şeriat ehillerince günahlardan
af olunarak berat etmek olarak değerlendirilerek kutlanır.
Ki
berat kandilinin ledduni hakikatı ise şöyledir: Kurandaki “Ha mim o ayan beyan/apaçık
gösteren kitaba yemin olsun ki biz onu mübarek/kutlu/bereketli bir gecede
indirdik hikmetlerle dolu her iş ve oluş o gece de ayırt edilir
katımızdan bir emir olarak hiç kuşkusuz biz Resuller göndeririz senin Rabbinden
bir rahmet olarak Hiç kuşkusuz o gereğince duyan gereğince bilendir” (Duhan suresi-1..6) Beyanlarında geçen “mübarek/kutlu
gece”den maksadın, berat gecesi olduğunu ehli kemal belirtmiş ve Mübarek gecede inen den maksadın ise,
Nur-u Muhammed (sav) olduğunu ifade etmişlerdir.
Ve
birinci ayetteki “Ha” ve “Mim” harflerinden “Ha”nın Cenabı Hakk’ı, “Mim” in ise, Muhammed’i remiz ettiği
ifade edilerek, Hak tecelli ederek
Muhammedi zuhura getirdi veya Hak,
Muhammed yüzü ile göründü diyerek, bu ayetlere mana vermişlerdir.
Bizim de aynen katıldığımız bu arif ve
ehli kemal beyanları ışığında değerlendirildiğinde berat gecesi; Mevlit
kandilinde Nuru Muhammed aydınlığı zuhurunu bulan kulun, Regaip’te kalbine telkin
olunan zikrullah Muhammed mayasının kabarıp,
onun zahir ve batın bütün duyularını / hislerini kaplayarak, kulluğunda Nur-u Muhammed’in hakim ve
galip olmasının berat’ını ifade eder. Çünkü Berat bir rüşt olgunluk
erişimidir. Bu rüşt yani kemâlât; kulun Nur-u Muhammed mazhariyetine ulaşıp Muhammedi
bir kullukla yani Muhammed’çe
yaşamasıdır. Ki bu aynı zamanda “Şaban benim ayımdır,” hadisi
şerifindeki hikmetin, Muhammedi kulluk marifetinde açığa çıkıp etrafını
aydınlatışıdır.
Berat
gecesinde Hz. Peygamber Efendimiz secdede iken, yüksek ve duyulacak bir sesle “Azabından
affına, gazabından rızana, senden yine sana sığınıyorum, ben seni layıkıyla
övemem sen kendini övdüğün gibi yücesin” buyurarak, bu duayı Hz. Ayşe validemizden etrafına yayıp
duyurmasını istemiştir. Ehli kemal olan arifler, bu duası ile Hz. Resulullah’ın
“azabından
affına” dediğinde ilmi şeriat’a göre, “gazabından rızana”
dediğinde ilmi tarikat gereğince, “senden yine sana” dediğinde ilmi
hakikat, “ben seni lâyıkıyla övemem sen kendini övdüğün gibi yücesin” dediğinde
ise ilmi marifet hikmetince Allah’a sığındığını beyan etmişlerdir.
Bu
itibarla, berat kandilinin ledduni manasına ulaşan bir kul şeriat, tarikat,
hakikat ve marifetin sırlarına aşina olur. Ve o kul, Muhammed-i kulluk marifetiyle
Cenabı Hakk’ın halk zuhurunu, yani vahdetinin kesreti olan tecellilerini müşahede
eder. Ve ayetteki “Hikmetlerle dolu her iş ve oluş o gece ayıt edilir” beyan
gereği, marifetiyle vahdetin kesretini oluşturan her tecelliyi yerli yerinde
ayırt ederek tanır. İşte Böyle berat kandilinin hikmetine ulaşmış Muhammed’çe
yaşayan bir kul’da Berat marifeti, ayın bedir yani ayın tam yuvarlak dolunay
olarak açığa çıktığı zaman ki gibi parladığından, berat kandili Şaban ayının 15
inde kutlanır. (Hicri takvimdeki ayların 15 i bedir olarak ifade edilir) Allah her şeyi en iyi bilir.
KADİR GECESİ KANDİLİNDEKİ HİKMETLER
Kuran-ı
Kerim’in, Allah’ın zatından levhi mahfuza inzal olduğu (indirildiği) gece olarak
kabul edilen Kadir kandili; hicri takvime göre Ramazan ayının yirmi yedinci
gecesinde tüm İslam âleminde müminler tarafından, çeşitli hayra yönelik
etkinlilerle kutlanır. Çünkü Kuran’ın, bu ayda indiği “Ramazan o aydır ki; insanlara
kılavuz olan, iyi kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kuran, onda
indirilmiştir…” (Bakara-185)
beyanıyla sabittir. Yine Kurandaki; “Biz onu kadir gecesinde indirdik. Kadir
gecesinin niteliğini sana gösteren nedir. Kadir gecesi bin aydan daha
hayırlıdır. Melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle o gece her iş için inerde iner.
Bir esenlik ve huzur vardır; sürüp gider o, tan yeri ağarıncaya kadar. (Kadir suresi-1..5 ) beyanlarındaki
hikmet gereği kuranın, Ramazan ayının kadir gecesinde Zatı ilahiden levhi mahfuza indiği genel bir kabuldür.
Ehli kemal, Levhi mahfuz’un Hz. Muhammed’in (sav) gönlü olduğunu ifade ederek, kadir gecesi, Resulullah efendimizin
gönlüne kuran’ın toptan indiği gece olduğunu beyan etmişlerdir.
Hiç
şüphesiz insanın, cenabı Hak tarafından yaradılışının bir gayesi vardır. Ve kuranda insanın yaratılış gayesi; “Ben
cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat-56)
olarak beyan edilir. Bu ayette ifade edilen “ibadet,” kulluktur. Ve sahabe
İbni Abbas (ra); “Bu ayetteki ibadetten / kulluktan
maksat ehli tevhit ve Arif olmaktır.” diye yorumlamıştır. Yine bu ayet hakkında Pir Seyyid Muhammed Nur’un
halifelerinden Prizrenli Hacı Kamil Tosko Hz.leri; “Bu ayetteki kullukta üç hikmet
vardır, birinci hikmet ameli Salih’tir, ikinci hikmet yakaza ki, zikri daim uyanıklığıdır.
Üçüncü hikmet ise tevhidi mabuttur.” demiştir. Ki bu üç hikmet
şöyledir:
Ameli Salih, Allah’ın Kur'an-ı Kerimde
yapın ve yapmayın dediği, kulun yapmasından ve yapmamasından razı olduğu cümle
emirleri ve yasaklarıdır.
Yakaza
ise, Cenabı Hakk’ın emirlerine ve yasaklarına riayetle beraber, kulun zikri
daim uyanıklığıdır.
Tevhidi
mabut ise kulun, ibadet ettiği ve zikrettiği Allah’a, Tevhidi Hakiki irfanıyla
bu âlemde vuslat edip kavuşmasıdır. Bu aynı zamanda insanın yaradılışının ideal
amacı olup, şahadet âlemi olan bu yeryüzüne gelişimizin yüce gayesidir.
Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.leri “Kuran
şeriat, tarikat, hakikat ve marifet olan dört ilim ve yedi mertebe üzerine
inzal olmuştur” buyurur. Bir kulun, yaratılışının yüce amacına ulaşıp Rabbine
kavuşması, bu Kuran kaynaklı dört ilim ve yedi mertebe olan Allah’ın
makamlarının irşadı ile mümkündür. Ki, bu
irşatla aydınlanan kulun gönlüne kadir gecesinin ledduni hikmeti gereğince
sırrı kuran inzâl olur. Ve o kulun gönlü kuran sırrı ile dolar. Böyle
bir kimse aynı zamanda Kuranın sırrı ve
Kuranın ikizi olur. Çünkü hadisi şerifte; “Kuranla insan ikiz kardeştir.”
buyrulur. İkiz kardeşlik kardeşlerin ikisinin de aynı özellikleri taşımalarıdır.
Kuran’la ikiz olma özelliklerine akıl baliğ olan her insan potansiyel olarak
sahiptir. Fakat bu potansiyel özellikler insanı kâmil harici herkeste pasif
olup ancak insanı kâmilde aktiftir. Bunun için kuranın ikizi ancak insanı kâmildir ve kuranın sırrı ondan
zahir olur. Hz. Ali kv. sıffın isyanında “Ben konuşan Kuran’ım” demekle, işte
bu gerçeğe işaret etmiştir.
Bu
itibarla kadir gecesinin ledduni hikmetleri, kadir suresinin ayetlerinin içinde
mevcuttur. Ki buna göre ayette beyan olunan
“bin aydan daha hayırlı kadir gecesi,”
gönlüne kuranın sırrı inzal olan bir kulun, insanı kamil
makamına ulaşmasını ifade eder.
Çünkü,
Ayette geçen “Bin ay” seksen üç yıl olup dolu dolu yaklaşık bir insanın yeryüzü
âlemindeki ömrünün beyanıdır. Bir kimse ömrü müddetince hangi ibadet ve
kullukları yaparsa yapsın, gönlüne
açılan sırrı kuran mazhariyetiyle
onun “kadir gecesini idrak etmesi”
ve insanı kâmil makamına ulaşması, bir ömür boyu yaptığı ibadet ve kulluktan “daha hayırlıdır,” demektir.
Sonraki
ayetlerde; “Melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle o gece her iş için inerde iner.
Bir esenlik ve huzur vardır; sürüp gider o, tan yeri ağarıncaya kadar.”
Buyrulur. Ki insanı kâmilin marifetinden gizli hiçbir tecelli olmaz. Çünkü o
her tecellinin Rabbinden geldiğine arif olduğu gibi, tecellinin Allah’ın hangi
mertebesinden geldiğini de müşahede ederek tanır. Hakk’ın ikiliği olmayan
tecellileri, Bir’lik mertebesinden
geldiğinden bu tecelli ayette “Ruh” olarak, kulluğa ait tecelliler
ise, “Melekler”
olarak beyan edilmiştir. “Tan yerinin ağarması” ise, Kulun bu
âlemden ölümle ayrılıp ahiret olan beka âlemine geçmesini ifade eder. Bu
itibarla kadir gecesi mahiyetine haiz insanı kâmilin nazarında, istisnasız her
bir iş ve oluş, Rabbin tecelli ederek açığa çıkmasıdır. O, yeryüzünde olduğu
müddetçe yani, “Tan yeri ağarıncaya kadar” “Ruh ve Melek” tecellilerinin
tesiri irfanıyla yaşar. Ve insanı kâmil, Allah’ın hangi mertebesinden olursa
olsun o zuhur eden her bir tecellinin Rabbin hangi makamından olduğunu
tanıyarak, Rabbinden başka bir şey müşahede etmez. Ve melekler gibi rabbin emir
ve yasaklarına itaat eder, demektir.
Velhasıl, böyle Kamil bir kul aynı
zamanda peygamber efendimizin; “…Ramazan ümmetimin ayıdır”
Sözündeki hikmet gereği, gönlüne dolan sırrı
kuran idrakiyle Hz. Muhammed’in (sav) Has
ümmeti olmakla da şereflenmiş olur.
Her
yıl İslam âleminde coşkuyla ve çeşitli hayra yönelik etkinliklerle kutlanan Mevlit, Regaip, Miraç, Berat ve Kadir
gecesi kandillerinin ledduni hikmetlerine dair açıklama, hatalarıyla
beraber tamam olmuştur. Her şeyi en iyi bilen ancak Allah’tır. Selam Hz.
Muhammed’e (sav) ve ehli beyte/evladı resule olsun. Rabbim bizleri onların
yürüdüğü yoldan ayrılmaktan muhafaza etsin. Velhamdülillahirabbilalemin.
Nejdet
ŞAHİN
Perşembe
13 ağustos 2009
21 Eylül 2018 Cuma
MUHARREM AYI, KERBELA, ŞEHİTLER ŞAH-I HZ. HÜSEYİN
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamt, resulü
Muhammed Mustafa’ya (sav) ve evlatlarına / ehli beytine selâm olsun. O evlâdı
resul ki, her zamanda mevcut ve sağ olup insanlığı aydınlatmaktadırlar.
Yüce
Allah’ın Kuran’daki; “İş ve yönetim konusunda onlarla da şuraya
git / onlara danış / istişare et...”
(Al-i İmran-159) Ve “işleri, yönetimleri
aralarında bir şuradır/ aralarında istişare iledir…” (Şura-38) Beyan ve
buyruğu gereğince Hz. Muhammed; insanların kabileler, aşiretler tarafından
yönetilmesini kaldırıp “şurayı /
meclisi”, yani halkın meclisini
kurmuş ve o meclisin kararları doğrultusunda yönetim oluşturmuştur.
Yine “Şu bir gerçek ki, Allah size
emanetleri onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde
adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa-58)
Allah’ın emri doğrultusunda Hz. Peygamber Efendimiz; belli aşiret mensuplarına
değil liyâkata yani işin ehli olan kişilere değer vermiş ve her işin başına
ırkı, cinsi, rengi ne olursa olsun ehil olanları getirmiştir.
Çünkü
Hz. Resulullah’ın zuhuruna kadar aşiret, kabile reisleri toplumu yönetiyor ve onlar
ne derlerse o oluyordu. Aşiret reislerinin kendilerinden sonra oğulları emir,
reis, padişah oluyor ve bu şekilde halk idare ediliyordu. İşte Hz. Peygamber Efendimiz,
Allah’ın emri doğrultusunda bu yönetim şeklini kaldırdı ve hiç bir kimsenin
soyundan, aşiretinden dolayı üstün olmayacağını ilan etti. Ve her türlü
emanetin ehil / lâyık olanlar tarafından tasarruf edilmesini buyurduğu gibi, kendisi
de bizzat uyguladı. Ve böylece Allah’ın elçisi Hz. Muhammed, cahiliye Arap
geleneği olan kabileciliği ve aşiretçiliği kaldırdı.
Bu uygulama Hz. Peygamber Efendimiz’den
sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan’ın altı ay süren
emirliği / başkanlığı müddetince devam etti. Ve bunların hiç birisi,
kendisinden sonra oğlunu kardeşini veya kendi aşiret ve soyundan geleni kendi
yerine emir / başkan yapmamıştır. Hatta Hz. Ali yaralı olup vefat etmeden önce
kendisine; “Oğlun Hasan’ı emir seçelim mi”? Diye sorduklarında Hz. Ali
cevaben; “Benim oğlum olduğu için seçmeyin, lâyık ve ehil ise öyle seçin” demiştir.
Bu itibarla şuranın / meclisin, yani halk meclisinin ehil / lâyık olanı seçmesiyle emirül Mümin’in (devlet başkanının)
tespit edilmesi, yüce Allah’ın kuran kaynaklı açık emri olduğu için Hz.
Resulullah Efendimiz; kendisinden sonra halkı yönetecek olan emir / başkan şu
veya bu kişi olsun demedi. Halbûki o zaman, Hz. Peygamber kendisinden sonraki emir
/ başkan olarak hangi sahabeyi ifade etse idi o kimse tereddütsüz emirül mümin,
yani devletin başkanı olurdu.
Halk meclisinin ehil / lâyık olanı
seçme uygulaması, Muaviye emir / başkan
oluncaya kadar devam etmiştir. Ki, Allah’ın emri olan ve Hz. Resulullah’ın, Hz.
Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin ve Hz. Hasan’ın uyguladığı seçici
halk şurasını / meclisini Muaviye kaldırıp lâğvettiği gibi; ehli kemal ve ehli
irfan olan sahabe ve müminlerin itirazlarına rağmen Muaviye, oğlu olan Yezit’i kendisinden sonra emir / padişah
yaptı. Ve Resulullah Efendimizin kaldırdığı cahiliye geleneği olan aşiretçiliği
kabileciliği tekrar ihya edip diriltti. Muaviye; buna karşı gelen Resulullah’ın
sahabelerini ve müminlerin kimilerini şehit, kimilerini de sürgün ettirdiği
gibi, Hz. Hasan’ı da karısına zehirlettirdi.
Bu şekildeki oldubitti ile Muaviye oğlu Yezit’in emir / padişah olmasını kabul etmeyen küfe halkı, emir el
mümini (müminlerin reisini) seçmek üzere toplayacakları halk meclisine başkanlık
yapması için, Hz. Hüseyin’i küfe şehrine davet ettiler. Ve Hz. Hüseyin’in ve beraberindekilerin
can mal güvenliğini sağlamayı da taahhüt ettiler. Fakat küfeliler, maalesef bu
taahhütlerini yerine getiremediler. Ve Hz. Hüseyin’le beraberindekiler, toplanacak
olan halk meclisine başkanlık (reislik) etmek için Medine’den küfeye giderken kerbelâ mevkiinde, Muaviye’nin padişah
olarak atadığı oğlu Yezit’e bağlı zorba katiller tarafından şehit edildiler.
Kısaca özetlediğimiz ve İslâm
dünyasında derin bir üzüntü ve keder hisleriyle malûm olan bu kerbelâ hadisesi, çok kimselerce çok
değişik açılardan değerlendirilmiş ve hâlen de değerlendirilmektedir.
Günümüzde
de her hicri takvim yılının muharrem ayında
bu kerbelâ hadisesi çeşitli etkinliklerle yâd edilip anılmakta, oruçlar tutulup,
perhizler yapılıp, aşure dağıtılarak ziyaretler yapılmakla beraber, Hz. Hüseyin
ve ehli beytin şehit edilişleri vaazlar ve sohbetler yapılarak tekraren
hatırlatılır. Ayrıca, küfe halkının Hz. Hüseyin’e yaptıkları koruma taahhütlerini
yerine getirememe üzüntüsüyle kendilerini döverek / dövünerek yas etmelerini, günümüzde
de bazı müminler devam ettirerek kendilerini dövüp kendilerine eziyet edip kanlarını
akıtmak gibi abartılı yas törenleri de düzenlerler.
Bazıları
ise; Camilerde vaaz-ı nasihat edip Cuma hutbelerinde hutbe verirken, sanki bu
yas törenlerine alternatif olarak, ‘Hz. Âdem’le
Havva validemiz muharrem ayında Arafat ta buluştular; Hz. Nuh tufandan bu
muharrem ayında kurtuldu; Yunus as. Balığın karnından bu ayda karaya çıktı’
vb. gibi peygamber kıssalarını ön plana çıkarıp, kerbelâ hadisesinden de etliye
sütlüye dokunmadan kısaca bahsederler. Bunlar vaazlarında, o zaman Şam şehrinde
vali olan Muaviye’nin emirül mümin Hz. Ali’ye isyan eden bir asi olmasını; Muaviye’nin
Hz. Hasan’ı karısına zehirleterek öldürüp şehit ettiren bir azmettirici olmasını
da söylemedikleri gibi; “De ki bu tebliğime karşılık sizden yakın
akrabamı / ehli beytimi sevmeniz dışında bir şey istemiyorum…” (Şura- 23) Kuran beyanı ile yüce
Allah’ın sevmemizi buyurduğu ehli beyti Hz. Hüseyin ile beraber katledenlerin baş
katilinin Muaviye oğlu Yezit olduğundan
da hiç bahsetmeden, güya kerbelâyı da kısaca anlatıyorlar.
Maalesef günümüzde baktığımızda, her hicri
yılın muharrem ayında Hz. Hüseyin ve ehli beytin şehit edildiği kerbelâ etkinliği
olarak müşahede edilen manzara, aşağı yukarı böyledir. Oysa kerbelâ hadisesinin
zahiri ve tarihi yönü haricinde leddûn-i manevi yönüne bir bakılsa, nice
hikmetler olduğu müşahede edilir. Ki biz kerbelâ hadisesini leddûn-i hikmetleri açısından
değerlendirmeye çalışacağız.
Buna göre; rivayet olur ki, Hz. Ali ile
Hz. Fatma ilmi tevhidi hakikiden, yani tevhidin hakikat yönünden bahisle kendi
aralarında sohbet ederken, onları dinleyen oğul Hz. Hüseyin; “Ey
benim anam babam siz ne konuşuyorsunuz ki ben dinlediğim halde hiçbir şey anlamıyorum”.
Deyince Hz. Ali; “biz
annenle bir ilim tahtında ki buna kuşdili derler. Bu lisanla konuştuğumuz için
sen konuştuklarımızı anlamadın. Eğer bu ilmi öğrenmek istersen dedene (Hz.
resulullaha) git bu durumu söyle” diyor. Ve rivayet olunur ki Hz.
Hüseyin ağlaya ağlaya resulullah efendimize gidip durumu anlatınca Hz.
peygamber; “var babana selâmımı söyle sana bu Kuşdili olan ilmi öğretsin”
buyuruyor. Ve babasına gelen Hz. Hüseyin selâmı söyleyip keyfiyeti anlatınca
Hz. Ali, teveccüh açıp bir defa da mesleki resul seyri süluku’nun tamamını Hz.
Hüseyin’e telkin edip onu irşat ediyor.
Hz. Ali’nin kuşdili olarak ifade ettiği
ilim, tevhidi hakiki ilmi irfanı olup bu ilim kuranda; “leddun ilmi” (Kehf-65) olarak beyan edilir. İmi leddûn açısından
muharrem ayı; Hz. Ali’nin imamı
olduğu velâyet makamını remzeder. Leddun-i yönden kerbelâ: İnsanı velâyet makamı keşfi irfanına eriştiren mesleki
resul seyri sülukunu ifade eder. Ledduni açıdan Kerbelâ da şehit olmak ise: Velâyet irşadı ile şehitlik mertebesine
ulaşmayı remiz eder.
Kuran’ı Kerim’de şehitlik mertebesini ifadeyle,
“Ant
olsun eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah’ın bağışlaması
ve rahmeti onların topladıklarından daha hayırlıdır. Ölseniz de öldürülseniz
de mutlaka Allah’ta / Allah katında Haşr olacaksınız / toplanacaksınız.” (Ali imran-157,158) Buyrulur ki bu kuran
beyanından açıkça anlaşıldığı gibi şehitlik; Allah yolunda ölenler ve öldürülenler
olmakla iki kısımdır;
Buna göre “Allah yolunda öldürülenler;” kılıç şehidi olup, bu şehitler din
vatan uğruna canını feda edip öldürülerek şehitlik makamına yükselenlerdir.
“Allah yolunda ölen” şehitler
ise; bu yeryüzü olan imtihan âleminde “ölmeden evvel ölenlerdir.” (Hadisi
şerif) Bunu beyanla Hz. Resulullah Efendimiz, “İnsanlar gaflettedir öldükleri
zaman uyanırlar.” deyince, meclisteki bazı sahabelerin; “Ya Resulullah
ölümle uyanacağımız gafletten kurtulmak için ne yapalım?” sorularına
cevaben Hz. Peygamber Efendimiz; “Ölmeden evvel ölün. Sizin gibi yer,
içer, gezer fakat ölmeden evvel ölenlerden birini size göstereyim mi? Ebu Bekir’e
bakın o, onlardandır.” Buyurmuşlardır.
İşte
her kim bu imtihan âleminde “ölmeden evvel ölürse” o, Şah’ı Hz.
Hüseyin olan şehitler katına / mertebesine yükselir. Çünkü şehit, şahit olmak
demek olup, bu şahitlik kul’un kendinde ve cümle eşyada mevcut olan
“Allah’ta / Allah katında Haşır olması, toplanmasıdır.” (Ali imran-158) Ve insanın rabbin
cemalini müşahede ederek şahit olmasıdır. Bu şahitlik / şehitlik için, zamanın
kâmil mürşidinin irşadıyla Hz. Ali’nin imam olduğu velâyet mertebesi keşfi
irfanına ulaşmak icap eder. Ki buna ulaşmak için Kerbelâyı remiz eden fenafillâh makamlarının fenayı efal, fenayı
sıfat ve fenayı zat keşfi irfanıyla kulun kendine nispet ettiği varlığını fena
edip yokluğa eriştirmesi gerekir. Ve her kim nispet varlığını fenaya / yokluğa
eriştirirse o kişi, Hz. Ali’nin “kuşdili” dediği tevhidi hakiki irfanına,
yani tevhidi ef’al, tevhidi sıfat ve tevhidi zat keşfi irfanıyla rabbine kavuşup,
rabbin vahdet-i cemaline şahit / şehit
olur. Ve “ölmeden evvel ölen” şehitlerle beraber Hz. Hüseyin’in şah ve
sancaktarı olduğu şehitler mertebesine dâhil olur.
Bu itibarla şehitler şahı Hz. Hüseyin’e
yakın olup onun ruhaniyetini hoşnut etmek, muharrem ayında peygamber kıssalarını
anlatmak, perhizler yapmak veya kendini dövmekle değil, şehitlik makamına
yükselerek şehitler Şah’ı Hz. Hüseyin sancağı altına dâhil olmakla mümkündür.
Bunun için bir insan; leddun-i
yönden muharrem velâyet irşad-ı
aydınlığına kerbelâ seyri süluku ile
erişip, ölmeden evvel ölürse ancak şehitlik
makamına yükselir. Ve Hz. Hüseyin’e yakın
olup onun ruhaniyetini hoşnut eder. Vesselam. Her şeyi en iyi bilen ancak Allah’tır.
Nejdet Şahin
25Aralık2010 cumartesi
3 Eylül 2018 Pazartesi
HAC İBADETİNİN ŞERİATA VE HAKİKATE GÖRE AÇIKLANMASI
Vahdetinden / Birliğinden cümle âlemleri ve âlemlerdeki
her şeyi yaratan ve yarattıkları içinde, insanın kendisine kulluk yapmasına muhabbet
edip âşık olan âlemlerin Rabbine hamd, resul’u Muhammed’e (sav) ve
ehlibeyte selam olsun. Onların meclisinden ayrı olmaktan rabbim bizleri
muhafaza etsin.
Hac; lügat anlamı itibarıyla hürmete ve
tazime layık yerleri ziyaret etmek demektir. Bu ziyaret esas yani farziyet
açısından değerlendirildiğinde hac, vakti içerisinde Arafat ismindeki alanda
bulunmak ve beytullahı yani Allah’ın evini ziyaretle tavaf etmekten (Beytullahın
etrafını yedi defa dolaşmaktan) ibarettir.
Bu itibarla haccın farzı ikidir;
Birincisi:
Vakti içerisinde arafat’ta
vakfe yapmak.
İkincisi
ise; kabe’yi yani beytullahı
(Allah’ın evini) tavaf etmektir.
Hac, hem bedenle hem de mal ile kulun ömründe bir defa yapması farz olan
bir ibadet olup, yapılması Kuran’daki; “Hac, malum / bilinen aylardadır. Kim o
aylarda haccı kendisine farz kılarsa hacda kadına yaklaşmak, kötülüğe
sapmak, kavga ve çekişmeye girmek yoktur…” (Bakara - 197) ayeti ve benzer ayet beyanları ile sabittir. Hac
ibadetini ifa edebilmek için kulun beden sağlığının yerinde olması gerekli
olduğu gibi mali, yani ekonomik açıdan da kulun zengin olması gerekir. Bu
itibarla sağlığı ve ekonomik durumu elverişli olmayan kimselerin Hacca
gitmeleri farz değildir.
Haccı farz kılan yukarıdaki
ayet beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, hac ibadetinin vakti “malum
/ bilinen aylardadır.” (Bakara - 197) İfadesi ile belirtilmiştir. Ki,
bu malumunuz olan ve sizce bilinen hicri takvimin şevval, zilkade ve zilhicce
aylarıdır demektir. Çünkü hac farz olmadan önce o toplum şevval,
zilkade ve zilhicce aylarını haccın vakti zamanı olarak kabul edip bu üç ayda
hac ibadetini yaptıkları için ayette, Haccın zamanı sizin malumunuz olan, yani
sizce “bilinen aylardadır,” buyruluyor.
Birçok âlimler bu ayların hac
ayı olması hususunda görüş birliği içinde olup aralarında hiç bir ihtilafları
yoktur. Ancak bazı mezhep âlimlerinin, bu hac aylarının şevval ayı ile başlayıp
zilkade ayı ile devam ederek zilhicce ayı ile son bulmasında hem fikir
olmalarına rağmen, hac vakti, hangi günde biter / sona erer mevzusunda ihtilaf
etmişlerdir. Yani haccın farzı olan Arafat vakfesini yapmanın, zilhiccenin
hangi günü ile son bulduğu konusunda aralarında görüş farklılığı vardır.
Buna göre Hanefi mezhebi âlimleri; Şevval, zilkade ayları ile zilhicce
ayının onuncu gününe kadar yani kurban bayramının birinci gününe kadar Arafat vakfesi
yapılır demişlerdir.
Şafi mezhebi âlimleri ise; şevval
zilkade ayları ile zilhiccenin dokuzuncu gününe, yani kurban bayramı arefe gününe kadar
Arafat vakfesi yapılabilir demişlerdir.
Maliki mezhebindekiler; şevval
zilkade ve zilhicce ayının sonuna kadar bu üç ay içinde, yani kurban
bayramından sonra da zilhicce
ayının bitimine kadar Arafat vakfesi yapılabilir buyurmuşladır.
Görüldüğü gibi şevval, zilkade ve zilhicce aylarının hac ibadetinin
vakti zamanı olmasında mezhepler arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Ancak vaktin
sonu, bitimi konusunda görüş ayrılığı vardır.
Günümüzdeki uygulamada haccın vakti, bu üç
ayların tamamında tatbik edilmeyip, bu ayların son gününe sarkıtılıp gün’le sıkıştırılarak
uygulanıyor. Ki bu uygulama geçmiş
yıllarda o günün şartlarına göre doğru bir uygulama olmasına rağmen, bu günkü
şartlara göre yanlış bir uygulamadır. Günümüzdeki bu yanlış uygulamanın
geçmiş zamanlara göre doğruluğunun izahı ise şöyledir:
Eski zamanlarda modern ulaşım araçları olmadığından, hac yolculuğunun
tamamı veya bazı bölümleri yaya veya at, deve, eşek ve katır gibi hayvanlarla
yapılıyor ve aylarca sürüyordu. Bu sebeple dünyanın çeşitli yerlerinden
hacca gelenlerin, Beytullah’ın / Allah’ın
evi’nin olduğu Mekke şehrine intikallerindeki yolculuğun, yaya veya
hayvanlarla yapılmasından veya doğal afet veya yol güvenlik sebeplerinden
aksamalar yaşanıyordu. Bu sebeplerden dolayı o günkü amir ve idareciler,
dünyanın çeşitli yerlerinden gelen hac kafilelerini Mekke de, hac vaktinin sonu
kabul edilen zilhiccenin dokuzuna kadar yani kurban bayramının arefe gününe
kadar bekletiyorlardı. Ve o, son güne kadar Mekke’ye ulaşıp gelebilenleri
toplayıp güvenlik tedbirlerini de alarak, Mekke den yaklaşık 25 km uzaklıkta
olan Arafat’a vakfe yapmaya götürüyordu. Ve bu en son günde güvenlik tedbirleriyle
Arafat’a giden kafileye yetişemeyenler, haccın vakti geçtiği için hacı
olamayıp, genellikle gelecek yılda hac yapmak üzere Mekke de bekliyor veya
bekletiliyorlardı. Ve gelen yılda yine emniyet tedbirleri alınmış kafile ile
hac ibadetini yapıp hacı oluyorlardı. Çünkü
eşkiyalar hac kervan ve kafilelerini basıp canlarına ve mallarına kast
ettiklerinden, çöl şartlarında açık bir arazi olan Arafat mevkiine bir kimsenin
yalnız veya küçük guruplar olarak asayiş tedbiri olmadan gitmesi, o günlerde
çok tehlikeli olduğu için böyle bir uygulama o zamanlar için doğru ve isabetli
bir uygulama idi.
Tarihi gerçek olarak
herkes bilir ki, yüce Türk milleti yüz yıllarca hac kervan ve kafilelerinin
emniyetini sağlayıp hacılara zarar vermemeleri için, Arap aşiret ve
kabilelerine altını ve parayı hediye adı altında haraç olarak dağıtmıştır. Onbeşinci
yüzyılın başından itibaren 1915 yılına kadar, 500 yıl düzenli bir şekilde her
yıl hac mevsiminde, Edirne ve İstanbul dan altın ve değerli eşyalardan oluşan
hediye ismi altındaki haracı götüren “sürre
alayları” tertip edilerek, törenlerle uğurlanıp bu arap kabilelerine
gönderilmiştir. Buna rağmen yine de bazen hac kervanları ve kafileleri baskına
uğrayıp zarara görmüştür. Ki bu gün dahi Mekke’den 25 km uzak ve çölde açık
arazi olan Arafat mevkiine bir kimsenin yalnız gitmesi, tehlikelidir. İşte bu
ve benzer tarihi ve sosyal sebeplerden dolayı bu günkü haccın tatbik edilişi,
geçmiş zamanlarda isabetli doğru bir uygulama olmasına rağmen bu günkü
şartlarda da aynen cehaletle devam ettirildiği için, bu günkü hac ibadeti uygulaması
insanların ölmesi, yaralanıp sakatlanması zulmüne dönüşmüştür. Bu
yanlış ve doğru olamayan uygulama yüzünden zamanımızda, her hac döneminde
ezilerek, çiğnenerek yüzlerce mümin hayatını kaybediyor. Bu ölümler ancak 500
1000 2000 3000 kişi gibi kitlesel boyutta olduğu zaman dünya kamuoyuna
yansıdığından, her hac döneminde haccın yanlış tatbik edilmesi sebebiyle ölen
yüzlerce kişinin ölümleri bilinmiyor ve duyulmuyor. Halbuki haccın tatbiki,
Kuran’ın açık beyanı olup, mezheplerin ve âlimlerin sadece son günü için
ihtilafa düştükleri üç aya yayılarak uygulansa, hac’da her yıl yüzlerce mümin
ezilerek ölmediği gibi, ülkemizde ve İslam ülkelerindeki hac kontenjanı
meselesi kökten hâl olup, sağlığı ve ekonomisi düzgün olan her mümin Allah’ın
farz kıldığı hac ibadetini rahatlıkla yerine getirir.
Bu
haccın yanlış uygulamasında ısrar edilmesi nedendir bilemem, fakat kuran dışı
ve İslâmın ruhuna ters bir uygulama olduğu apaçıktır.
Şeriat yönü ile hac ibadeti,
İslam dünyası açısından sosyal, ekonomik, siyasi vb. zahiri çok faydalı toplumsal
bir ibadet olması ile beraber, bu ibadeti ifa edenlere de sayısız olumlu tesir
ve fayda sağlar. Ki bu hac ibadetinin zahiri yararları, konunun uzmanları
tarafından her vesile ile çeşitli açılardan çokça ifade edildiğinden, biz
haccın zahiri yönüne ait değerlendirmeyi burada bitiriyoruz.
Haccın ledduni hikmet yönü ile
değerlendirilmesi ise şöyledir:
Hac, hürmete ve tazime layık olanı
ziyaret olması itibarıyla Beytullahı,
yani Allah’ın evini ziyarettir. Ki bir eve yapılan ziyaret evin kendisi
için yapılmaz, ancak o evin sahibine yapılır.
Bu itibarla Hakikate göre Allah’ın evini
yani beytullahı ziyaret etmekten maksat, kulun o evin sahibi olan rabbinin cümle eşyadaki mevcudiyetini müşahedeye
erişmesi olup bu ziyaret, Hakk’ın kendi vahdetinden yarattığı halk kesreti
zuhurunu / açığa çıkışını kulun müşahede etmesidir.
İşte böyle bir müşahede yakınlığıyla marifetullah
zenginliğine mazhar olabilen bir kul ancak, Haccın ledduni hakikatine mazhar
olur. Ve Hakk’ın kesret / çokluk
zuhurunda, rabbini müşahede tavafıyla, ledduni hakikat üzere haccı ifa
eder.
Cenabı
Hak Kuran-ı Kerim’de kullarını Hac ibadetini yapmaya davet ederek; “İnsanlar
içinde haccı ilan et ki, gerek yaya olarak gerekse derin vadilerden gelerek,
yorgunluktan incelmiş binitler üzerinde sana ulaşsınlar.” (Hac - 27) buyurur.
Ki bir kulun Hakk’ın bu davetine icabet ederek hacı olabilmesi için, zahiren Mikât
mahalli denilen sınırda ihram giyerek “Lebbeyk
Allahümme lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk, innel hamde ve niğmete leke
vel mülk, la şerike lek.” / Yani, Allah’ım çağrına icabetle geldim emrine
amadeyim, senin şerikin / ortağın yoktur. Emrine amadeyim emret, hamt / öğünmek
ancak sana mahsustur, nimeti veren sensin mülk senindir. Senin şerikin, benzerin
ve ortağın yoktur.” Diye telbiye
getirerek, Hakk’ın hac davetine icabet ile Arafat vakfesine ulaşması, hakikate
göre kulun zamanın Hakk’a arif olanlar arasına karışması demektir. Bu itibarla Ledduni hikmet açısından
mikat
mahalli; zamanın Mürşidi Kamil’ini bulup onun irşadıyla ehli zikir ve ehli
irfan meclisine dahil olmaktır.
İhram
giymek ise;
kamilin irşadı ile kulun kendinin ve cümle eşyanın yokluğu / fenası keşfine
ulaşmasıdır. İşte böyle yokluk keşfi irfan ihramını giyen bir kul, “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” / çağrına
icabet ederek geldim Allah’ım, yokluğa / fenafillaha ulaşmış kulluğumla ve
cümle emrine ve yasaklarına riayetle emrine amadeyim.“lebbeyke la şerike leke lebbeyk” / tevhidi efal, tevhidi sıfat ve
tevhidi zat keşfi irfanı ile idrak ederek vakıf oldum ki, senin ortağın olmadığı
gibi, senden başka varlık yoktur şuuru ile sana amade geldim. “İnnel hamde ve niğmete leke vel mülk la
şerike lek” / Senin ortağın ve senden gayrı bir varlık olmadığı için,
medhedilip övülmeye ancak sen layıksın. Mazhar olduğumuz maddi ve manevi
nimetler senden olup, hepsi senin tecellilerindir, diyerek. Böyle bir anlayış
ve şuur telbiyesi ile arif olan kul, ariflerin Hakk’ın
zuhurunda cem oldukları
Arafat’ı yani arifler otağını ziyaret ederek, o da arifi billâh arasına karışıp daimi olarak Hakk’ı müşahede vakfesini yapar.
Şeriata göre Arafat vakfesinin Cuma
gününde yapılması Haccül ekberdir (büyük
hac’dır) ve Cuma günü vakfe yapanlara Haccül
ekber denir. Ki, cuma kelime olarak toplanma yani cem olma demektir. Hakikat ta haccül ekber ise; kendinin ve
cümle âlemin yokluğunda zahir olan hakkın tecellisinde kulun batın olmasıdır.
Yani Arafat olan arifler otağını bulan
kulun, Hakk’ın zuhurunda yokluğuyla batın olarak cem olması, haccül ekberdir.
Şeriata göre zahiren yapılan hac’da,
Arafat vakfesini yapan bir kul, Arafat’tan sonra diğer vacip ve sünnet
ziyaretlerini yaparak tekrar Mekke’ye gelir ve bu defa beytullahı / kabeyi örtüsü kalkmış olarak tavaf ederek, farz
tavafını yapar ve hac ibadetini tamamlayıp hacı olur.
Arafat’tan dönüşle beytullahı
örtüsü kalkmış bir şekilde tavaf ederek haccı tamamlamanın ledduni hikmet açısından
izahı şöyledir: Zamanın mürşidi kamilini ve onun meclisini bulmakla mikat mahalline ulaşarak, kâmilin
irşadıyla ihramın ve telbiyelerde ki yokluk / fena irfanı
ile Arafat vakfesine mazhar olan
arif bir kuluna, Rabbin kulu ile arasındaki perdesini kaldırıp ona kesret
alemindeki tecellilerle yüzünü göstermesidir. Ve bu müşahede ile o kul, cümle
varlığın aslı olan yedi sıfatın cüz’üne mazhariyetle, Hakk’ı yedi defa tavaf
ederek haccül ekberi (büyük haccı) tamamlar.
Tavafın
yedi defa yapılmasının hikmeti ise, hakkın yedi
sıfatı subutiyesi tecellisine kulun kemal ile mazhar olması içindir. Çünkü
Her insanda hayat, ilim, irade, kudret, görmek, işitmek, konuşmak ve kudret
olan Allah’ın yedi sıfatı subutiyesi mevcuttur. Kul bilse de bilmese de bu
sıfatlara mazhardır. Kulun bu mazhariyeti bilip arif olması için ondaki ilim sıfatının tevhidi hakiki ilmi irfanı ile
şereflenmesi gerekir. Ki o zaman o kul sıfatların kemaline mazhar olur.
İşte bu da mikat mahalli olan zamanın kâmili mürşidine erişip onun irşadı ile
mümkündür. Ve Kamil’in irşadıyla cümle varlığın aslı olan Hakk’ın sıfatlarının
kemaline mazhar olan bir kul, cümle varlıktaki Rabbin zuhurunu, her yerde daimi olarak müşahede tavafını yaparak,
Haccül ekber kulluğu ile her zamanda ve her âlemde var olur.
Haccın zahiri bazı uygulamalarına ve ledduni hikmetine yönelik
değerlendirme noksanlarıyla beraber son bulmuştur. Her şeyi en iyi bilen yüce
Allah’tır. Velhamdülillahirabbilalemin.
Nejdet Şahin
20 Ramazan 2009 Eylül
Salihli
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)