31 Mayıs 2024 Cuma

ASR SURESİ

               ASR  SURESİ              

 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

 وَالْعَصْرِۙ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ 

Bismillahirrahmanirrahim

1. Vel'asr.

2. İnnel'insane lefi husr. 

3. İllellezine amenu ve amilussalihati ve tevasav bilhakkı ve tevasav bissabr.

"Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna."                                                                                                                                                                                                                                                                       ASR SURESİ

                                      BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

A-S-R kökünden türemiştir. Lügatte bir şeyin suyunu veya özünü çıkarmak gibi anlama gelir ki, bu anlam usare olarak halk lisanında yer almıştır. Bu kelimeye “zaman”la ilgili olarak da farklı ifadeler yüklenmiştir. Zaman anlamında kullanıldığı gibi zamanın bir bölümü olan akşam vakti, gece-gündüz anlamlarında da kullanılmıştır. Namaz ile ilişkilendirildiğinde ise ikindi namazı kast edilmiştir. Daha sonraları metinlerde kişinin yaşadığı devir, yüzyıl gibi ayrıca bir peygamberin yaşadığı zaman dilimi olarak da kullanıldığını görmekteyiz. Allah bazı harfleri Kur’anda yemin olarak vermiştir. Bu harfler vav (vallahi), be(billahi), te(tallahi) anlamları olmuştur. Surenin başındaki vav harfi bu yemini işaret etmektedir. Yemin ise kıymeti olan bir değer üzerine olmaktadır. Burada yeminin asr üzerine olması asr’ı kıymetli bir konuma getirmektedir. Asr’ı kişinin yaşadığı devir olarak kabul edersek ki bu bir insanın ömrü olarak da alınabilir. Bir insan ömrü boyunca inanmada, Allah’ın emir ve yasaklarını uygulamada geri kalır yani yerine getirmezse o aynı zamanda Hakk’ı ve sabrı tavsiye etmede de  emri yerine getirmemiş olur. Bu durumdaki insanların halleri hüsrandır, zarar ve ziyandır. Yani kişinin ömrü boşa geçmiştir. Kişi ömrünün sonunda bu hayal kırıklığını yaşar. Secde suresi 12. Ayet bunu ifade eder; “Günahkarları Rablerinin huzurunda başlarını eğmiş olarak şöyle derken bir görsen; Rabbimiz! gördük, duyduk, geri gönder bizi ki, hayra yönelik iş yapalım. Artık kesin olarak inanıyoruz.” Bu tür insanların geri gelmeyi istemeleri hakikatı görüp hüsranı yaşadıkları için gerçek kulluk yapmayı istemeleridir.        

Bu surenin ledünni manada yorumu ise; Asr’ı usare(öz) anlamı ile zamanın elçisi olarak kullanmak aynıdır.“ Onsekiz bin alem bir havanda dövülüp ondan macun yapılmak istenseydi bu macun insanı kamil olurdu.” demiş bir arif. İşte öz budur.

Zamanın özü evvel emirde hz.Resulullah (sav) efendimizdir. Bir kutsi hadisde “seni kendi nurumdan alemleride senin nurundan yarattım” Her şey maddi manevi hz peygamber (sav) efendimizin nurundansa alemlerin özü bu nurdur. Mevlid yazarı Süleyman çelebi hazretleri bunu ifadeyle;          

Hak Teala çün yarattı Âdemi
Kıldı Âdem’le müzeyyen âlemi
Âdem’e kıldı feriştehler sücud
Hem anâ çok kıldı ol lûtf issi cûd
Mustafa nurunu alnından kodu
“Bil Habibim nurudur bû nur dedi”
Kıldı o nur anın alnında karar
Kaldı anın ile nice ruzigâr
Sonra Havva alnına nakletdi bil
Durdu anda dahi nice ayü yıl
Şit doğdu anâ nakletti bu nur
Anın alnında tecelli kıldı nur
Erdi İbrahimi İsmaile hem
Söz uzanûr eğer kalanın der isem
İşbu resm ile müselsel muttasıl
Ta olunca Mustafa´ya müntekil
Geldi çün ol rahmeten lil´alemin
Vardı nur anda karar etti hemin

Adem (as) ile başlayan ve kıyamete kadar var olacak olan bu nur, elçiden elçiye aktarılmak suretiyle her zamanda mevcuttur. İşte asr dediğimiz zamanın özü bu nurun açığa çıktığı insanı kamildir. Elçilik ise iki şekilde olur.

1-Nübüvvet elçiliği(nübüvvet-i risalet); Bu elçilik Hz.peygamber (sav) ile son buldu ancak hidayeti nuru Muhammed irşadı devam ediyor. Çünkü Allah adildir.

2-Velayet elçiliği(nübüvveti teşriya); Veliler ve kamiller vasıtasıyla kıyamete kadar devam edecek olan elçiliktir. Bu irşadın nuru Muhammedle silsile yoluyla devam edeceğini Süleyman Çelebi Hz.leri yukarıda sözlerini verdiğimiz mevlidi şerifinde beyan ettiği gibi birçok ayette bunu belirtmektedir. Bu nur gerek manevi gerekse kan yoluyla gelen evlad-ı resul (ehli beyt) vasıtasıyla nesilden nesile aktarılarak kıyamete kadar devam edecektir. Asrı saadet ve ehlibeyt bitmedi çünkü şeriatı muhammediye ve hakikatı muhammediye son bulmadı. Elçiliğin devam ettiğini beyan eden ayetler ise;

Hucurat 7.ayet; Şunu da bilin ki, aranızda Allah'ın Resulü vardır. Eğer işlerin birçoğunda o size uysaydı sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; inkârı, günahı ve isyanı da size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.

 Bakara 151 ayet; Nitekim size aranızdan bir resul göndermişiz; size ayetlerimizi okuyor, sizi temizleyip arıtıyor, size Kitap'ı ve hikmeti öğretiyor, size, daha önce bilmediklerinizi belletiyor.

Fetih suresi 29 ayet; Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rükua varırken, secde ederken, Allah'tan lütuf ve hoşnudluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar. İşte bu, onların Tevrat'ta anlatılan vasıflarıdır. İncil'de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allah böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkarcıları öfkelendirir. Allah, inanıp yararlı işler işleyenlere, bağışlama ve büyük ecir vadetmiştir.

Fetih suresinin 29. Ayeti Muhammed’le beraber olanlardan söz etmektedir. Hz Musa(as) ve Hz.İsa (as) zamanında Hz Muhammed (sav)le beraber olanlardan bahsedilmektedir. Hz. Musa (as), Hz. Peygamberden 1800 sene, Hz. İsa (as) ise 600 sene öncedir. Bu sebeple Muhammed’le beraber olmaları nasıl olur sorusu akla geliyor. İşte ayet bunu açıklıyor. Hz. Peygamberin evlatlarından ve Melami kutbu olan Seyyid Muhammed Nurul Arabi Hz.leri, Hz Resulü Ekrem efendimizin üç vücudu bulunduğunu ifade etmektedir. Bunlar,1-vücudu unsuriyesi, 2-vücudu misaliyesi, 3-vücudu nuraniyesi. Vücudu unsuriyesi Abdullahtan olma ve Amineden doğma 63 sene yaşayıp Medinede vefat eden vücudu. Vücudu misaliyesi, Hz. Peygamberin rüyada görülen vücududur bu itibarla, kim beni rüyasında görmüştür beni gerçekten görmüştür dediği vücududur. Vücudu nuraniyesi, yaratılan ilk cevher olup aklı kül olarak da ifade edilir, bu konuyu açıklayan kutsi hadis de Cenab-ı Hak şöyle buyurur; “Seni kendi nurumdan alemleri de senin nurundan halk ettim” başka bir kutsi hadis de ise, “Levlake levlak lema halaktül eflak” sen olmasaydın sen olmasaydın bu felekleri halk etmezdim.  buyuruyor. İşte Muhammed (as) ile beraber olanlar bu nuru Muhammede mazhar olanlardır. Yukarı da sözlerini verdiğimiz Mevlid de Süleyman çelebi Hz.lerinin söylemek istediği de bu mana dır. Yani Fetih suresinin tefsirini yapmıştır. Muhammed Cabir Hz lerinin Resulu Ekrem (sav) efendimize sorduğu soru meşhurdur, “İlk yaratılan nedir? Ya Resulallah” dediğinde Hz. Peygamber (sav) cevaben, “Allah önce benim nurumu, ruhumu, aklı, kalemi ve arşı yarattı” olmuştur. Bu söz, hadis ve ayetlerden de anlaşılıyor ki, Nuru Muhammed tüm zamanlarda mevcuttur. Dolayısı ile bu nura mazhar olanlar daima Hz. Muhammed (sav) efendimizle beraberdir. İşte zamanın elçileri ve irşadla görevli olanlar bunlardır. Bunlardan 600 senede bir gelenler vardır, 12yy yaşamış Muhyiddin İbnül Arabi (ra) ve 18yy yaşamış Seyyid Muhammed Nurül Arabi (ra) gibi bunlar zamanın sahibi olup asr suresinin beyan ettiği ve üzerine yemin ettiği asr bu zatları işaret etmektedir. Sözün özü olarak asr suresinin ihtiva ettiği mana, bu zatlara ve onların halifelerine ulaşıp hidayeti nuru muhammed ile irşad olanlar hüsrandan kurtulanlardır. Kim ki bu elçiyi bulmadı veya inkar etti onlar hüsrandadır ve ziyandadır. Onların bu öğretileri Kur’an kaynaklı olup ilmi ledün olarak geçmektedir. Kehf 65; “Biz ona kendi katımızdan ilmi ledün bağışladık” Şimdi ayete dönersek; ayeti de dört bölüm halinde inceleyecek olursak, 1-İman, 2-Ameli salih, 3-Hak’kı tavsiye, 4-Sabrı tavsiye. Bu dört ayet Kur’anın nazil olduğu dört ilmi ifade eder. Şöyle ki, 1-İman etmek; ilmi şeriat, 2-ameli salih işlemek; ilmi tarikat, 3-Hak’kı tavsiye etmek; ilmi hakikat, 4-sabrı tavsiye etmek; ilmi marifet.                                                 

Bir hadisi şerifte, Kur’an dört ilim ve yedi mertebe üzerine inmiştir, Ebu Talip oğlu Ali bu ilmi bilenlerdendir sözü meşhurdur. Selanik Melami halifelerinden hacı Ali Urfi efendinin beyanı üzerine, şeriatın nihayeti tarikatın başlangıcı tarikatın nihayeti, tevhidi hakikinin başlangıcı, tevhidi hakikinin nihayeti marifetullahın başlangıcıdır demektedir. Şeriat; şer’i şerifin ahkamını söz ile tahsil edip öğrenmektir. Tarikat; Şer’i şerifin hükümlerini fiilen uygulamaktır. Bunların ikisi de zahirdir. Hakikat; “Allah’ım eşyanın hakikatını bana göster” hadisine dayanarak aleyhisselatı vessellemin sözü üzerine eşyanın özünü, nisbet olmaksızın gerçekte olduğu gibi anlamak ve şüphe duymamaktır. Marifet; “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisi nebevi sözü üzerine kendi nefsini bilmektir. Bunların ikisi de batındır, bu irfaniyet kitaplardan araştırmakla öğrenilmez ve anlaşılmaz ancak bir mürşidi kamilden tahsil edilerek öğrenilir.                                                                                                                             

1-İman; İlk önce şeriatı yerine getirmektir, amentünün esasıdır. Allah’a, Resulüne, meleklere, kitaplara, ahiret gününe inanmak şeriatın olmazsa olmazlarıdır. Ayrıca bu iman gerçek imana davet olup Kur’an ayetleri ile sabittir, Enfal suresi 2,3 ayetleri bu imanı vurgulamaktadır. 2. ayet; “Gerçek müminler şol kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer ve onlara bir ayet okunduğunda bu onların imanlarını artırır ve onlar yalnız rablerine güvenip dayanırlar. 3.ayet; Namazı yerine getirirler onlar ve rızık olarak verdiklerimizden dağıtırlar.”                                                                                                           

Nisa suresi 136.ayet;“ Ey iman edenler! Allah’a, O’nun resulüne, resulüne indirmiş olduğu kitaba, daha önce indirdiği kitaba iman edin.” Tevbe 124.ayette; İnen sure ve ayetlerin iman edenlerin imanlarını arttırdığını beyan etmektedir. Bu ve benzeri ayetler gerçek imanı ortaya koymakta olup taklit imanda kalmış olanları gerçek imana davet etmektedir. Sen daha önce taklit imanla Allah’a, Resulüne ve inen kitaba takliden iman ediyordun şimdi asr dediğimiz zamanın mürşidi kamilin şahsında açığa çıkan ilmi ledün ile iman ederek hakiki imana ulaşın demektedir. İşte asr suresin de kim iman eder ayeti bunu vurgulamaktadır, yani  zamanın kamil mürşidinde açığa çıkan hidayeti Nuru Muhammed irşadı ile iman etmiş olanları ifade etmektedir. Çünkü bu şahsiyetler vermiş olduğu telkin ve irşad ile Allah’ı, ve O’nun resulünü ve kitabı tanıtarak ve kendisine tabi olanların kalplerine Zikrullahı nakşederek gerçek iman sahibi olmalarına imkan vermektedir. Kişi daha önce anasından babasından, çevresinden hocasından vs. duymuş olduğu dine ait bilgiler vardı işte bu bilgiler onda taklidi imanı oluşturmakta idi, kamil mürşide gelerek taklidi imandan veya delilli imandan, gerçek imana ulaşmış olmaktadırlar. Bu gibi taklit imanda kalmış olanlara Allah nerededir? diye sorsan Allah bu alemi yarattı ve çekildi derler veya ressam gibi resmi yaptı ve çekildi örneğini verirler oysa Bakara 115.ayet ise; “Doğuda batıda Allah’ındır siz nereye dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır.”  demektedir. Kaf 16.ayette ise; “Biz ona şah damarından daha yakınız.  Hadid4.ayette ise; O, nerede olursanız olun sizinle beraberdir. Allah bu ve benzeri ayetlerde kendisinin mevhumda değil bilakis mevcutta olduğunu beyan etmektedir. Bu itibarla ayet bizi mevcutta olan Allah’a, Resulüne ve kitaba iman etmeye davet olduğunu algılamamızı istemektedir.                                                                                                                          

2-Ameli Salih; İlmi tarikattır. Zikrullahın telkin olunmasıdır. Rad 31; Kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur, dikkat edin kalpler Allah’ın zikri ile tatmin olur” Enbiya 7, ve nahl 43; “Siz zikri bilmiyorsanız ehline sorun” Araf 69; “İçinizden bir recülün size zikri öğretmesine şaştınız mı?” ayetleri bize zikrin öğrenilmesinin farz olduğunu beyan eden ayetlerdir. Şeriatın fiilen uygulanmasının birinci yolu zikri talim etmekten geçer. İkinci yolu ise işlerin ihlas üzerine yapılmasıdır. İhlas; katkısız, şirksiz yapılan amellerdir.                                                                                                           

Ayrıca, İsmail Hakkı Bursevi (ra) “İbadeti Hak’la eda etmektir” İşte salih amelin en alası budur bundan aşağısı nefisle yapılan ameldir ki; bunda da bir talep sahibi olmamak icap eder. Aksi halde amel batıl olur demektedir. Hz. Ali efendimiz de bir sözlerinde  “ilim ameli sesle davet eder, amel icabet ederse ne ala etmezse ilim oradan firar eder” buyurmaktadır. İşte ameli salih, ameldeki ruhtur, bu ruh olmazsa yücelerin yücesine hareket edemez.                                                   

3-Hak’kı Tavsiye; Tevhidi hakikiye süluk etmeye yönlendirmektir. Araf 181; “Bizim yarattıklarımızdan bir topluluk vardır ki! Hak ile kılavuzluk yapar ve yalnız O’nunla adalet sunarlar” Maide 8; “Ey iman edenler,adil şahitler olarak, Allah için hakkı ayakta tutun.” Yunus 108; “De ki, ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidayet bulursa o ancak kendi nefsi için hidayet bulmuştur. Kim saparsa, o da kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinize vekil değilim.”  Rad 14; “Hak olan çağrı yalnızca O’na dır.” Bu ve benzeri ayetler Hak’kı ve gerçeği tavsiye edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü gerçeğin gelmesiyle batılın yok olması kaçınılmazdır. Yine birçok ayette, biz Kur’anı hak olarak indirdik gibi beyanlar Kur’ana daveti ve Kur’anda açığa çıkan çıkan değerler üzerine davettir. Bu davetler hep hakka davettir. Yani doğruya davettir, hidayete davettir ve tavsiyedir. Ankebut 44; “Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı şüphesiz bunda iman edenler için bir ayet vardır.” Göklerin ve yerin hak olarak yaratılması ve bunların birer ayet olması bir hikmeti vurgulamaktadır. Bu ayetler resulü nebevinin (sav) hadisine atıf olmaktadır “ya rabbi eşyanın hakikatını bana bildir” sözü bizi bu ayetleri anlamaya çağırmaktadır.                                                                                                    

Hep kitabı Hak’tır eşya sandığın                                                                                           

Ol okur kim seyri evtan eylemiş.                                                                          

Dizelerinin sahibi Niyazi Mısri hazretleri yine bizleri eşyanın hakikatını çözmeye yani Hak’ka davet etmektedir.                                                                                        

4-Sabrı Tavsiye; Marifetullahı tavsiyedir. Nefsini bilen Rabbini bilir hadisi şerifin bir kişide geçekleşmesidir. Rabbini bilen bu eşyanın iç yüzünü de bilir. Hz Resulullah (sav) bir sözlerin de eşyayı Rabbimle bildim ifadesini kullanmıştır. Pir Muhammed Nurül Arabi Hz.leri Rububiyetin mevcudata has olduğunu beyan ederek, ilim akılla elde edilir marifet ise müşahade ile elde edilir demektedir. Sabrın marifetle ilişkilendirilmesi, Rabbin her tecellisine ve esmasına arif olmayı gerekli kılar. Bu ise müşahede ile olur. Genelde sabır hiçbir şekilde şikayet etmemek olarak söylenir ve kabul edilir oysa derdini söylemeyen derman bulamazmış kibarı kelamını duymayan yoktur. İşte sabır burada başlıyor. Derdimizi Hak’tan başkasına söylemeyeceğiz. Yine bir kibarı kelam vardır, şikayeti Hak’tan başkasına yapmamak. Yakup (as) Yusuf (as)’ı kaybettiğinde gelene geçene Yusuf (as)’ı sordu. Diğer oğulları Yakup (as)’ın bu durumunu kınadılar. “dediler ki! Sen bir peygambersin yaptığın doğru mu?” Yakup (as) cevaben, “ben Yusuf (as) ‘u kime sorduğumu biliyorum” dedi. İşte bu hal sabrın ta kendisidir çünkü şikayet Hak’tan başkasına yapılmamış oluyor. Bu ise Hak’kın esmasını tanımayı gerekli kılar, çünkü rububiyet vahidiyetin zuhuru olup cenabı Hak’kın zahir isminin açığa çıkması ile igilidir. Bu ise Hak’ka ait esmalarla halka ait esmaların ilişkisidir. Bu alemde bu esmalar birlikte açığa çıkar ve halka ait isimler Hak’ka ait isimlerin mazharıdır. Bu da marifeti oluşturur. İşte sabrı tavsiye etmek de bu marifete ulaşmayı sunmaktır. Vesselam…………………….                                                                       

Sahabelerden iki kişi karşılaşıp sohbet ettikten sonra asr suresini okumadan ayrılmazlarmış. Mezhep imamlarından Şafi Hz.leri “şayet Kur’an da başka bir şey nazil olmasaydı asr suresi insanlara yeterdi” kibarı kelamını kullanmıştır. Çünkü yukarıda da ilmimizin yettiğince açıklamaya çalıştığımız bu sure Kur’an ın içeriği olan dört ilim ve yedi mertebeyi kuşatmaktadır. Ayrıca zamanın mürşidi kamilini işaret ettiği için irşat fırsatının her zamanda ve anda mevcut olduğunu ifade ederek, kişilere insanlığını açığa çıkarma yetisini verdiğini de anlatmak istemiştir. Mürşidi kamilden yani zamanın elçisinden irşat olmayan asr suresinin belirttiği ilmi şeriat, ilmi tarikat, ilmi hakikat ve ilmi marifeti tahsil etmeyen insanlığını açığa çıkaramaz ve noksan kalır. Hz. İsa (as) “iki kere doğmayan melekuta dahil olamaz ve melekutun sırrını keşf edemez.” Demektedir. Hz. Pir Muhammed Nurül Arabi’nin birinci kuşak halifelerinden hacı Kadir Bey “hiçbir kişi davetsiz insanlığını açığa çıkaramaz” buyurmaktadır.  İşte asr suresinin içeriğinde bunların hepsi mevcuttur ve bunları işaret ederek, insanların daha bu alemde iken uyanmaları ve hakiki kullukla ibadet etmelerini istemektedir. İsra 72. Ayette; “ Bu dünyada kör olan ahirette de kördür. Yolca da daha sapıktır o” Yusuf 108.ayette; “De ki! İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlarla Allah’a basiret üzere çağırırım. Allah süphandır, ben müşriklerden değilim” Hz peygamber (sav) efendimiz bir hadisi şeriflerinde “körlük basarı kör olan değil basireti kör olandır” yani körlük, baş gözü kör olan değil gönül gözü kör olandır.Buyurmaktadır. Zariyat 56.ayettede; “Ben insi ve cinni ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” bu ayete göre bizim yaratılışımızın amacı Allah’a ibadet olduğu anlaşılmaktadır. Sahabeler Hz. Peygamber (sav) efendimize sorarlar “İbadet nedir? Ya resulallah” Hz peygamber cevaben: “Ehli arifun, ehli vahidun” olmak der. Yani Allah’ı bilmek ve Allah’ı tevhid etmek olarak belirtir. İşte bizim dünyaya gelişimizin yüce gayesi budur. Rabbimizi bilip O’nu birlemektir. Allah’ı bilmek ve tevhid etmek de ancak bir mürşidi kamili bulup ondan irşat olmakla gerçekleşir.   

Sözün özü olarak da, Allah’ın, asr suresi üzerine yemin etmesiyle, zamanın elçisini bulmayı ve O’ndaki ilmi ledün ile irşat olmayı tavsiye etmektedir. Vesselam…………………                   

    En iyisini Allah bilir. Hataları ve doğruları ile Asr suresi tamam olmuştur.                                              

                                                                                                                 30/05/2024

                                                                                                       Mehmet Naci GÜNEY

                                                                                                             Emekli öğretmen


10 Kasım 2020 Salı

ON KASIM’da Atatürk’ü anarken


   Allah’a hamd, resulü Muhammed’e (sav) ve ehli beytine / evlâdı resule selam olsun. Rabbim bizleri onlardan ayrı komasın.

        Dinimiz İslâm’a göre, bu âlemden ölümle ayrılan bir kul’un son nefesini Allah diyerek vermesi, pek muteberdir. Bu itibarla, çeşitli nedenlerle yapılan tüm dua ve niyazlarda, müminler son nefeste Allah diyerek çene kapamayı nasip etmesi için Allah’a yakarıp dua ederler.

Ömrünün önemli bir kısmı savaşlarda ve cephede geçen Mustafa Kemal Atatürk, “Gazi’dir:” Ki gazi; şehit olmayı göze alarak, vatan millet uğruna gayret mücadele eden demektir. Ve şehitliğe ait bütün değerlere gaziler de mazhar olduğundan, şehitlik mertebesi hiç şüphesiz gazilerin de mertebesidir. Bunu ifadeyle Hz. resulıllah (sav) efendimiz; “Bir kimse Allah yolunda şehit olmayı canı gönülden isterse, yatağında ölse dahi Allah onu şehitler derecesine ulaştırır.” Diyor.

 Ki bazı iddialara göre, yanlış tedavi uygulamalarıyla yavaş yavaş öldürülen Atatürk; “şehit”lik mertebesiyle de şereflenerek son nefesinde, “ve aleykümselam” diyerek ruh’unu Hakk’a teslim etmiştir. Bunu beyanla hadisi şerifte; “siz nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz nasıl ölürseniz öyle haşr olursunuz” buyrulur. İslâm dini esaslarına göre Atatürk; son derece muteber ve her müminin özenip gıpta ettiği bir şekilde ölerek bu âlemden ayrılmıştır. Atatürk’ün ölümünün bu şekilde Allah’ın “selâm” ismini zikrederek gerçekleşmiş olmasını, bazı mahfiller Türk milletinden gizleyerek, “Atatürk son nefesinde saat kaç” diyerek öldü demişlerdir.

 Her yıl on kasım olan ölüm yıldönümünde kimilerince samimiyet gözyaşlarıyla, kimilerince ikiyüzlülük fışkıran nutuklarla anılan Atatürk’ün, böyle şanlı ve şerefli bir şekilde ölmesi milletimizden gizlendiği gibi, Atatürk’ün gerçek kimliği bazıları tarafından engellenerek milletimize tanıtılmadı. Ve Atatürk; Atatürkçü olduğunu iddia eden bazıları tarafından leblebiyle rakı içen, başında melon şapka, frak gibi kıyafetlerden başka kıyafet giymeyen, din’le iman’la hiçbir alâkası olmayan, laikliği tam bir dinsizlik olarak yaşayan bir kişi olarak bu millete lânse ederek gösterdiler.

 Diğer taraftan bazı muhafazakâr ve dindar olduğunu iddia edenler ise; gece gündüz içkiden başını kaldırmayıp her türlü nefsani zevki sefa peşinde ömür tüketen. Müslümanlara her türlü eziyeti yapmayı revâ gören. Ve bu asrın (yüzyılın) en büyük din düşmanı olarak Atatürk’ü ifade ederler. Hatta bazı mahfillerde gizlice yapılan toplantılarda Atatürk’e ve onun önderliğiyle kurulan cumhuriyete en galiz hakaretlerle aşağılayıp saldıran, Atatürk ve cumhuriyete olan nefret ve kin’lerini din haline getirmiş olan bazı kimselerin, bu tür söylemlerle millete tanıttıkları Atatürk ile gerçek Atatürk’ün hiçbir alakası yoktur. Ki bu tanıtım ve ifadelerin hiç birisi Atatürk’ün gerçek vasıflarını ifade etmeyen yalan, dolan ve iftira yüklü beyanlardır.

Atatürk’ü tanıyabilmek, onun gerçek kişiliğini anlayabilmek için bir kimsenin deli olmayıp aklı başında olması yeterlidir. Ve en evvela, İslam peygamberine vahiy olan Kur’anı Kerim’in tercümesini okumakla beraber, çok değil biraz da İslam tarihini bilmesi kâfidir.

Bu gün yüzlerce Alim tarafından Türkçeye tercüme edilen Kuranı kerim, Türkiye cumhuriyeti kurulana kadar İngilizce, Fransızca, Rusça hatta Boşnakça vb. gibi diğer birçok dillere tercüme edilmesine rağmen Türkçeye tercüme edilmemişti. Ve Elmalılı Hamdi Yazır’ın Türkçe tercüme ve tefsir ettiği Kuranla, Müslüm’ün 13 cilt olan hadis külliyatı Türkçeye, Türkiye cumhuriyeti kurulduktan sonra tercüme edilmiştir. Ve milletimizin Kuran’ı ve Peygamber Efendimizin hadislerini anlayarak okuması sağlanmıştır. Ki bu tercüme işlerine devletten bütçe ayrılmış olmasına rağmen Atatürk, kendi şahsi parasından vererek katkı sağlamıştır.

 Ayrıca Kuran’da çokça, sıklıkla bahsedilmesine rağmen, bu gün hepimizin toplum olarak tam ilgi ve hasasiyet gösteremediğimiz yetimlerin, öksüzlerin korunup gözetilmesi hususunda da Atatürk, tam bir Kuran mümini gibi hareket etmiş ve birçok yetimin bakım ve eğitimini sağlamıştır. Ve bunları halka göstermeden gizlilik içinde yapmıştır.   

  Atatürk’ü anlayıp tanımak için; asrısaadette Hz. peygamber efendimizin ve ashabının uygulamalarına şöyle kabaca bakmak bile yeterlidir. Buna göre Hz. Muhammed, (s.a.v) içinde bulunmuş olduğu toplumun kabileler, aşiretler tarafından yönetilmesini Kur’an’ın; “İş ve yönetim konusunda onlarla da şuraya git/onlara danış/istişare et..” (Al-i İmran, 159) “işleri, yönetimleri aralarında bir şuradır/ aralarında istişare iledir…” (Şura, 38) emri gereğince kaldırarak, kabile aşiret yönetimine son verip şurayı, yani halk meclisini kurmuş ve meclisin kararları doğrultusunda yönetim oluşturmuştur. Ve yine Kuran’ın “Şu bir gerçek ki, Allah size, emanetleri onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.”(Nisa-58) buyruğu doğrultusunda, belli aşiret mensuplarına değil, liyâkata değer vermiş ve her işe ırkı, cinsi, rengi ne olursa olsun ehil olanları getirmiştir. İşte çok özet olarak ifade ettiğimiz bu değerler cumhuriyet ilkeleri olup, Hz. Resulullah efendimiz bu esaslarla halkı yönettiği gibi Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali bu şekilde halkı yönetmişlerdir. Çünkü Cumhuriyet; belli bir sınıfın belli bir kabile ve aşiretin yönetimini reddeden, halkın kendi kendisini liyakatle, yani ehil olanlar ile yönetmesidir.

Hz. Resulullah Efendimizin zuhuruna kadar aşiretler, kabileler ve onların reisleri toplumu yönetiyordu. Ve onlar ne derlerse o oluyordu, kendilerinden sonra oğulları emir, reis, padişah vb. oluyor ve bu şekilde halk idare ediliyordu. Hz. Resulullah bu yönetim şeklini kaldırdı ve hiç bir kimsenin soyundan sopundan dolayı üstün olmayacağını söyledi, her türlü emanetin ehil / layık olanlar tarafından tasarruf edilmesini buyurdu ve uyguladı. Hz. Peygamber Efendimiz, bu uygulamalarıyla cahiliye Arap geleneği olan kabileciliği ve aşiretçiliği kaldırdı. Kendisinden sonra halkı yönetecek olan emir veya reisi işaret ederek, şu sahabe veya bu sahabe devletin reisi olsun demedi. Şurayı/meclisi, yani halkın ehil/layık olanı seçerek emir el mümin’in, yani halkın başkanı olunmasını tavsiye ve işaret etti. Halbûki o zaman Hz. Peygamber her kimi işaret etse idi, tereddütsüz o kimse emir-el mümin yani devletin başkanı olurdu.

Hz. Peygamber Efendimizden sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, hatta Hz. Hasan’ın altı ay süren emirliği / başkanlığı, hep şura / meclis kararıyla olmuştur. Bunların hiç birisi kendinden sonra oğlunu veya kardeşini veya soyundan geleni tavsiye etmemiş ve emir / başkan yapmamıştır. Hatta Hz. Ali yaralı olup vefat etmeden önce kendisine; “Oğlun Hasan’ı emir yapalım mı?” diye sorduklarında, Hz. Ali cevaben; “Benim oğlum olduğu için yapmayın, layık ve ehil ise öyle yapın.” demiştir.

Bu uygulama Muaviye emir/başkan oluncaya kadar devam etmiştir. Ve Muaviye, Kur’an buyruğu olup Hz. Peygamberin uyguladığı şurayı/meclisi, yani halka danışmayı kaldırarak oğlu Yezid’i kendisinden sonra emir/padişah yaptı. Muaviye, Kur’an’ın emri ve Hz. Peygamber’in apaçık uyguladığı şura/meclis mirasını, cümle ehl-i kemal olan sahabelerin ve ehl-i irfanın itirazlarına rağmen Hz. Hasan’ın zehirletilerek, Hz. Hüseyin’in ve Ehl-i Beytin kerbelâda şehit edilmeleri pahasına, şahsı ve kabilesinin/aşiretinin menfaati için yıkıp iptal etti. Buna karşı gelenlerin kimilerini sürgün etti, kimilerini de şehit etti.

Emevi’lerden sonra kurulan İslam devletlerindeki yönetim ve idareler, genellikle kabile ve aşireti esas olan bir yapı üzerine kuruldu. Ve bu uygulama, yaklaşık 1300 yıl, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar devam etti. Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk’ün emri ile TBMM dışına pankartlarla; “işleri, yönetimleri aralarında bir şuradır / aralarında istişare iledir…” Ve ‘Emanetin ehillere verilmesi...’ mahiyetindeki ayetler ve hadisler asılarak, meclis’in ve cumhuriyet sisteminin Kur’an emri ve Hz. resulullah efendimizin uygulaması olduğu vurgulanmıştır.

Böylece Kur’an’ın emri olup Hz. Resulullah’ın, Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin ve Hz. Hasan’ın uyguladığı şura’ya/meclis’e yani halka danışarak, herkesin seçme ve seçilme hakkının olduğu ve Muaviyenin yıktığı cumhuriyet idaresi; Mustafa kemal Atatürk’ün liderlik yaptığı kadrolar tarafından tekrar Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile kurulmuş oldu.

Bu itibarla Cumhuriyet; Kur’an emridir. Cumhuriyet Hz. Resulullah’ın (sav) mirasıdır. Cumhuriyet Ehli Beytin, Evladı Resul’ün davasıdır. Cumhuriyet Atatürk ve arkadaşlarının Türk milletine hediyesidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kadrolardan, başta 10 Kasım’da “ve aleykümselâm diyerek iman edenlerin gıpta ettiği bir şekilde bu dünyadan bekâ’ya göçen Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, cümlesinden Allah razı olsun, ruhları şad olsun. Makamları peygamberlerin mukarriplerin sıddıkların şehitlerin rızıklandıkları makam olsun. Vesselâm.

                                                      

                                                            Nejdet Şahin

                                                        05 Kasım 2010 Cuma

 

 

 

26 Ekim 2020 Pazartesi

Kutlu Doğum Haftası !!! Peygamber Efendimizin Doğumu

Hicri takvimin Rebiul Evvel ayının 12 sinde kutlanan mevlit kandili, isminden de açıkça anlaşıldığı gibi, Hz. Muhammed’in (s.a.v) bu âleme unsur bedeniile doğmasını ifade eder. Mevlitarapça bir kelime olup Türkçe, doğum / doğuş demektir.

Bu doğuş peygamber efendimizin babası Abdullah ve annesi Âmine validemizden beşer olarak unsur bedeniyle doğmuş olmasıyla beraber, sıradan bir doğum değildir.Bilindiği gibi bu doğumla beraber zahiren yani aleni olarak birçok harikulade (olağanüstü) hadiseler olmuştur. Ki o zaman İran’a bağlı bir yerleşim olan Mekke’de tahakkuk eden bu doğumla beraber, İran’da Mecusilerin (Ateşe tapanların) bin yıldır sönmeyen ateşi sönmüş, krallarının sarayı yıkılmıştır. Suriye’de save nehrinin bin yıldır kuru olup su görmeyen yatağı sularla dolup taşarak akmıştır. Hz. Resulullah’ın doğumu esnasında doğuma yardımcı olan kadınlar da açıkça birçok harikuladeliklere (olağanüstü hadiselere) muhatap olmuşlardır.

Resulullah Efendimizin annesi Âmine validemiz ise, doğumla beraber “Biri doğuda biri batıda biride Kâbe’nin damında olmak üzere üç bayrak dikildiğini gördüm” demiştir. Bunlar akla ilk gelen mucizelerdir.

 

Soru: Fakat Hz. Muhammed’in (s.a.v) doğumu denildiğinde acaba anlamamız gereken sadece bu âleme zahiren gelmesimidir? Hadisi şerifte“Allah evvela benim nurumu yarattı”  Başka bir Hadiste ise, “Âdem su ile toprak arasında iken ben nebi idim” gibi ifadelerden anlaşılması gereken nedir?

 

Cevap:Bu ve benzer beyanlardan anlaşıldığı gibi Hz. Resulullah Efendimizin, her bir varlıktan ve cümle âlemlerden önce yaratılmış olan “vücudu nur-u Muhammed” kimliği şahsiyeti vardır. Ve nur-u Muhammed Hz. Âdem’de ve cümle peygamberlerde hidayet davetçiliği olarak zahir olmuş. Tüm peygamberler nuru Muhammed mazhariyetiyle insanlara yol gösterip onları irşat etmişler. Ve her peygamber nur-u Muhammed’in, unsur yani beşeri bir bedenle insan olarak bu yeryüzü âleminde doğup zahir olacağını ümmetlerine haber vermişlerdir.

       Bunu ifadeyle insanı kâmil zincirinin altın halkalarından olan Süleyman çelebi Hz. Mevlidi şerifinde;

 

Hak taalâçün yarattı âdemi

Kıldı âdemle müzeyyen âlemi (âdemle bezeyip süsledi âlemi)

Âdeme kıldı ferişthler sücut (âdeme melekler secde etti)

Hem ona çok kıldı Lütfi ol ıssı cut(cömert olan Allah lütfetti)

Mustafa nur’un alnında kodu

Bil habibin nurudur bu nur dedi.

Kıldı ol nur anın ile nice ruzigar(devir, zaman)

Sonra Havva alnına nakletti bil

Durdu onda dahi nice ayu yıl (ay ve seneler)

Şit doğdu ona nakletti nur

Onun alnında tecelli kıldı nur

Erdi İbrahimeİsmaile hem

Söz uzanır geri kalan der isem

İş bu resmile müselsel muttasıf (bu şekildeki silsile ile vasıflanmış olan)

Ta olunca Mustafa’ya muntakil(intikâl edince)

Geldi çünrahmetellil âlemin (âlemlerin rahmeti)

Vardı nur karar etti hemin

Tut kulak efsafına ey yâri din (kulak ver ey dinini seven)

Bilesin kimdir o fahrülmürselin. (bilesin iftihar edilen elçi Hz.Muhammed’in kim olduğunu)buyurmuştur.

 

İşte mevlidi şerifteki bu beyanlardan da açıkça anlaşıldığı gibi rebiul evvel ayının 12 sinde vukuu bulan doğum / mevlit,nur-u Muhammed’in; Resulullah’ın unsur / beşeri bedeni ile buluşup, bu yeryüzü alemini şereflendirmesini ifade eder. Ve bu doğum, İslam âleminde mevlit kandili olarak Müslümanlar tarafından çeşitli hidayete yönelik ibadetler ve etkinliklerle açıkça kutlanır.

 

Soru: Kutlu doğum senede bir haftamı yoksa hergünmü kutlanmalı?Kutlama için özel bir mekâna ihtiyaç varmıdır?

 

Cevap:İslamın ledduni hakikatına ulaşmış olan arifibillâh ve ehli kemâl, bu kandili hem zahirine hem de batınına uygun olarak, nur-u Muhammed kulluğuna mazhariyet gayreti ile yaşayarak sadece bir gece bir hafta değil, her zamanda ve her yerde kutlarlar.

 

Soru:Nur-u Muhammed Nerelerde açığa çıkar?

 

Cevap:Cümle peygamberlerde zahir olup açığa çıkan nur-u Muhammed, “Âlimler peygamberlerin varisidir” Hadisi şerifindeki hikmet gereği, Resulullah Efendimizin unsur bedeniyle yeryüzünden ayrılmasıyla da, Resulullah’ın varisi olan âlimler ve mürşidi kâmilde devam eder. Ki İmamı Azam, İmamı Şafii, İmamı Malik, İmamı Hanbel, İmamı Gazali, Muhiddini Arabî, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Niyazi Mısri,  Muhammed Nur’ul Arabî vb. gibi peygamber varisi olan âlim ve ehli kemalin irşat ve tebliğinde Nur-u Muhammed açığa çıkarak insanlığı aydınlatmaya devam etmiş, günümüzde de devam etmektedir. Kıyamete kadar yeryüzünde hidayet davetçiliği olarak devam edecektir. Her zaman da yeryüzü âleminde mevcut olan bu hidayet davetçisi veli ve âlimlerin irşat ve yol göstermeleriyle, İslam dininin zahir ve batın yönü kemâl bularak yeryüzünde insanlığı aydınlatmış, halen de aydınlatmakta ve kıyamete kadarda aydınlatacaktır.

 

Sonuç olarak:

        Hz. Resulullah Efendimiz: “Beni ararsanız varisim olan âlimleri bulun, ben orada bulunurum”buyurmuşlardır. Ki bu “peygamber varisi” olan velilerin ve âlimlerin yeryüzünde her zamanda var olmaları ve onların irşadıyla Hidayeti nuru Muhammed’in açığa çıkması Muhammedi doğuşun, yani mevlit kandilinin leddun-i hikmetini ifade eder. Onların irşadından aydınlanmak ise, mevlid kandiline erişerek kandilin ruhaniyetinden istifadelenmeyi ve Muhammed-i kullukla yaşamayı ifade eder.

Bu itibarla her kim mevlit kandilinin ledduni hikmetine mazhar olursa o, sadece kandil gecesi değil, her zaman ve her yer de ebediyen mevlit kandili aydınlığıyla yaşar, Allahu âlem.

Her zamanda mevcut olan Nur-u Muhammed doğuşuna erişip, o doğumun irşad-ı aydınlığına mazhar olmamızı rabbimizden niyaz ederiz.

 

 Necdet Şahin

31 Ağustos 2020 Pazartesi

MUHARREM AYI, KERBELA, ŞEHİTLER ŞAH-I HZ. HÜSEYİN


        Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamt, resulü Muhammed Mustafa’ya (sav) ve evlatlarına / ehli beytine selâm olsun. O evlâdı resul ki, her zamanda mevcut ve sağ olup insanlığı aydınlatmaktadırlar.

        Yüce Allah’ın Kuran’daki; “İş ve yönetim konusunda onlarla da şuraya git / onlara danış / istişare et...” (Al-i İmran-159) Ve “işleri, yönetimleri aralarında bir şuradır/ aralarında istişare iledir…” (Şura-38) Beyan ve buyruğu gereğince Hz. Muhammed; insanların kabileler, aşiretler tarafından yönetilmesini kaldırıp “şurayı / meclisi”, yani halkın meclisini kurmuş ve o meclisin kararları doğrultusunda yönetim oluşturmuştur.

        Yine “Şu bir gerçek ki, Allah size emanetleri onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa-58) Allah’ın emri doğrultusunda Hz. Peygamber Efendimiz; belli aşiret mensuplarına değil liyâkata yani işin ehli olan kişilere değer vermiş ve her işin başına ırkı, cinsi, rengi ne olursa olsun ehil olanları getirmiştir.

        Çünkü Hz. Resulullah’ın zuhuruna kadar aşiret, kabile reisleri toplumu yönetiyor ve onlar ne derlerse o oluyordu. Aşiret reislerinin kendilerinden sonra oğulları emir, reis, padişah oluyor ve bu şekilde halk idare ediliyordu. İşte Hz. Peygamber Efendimiz, Allah’ın emri doğrultusunda bu yönetim şeklini kaldırdı ve hiç bir kimsenin soyundan, aşiretinden dolayı üstün olmayacağını ilan etti. Ve her türlü emanetin ehil / lâyık olanlar tarafından tasarruf edilmesini buyurduğu gibi, kendisi de bizzat uyguladı. Ve böylece Allah’ın elçisi Hz. Muhammed, cahiliye Arap geleneği olan kabileciliği ve aşiretçiliği kaldırdı.

        Bu uygulama Hz. Peygamber Efendimiz’den sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan’ın altı ay süren emirliği / başkanlığı müddetince devam etti. Ve bunların hiç birisi, kendisinden sonra oğlunu kardeşini veya kendi aşiret ve soyundan geleni kendi yerine emir / başkan yapmamıştır. Hatta Hz. Ali yaralı olup vefat etmeden önce kendisine; “Oğlun Hasan’ı emir seçelim mi”? Diye sorduklarında Hz. Ali cevaben; “Benim oğlum olduğu için seçmeyin, lâyık ve ehil ise öyle seçin” demiştir.

        Bu itibarla şuranın / meclisin, yani halk meclisinin ehil / lâyık olanı seçmesiyle emirül Mümin’in (devlet başkanının) tespit edilmesi, yüce Allah’ın kuran kaynaklı açık emri olduğu için Hz. Resulullah Efendimiz; kendisinden sonra halkı yönetecek olan emir / başkan şu veya bu kişi olsun demedi. Halbûki o zaman, Hz. Peygamber kendisinden sonraki emir / başkan olarak hangi sahabeyi ifade etse idi o kimse tereddütsüz emirül mümin, yani devletin başkanı olurdu.

        Halk meclisinin ehil / lâyık olanı seçme uygulaması, Muaviye emir / başkan oluncaya kadar devam etmiştir. Ki, Allah’ın emri olan ve Hz. Resulullah’ın, Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin ve Hz. Hasan’ın uyguladığı seçici halk şurasını / meclisini Muaviye kaldırıp lâğvettiği gibi; ehli kemal ve ehli irfan olan sahabe ve müminlerin itirazlarına rağmen Muaviye, oğlu olan Yezit’i kendisinden sonra emir / padişah yaptı. Ve Resulullah Efendimizin kaldırdığı cahiliye geleneği olan aşiretçiliği kabileciliği tekrar ihya edip diriltti. Muaviye; buna karşı gelen Resulullah’ın sahabelerini ve müminlerin kimilerini şehit, kimilerini de sürgün ettirdiği gibi, Hz. Hasan’ı da karısına zehirlettirdi.

        Bu şekildeki oldubitti ile Muaviye oğlu Yezit’in emir / padişah olmasını kabul etmeyen küfe halkı, emir el mümini (müminlerin reisini) seçmek üzere toplayacakları halk meclisine başkanlık yapması için, Hz. Hüseyin’i küfe şehrine davet ettiler. Ve Hz. Hüseyin’in ve beraberindekilerin can mal güvenliğini sağlamayı da taahhüt ettiler. Fakat küfeliler, maalesef bu taahhütlerini yerine getiremediler. Ve Hz. Hüseyin’le beraberindekiler, toplanacak olan halk meclisine başkanlık (reislik) etmek için Medine’den küfeye giderken kerbelâ mevkiinde, Muaviye’nin padişah olarak atadığı oğlu Yezit’e bağlı zorba katiller tarafından şehit edildiler.

        Kısaca özetlediğimiz ve İslâm dünyasında derin bir üzüntü ve keder hisleriyle malûm olan bu kerbelâ hadisesi, çok kimselerce çok değişik açılardan değerlendirilmiş ve hâlen de değerlendirilmektedir.

        Günümüzde de her hicri takvim yılının muharrem ayında bu kerbelâ hadisesi çeşitli etkinliklerle yâd edilip anılmakta, oruçlar tutulup, perhizler yapılıp, aşure dağıtılarak ziyaretler yapılmakla beraber, Hz. Hüseyin ve ehli beytin şehit edilişleri vaazlar ve sohbetler yapılarak tekraren hatırlatılır. Ayrıca, küfe halkının Hz. Hüseyin’e yaptıkları koruma taahhütlerini yerine getirememe üzüntüsüyle kendilerini döverek / dövünerek yas etmelerini, günümüzde de bazı müminler devam ettirerek kendilerini dövüp kendilerine eziyet edip kanlarını akıtmak gibi abartılı yas törenleri de düzenlerler.

        Bazıları ise; Camilerde vaaz-ı nasihat edip Cuma hutbelerinde hutbe verirken, sanki bu yas törenlerine alternatif olarak, ‘Hz. Âdem’le Havva validemiz muharrem ayında Arafat ta buluştular; Hz. Nuh tufandan bu muharrem ayında kurtuldu; Yunus as. Balığın karnından bu ayda karaya çıktı’ vb. gibi peygamber kıssalarını ön plana çıkarıp, kerbelâ hadisesinden de etliye sütlüye dokunmadan kısaca bahsederler. Bunlar vaazlarında, o zaman Şam şehrinde vali olan Muaviye’nin emirül mümin Hz. Ali’ye isyan eden bir asi olmasını; Muaviye’nin Hz. Hasan’ı karısına zehirleterek öldürüp şehit ettiren bir azmettirici olmasını da söylemedikleri gibi; “De ki bu tebliğime karşılık sizden yakın akrabamı / ehli beytimi sevmeniz dışında bir şey istemiyorum…” (Şura- 23) Kuran beyanı ile yüce Allah’ın sevmemizi buyurduğu ehli beyti Hz. Hüseyin ile beraber katledenlerin baş katilinin Muaviye oğlu Yezit olduğundan da hiç bahsetmeden, güya kerbelâyı da kısaca anlatıyorlar.

        Maalesef günümüzde baktığımızda, her hicri yılın muharrem ayında Hz. Hüseyin ve ehli beytin şehit edildiği kerbelâ etkinliği olarak müşahede edilen manzara, aşağı yukarı böyledir. Oysa kerbelâ hadisesinin zahiri ve tarihi yönü haricinde leddûn-i manevi yönüne bir bakılsa, nice hikmetler olduğu müşahede edilir. Ki biz kerbelâ hadisesini leddûn-i hikmetleri açısından değerlendirmeye çalışacağız.

        Buna göre; rivayet olur ki, Hz. Ali ile Hz. Fatma ilmi tevhidi hakikiden, yani tevhidin hakikat yönünden bahisle kendi aralarında sohbet ederken, onları dinleyen oğul Hz. Hüseyin; “Ey benim anam babam siz ne konuşuyorsunuz ki ben dinlediğim halde hiçbir şey anlamıyorum”.  Deyince Hz. Ali; “biz annenle bir ilim tahtında ki buna kuşdili derler. Bu lisanla konuştuğumuz için sen konuştuklarımızı anlamadın. Eğer bu ilmi öğrenmek istersen dedene (Hz. resulullaha) git bu durumu söyle” diyor. Ve rivayet olunur ki Hz. Hüseyin ağlaya ağlaya resulullah efendimize gidip durumu anlatınca Hz. peygamber; “var babana selâmımı söyle sana bu Kuşdili olan ilmi öğretsin” buyuruyor. Ve babasına gelen Hz. Hüseyin selâmı söyleyip keyfiyeti anlatınca Hz. Ali, teveccüh açıp bir defa da mesleki resul seyri süluku’nun tamamını Hz. Hüseyin’e telkin edip onu irşat ediyor.

        Hz. Ali’nin kuşdili olarak ifade ettiği ilim, tevhidi hakiki ilmi irfanı olup bu ilim kuranda; “leddun ilmi” (Kehf-65) olarak beyan edilir. İmi leddûn açısından muharrem ayı; Hz. Ali’nin imamı olduğu velâyet makamını remzeder. Leddun-i yönden kerbelâ: İnsanı velâyet makamı keşfi irfanına eriştiren mesleki resul seyri sülukunu ifade eder. Ledduni açıdan Kerbelâ da şehit olmak ise: Velâyet irşadı ile şehitlik mertebesine ulaşmayı remiz eder.  

        Kuran’ı Kerim’de şehitlik mertebesini ifadeyle, “Ant olsun eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah’ın bağışlaması ve rahmeti onların topladıklarından daha hayırlıdır. Ölseniz de öldürülseniz de mutlaka Allah’ta / Allah katında Haşr olacaksınız / toplanacaksınız.” (Ali imran-157,158) Buyrulur ki bu kuran beyanından açıkça anlaşıldığı gibi şehitlik; Allah yolunda ölenler ve öldürülenler olmakla iki kısımdır;

        Buna göre “Allah yolunda öldürülenler; kılıç şehidi olup, bu şehitler din vatan uğruna canını feda edip öldürülerek şehitlik makamına yükselenlerdir.

        “Allah yolunda ölen” şehitler ise; bu yeryüzü olan imtihan âleminde “ölmeden evvel ölenlerdir.” (Hadisi şerif) Bunu beyanla Hz. Resulullah Efendimiz, “İnsanlar gaflettedir öldükleri zaman uyanırlar.” deyince, meclisteki bazı sahabelerin; “Ya Resulullah ölümle uyanacağımız gafletten kurtulmak için ne yapalım?” sorularına cevaben Hz. Peygamber Efendimiz; Ölmeden evvel ölün. Sizin gibi yer, içer, gezer fakat ölmeden evvel ölenlerden birini size göstereyim mi? Ebu Bekir’e bakın o, onlardandır.” Buyurmuşlardır.

        İşte her kim bu imtihan âleminde “ölmeden evvel ölürse” o, Şah’ı Hz. Hüseyin olan şehitler katına / mertebesine yükselir. Çünkü şehit, şahit olmak demek olup, bu şahitlik kul’un kendinde ve cümle eşyada mevcut olan “Allah’ta / Allah katında Haşır olması, toplanmasıdır.” (Ali imran-158) Ve insanın rabbin cemalini müşahede ederek şahit olmasıdır. Bu şahitlik / şehitlik için, zamanın kâmil mürşidinin irşadıyla Hz. Ali’nin imam olduğu velâyet mertebesi keşfi irfanına ulaşmak icap eder. Ki buna ulaşmak için Kerbelâyı remiz eden fenafillâh makamlarının fenayı efal, fenayı sıfat ve fenayı zat keşfi irfanıyla kulun kendine nispet ettiği varlığını fena edip yokluğa eriştirmesi gerekir. Ve her kim nispet varlığını fenaya / yokluğa eriştirirse o kişi, Hz. Ali’nin “kuşdili” dediği tevhidi hakiki irfanına, yani tevhidi ef’al, tevhidi sıfat ve tevhidi zat keşfi irfanıyla rabbine kavuşup, rabbin vahdet-i cemaline şahit / şehit olur. Ve “ölmeden evvel ölen” şehitlerle beraber Hz. Hüseyin’in şah ve sancaktarı olduğu şehitler mertebesine dâhil olur.

        Bu itibarla şehitler şahı Hz. Hüseyin’e yakın olup onun ruhaniyetini hoşnut etmek, muharrem ayında peygamber kıssalarını anlatmak, perhizler yapmak veya kendini dövmekle değil, şehitlik makamına yükselerek şehitler Şah’ı Hz. Hüseyin sancağı altına dâhil olmakla mümkündür.

        Bunun için bir insan; leddun-i yönden muharrem velâyet irşad-ı aydınlığına kerbelâ seyri süluku ile erişip, ölmeden evvel ölürse ancak şehitlik makamına yükselir. Ve Hz. Hüseyin’e yakın olup onun ruhaniyetini hoşnut eder. Vesselam. Her şeyi en iyi bilen ancak Allah’tır.

                                                                                                                                                     

                                                             Nejdet Şahin                                    

                                                 25Aralık2010 cumartesi

 

 

10 Ağustos 2020 Pazartesi

VELAYET ELÇİSİ HACI ÖMER LÜTFİ HZ.LERİ

 Kosova Devletinin Prizren şehrinde ikamet eden Mesleki Resulü Melami hizmetkârı,Mürşidi kâmil Abdullah RAHTE Efendinin biricik evlâdı, kızımız Maide RAHTE hanımefendiye yadigârdır


Yüce yaratıcı olan Allah, yarattığı insanları resulleri/elçileri vasıtasıyla uyararak onlara neyin doğru ve faydalı, neyin yanlış ve zararlı olduğunu öğretir. Her kim bu elçilerin tebliğine inanarak itaat ederse o kimse, dünya ahiret ebedi huzur ve felaha kavuşur. Çünkü Hz. Muhammed (sav) “huzur ve mutluluk İslam’dadır” buyurmuşlardır. Ki insanlara faydalı olmak için tebliğ ve irşatta bulunan bu elçilerin bir kısmıpeygamber, diğerleri veli olmakla iki kısımdır.

Peygamber elçiler; insanı kâmil arasından Allah tarafından seçilirler ve peygamberlere Cebrail meleği tarafından vahiy gelir. Ki gelen vahiy doğrultusunda peygamberler insanlığı aydınlatırlar. Kurandaki “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o nebilerin/peygamberlerin sonuncusudur…”(Ahzab-40) beyanından açıkça anlaşıldığı gibi Hz. Muhammed, insanlığa gelen peygamberlerin sonuncusu olup onun şahsında inzal olan kuran ve İslâm dini, kıyamet kopuncaya kadar yeryüzü olan bu imtihan âlemine gelmiş ve gelecek tüm insanlığa hitap eder. Bu itibarla her insan dünya ahiret ebedi mutluluk huzur ve felahı için,Hz. Muhammed’e vahiy olunan kuran ve İslam dini irşadı aydınlığına muhtaçtır.

Veli elçiler;Velayet tebliğ ve irşadıyla insanlığı aydınlatarak hizmet ederler ki, bu Veli’leri ifadeyle kuranda “Gözünüzü açın Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur onlar mahzun olmayacaklardır da.” (Yunus-62)buyrulur. Veli; kelime anlamı itibarıyla dost ve sığınılacak kimse anlamında olup İnsanı kâmil Veliler, Hz. Muhammed’e vahiy olunan İslam dininin zahiri olan şeriatına ve batını olan tarikat, hakikat ve marifet ilimlerine vakıf ve mazhar olurlar. Ve bu mazhariyetleriyle insanlığa Resulullah Efendimizin kulluğunu tebliğ ederek müminlerin, Muhammed-i kulluk ile Muhammed çe yaşamalarının irşadını yaparlar.

Velayet irşadı yapan insanı kâmile, mürşidi kâmil denir ki mürşidi kâmil; bu irşat faaliyetlerinde asla ve kat’a kuran haricine çıkmayan kuran müminidir. Yüce yaratıcı olan Allah; “Cinleri ve İnsanları ancak bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat-56) buyurur ki, sahabe İbni Abbas (ra) bu ayetteki kulluğu ‘Arifibillâh ve ehli tevhit olmaktır’ diye tefsir etmiştir (yorumlamıştır). Hacı Kâmil Tosko Hz.leri ise; Bu ayette bahsedilen kullukta “ameli Salih, yakaza ve tevhidi mabut olmakla üç hikmet vardır.” buyurmuştur.

Ameli Salih hikmeti;Allah’ın emir ve yasaklarına itaat etmek olup rabbimizin,yapın ve yapmayın dediği güzel işleri yapmaktır.
Yakaza hikmeti;ameli Salih’le beraber, yani Allah’ın emir ve yasaklarına kesinlikle itaat edenkulun kalbinin, zikri daim ile uyanmasıdır.
Tevhidi mabut hikmeti ise; Allah’ın emir ve yasaklarına itaat ve zikri daim ile uyanık olankulun, tevhit makamları keşfi irfanıyla bu âlemde rabbine kavuşup, rabbin katına yükselmesidir.

        Gerek İbn-i Abbas (ra)gerekse Hacı Kâmil ToskoHazeratlarının bu beyanlarından açıkça anlaşıldığı gibi, insanın yaratılışının yüce amacı yeryüzü olan bu imtihan âleminde rabbine arif olup rabbine kavuşmasıdır. İşte bir kulun bu yüce hedefe erişip ulaşabilmesi ancak, zamanın velayet irşadı yapan mürşidi kâmilinin tebliğ ve irşadı ile mümkündür. Bunu ifadeyleKuran’da “…eğer bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorun.” (Nahl-43) “…sorun zikir ehline, eğer bilmiyorsanız”(Enbiya-17)buyrulduğu gibi bu konuda Yunus Emre Hz.

Gel ey kardeş Hakk’ı bulayım dersen
Mürşidi kâmile varmadan olmaz
Resulün cemalini göreyim dersen
Mürşidi kâmile varmadan olmaz,
der.

Velayet irşadı yapan mürşidi kâmil tüm zamanlarda yeryüzünde var olup kıyamete kadar bu imtihan âleminde, insanların Muhammed-i kullukla yaratılış yüce gayesine erişmelerinintebliğ ve irşat faaliyeti ileyaşar.Ki velayet irşadı yapan zamanın kâmil mürşidinin tebliğ ve irşadı ile aydınlanmayan şeriat ehli bir kimse, işlediği ameli Salih’le yani Allah’ın emir ve yasaklarına itaat etmekle ahirette amel cennetine girerek nefsini o cennetin huri, Gilman, köşk vb. nimetleriyle lezzetlendirse de o kişi, dünya ve ahiret rabbine kavuşamaz, rabbin katına erişmekten ebediyen mahrum olur. Bunu beyanla yüce Allah Kuran’da; “Dünyada ama/kör olan Ahirette de amadır/kördür…”(İsra-72) buyurur.
İşte Hacı Ömer Lütfi Hz.leri, yaşadığı zaman diliminde insanların yaratılış yüce gayesine erişip rabbine kavuşma tebliğ ve irşadı yapmış, velayet elçisi olan mürşidi kâmildir.

Kikendisi zamanında PrizrenMelami tekkesinin şeyhi olarak insanlığı aydınlatmış, bıraktığı eserleri ise günümüzde de insanlığı aydınlattığı gibi kıyamete kadar aydınlatmaya devam edecektir.Hacı Ömer Lütfi,Mesleki resulü Melami piri Seyit Muhammed Nur’ulArabî Hz.nin halifelerindendir. Ki bunu ifadeyle Hacı Ömer Lütfi;

Sensin ashabı dilin müntehabı
Medet ey Hazreti Nur’ulArabî
Sensin ol varisi esrarı nebi
Medet ey Hazreti Nur’ulArabî,
buyurduğu gibi başka bir şiirinde:

Muhammed Nur’a biz bir bende olduk
Gönüldenuru feyzi Hakk’ı bulduk
Şarabı zevki tevhit ile dolduk
Melami’yiz Melami’yiz Melami,
diyor.

Bu ifadelerinden de açıkça anlaşıldığı gibi Hacı Ömer Lütfi; Pir seyyit Muhammed Nur Hz. ne bağlılığını vemesleki resulü Melami’ye aidiyetini  beyan ediyor.

Pir Seyyit Muhammed Nur Hz.nin şahsında tasnifi (düzenlenmesi) açığa çıkan Melami’lik,bir tarikat yapılanması değildir. Melamilik, Hz. Adem’den (as) kıyamete kadar gelmiş ve gelecek tüm İnsanı kâmil veli’lerin müşterek marifet-i neşesidir. Bu itibarla, yeryüzü olan bu imtihan âlemine gelmiş geçmiş ve gelecek olan insanı kâmil velilerin tamamıMelami’dirler. Bunu ifadeyle; değişik zamanlardave değişik coğrafyada yaşamış, değişik tarikata mensup olan tüm insanı kâmil velilerin hepsi Melami olduklarını beyan ederler.Mesela;12 inci ve13 üncü yüz yılda yaşayan Şeyh-ül Ekber Muhiddin Arabî Hazretleri, Fütuhat-ı Mekkiye adlı eserinde;“Melâmîler, bunlara melâmetçiler de denir. Bu ad dahi lügat yönünden, bunlar için zayıf bir kelime olmuş olur. Bu gibi kişiler, Allah yolunun efendileri ve önderleridir. Bütün âlemin tek efendisi bunların arasındadır. İşte o büyük efendi de Resulullah Muhammed (sav) Efendimizdir. Bunlar, Hak Teâlâ’nın emir ve yasaklarını bu âlemde yerleştirdiler, kuvvetlendirdiler. Sebeplerini yerli yerinde açıkladılar. Yaramayanların da nedenlerini anlattılar. Dünya evine yarayacak hacetleri dünyaya bıraktılar, ahiret gününün hacetlerini de ahirete bıraktılar. Eşyaya Allah’ın baktığı nazarla baktılar, gerçekleri birbirine karıştırmadılar.” buyurur.

Yine 12 inci yüz yılda yaşamış olan Hoca AhmedYesevi Hz:
Aşk kapısını mevlâm çalınca bana değdi
Toprak eyleyip hazır ol deyip boynumu eğdi
Yağmur gibi Melâmetin oku değdi
Ok saplanıp yürek bağrımı deştim ben işte,
diyor.


13 üncü yüz yılda yaşayan Yunus Emre Hz;
Kanaat hırkası içre
Selamet başını çektim
Melamet gömleğin biçtim
Arif olup giyen gelsin,
der.

15 inci yüzyılda yaşayan Hz. Nesimi;
Ben Melamet Hırkasını
Kendim giydim eynime
Aru namus şişesini
Taşa çaldım kime ne,
buyurduğu gibi.

Yine 15 inci yüzyılda yaşayan Eşref oğlu Rumi Hz;
Melamet yolunu tuttum
Selamet mülküne yettim
Bu aşıklar makamıdır
Komazlar buna ranayı,
ve

“Enelhak” sırrını eylerim faş
Melamet olurum pinhan gerekmez,
demiştir.

16 ıncı yüz yılda yaşayanİsmail Maşuki Hz. ise;
Terk edip namu nişanı giy Melamet hırkasın
Bu Melamet hırkasında nice sultan gizlidir,
diyor.

Yine 16 ıncı yüzyılda yaşayan Fuzuli Hz;
Ey Fuzuli Melamet mülkünün sultanıyım
Berki ahım tac-ı zer simsirişkim tahtı ac,
dediği gibi başka bir beytinde ise;
Ey Fuzuli ben Melamet gevherinin genciyim
Ejderhadır kim yatar çevremde zenciri cünun,
buyurur.

17 inci yüzyılda yaşayan Niyazi Mısri Hz. de;
Ar u namusun bırak şöhret kabasından soyun
Giy Melamet hırkasın kim ol nihan etsin seni,
demiştir.

19 uncu ve 20 inci yüz yılda yaşamış Abdulmalik Hilmi Hz;
Giymişiz çünkü Melami hırkasını hem şalını
Ol hakikat şehridir seyranımız meydanımız,
ve

Bahri aşka daldım türlü gevher aldım
Melamet deryada hayret içre kaldım,
buyurur.

Yirminci yüz yılda yaşamış Hasan Fehmi (TEZDOĞAN) Hz. de
Zümre-i ehli Melamet dersi Hak’tan aldılar
Zevklerine yok nihayet çünkü Hay’dan aldılar,
der.


İşte ancak bazılarını aktarabildiğimiz İnsanı kâmil velilerin bu ve benzeri kıymetli beyanlarından açıkça anlaşıldığı gibi,Hacı Ömer Lütfi Hz.nin mensubu olduğu Melamilik, bir tarikat oluşumu değildir. Melamilik, tüm zamanlarda yeryüzü olan bu imtihan âleminde var olan ve Muhammed-i kullukla rabbin katına ulaşıp rabbine kavuşmayı insanlığa telkin eden,zamanınvelayet elçisiMürşidi kâmilin kimliğidir/hüviyetidir. Bizim açıklamaktan ve ifade etmekten aciz kaldığımız bu hüviyetin kıymet/değer ve mahiyetini ifadeyle mürşidi kâmil Hacı Ömer Lütfi Hz;

Lütfi ihsanı hüdadan olmasınmı müstefid (istifadelenen/faydalanan)
Zübde-i fahri risalettir Melami zümresi.

Buyurmakla Melamilik hüviyetinin/kimliğinin, fahri kâinat efendimiz Hz. Muhammed (sav) ile zahir olan resullüğün/elçiliğin özü olduğunu söylüyor. Yüce rabbimizden bizleri de; Hacı Ömer Lütfi gibi Melamet marifeti neşesiyle gelmiş geçmiş ehli kemâlin ruhaniyet ve himmetine mazhar etmesini ve bizleri de zamanın velayet elçisi olan mürşidi kâmilin tebliği irşadından nasiplenenlerden kılıp, böyle nasiplilerin meclisinden mahrum ve mahcup etmemesini niyaz ederiz. Vesselam.

21Temmuz2014pazartesi
(24Ramazan)
Nejdet ŞAHİN