21 Haziran 2017 Çarşamba

İsmi ne şeker, ne Ramazan olan FİTRE BAYRAMI ve FİTRE sadakasının hikmeti

      Yarattıkları içinde sadece insana Hakk’a vuslat / kavuşma fıtratını lütuf ve ihsan eden Allaha hamdolsun. Resulu Muhammed (sav) ve ehli beyte selam olsun, Rabbim bizleri onların meclisinden mahrum etmesin.  
      Fitre veya fıtır olarak ifade olunan fitre sadakasını vermek, Fitre bayramını idrâk etmek vacip ibadetlerdendir. Fitre sadakasını vermek ve fitre bayramı namazını kılıp bayramı kutlamayı beyanla Cenab-ı Hak Kuran’da; “Nefsini/benliğini temizleyip/arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbini zikretmiş ve namazı kılmıştır o.” (Ala,14-15) buyurur. Ki, bu ayetler fitre sadakası ile temizlenen kulun felâh ve kurtuluşa ulaşma sevinci ile neşelenerek, zikrullah mazhariyetiyle bayram namazını kılmalarını ifade eder.
      Fitre bayramı; Bu yeryüzü âlemine doğmakla/doğuşla alâkalı bir bayram olup, halk arasında şeker ya da Ramazan bayramı olarak adlandırılır. Ki, bu bayramı şeker veya ramazan isimleriyle ifade etmek yanlıştır. Çünkü oruç aylık ibadettir ve ramazan oruç ayıdır. Nasıl ki günün beş vakti ile namaz kayıtlı ise, ömür vakti ile hac kayıtlı ise, yıl vakti ile zekât kayıtlı ise, oruçta Ramazan ayı vakti ile kayıtlı bir ibadettir. Bu sebepten ramazan ayı bayram ayı değil, oruç ayıdır.
      Bu itibarla hicri takvimin on iki ayından birisi olan ramazan ayının girmesi ile gündüz, yani imsak ile iftar arasında özrü olmayan her mümin’in, ister o gün niyet etsin isterse niyet etmesin oruç tutması farzdır. Çünkü ayla kayıtlı olan bir ibadet, günlük niyetlerle sıhhat bulmaz. Yani günlük niyet aylık ibadet olan orucu bağlamadığından, ramazan ayı içerisinde bir mümin eğer özrü olmadan o gün oruç tutmaya niyet etmedim diye yiyip içerse haram işlemiş olur.
      Hicri takvime göre ramazan ayı, arefe günü akşam namazının vaktinin girmesiyle biter. Ve akşam namazıyla yeni ay olan şevval ayına girilir. Bu itibarla eğer bayram ay ismi ile ifade edilecekse, şevval ismi ile ifade etmek icap eder.
Velhasıl, fitre bayramını hemen oruç ayı ramazanın arkasından gelen ayın başında olmasından dolayı Ramazan bayramı, bayramlarda tatlı yenilmesinden dolayı şeker bayramı olarak ifade edilmesi çok ucuz, yüzeysel ve tefekkürden mahrum tutarsız bir anlayıştır. Bu tutarsız anlayış, bayramların ledduni hikmetinden gaflet ve cahil olunmasının beyanıdır.
      Şeriata göre Fitre bayramı, fitre sadakasını verdikten sonra kutlanılan bir bayram olduğu için, fitre sadakasının muhakkak bayram namazından önce verilmesi gerekir. Fitre /  Fıtır, bu yeryüzü âlemine doğup ta hayatta olmak anlamını ifade ettiğinden, fitre hayatta olup yaşayan bir insanın vücudunun sadakasıdır. Bundan dolayı bu yeryüzü âlemine doğan bir günlük bebeğin dahi fitre sadakası verilir. Yani fitre sadakası fakir veya zengin, bu âlemde hayatta olup yaşayan herkesin vermekle yükümlü olduğu vücut varlığının sadakasıdır.                 
      Bazıları, yüzeysel basit ve tefekkürden mahrum bir mukayase ile fitre sadakasını, zekattaki gibi zenginlik sınırına ulaşan zenginler tarafından verilmesi gerektiğini söyleseler de bu doğru değildir. Çünkü bu âleme doğmuş ve bu yeryüzünde yaşayan bir kimsenin, yaşamasının bedeli olan bir sadaka olduğu için fitre, zengin olsun olmasın hayatta olup yaşayan herkes tarafından az veya çok yaşamasının bedeli niyetiyle, nakit veya ayni olarak verilir. Bu sebepten çocukların hatta yeni doğmuş bir günlük bebeğin dahi fitresi verilir. Bu itibarla fitre sadakasının hesaplanması, zekâttaki zenginlik hesabı gibi olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın bir kimseye verdiği vücudunun hacmi ile eş değerdeki bir topraktan elde edilecek arpa, buğday veya üzüm hurma vb. mahsul ile ölçülerek yapılır.
      Mesela, yaklaşık bir insan bedeni kadar topraktan elde edilecek arpa buğday, o zamanın fiyatları ile kaç para ederse o fiyat, o yılın fitre bedeli olur. Ki, bu hesaplamaya göre bir insan vücudu kadar topraktan, yaklaşık 2,9 kg arpa, 1.5 kg buğday, 2.9 kg üzüm ve hurma elde edilebilir kabul edildiği için, bu miktarlardaki arpanın, buğdayın, üzümün, hurmanın vb. mahsulün o zamanın fiyatlarıyla kaç para ederse, bu para arpaya buğdaya vb. mahsule göre verilecek o yılki fitre bedelini oluşturur. Fakat her infakta olduğu gibi bu hesaplamalarla sınırlı kalınmayıp, istenilen oranda daha kıymetli mahsuller ölçü alınarak daha fazla da verilebilir.
      Bu itibarla fitre sadakası; yaşayan bir kulun vücut varlığının sadakası olup, zenginler tarafından fazla fazla verilebildiği gibi, fakir muhtaç olan müminlerin de bir zeytin tanesi de olsa, bir bardak su da olsa fitre niyeti ile muhakkak vermeleri gereken bir sadakadır.
      Buna göre bu sadakayı bayram namazından önce veren zengin veya fakir her mümin, bayram namazını kılarak herkesle bayramlaşarak üç gün bayram neşesi ile tatlı yer tatlı konuşur. Büyüklerin elini öperek onları ziyaret eder, küçüklere bahşişler verilerek büyük küçük cümle müminler bayram sevincini paylaşırlar. Bu sevinci ifadeyle yeni elbiseler giyilerek, şarkıların türkülerin neşeli olanları ve oyun havaları söylenerek oyunlar oynanır. Hatta bazı Türk yurtlarında özellikle Türkistan ana yurdundaki bayram kutlamalarında, cami’lerin mescit’lerin üstüne ve duvarlarına davul zurnalar yerleştirilir. Ve bayram namazı kılındıktan hemen sonra bu davul ve zurnalar eşliğinde tüm cemaat oyun oynayarak camiden çıkarlar. Ve cami avlusunda herkes oyunlar oynayarak bayramın ruhaniyetine uygun kutlamalar yaparak bayramlaşılır. Vesselam.
Buraya kadar bahsettiklerimiz fitre sadakasının ve bayramının şeriat yönüne, yani zahirine ait değerlendirmelerdir.
      Fıtır sadakası ve bayramı, mana yönü ile değerlendirildiğinde ise, birçok hikmetler ve ledduni sırlar içerir: Bunu beyanla Hz. Resulullah (sav) Efendimiz’in İbni Abbas’a “Vücudunu kayırma” demesi üzerine, İbn-i Abbas; “Ya Resûlullah, vücudum kusur mudur?” dedi. Resûlullah Efendimiz de cevaben; “Vücut günahı hiçbir günahla mukayese olunmayan bir günahtır.” buyurmuştur. Ki, bu hadisi şerifte ifade edilen vücut, et ve kemikten ibaret olan insan bedeni değildir. Bu vücut; Kulun cehaletle var olduğunu zannederek kendine nispet ettiği ve gizli şirk olan vücudu varlığıdır. Bunu ifade ile Hz. Resulullah Efendimiz; “Ben ümmetimin açık şirkinden değil gizli şirkinden korkarım.”  buyurmuştur.
      Buna göre; leddun-i yönüyle fitre sadakası, kulun “vücut günahı” olan “gizli şirk” ten temizlenmesini ve arınmasını ifade eder. Bu sebepten fitre bayramı namazında imamlar Fatiha’dan sonra, zammı süre olarak genellikle “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) ayeti veya benzeri ayetleri okurlar.
      İşte bu temizlik ve arınma, zahiri olarak yani şeriata göre sadaka verilerek yapılır. Ve sadakalar kulun bedenini ve malını temizler, fakat kul’un gizli şirk pisliğini temizleyemez. Bunu beyanla Kuran’da; “…müşrikler pistir…” (Tevbe, 28) buyrulur. Ki Şirk pisliği, aynı zamanda Kuranı Kerim’deki; “Allah kendisine ortak/şirk koşulmasını affetmez” (Nisa-48-116) ifadesinde olduğu gibi, affedilmeyen bir günahtır. Ve affedilmeyen günah olan şirk için yine kuranın “…Allah’a şirk koşma, çünkü Allah’a şirk koşmak, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lukman, 13) beyanından anlaşıldığı gibi büyük zulümdür. İşte hiçbir günahla mukayese olunmayan vücut günahı, büyük zulüm, affedilmeyen günah ve pislik olan şirk’ten kulun temizlenip arınmasının çaresi tevhittir. Ve Hadisi şerifte buyrulduğu gibi, nasıl açık ve gizli olmakla şirk iki kısım ise, tevhit te şeriat tevhidi ve tevhidi hakiki olmak üzere iki kısımdır.
      Buna göre şeriat tevhidi, kelimeyi tevhidi kalbi ile tasdik edip dil ile söylemekten ibarettir. Ki bir kimse, “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah / Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.” kelimesini kalbiyle tasdik edip dili ile söylemekle açık şirkten (müşriklikten) arınır. Ve şeriat tevhidine girerek, gayrı Müslimlikten (İslam dışılıktan) kurtularak, İslam dininin mümini olur. Bunu ifade ile Cenab-ı Hak, Şeriat tevhidinin dışında kalmış olan ehli kitaba, yani Hırıstiyan ve Yahudilere hitaben; “De ki ey ehli kitap sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze/kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi rab’ler edinmeye-lim” (Ali İmran, 64) buyurur ki, bu ayetin muhtevası tevhittir. Çünkü ehli kitap ve müşrikler Hz. Resulullah’a iman etmediklerinden, yani “Muhammeden Resulullah- Muhammed Allah’ın elçisidir.” demedikleri için, hatem / son peygamber olan Hz Muhammed’in (sav) tebliğindeki tevhit’ten mahrum kalıp, “la ilahe illallah–Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyemiyorlar. Ve onlar Allah’ı beşer’e yani insana benzettiği için, Allah’a açıkça şirk koşuyor ve müşrik oluyorlar. Bunu ifade ile Kuranda; “Yahudiler Üzeyir Allah’ın oğludur dediler, Hıristiyanlarda Mesih, Allah’ın oğludur dediler…” (Tevbe, 30) buyrulur.
      İşte böyle açık şirk ehli olan gayrı Müslim (İslam dışı) müşrikler, “…Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi Rabb’ler edinmeyelim…” (Ali İmran, 64) Kur’an-ı Kerim’in davetine uyarlarsa, onlarda Hz Muhammed’in tebliğine uymuş olup “Lailahe illallah Muhammeden Resulullah” ikrarı ile tevhit dininin mümini olurlar. Ve açık şirkten kurtulup, şeriat’ın tevhidine dâhil olurlar.
      Böyle şeriat tevhidine dâhil olup ta açık şirkten arınan bir kul, gizli şirkten ise kurtulmuş olmaz. Kul’un gizli şirkten kurtulması için, tevhidin hakikatine daim zikir uyanıklığı ve meratibi ilahi olan tevhit makamları müşahedesi ile ulaşması gerekir. Ki, ancak o zaman kul tevhidi hakiki irfanı ile gizli şirk’ten arınıp kurtulur. 
      Vücut günahı olan gizli şirkten kul’u temizleyerek kurtaran tevhidi hakikiyi ifadeyle Hz Peygamber Efendimiz; ''El fakr’u fahri, el fakru fahri, el fakru fahri /  fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır.” buyurmuştur ki, bu hadisi şerifte beyan edilen fakirlik, mal mülk fakirliği değildir. Çünkü Hz. Resulullah (sav) maddi yönden zengin bir kimse idi ve ticarat yapan bir tüccardı. Hiç fakir kimse sermayesi olmadan tüccarlık yapabilir mi? Yapamaz. Ayrıca Kuran’da; “Seni fakir buldu da zengin etmedi mi?” (Duha, 8) beyanı vardır. Pir Seyit Muhammed Nur Hz; “Resulullah efendimiz için, bazı kimseler madden fakirdi, yok hasırda yatardı, ekmek bulur katık bulamazdı derler. Bunların hepsi uydurma, yalan olup Hz. Peygambere iftiradır.” diyor. Velhasıl Hz. Resulullah Efendimize madden fakirdi demek, yukarıdaki ayeti inkar etmek olur ki, Hz. Peygamberin iftihar ettiği fakirlik, tevhidi hakikinin fenafillah keşfi irfanıyla, gizli şirk ve vücut günahı olan nispet varlığının fenası / yokluğu olan fakirliktir.                 
      Bu fakirliği Hz. Resulullah’ın üç defa tekrar etmesi ise, nisbet varlığın üç tesir ile kulda gizli şirk oluşturmasındandır.
Bu tesirin birincisi, kulun kendine ve âleme nispet ettiği fiiller yönündendir. İkincisi, kendine ve âleme nispet ettiği sıfatlar yönündendir. Üçüncüsü ise kendine ve âleme nispet ettiği vücut yönündendir. Velhasıl Hz. Resulullah nispet fiilinin, sıfatlarının ve vücudunun olmaması itibarıyla fakirdi ve bu fakirliği ile iftihar etti.
      İşte bir kimse bu varlıklar Hakk’ın iken, cehaletle bunlara sahip çıkıp cümle faaliyette Allah Fail iken ben Fail’im, cümle sıfatta Mefsuf Allah iken, ben Mefsuf’um, cümle varlıkta cenabı Hak Mevcut iken, cehaletle kendi nispetlerini var zannetmesi onun vücut günahıdır. Ve kul’un cehaletle var zannederek işlediği vücut günahını, tevhid-i hakiki irfanı ile fena / yok etmesi, onun ledduni yönden fitre vermesi olup, “gizli şirk” pisliğinden arınıp “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) beyanındaki ledduni hikmet gereğince temizlenmesidir. Ve ilmi hakikate göre fitre sadakasının verilmesidir.
      İşte böyle hakikate göre fitre veren bir kul ancak bayram namazının hakikatine ulaşıp, rabbine vuslat neşesi ve zevki ilahi ile zevklenerek bayram eder. Ki böyle irfana mazhar olan arif ve kâmil bir kulun nazarında Hakk’ın hüsnü cemalinden (güzel yüzünden) başka bir müşahede olmaz. Çünkü onun kendi nispet varlığı fena / yok olduğundan o yokluğuyla Hakk’ın mevcuttaki zuhuru müşahedesine erişir. Ve Kuran’ın; “…Siz yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) beyanı mazhariyetiyle o, her nereye baksa Hakk’ın veçhinden / yüzünden başka bir şey görmez. Ve daima rabbin hüsnü cemali (güzel yüzü) müşahedesi ile bayram yapar. Ki bunu ifadeyle Hacı Bayramı Veli Hz;

“El fakru fahri el fakru fahri”
Demedi mi âlemler fahri

Fahrinin zikrin fahrinin zikrin
Mahv u fena da buldu bu gönlüm

Bayramım imdi bayramım imdi
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm diyor.

      Ayrıca Bu bayramın üç gün olması Rabbin vechinin zat, sıfat ve ef’al tecellileriyle kuluna gözükmesinden dolayıdır. Ki, bu üç tecelli müşahedesine ulaşan bir kul, ebediyen cümle âlemlerde rabbini müşahede bayramının neşe ve zevki ile yaşar. Allah her şeyi en iyi bilendir.
      Fitre sadakasının ve bayramının ledduni hikmetin dair açıklama burada hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Fitre sadakasının ve bayramının hakikatine ulaşmayı ihsan etmesi niyazıyla âlemlerin Rabbine hamd, Hz. Muhammed’e (sav) ve evladı resule selam olsun.    
                                                                                      
                                                     
                                                                            Nejdet Şahin
                                 

9 Mayıs 2017 Salı

(6)Tevhid aydınlığı HASAN FEHMİ DİVANI şerhinden seçemeler MELAMİ DERVİŞLERİ kimdir?


Derviş olan Hakk’ı bulur dediler

Gel gönül gel biz de derviş olalım

Dervişlik yolunda kurban olalım



Gel gönül gel biz de derviş olalım

Gel gönül gel biz de Hakk’ı bulalım



Daha evvel ifade edildiği gibi, mektep / okul üçtür:

Birincisi, mekteb-i sübyan, yani ilköğretim ve ayarındaki çocukların okuludur.    

İkincisi mekteb-i medrese, yüksek okul, fakülte gibi meslek okulları vb. dir.

Üçüncüsü ise, mekteb-i irfandır. Mekteb-i irfanda kendimizin ve görünen varlık aleminin, eşyanın içyüzü öğretilir.

Evvelce tekkelerde verilen eğitim mekteb-i irfan eğitimiydi, ki buraya mensup olanlara derviş denilirdi. Sonra tekkeler bu fonksiyonlarını yitirdiler. Mekteb-i irfan öğretiminden uzaklaşıp, birer fitne ve fesat üreten kurumlar haline geldiler. Çok isabetli bir kararla, fitne ve fesat yuvaları haline gelen tekkeler resmen kapatılarak, cahil şeyhlerin mürşit kisvesi ile halktan beşeri ve siyasi menfaat temin etmelerine son verildi. Halbuki tekkeler fonksiyonlarını yitirmeden evvel ilim ve irfan yuvası olup, halka hizmet üretmişlerdir. Dervişler, Hz. Peygamberimizin ahlakı ile ahlaklanmayı gaye edinerek yaşamışlar ve sosyal adaletle hizmetin, en güzel örneklerini sergilemişler ve yaşadıkları toplumun örnek şahsiyetleri olmuşlardır. Verdikleri irfan eğitimiyle tekkelerin bünyesinden Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Ahi Evran, Niyazi Mısri, Pir seyyit Muhammed Nur vb. gibi daha nice kamil insan çıkmıştır. Bunlar ve diğer cümle ehl-i kemalin hepsi de derviş idiler, vesselam.

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerine, fonksiyonlarını yitirmiş fakat faal olan tekke ehli: “Tekkelerin verdiği eğitim tarzı olan perhiz, çile, erbain çıkarmak gibi yüzyıllardır devam eden eğitim metotlarını neden tatbik ettirmiyorsunuz?” diye soruyorlar. Hz. Pir onlara cevaben: “Askerin iki zamanı vardır: Biri sulh zamanıdır, diğeri ise savaş zamanıdır. Sulh zamanında askere; sağa dön, sola dön, selam dur, elbisen düzgün olsun gibi eğitimlerin verildiği zamandır. Savaş zamanında ise, asker böyle şeylerle, yani sağa sola şöyle dön, elbisen ütülü olsun gibi eğitim tarzıyla oyalanmaz. Askere silah verilir, nasıl kullanılacağı öğretilir ve ona düşman gösterilerek cepheye sürülür. Bundan sonrası askerin gayretine, beceri ve kabiliyetine kalmıştır. Ya düşmanı vurup rahat eder ya da düşmanın elinde helak olur.” Demiştir ve devamla “Derviş olan ehl-i zikir ve ehl-i tevhid manevi askerdir. Bu çağda ilimde ve fende çok hızlı gelişmeler olmaktadır ve olacaktır. Hızlı gelişmelerin olduğu bu zaman, manevi asker olan dervişlerin harp zamanı olup, öyle erbain çıkarmak, çile çekmek, post, taç, hırka gibi şeyler ile uğraşılacak bir vakit olmadığı için bu türden uygulamaları iptal edip kaldırdık. Onun için biz ihvanımızı, zikr-i daim ve makamat-ı tevhid irşadıyla teçhiz edip silahlandırıyoruz.” Buyurmuştur. Ki Melami dervişleri, daim zikir silahı ile silahlanıp, ilm-i tevhid irfanıyla teçhiz olup, Hakk’a vuslat kemal ve neşesiyle yaşarlar.

Velhasıl her kim ki, zikr-i daim silahı ile silahlanır da, tevhid-i hakiki marifetine mazhar olursa, o kimse nefs düşmanını yener ve büyük harbi kazanır. Çünkü hadis-i şerifte “Nefisle savaş cihadı ekberdir / büyük harptir.” Buyrulur. Zikr-i daime ve makamat-ı tevhid irfanına aşina olan bir derviş, ilim ve fennin bu kadar geliştiği zamanımızda kendi nefsiyle olan harpte asla şaşırmaz ve yaradılışının yüce gayesine ulaşarak, Hakk’a kavuşur ve kamil bir insan olur.

Bu itibarla zamanımızda artık tekkelerin ve zaviyelerin fonksiyonları kalmamıştır. ‘Eski tekke geleneğini devam ettiriyoruz’ diyen ve ‘Biz şucuyuz - bucuyuz, filanca geçmiş mürşid-i kamilin yoludur yolumuz.’ diyerek, geçmişteki ehl-i kemalin isimlerini kullanıp, onların adlarının itibar ve şöhretinin arkasına saklanarak, mevcudiyetlerini devam ettiren tarikat ve cemaatlerdeki eğitim ve öğretim; kişiyi, insan-ı kamil mertebesine götürüp ulaştıracak olan daim zikir ve makamat-ı tevhid irfan ve kemalatından mahrumdur. Müntesiplerinin kemale ulaşmalarının önünde engeldirler. Yani kulun yaradılışının gayesine ulaşmasında onu, eski tekke metotları olan tesbihat, kılık, şekil, suret vb. ile oyaladıklarından, insan-ı kamil yolunun, yol kesicileridirler.

Kur’an-ı Kerim’de “Öyle erler vardır ki, ne bir ticaret ne bir alışveriş, onları Allah’ın zikrinden, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoymaz.” (Nur, 37) Buyrulduğu gibi Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri ise: “İki ayaklı bir tekke olunuz.” diyor. Ki ayette de açıkça beyan edildiği gibi, ticaret, alışveriş vb. gibi beşeri aktivitenizi aksatmadan, zikr-i daimle ve tevhid mertebelerinin müşahedesiyle iki ayaklı tekke olarak yaşayın demektir.

Velhasıl zamanımızda Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında zahir olan Meslek-i Resul-ü Melami irfanından nasiplenmiş ve Melami dervişi olarak bilinen ehl-i irfan ve ehl-i kemalden her biri, iki ayaklı bir tekkedirler. Bunlardan her biri, daim zikir ve tevhidin hakikatinin keşfi ile aydınlanmış olup, içinde yaşadıkları toplumun örfüne uygun hareket eden bir yaşantıya sahiptirler. Gerek düğün-dernek vb. cemiyetleri, gerekse günlük yaşantıları, içinde yaşadıkları toplumun meşru yaşantısının aynıdır. Giyim ve kuşamları ahlâka uygun, Allah’ın emir ve yasaklarına ters düşmeden, bu gün içinde bulundukları toplumun genel kabulleri olan giyim ve kıyafetlerdir.

Hz. Pir “İçerisinde yaşadığınız toplumun aydınlarının kıyafeti ne ise, o kıyafet sizin kıyafetinizdir, o kıyafeti tertemiz giyin.” buyurmuştur. İşte bugünkü aydın insanların kıyafeti ne ise, Melami dervişlerinin kıyafeti de odur.

Melamiler, devletine ve cumhuriyet sistemine bağlı olup, cumhuriyet sistemini, Kur’an’ın emri ve Hz. Peygamber Efendimizin mirası olarak kabul ederler. Cumhuriyet rejimini Hz. Resulullah’tan sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan’ın uyguladığı ve Hz. Hüseyin’in ve Ehl-i Beyt’in uğrunda şehit olduğu rejim olarak görürler. Kur’an’ın emri ve Hz. Peygamber’in mirası olan cumhuriyeti Muaviye’nin yıkıp kaldırarak, yerine padişahlığı, saltanatı,  yani cahiliye geleneği olan aşiret ve kabile yönetiminin ihya edilmesi olarak kabul ederler.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarını; Muaviye’nin isyan ederek yıktığı cumhuriyet rejimini, Peygamber Efendimiz’den 1300 yıl sonra tekrar ihya edenler (diriltenler) olarak görürler.

Velhasıl vasıflarını ifadede aciz kaldığımız bu günkü zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfanına mazhar olan Melami dervişleri; Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında zahir olan mekteb-i irfana dahil olup, daim zikir ve makamat-ı tevhid keşfiyle Hakk’ı bulmuş ve Hakk’a kavuşmuşlardır.

Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri, kendi gönlünü muhatap ederek bizlere, herkim ki böyle mesleki resulü Melami dervişi olursa, o Hakk’ı bulur diyor ve devamla “Gel gönül, biz de derviş olalım, yani zikr-i daim ve ehl-i tevhid-i hakiki olalım ve böyle bir dervişliğe mazhar olmak için eski cahiliye anlayışlarımızı terk ve kurban edelim.” buyuruyor.



Talibi’yim bunda söylerim diraz

Gelsin o fasıklar etsin itiraz

Bu meclise dahil olamaz kallaş



Gel gönül gel biz de derviş olalım

Gel gönül gel biz de Hakk’ı bulalım



Fasık; bozuk, bozulmuş demektir. Bir kimse hayvaniyet yönü ile yaşayıp da, makam-ı insanı bulmadığı halde arif, kamil bir insan olduğunu söyleyip, böyle bir kimliğe bürünmesi fasıklıktır/bozukluktur. Bunlar, makam-ı insan olan tevhid mertebelerinin irfan ve kemalatına mazhar olmadıkları halde, takliden insan-ı kamil gibi görünürler.

Bazıları da mürşid-i kamilin telkinine muhatap olduğu halde, telkine riayet etmez ve telkini kendi hevasına göre tevil ve tahrib edip, ehl-i kemali taklit ederek, etrafına kamil bir insanmış gibi görüntü vererek halkı irşad edip, mürşitlik yapmaya kalkar. İşte bunların bu hali de, kamilin telkinine ihanet olup, Meslek-i Resul’e kalleşliktir. Halbuki arif ve ehl-i kemal olmak, bilmediğini bilmek ve bilmediğini öğrenmek icap eder. Ehl-i kemalin meclisinden, ancak bilmediğini bilenler istifadelenirler ve terakki edip irfan ve kemalata mazhar olurlar. Ehl-i kemalden olmadığı halde bilgiçlik iddia edenler, kamilin irşadından ve ariflerin meclisinden istifade edemezler. O meclisin ruhaniyetine asla yaklaşamazlar. Bu konuda Hz. Mevlana “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.” Buyurmuştur.

Allah, her şeyi en iyi bilendir.

------------------------------------------------------------



Dervişlik yolu pek hoştur

İki kanatlı bir kuştur

Dahil olmayanlar boştur



Biz değiliz saçlı derviş

Biz değiliz gafil derviş



Tekkeler açık iken, orada İslam’ın batını ve ilm-i tevhid eğitimi yapılır ve tekkede eğitim görenlere, derviş denirdi. Tekkelerden Hz. Mevlana, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Niyazi Mısri, Pir seyyit Muhammed Nur vb. gibi bir çok büyük veliler yetişmiş ve halka hizmet ederek, irşadda bulunmuşlardır. Fakat sonradan tekkeler, ehil olmayan kimselerin eline geçti ve zulüm üreten cehalet yuvaları haline geldiler. Halka ve devlete zarar veren, pislik üreten, ilim ve irfandan uzak hurafe yuvaları oldular ve devlet tarafından haklı olarak isabetli bir kararla kapatıldılar.

20. yüzyıl müceddidi Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri; tekkelerin fonksiyonlarını yitirmesinden sonra, çile çekmek, riyazat (perhiz yapmak), post ve taç mevcudiyetiyle ancak zikrullah yapılabilirliği, posta, taca mutlak bağlılık vb. gibi tekke eğitim sistemini kaldırmıştır. Hz. Pir’in telkininde, daim zikir ve makamat-ı tevhidin müşahedesi vardır. Yani hayatın akışını, kulun beşeri aktivitesini engellemeden, her nefeste zikrullah uyanıklığıyla Rabbin mevcuttaki müşahedesidir. Onun için Hz. Pir Efendimiz “İki ayaklı tekke olun.” diye vasiyet etmiştir.

Melami dervişleri, özel kılık ve kıyafet giymedikleri gibi, saç ve sakalla uğraşmazlar. İçinde yaşadıkları toplumun, o zamanki kılık ve kıyafetinden başka kıyafet giymezler. Hz. Pir “İçerisinde yaşadığınız toplumdaki aydınların kıyafeti her ne ise, sizin kıyafetiniz odur.” buyurmuştur ki, bugünkü aydının kıyafeti erkek ise takım elbise, kravat veya spor kıyafet vb. dir. Kadın ise, medeni toplumun çoğunluk olarak kabul ettiği, ahlâk ve örfe uyan kıyafetidir. Başındaki örtü yok şöyle bağlanacak, yok böyle saçın görünmeyecek, yok kara çarşaf vb. ile örtünmezler, sıradan herhangi bir kadının başını örtmesi veya giyinmesi ne ise onların kıyafetleri odur.

Velhasıl Melami dervişleri, iman ve itikatta fenafillaha ulaşmayı, muamelat ve ahlakta ise Kur’an’ın emir ve yasaklarına kesinlikle riayetle beraber, ahkam-ı şeriata uymayı ve Hz. Peygamber Efendimizin ahlakı ile ahlaklanmayı gaye edinmiş olan, ehl-i hakikat ve ehl-i kemaldir.

Bu itibarla Fehmi Efendi Hazretleri ‘Biz öyle saçla, sakalla, kılık ve kıyafet düzmekle uğraşıp adı derviş olanlar gibi değiliz. Batınımız zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfanı olup, zahirimiz ise Kur'an emir ve yasağı olan ahlak-ı Resuldür. Biz zikr-i daim ve ahlakı resul iki kanatlarıyla ruh göğünde uçan bir kuşuz diyor. Ve böyle bir irfana mazhar olmadıkları halde kendini derviş zannedenler gibi gafil derviş değiliz’, buyuruyor.



Dervişin hırkası ulu

Hep cepleri irfan dolu

Onlardır cennetin gülü

                   

Biz değiliz saçlı derviş

Biz değiliz gafil derviş



Dervişlik, Hz. Ademden beri her zamanda ilm-i şeriat, ilm-i tarikat, ilm-i hakikat ve ilm-i marifet kemalatıyla, her peygamber ve insan-ı kamil ile var olmuştur. Ki, dervişlerin irfaniyeti bu ilimlere arif olmalarıyla hasıl olur. Yoksa ben falanca geçmiş büyüğün adı ile anılan yoldayım, fişmanca büyüğün dediği sakal, cüppe, kılık ve kıyafeti giyiyorum demekle derviş olunmadığı gibi; ben soydan atadan, dededen aleviyim, melamiyim, nakşiyim, mevleviyim, bektaşiyim, halvetiyim vb. gibiyim demekle de derviş olunmaz.

 Ahkam-ı şeriata riayetle beraber ilm-i tarikatın, ilm-i hakikatin ve ilm-i marifetin kemalatı her kimde varsa, adı sanı, soyu sopu ne olursa olsun o kimse, derviştir. Böyle bir kul, her zamanda var olan dervişlik marifet ve kemalatının o günkü mazharıdır ve onun gönül cebi, bu mazhariyetle ilim ve irfanla doludur, vesselam. ‘Dervişler cennetin gülüdür’ sözü ise; dervişler manen evlad-ı Resul olduklarından, onlarda hasıl olan Muhammedi kulluk ile irfan cennetleri onların mekanı olup, orada zevklenirler, demektir. Allahualem.
----------------------------------------------------------

18 Mart 2017 Cumartesi

Tevhid aydınlığı HASAN FEHMİ DİVANI şerhinden/açıklamasından seçmeler (5)


Tac ile hırka giyip suret düzeni sevmezem

Tac-ı nurani olup beka bulanı severim



Eskiden tekkelerde özel kıyafetler giyerlerdi. Şeyhler taç giyer, tahtta, postta vb. yerlerde otururdu. Müritler ise, o tekkeye mahsus olan ve oraya aidiyetlerini ifade edip belirten kıyafetler giyerlerdi. Bugün dahi bazı tarikatlar ve cemaatler bu uygulamayı devam ettiriyorlar. Özel kıyafetler giyiyorlar, sarık sarıyor, taç giyip posta çıkıp şeyhlik mürşitlik yapıyorlar. Bu tavır ve hallerini de sanki bir kemalat ve marifetmiş gibi etraflarına, ilgi alanlarına teşhir edip gösteriyorlar. Mensubu oldukları tarikat ve cemaate aidiyetlerini belirten, adeta tek tip üniforma gibi kıyafetler giyip, kendilerini bu kıyafetlerle teşhir ediyorlar.

Bunlar, İslam ahlâkına uygun ve toplumun genel kabulü olan kılık ve kıyafetleri de giymeyip, halk içinde tefrika, yani ayrımcılık yapıyorlar. Bu yaptıklarını, bir de imanımızın gereği gibi ifadeler kullanarak, kendilerini dindar, dinine ne kadar düşkünmüş gibi gösteriyorlar. Bu ve benzeri anlayış ve faaliyetlerin hiç biri kemalat değildir. Kamil, olgun bir Müslüman, İslam ahlâkına uygun ve içinde yaşadığı toplumun genel kabulleri olan kılık, kıyafetleri giyerek avret yerlerini, cinsiyet azalarını örter. Eğer halkın genel kabulü, ekvatora yakın ülkelerindeki gibi peştamal sarmaksa onunla örtünür; takım elbise giymekse onu giyer, kutuplarda ise o halkın giydiği kürk kıyafetleri giyer, vesselam.

Kamil, olgun bir mümin, suret düzmekte kemalat aramaz. Ehli kemalin tacı, irfan ve kemalatıdır. Muhammedi ahlak ise, onların hâl ve tavırlardır. Onlar Hakk’a vuslat bekasıyla, yani ölümsüzlükle şereflenenlerdir. Bu itibarla, Fehmi Efendi Hazretleri “Taç ve hırka ile, yani şekil-suret düzmekle, kılık kıyafetle uğraşanları sevmem, meratib-i tevhid irfanıyla aydınlanıp nurlanmış ve bekabillah, yani Allah’a vuslatla ölümsüzlük bulanı severim.” diyor.







Ruz u şeb esma ile şaşkın olanı sevmezem

Ol müsemmadan haberi var olanı severim



Ruz u şeb esma ile şaşkın olmak; sabah, akşam Allah’ın isimlerinden bazı isimleri ve salâvatları günde üç yüz, beş yüz defa gibi sayı ve adetle söyleyip tespih çekmektir. Böyle tespih çekmeler, adı sanı ne olursa olsun, bugün dahi birçok tarikat ve cemaatlerde devam etmektedir.

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında tasnif olup açığa çıkan Meslek-i Resul-ü Melami’deki zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfanından habersiz olan cümle tarikat ve cemaatlerde; ufak tefek değişikliklerle bu uygulamalar halen vardır ve devam etmektedir. Yani adetle sayıyla esma-yı hüsnadan(Allah’ın güzel isimlerinden)bazı isimleri tespih ile anarlar ve bunu da, kulu kemale ulaştıracak olan zikrullah olduğunu zannederler.

Bu, Kuran’da beyan olan ve Allah’ın kullardan yapmasını istediği zikr-i daim değildir. Kuran’da “Bilmediklerinizi size öğreten Allah’ı, size öğrettiği gibi zikredin.” (Bakara, 239) Buyrulur. Zikrullah, Kur’an’ın emri olup; nasıllığını ve niceliğini her mürşidin bilmediği, ancak meslek-i Resul’ün irşadından nasiplenmiş olan mürşid-i kamilin, Kuran’ın denetiminde, vahiyle çelişmeden tarif ettiği daim zikirdir. İşte kulu kemale ulaştıracak olan zikrullah, bu daim zikirdir.

Eskiden tekkelerde herkese ilm-i tevhid-i hakiki eğitimi verme imkanı olmadığından, tekkenin kapasitesine göre talipler alınıp kabul edilirdi. Fakat tekkelere müracaat çok fazla olduğu için, müracaat edenleri elemeye, imtihana tabi tutarlardı. Bu elemeden maksat, hem müracaat edenlerden samimi olanları tespit, hem de sayıyı kapasiteye göre azaltmaktı. İşte bu tesbihat, yani Allah’ın isimlerinden bazılarını sayı ve adetle çekip anmak, o zaman eleme metodu olarak uygulanırdı ki, fazla ibadetler de yaptırılırdı. İşte bunlara dayanan dayanır, dayanamayanlar memleketlerine geri dönerlerdi. Sabır ve sebat edip kalanlara ise, tekkenin gerçek eğitimi olan daim zikir ve makamat-ı tevhid telkin ve tarif edilirdi.

İşte, tekkeye gidip de oranın gerçek eğitimi olan daim zikir ve makamat-ı tevhid irşadına mazhar olamadan, memleketlerine geri dönenler; kendilerine eleme ve imtihan amacıyla, adetle, üç yüz, beş yüz, bin, iki bin her ne kadarsa, çektirilen bu tesbihatları ve fazladan yaptırılan ibadetleri, o tekkenin gerçek eğitimi olarak algılayıp, bu tesbihat ve fazla yapılan ibadetleri memleketlerinde de devam ettirerek, başkalarına da öğretirlerdi. Yani ben falanca tekkenin mürşidine gidip biat ettim, onun dersi budur deyip, bu virdleri ve dersleri o mürşidin gerçek irşadı zannederek devam ederlerdi. İşte bu gün dahi devam ettirilen bu usuller, nakıs / eksik yani kamil olmayan, fakat mürşitlik yapan kimseler tarafından, geçmiş meşhur velilerin isim, ünvan ve popülaritesi kullanılarak, biz falanca geçmiş büyüğün yolundayız, diyerek devam ettiriliyor. Yani Hz. Mevlana’nın Yunus’un, Hacı Bektaş Veli’nin, Bahaeddin Nakşibend’in, Muhiddin Arabi’nin, Hacı Bayram Veli gibi kamil insanların isimleri kullanılarak, bu tesbihatlar ve fazla ibadetler devam ettiriliyor.

İşte her kim ki, böyle kamil olmayan nakıs bir mürşide varırsa, ona da bu tesbihatlar, yani esmalar şu kadar bu kadar çektirilir ve bunlar kulluğun marifet ve kemalatıymış gibi ona empoze edilir. Eğer mürit, kendisine yapması söylenen fazla ibadetleri ve esmaları yapar da, bende bir gelişme olmadı derse, fazladan yaptırılan ibadetleri ve tesbihatı arttırırlar, sonra tekrar arttırırlar ve mürit bunları yapamayacak hale gelir. O zaman da, sen bunları yapsaydın gelişirdin, olgunlaşırdın derler. O mürit de, ben derslerimi yapamadım, yapsaydım bende kemalat hasıl olurdu anlayış ve evhamına kapılarak yaşar. Kamil olmayan o mürşidi, cemaati terk edemez. Ömrü nakıs, kamil olmayan şeyhten, mürşidden nazar, himmet beklemekle geçer. Böyle bir mürit, hayatın akışı içinde bir iyiliğe muhatap olursa bunun, şeyhinin himmet veya nazarıyla olduğu ona ima edilir veya doğrudan söylenir. Yine mürit hayatın akışı içinde her hangi bir olumsuzluğa, kötülüğe muhatap olursa, bunun şeyhine sadakatsizliğinden olduğu ona söylenir veya ima edilir.

Velhasıl, nakıs, kamil olmayan bir mürşide mürit olup, gece gündüz sayıyla tesbihat ve fazla ibadetle meşgul olanlar, halkiyetinin, yani yaradılışının gayesi olan kulluğun kemal ve marifetini bulamaz, şaşırmış bir şekilde yaşarlar. Böyle bir kimsenin vehim ve zanları ona engel, perde olur ve gerçek kamil mürşidi arayıp bulmaktan ve onun daim zikir ve makamat-ı tevhid marifetiyle olan irşadından mahrum kalır.

Bunu ifadeyle; “Gece gündüz esma çekip de, bu halini bir marifet zanneden şaşırmış kimseyi ben sevmem. Zikr-i daimle makamat-ı tevhid irfanına ulaşıp, cümle esmaların müsemması olan makam-ı uluhiyetten haberdar olup, Hakk’a vasıl olanı severim.” buyruluyor.

   

Dört duvar içinde halvet eyleyeni sevmezem

Dost ile cilvette halvet eyleyeni severim



Daha evvelki beyitlerin açıklamasında geçtiği gibi, eskiden tekkelerde verilen eğitim metotlarından biri de halvettir. Yani müridi hücreye, dört duvar arasına kapatırlar ve perhiz yaptırırlardı ki, buna halvet denirdi.

İşte bu ve benzeri eski tekke geleneklerini kaldıran Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri: “Yirminci yüzyıl ilimde, fende çok gelişmelerin olacağı asırdır.” buyurarak; böyle çile çekip, halvete kapanmak gibi eğitim metotlarını kaldırmış ve salike doğrudan zikr-i daim ve makamat-ı tevhidi telkin etmiştir. Her kim ki, Pir Seyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında tasnifi ve tarifi açığa çıkmış olan meslek-i Resul’e dahil olursa, ancak o kimse, zikr-i daim uyanıklılığına kavuşabilir ve tevhid mertebelerinin irfanıyla, kendinde ve her yerde mevcut olan Hakk’a arif ve vasıl olur. İşte daim zikir ve tevhid-i hakiki irfanına ulaşan bir kulun halveti, cümle halk ve eşyada Hak’tan gayrı görmemesidir. Cilveti ise, Hakk’ın tecellilerinin müşahedesiyle neşelenip coşmasıdır. Niyazi Mısri Hazretlerinin;



Halvetten ettim rıhleti

Kesrette buldum vahdeti,

Pazarda kurdum halveti,

Ruz-u şebim iyd u berat



buyurduğu gibidir. Niyazi Mısri Hazretleri: ‘Dört duvar arasında bir hücrede yapılan halvetten kaçtım, ben kesrette / çoklukta vahdeti, yani halkta Hakk’ı buldum. Ben bu halveti; tenhada, hücrede değil, pazarda, yani beşeri yaşantımın faaliyet ve aktivitesini terk etmeden yaptım. Böyle bir irfana erişince, gecelerim berat gecesi, gündüzlerim ise hep bayram oldu.’ diyor.

Çünkü Cenab-ı Hak, kulun her faaliyetinde, aktivitesinde ve her yerde mevcut ve apaçıktır ki, ayette “O zahirdir…” (Hadid, 3) Buyrulmuştur. Hz. Peygamber Efendimiz ise “Rabbiniz apaçıktır. O’nu örtecek hiç bir şey yoktur.” diyor. İşte kulluğun yüce kemalat ve marifeti, cümle varlık ve eşyada mevcut ve zahir olan Hakk’a arif ve vasıl olmasıdır. Bu itibarla “Tenhaya çekilip de hücrede halvet etmeyi bir marifet zanneden kimseyi sevmem. Gerek kendi nefsinde, gerekse afakta, yani cümle varlıkta mevcut ve dost olan Hakk’a kavuşup, daima Hak’la cilvet edeni severim.” demektir.





Talibi der ki kafeste papağanı sevmezem

Cism-i Kaf’tan içeri Anka olanı severim



Papağan, kendisine öğretilen kelimelerin anlam ve mahiyetini bilmeden, öğretilenleri takliden konuşan ve kafeslerde tutulan bir kuştur. Kafdağı, dağların en yücesi olup, o dağa ancak Anka kuşunun yükselip ulaşabildiğini ehli kemal beyan etmişlerdir.

       Cism-i Kaf, gaflet ve cehaletle var olduğu zannedilen nisbet vücud ve suretlerdir; İşte bu nispet varlık Kaf’ına; zikr-i daim ve meratib-i ilahi irfaniyetiyle, nispetlerin yokluğuna arif olup, kendi yokluğunda Rabbine kavuşmuş olmakla Anka olan ehl-i kemal çıkıp yükselir. Anka olup, suret Kaf’ını aşıp da Rabbine vasıl olan ehl-i kemalin sureti ve cismi, ona kafes olmaz, yani onun cümle tecellide Rabbini müşahedesine engel ve perde olmaz.

Hz. Peygamber Efendimiz “Allah’ım bana eşyanın iç yüzünü / mahiyetini bildir.” Buyurmuştur. Eşya denilen cümle varlıklardır ve cümle varlığın hakikat-i mahiyeti Hak’tır. Eğer Cenab-ı Hak, eşyadan varlığını almış olsa hiç bir varlık kalmaz. Bir kimse mevcuttaki Hakk’ın varlığına vuslat edip, O’nu müşahede edememişse, o kimse eşyaya vücut nispet eder, cehaletle kendinin ve alemin var olduğunu zannettiği varlıklar, onun kafesi olur ve varlık kafesinin gaileleriyle yaşar. Böyle bir kimse, Kur’an’ın, Hz. Peygamber Efendimizin ve velilerin beyanlarının mahiyet ve hakikatinden habersiz bir şekilde, aynı kafeste kendisine öğretilenlerin mahiyetini bilmeden konuşan papağan gibi, takliden kulluk yapar.

Kur’an-ı Kerim’de “O’nun yanında nelere ibadet, kulluk ediyorsunuz. Sadece birtakım isimlere ki adlarını siz ve atalarınız koymuştur…” (Yusuf, 40) Buyrulur. Mevcut olan Hakk’ın varlığından gafil olanlar, cümle isimlere nispet varlık izafe ederler, yani isimlere cehaletle nispet vücut verirler. Her kim, böyle cehaletle kendine ve aleme nispet vücut isnat ederse; o varlık, kendisine perde olup, bu cisim ve suretler onun kafesi olur ve o kul, Rabbine kavuşamaz. Böyle bir kimsenin hali, aynen kafesteki papağan kuşunun takliden konuşup da söylediğinin mahiyetinden gafil olarak yaşaması gibi olduğundan, Hasan Fehmi Hazretleri “Kendine ve aleme nispet vücut isnat ederek Hak’tan gafil ve perdeli olanı sevmem;suret ve cisim Kaf’ını aşıp, Rabbine vuslat etmiş ehl-i kemali severim.” diyor. Allahualem.


10 Aralık 2016 Cumartesi

Tevhid Aydınlığı HASAN FEHMİ DİVANI şerhinden/açıklamsından seçmeler (4)


Mervan kimdir? Muaviye kimdir? Yezid kimdir?

EYÜP SULTAN Hz. İstanbula nasıl geldi?



Muhammed birliğe edince sala

Ali Zülfikar’ı saldı dört yana

Ol gürüha dahil buldular felah



Medet ya Muhammed şahımdır Ali

Herdem gönlümdeki mihmanım Ali



Cenab-ı Hak, insanların içinden seçtiği elçiler vasıtasıyla kullarını uyararak, iyiyi ve kötüyü haber verir. Bu elçilik, nübuvvet/peygamber elçiliği ve velayet elçiliği olarak zahir olup tahakkuk eder. Peygamberlerin sonuncusu, ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (sav)’dir, kıyamete kadar başka bir peygamber gelmeyecektir.

Velayet yoluyla irşat ise, her zamanda yapılmıştır ve yapılmaktadır. Velayet elçiliğiyle olan irşada nübüvvet-i teşri’a denilmiştir. Bu irşad, makam-ı nübüvvetin, peygamber varisi olan ilim sahibi veliler tarafından açıklanmasının, tebliğ ve irşadıdır. Çünkü hadis-i şerifte “Alimler nebilerin varisidir.” buyrulmuştur. Başka bir beyanında Hz. Resulullah “Allah beni nurundan; müminleri de benim nurumdan yarattı.” diyor. Ki bu yaradılış, Hakk’ın zat-ı ehadiyet nurundan zuhura getirdiği, bu alem-i kesretteki hidayet tecellisinin baş mazharı Hz.Muhammed, ve nuru Muhammed mazharı olan kamil mürşit ve alimlerdir.

Bu itibarla kamil mürşit, irşadını hidayet-i Nur-u Muhammed mazhariyetle yapar ki, tüm zamanlardaki kamil mürşid olan velilerin imamı Hz. Ali’dir. Hz. Ali’ye tabi olan kamilin irşadı ise, Zülfikar olan marifet kılıcıyla cümle cehalet ve zanları keserek, makamat-ı tevhid marifetiyle salikleri aydınlatmaktır. Bu irşad halen zamanın mürşid-i kamili tarafından, insanın var olduğu her yerde ve her alemde yapılmaktadır ve yapılacaktır. İşte her kim ki, kendi zamanındaki kamil mürşidin irşadıyla makam-ı velayetin keşfi irfanına ulaşırsa, o ebediyen kurtuluşa erip felah bulur.

Medet, imdat dilemek, yardım istemek demektir. Kamil mürşid, Hz. Peygamber Efendimizin baş mazharı olduğu hidayet nurunu temsil eder ve nur-u Muhammed’le saliklerin, taliplerin ve aşıkların imdadına yetişip, onları irşad ederek aydınlatır. Bu itibarla kulun medeti, yani yardımı Nur-u Muhammed’dir. Bir kimse, Nur-u Muhammed’e ancak kamil mürşidin irşadıyla mazhar olur. Bu mazhariyetle kul, velayet şehrine dahil olup, Hz. Ali’nin imamı olduğu velayet mertebesinin aydınlığına kavuşur. Böyle arif ve kamil bir kulun, her an gönlündeki mihmanı, misafiri Hz. Ali’nin imamı olduğu velayet keşfi marifetidir.



Hakikat şehrinde durduk namaza

Aşıklar kıblesi ‘semme vechullah’

Dört tekbirle cümle uyduk imama



Medet ya Muhammet şahımdır Ali

Her dem gönlümdeki mihmanım Ali



Hz. Peygamber Efendimiz “Namaz müminin miracıdır.” buyurmuşlardır. Vakitlerle kılmamız emir ve farz olan namazda kıbleye, yani Beytullah’a yönelmemiz ve namaz esnasında Allah’tan başka bir şeyle meşgul olmamamız, ilm-i şeriata göre miraçtır. 

İlm-i hakikate göre miraç; namazın iç yüzü, mahiyetidir. Bu mahiyet kulun Rabbine kavuşup, Rabbini müşahade etmesidir. Hakikat şehri, meratib-i ilahinin dört teveccühle ulaşılan mertebesidir ki, o mertebeye ulaşan kulun müşahedesinde Hak’tan başkası olmaz. Kur’an’ın “Feeynema tüvellu fe semme vechullah / Siz yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) beyanındaki  mazhariyetle, hakikat şehrine dahil olan kul, hep Hak’la olup Hak’tan başka görmez. İşte bu müşahede ve ahvâl hakikat şehridir. Bu hakikat şehrine meslek-i Resul’ün dört teveccühüyle, yani dört telkiniyle ulaşılır ki, beyitte ifade edilen dört tekbirden maksat budur. Bu şehrin imamı ise, tabi olunup uyulan Al-i prensipler telkinatıdır. İşte ilahi aşk mazhariyetiyle bu makama ulaşan kulun müşahedesinin yönü, yani kıblesi ‘semme vechullahtır ki, o her nereye dönüp yönelse Allah’ın vechini görür. 



Muhammed’e Kur’an indirdi Allah

‘La taknetu’dedi ‘min rahmetillah’

Biz mahrum olmayız şahımız penah



Medet ya Muhammed şahımdır Ali

Her dem gönlümdeki mihmanım Ali



Kur’an-ı Kerim’de “kul ya ı’badiyellezine esrafu ala enfüsihim lâ taknatu min rahmetillahi, innallahe yağfirüzzünube cemiia, innehü hüvelğafurürrahim. Ve eniibuu ila rabbiküm ve eslimu lehü min gabli en ye’tiyekümül’azabü sümme la tünsarun. / De ki; ey kendilerinin / nefislerinin aleyhinde haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları affeder, şüphesiz ki O çok affedicidir, çok merhametlidir. Size azap gelip çatmazdan evvel Rabbinize dönün, O’na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz.” (Zümer, 53-54) buyrulmuştur. Bu ve benzeri ayet beyanlarından açıkça anlaşıldığı gibi Allah, kullarını kendisinin razı olduğu bir kullukla, Rabbine yönelmesi ve O’nu bulup O’na vasıl olması için yaratmıştır. Kulun Allah’ın razı olduğu bir kullukla meşgul olması kendinin / nefsinin menfaatinedir. İnsanın, yaratılışının amacı olan Rabbini bulup Rabbine kavuşması, kendisi için en büyük rahmettir, iyiliktir. Tersini yapar da İnsan bu imtihan aleminde Allah’ın razı olmadığı bir kullukla meşgul olursa, kendisine en büyük kötülüğü ve zulmü yapmış olur. Bu itibarla her İnsan, Allah’ın rahmetine kavuşma ve kendine zulüm etme potansiyeline, yeteneğine mazhardır.

İnsan son nefesine kadar, Allah’ın rahmetine kavuşabilir, çünkü İnsan, Allah’ın rahmet ve iyiliğine kavuşup kavuşmamasını, bu imtihan aleminde yaptığı kulluğuyla kendisi belirler, vesselam.

‘Keremallahu veche’ Allah’ın kerem, ikram yüzü demektir. Bu ikram, kulun mazhar olabileceği en yüce rahmet ve iyilik olan Allah’ın cemaline kavuşmasıdır. İşte cümle sahabeler içerisinde ‘keremallahu veche’ unvanı sadece cümle velilerin imamı olan Hz.Ali için kullanılır. Hz.Ali’nin ‘Keremallahu veche’ yani Allah’ın kerem yüzüne mazhar olması, Hz. Ali’nin imamı olduğu velayet mertebesi irşadıyla ancak, kulun Allah’ın cemalini görüp ona vasıl olmasındandır. Hz. Ali’ye tabi olan her zamandaki mürşid-i kamilin velayetle olan telkin ve irşadı da, kulu cemal-i ilahiye vuslat ve müşahede ikram ve rahmetine kavuşturur. Bu itibarla cümle insanı kamil veliler, cemal-i ilahi ikramına mazhar olmuşlardır. Bir kulun bu imtihan aleminde mazhar olabilecek olduğu en yüce rahmet işte bu ikrama mazhar olmasıdır.

Çünkü Allah, kullarını kerem yüzünü bulup, cemaline kavuşsunlar diye yaratmıştır. Her İnsan bu alemde son nefesine kadar bu rahmete kavuşabilme potansiyeliyle yaratılmış olduğu için, veliler şahı Hz. Ali’ye  tabi olan, Allah’ın cemalini ikram ettiği mürşid-i kamili bulduk. Onun irşadı olan makam-ı velayet irfanıyla, Allah’ın cemaline kavuşma ikram ve  rahmetinden asla ümit kesmeyiz, deniliyor.



Ehl-i Beyt’i kasteyledi ol Mervan

Susuzluktan şehid oldular sıbyan

Aşıklar ciğerin kıldılar büryan



Medet ya Muhammed şahımdır Ali

Her dem gönlümdeki mihmanım Ali



Mervan adındaki şahıs, Emir-el Mü’minin Hz. Osman (ra)’ın katibiydi. Zamanın Mısır valisi, zalim birisi olup halka zulüm ederdi. Halk, valinin zulmünden bıkmıştı ve Medine’deki Emir-el Müminin Hz. Osman’a  valiyi şikayet  etmek üzere bir heyet gönderdiler. Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr gibi seçkin sahabeler toplanıp Mısır’dan gelen heyeti dinlediler ve onları haklı bularak Mısır valisini azledip, onun yerine Hz. Ebubekir’in oğlu Muhammed’i Mısır valisi olarak tayin ettiler.

Mervan, Hz. Osman’ın seçkin sahabelerle beraber aldığı bu kararı beğenmeyip, Mısır Valisi’ne bir mektup yazar ve mektupta “Yeni vali olarak Mısır’a gelen Hz. Ebubekirin oğlu Muhammed ve maiyetini gelir gelmez öldür.” Der ve mektuba da  Hz. Osman’ın mührünü basar. ‘Mektubu bir göndericiye teslim eder ve ‘Bu mektup devlet sırrıdır, bunu çabuk Mısır valisine götür.’ der. Mektubu Mısır’a götüren görevliyle vali olarak yeni atanan Hz. Ebubekir’in oğlu Muhammed, yolda bir konaklama esnasında karşılaşırlar. Hareketlerinden şüphelendikleri görevlinin üzerini ararlar ve Mervan’ın yazıp Hz. Osman’ın mührü ile mühürlediği mektubu bulurlar. Mektubu okurlar ki, kendilerinin öldürülmelerini yazıyor ve mektupta Emir-el Müminin Hz. Osman’ın mührü var. Oradan hemen Medine’ye geri dönerler ve seçkin sahabelerle görüşüp, Hz. Osman’a ‘Bu mektubu sen mi yazdın?’ diye sorarlar. Hz. Osman ‘Ben yazmadım ve göndermedim. Fakat mühür benimdir, benden habersizce mührümü kullanmışlar.’ der. Ve mektubun Mervan tarafından yazıldığı anlaşılır. Valinin değiştirilmesini isteyen Mısırlılar ve Hz. Ebubekir’in oğlu Muhammed’in de bulunduğu heyet, Emir-el Müminin Hz. Osman’dan, Mervan’ın kendilerine teslim edilmesini isterler. Hz. Osman ise ‘Mahkeme edelim ve öyle cezalandıralım.’ der. Ve çıkan arbedede Hz. Osman Kur’an okurken Mısırlılar tarafından şehit edilir.

Velhasıl Mervan denilen bu şahıs, Muaviye’nin akrabası olan ve çok tehlikeli fitneci ve münafık birisi idi. Bulunmuş olduğu mevki ve makamı her zaman evlad-ı Resul, Ehl-i Beyt aleyhinde kullanmış olan, Ehl-i Beyt aleyhinde yalana dolana baş vuran fitne başlarından birisiydi. Onun gibilerinin ürettiği fitne, Ehl-i Beyt’in Kerbela’da susuzluktan çoluk çocuk demeden şehit olmalarına sebep olmuştur. Aşıkların ciğeri yanmıştır.

Böyle Mervanlar her devirde olmuştur ve halen de vardır. Bunlar, yani bu Mervan misyonu, bulunmuş oldukları beşeri mevkileri, makamları, daima Ehl-i Beyt, evlad-ı Resul aleyhine kullanmış ve halen de kullanmaktadırlar. Bu Mervan misyonu, Şeyh-ül Ekber  Muhiddin Arabi Hazretlerini, Nesimi Hazretlerini ve daha nicelerini şehit etmişlerdir. Niyazi Mısri Hazretlerine, Mervan evladı ve Muaviye-Yezid zürriyeti olan Kadızadeler, çok zulüm ettiler ve nice evlad-ı Resul’ü işkence ve zulümle şehit ettiler. Bu gün dahi etmektedirler.

Kadızadelerin fikir babası, bugün Ödemiş ilçesinin Birgi beldesinde mezarı türbe haline getirilen İmam-ı Birgivi’dir. Onun öğretileriyle nice velilerin kanı akıtılmış ve evlad-ı Resul-ü manevi işkence görüp şehid edilmiştir. Hadis-i şerifte “Her peygamberin bir firavunu vardır, benim firavunum ise Ebu Cehil’dir.” Buyrulmuştur. Her peygamberin firavunu olması gibi, her zamanda ve bu gün dahi, evlad-ı Resul’ün de Mervan’ı, Muaviye ve Yezid’i vardır. Evlad-ı Resul her zaman diridir, çünkü kevsere mazhardırlar. Vesselam.



Ol Yezid Muaviye etti hıyanet

Ederiz canına binlerce lanet

Şehid oldu imamlar koptu kıyamet



Medet ya Muhammed şahımdır Ali

Her dem gönlümde mihmanım Ali



Muaviye kimdir? Muaviye’nin babası Süfyan, annesi ise Hz. Hamza’nın şehid edilmesinden sonra ciğerlerini söktürüp yiyen Hind’dir. Muaviye, bazı tarihçilere göre Mekke’nin fethedilip Mekkeliler teslim olduktan sonra Müslüman olmuş veya öyle görünmüştür. Mekke’nin fethi miladi 630’dur. Hz. Peygamber Efendimizin bu alemden geçmesi ise miladi 632’dir. Yani Mekke ay hesabı ile Hz. Peygamber’in vefatından bir buçuk sene evvel fethedilmiştir. Bu itibarla Muaviye, Hz. Resulullah’ın nübüvvetini tamamlamasına 1,5 yıl kala Müslüman olmuş veya öyle görünmüştür.

Muaviye için ‘vahiy katibi’ derler ki, bu yalandır. Çünkü Muaviye Müslüman olduğunda Hz. Peygamber Efendimiz’in peygamberliği aşağı yukarı tamamlanmıştı. Muaviye’nin annesi, babası ve bazı yakınlarının ömrü hayatları Hz. Peygamber’le muharebe ve mücadele etmekle geçmiştir. Müslümanlar güçlenip de Mekke feth edilip Mekkeliler teslim olmak mecburiyetinde kalınca, bunlar Müslüman oldular veya öyle göründüler. Bunlar Peygamber Efendimiz ile yaptıkları muharebe ve mücadelede, başta Hz. Hamza olmak üzere bir çok Müslümanı şehit ettiler ve kendileri de çok kan kaybettiler. Onun için Kerbela faciasından sonra Muaviye’nin oğlu Yezid “Bedir’de kaybettiklerimizin intikamını aldık, kanları yerde kalmadı.” demiştir.

Hz. Ali, Emir-el Müminin olduğu zaman Muaviye Şam’da vali idi. Hz. Ali, devletin başı olarak Şam valisini değiştiriyor, Muaviye’nin yerine başkasını vali olarak atıyor. Fakat Muaviye bu karara ve emre uymayıp devletin reisi ve Emir-el Müminin olan Hz. Ali’ye isyan ediyor.

Hz. Ali hakkında Hz. Resulullah Efendimiz “Alemlerin Rabbi olan Allah, benim mevlamdır / dostumdur, ben kimin mevlası isem Ebu Talib’in oğlu Ali de onun mevlasıdır. Ali’ye dost olan benim dostumdur, Ali'ye düşman olan ise bana düşmandır. Ruhu ruhumdur, kanı kanımdır, cismi cismimdir. Ey insanlar, size iki emanet bırakıyorum. Birisi Kur’an, diğeri Ehl-i Beyt’imdir. Bu emanetlere sarılın ki, bunlar cennetin Kevser havuzunda buluşurlar.” buyurmuştur. Peygamber Efendimizin bu ve benzeri bir çok apaçık beyanları ile kıymeti ifade edilen veliler şahı Hz. Ali’ye karşı Muaviye, bazı olayları bahane ederek, kendi aşiretinden ve bir çokları da Hıristiyanlardan oluşmuş bir ordu topladı. Kur’an  sahifelerini mızraklarının uçlarına taktırıp Kur’an’ı ilk defa siyaset ve şahsi çıkar için kullandı. Kendi devlet başı olunca Ehl-i Beyt’e ve seçkin sahabeye çok zulüm etti. Ehl-i Beyt, ensar ve sahabeyi sürgün edip, göçe zorladı.

İşte o göç neticesiyle Ehl-i Beyt, ensar ve sahabeler, Türk yurtlarına göç ederek, Türk Milletine Medine misyonunu, yani ruh-u Muhammed’i  taşıyıp getirdiler.

Muhammedi ruh mazhariyetiyle Türk Milleti, Muhammed  isminin kısaltılmışı olan ‘Mehmet’ ismini alıp, milletler içerisinde Hz. Muhammed’in ismiyle anılan yegâne millet oldu. Asker ve ordusu ise, Mehmetçik / Muhammedçik ismiyle yeryüzünde yegane anılan ordu oldu. Türk milleti Kur-an’ı ve İslam’ı kendi hayat nizamı haline getirip, milli kültür ve örfüne, geleneğine kilimin ilmiği gibi işleyip Kur’an ve İslam’la yaşadı ve yaşamaktadır.

Hz. Peygamber Efendimizden sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan’a kadar, devlet başkanı; Kur’an’ın emri olan “İşlerini şura ile yaparlar…’ (Şura, 38) ve “Kuşkusuz Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 58) Buyruğu ile hareket edildi ve ehil olan her kim ise onlar, devlet başkanı yani Emir-el Mümin oldu, mevki, makam sahibi oldu. Hatta Hz. Ali’ye yaralı iken, henüz şehid olmadan evvel ‘Hz. Hasan’a biat edelim mi?’ diye sordular. Hz. Ali cevaben “Hayır, benim oğlum olduğu için biat etmeyin, ancak o makama ehilse ve ehil olana biat edin.” dedi. İşte dört halife ve Hz. Hasan’ın devlet başkanı olması, şura ile yani Meclis kararıyla ve ehil olmalarındandı. Bu yönetim cumhuriyet idaresi idi.

Hz. Hasan istifa edip de Muaviye devletin başı olunca kendisi ile antlaşma yapıldı ki, Muaviye’den sonra yine şuraya / meclise danışılıp, ehil olan devletin başına getirilecek şartı kondu ve bu şekilde antlaşıldı. Fakat Muaviye bu antlaşmaya uymayıp bozdu ve cahiliye Arap geleneği olan kabileciliği, aşiretçiliği ihya edip diriltti ve oğlu Yezid’i padişah yaptı. Şura / meclis kararıyla emanetin ehil olana verilmesi kuralını çiğneyerek iptal etti, yani cumhuriyeti yıktı. Ondan sonra gelen padişahların da işine geldiği için, bu padişahlık olan aşiret yönetimi, 1923’te Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna kadar devam etti. Yani Peygamber Efendimizle başlayıp, dört halife ve Hz. Hasan dönemine kadar devam eden ve Muaviye’nin yıkıp ortadan kaldırdığı, emr-i ilahi olup meclise / şuraya danışmak olan cumhuriyet yönetimi, 1923’te ancak tekrar Türk milleti, tarafından Atatürk’ün liderliğinde kuruldu ve inşallah kıyamete kadar devam edecektir.

İşte Muaviye'yi, yok vahiy katibi, yok efendim büyük sahabe gibi gösterenler, onun yaptığı ihaneti görmezden gelip, kıytırık kelimelerle, mesela ‘Hz. Ali muhakkak haklı idi, fakat Muaviye de haksız değildi.’ gibi ifadelerle Muaviye'yi aziz tutanlar, o padişahlık sisteminin devamını kendi kabile ve aşiretinin menfaat ve bekası için, Muaviye'yi büyük ve aziz göstermişlerdir. Uydurma hadislerle yüzyıllardır İslam alemine yalan söylemişler ve zulüm etmişlerdir.

Bunlar halen misyon olarak devam ediyor ve her fırsatta Cumhuriyet ve kurucusu olan Atatürk’e düşmanlık yapıyorlar. Her fırsatta bugün dahi Ehlibeyt’e evlad-ı Resule saldırıyor ve hor görüyorlar. Ne yazık ki, bazı ehlibeyti temsil iddiasında olan kurumlar, tarikatlar, şahıslar; Muaviye geleneği olan babadan oğula soy takibi ile intikali, çelebilik, babalık, dedelik vb. isim ve ünvanlarla halen devam ettiriyorlar.

Medine-i Münevvere’de Mescid-i Şerif yapılırken Hz. Resulullah Efendimiz, sahabeyle birlikte kerpiç taşırdı. Sonra ashaptan Ammar İbni Yaser çıkıp “Ya Resulullah, senin kerpicini dahi ben taşırım, sen taşıma.” dedi. Hz. Resulullah da kabul etti. Diğer sahabeler birer kerpiç taşırken Ammar İbni Yaser iki kerpiç taşırdı. Sonra Hz. Resulullah Ammar İbni Yaser’in üstünde kalan tozu toprağı sildi, oradaki kalabalık olan sahabenin gözü önünde ve hepsinin duyacağı şekilde “Senin şehadetin, taife-yi bagiye (asiler, isyancılar) tarafından olacaktır. Sen hak, doğru tarafına çekeceksin, onlar ise batıl tarafına çekecektir.” buyurdu. Ve sonra aynen öyle oldu, Ammar İbni Yaser, Hz. Ali tarafında yer aldı ve Muaviye taraftarlarınca şehid edildi, vesselam.

Yezid kimdir? Yezid Muaviye’nin oğlu ve veliahdı olup, Muaviye’den sonra gelen Emevi Devleti’nin başı, padişahıdır. Yezid kötü olduğu için hiç kimse evladına Yezid ismini takmayıp, Yezid ismiyle isimlendirmez. Kur’an’da: “Peygamberlik yapmamdan dolayı sizden herhangi bir ücret istemiyorum, ancak benim yakınlarımı sevmenizi istiyorum…” (Şura, 23) buyrulur. Bu ayetteki yakınlarımdan maksadın Ehl-i Beyt olduğu, hadis-i şerifte beyan edilmiştir. İşte Kur’an’ın sevmemizi istediği, Hz. Peygamber’in ‘Size emanet ediyorum.’ dediği Ehl-i Beyt’i, evlad-ı Resul’ü işkence ile şehit eden bu şahıs, sahabeye de bir çok zulüm yapmış, eziyet etmiştir. Yezid saltanatı zamanında “Oğlan kardeşin, kız kardeşiyle evlenmesi caizdir.” diye ferman yazdı. Hangi ulema “Kardeşin kardeşle evlenmesi caiz değildir.” der ise katletti. “Ehl-i Beyt’e kim muhabbet ederse onu dahi katledin”, dedi. Yezid’in yaptığı zulümler ciltleri dolduracak kadar çoktur, saymakla bitmez.

Fakat yapılan bu zulümler, maalesef medrese ve bazı ulema-i zahir tarafından hafif, vaka-i adiye gibi gösterilmiş veya zulmün boyutları gizlenerek olduğu gibi söylenmemiştir. Hizmet ettikleri devlete, padişaha siyaseten yakın olmak ve menfaatlenmek için Muaviye ve Yezidin yaptığı zulmün dehşetini ve boyutlarını çarpıtarak, yalan rivayetlerle sanki zulmün sahibi başkası imiş gibi veya ‘O kadar da değil canım, Muaviye  ve Yezid’in siyaseten de olsa haklı tarafları vardır. Onlar da sahabedendir, onların makamları yüksek olduğundan aralarındaki ihtilafa bizim aklımız ermez.’ gibi yalanları söylemişlerdir. ‘Evliyanın en büyüğü, Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi’den daha aşağı derecededir.’ uydurmalarıyla, Muaviye ve Yezid’i neredeyse haklı idiler noktasına kadar getirmişlerdir. Emevilerin bazı zalim padişahlarını İslam için fetih yapan kahramanlar olarak lanse etmişlerdir. Seçkin sahabelerin onlar ile beraber olduğunu ima eden yalan rivayetlerle desteklemişlerdir.

Bunların en çarpıcı olan yalanlarından birisi de ‘Hz. Peygamber’in evinde misafir olduğu sahabe Eyüp Sultan Hazretleri, yaklaşık yüz yaşlarındayken Emeviler’le beraber İstanbul’u fethetmek için birlikte İstanbul’a geldiler ve Eyüp Sultan Hazretleri, Emeviler’le beraber surlara hücum ederken şehit oldu.’ yalanıdır.

Prizren Rahoves’teki Melami tekkesinde yüksek bir eğitim alan ve 1950’li yıllarda Salihli’ye yerleşip, bizlere Muhammedi ruhaniyeti taşıyan Mürşid-i Kamil Kemal Zurnacı Hazretleri: “Tarih iki türlüdür: Biri yazılı tarihtir,  diğeri ise rivayet tarihidir. Rivayet tarihine göre, hicrette Resulullah Efendimizin evinde misafir kaldığı sahabe olan Hz. Eyyüb-el Ensari, Yezid ve Emevilerin Kerbela’daki Evlad-ı Resul katliamından, Hz. Hüseyin’in iki kızı olan Zeynep ve Rukiye’yi kaçırıp kurtarmış. Fakat Yezid, evlad-ı Resul olan kızları ondan istiyor ve Eyüp El Ensar da kızları alıp Kuzey Afrika üzerinden o günkü İspanya kralına sığınıyor. Kral, Hz. Peygamberin arkadaşına hürmet ediyor, fakat Emeviler Hz. Eyüp El Ensar’ın izini bulup, İspanya kralından kendilerine teslim edilmesi için baskı yapıyorlar. Kral da, Hz. Eyüp El Ensar’a “Ben bu baskılara daha fazla dayanamam, seni teslim etmek zorunda kalırım. Sen Bizans devletine sığın, o devlet güçlüdür, seni korur.” diyor. Ve Hz. Eyüp, iki küçük peygamber torunu olan kızları alıp Bizans’a yani İstanbul’a gidiyor. Bizans kralından da hürmet görüyor, Bizans’ta Peygamber torunu olan kızlarla yaşıyorlar. Fakat zamanla kızlar büyüyüp ergenliğe erişince Kral, Hz. Eyüp’e “Bu kızları Bizanslı erkeklerle evlendirelim.” diyor. Bunun üzerine Hz. Eyüp sıkıntı ve müşküle düşüyor. Bir tarafta evlad-ı Resul, nesl-i Peygamber, diğer tarafta kendilerini Emevilerin şerrinden koruyan, barındıran, iyilik eden de olsa gayrimüslimler. Kraldan düşünmek için biraz müsaade istiyor. Ve bu esnada kısa aralıklarla 40 gün içinde Hz. Zeynep ve Hz. Rukiye vefat ediyorlar. Ve şimdiki Koca Mustafa Paşa semtinde olan kabirlerine Hz. Eyüp el Ensari tarafından defnediliyorlar. Daha sonrada Hz. Eyüp vefat ediyor ve onu da surların yanına defnediyorlar. İstanbul’un fethinde kabri bulunup şimdiki Eyüp Sultan Türbesi olarak tezyin ediliyor. Ve Türk milletinin gönlüne ve vatanına kavuşuyor.” buyurdular.

İşte Kemal Efendi Hazretlerinin anlattığı rivayet budur. Ve “Aksini iddia edenlere sorun bakalım: Koca Mustafa Paşa semtinde türbeleri bulunan Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hüseyin’in kızları Zeynep ve Rukiyye, oraya nasıl gelmişlerdir?” dedi.

İşte Yezid ve Emevilerin yaptığı zulümleri gizlemek için, medresenin yazılı tarihlerindeki düzmeceye göre ‘Yaklaşık yüz yaşındaki Eyüp El Ensari Hazretleri, Emeviler’le beraber İstanbul’u fethetmek için birlikte geldi ve surlarda şehid oldu.’ demişler ve halen demekteler. Böyle diyenlere biz de soralım: Hz. Hüseyin’in kızları Zeynep ve Rukiye, İstanbul Koca Mustafa Paşa semtine nasıl geldiler? Elbette Yezid ve Emevi zulmünden kaçarak geldiler. Vesselam.

Hz. Resulullah Efendimiz rüyasında Ümeyye oğullarının, yani Muaviye zürriyetinin, Mescid-i Nebevi’nin minberine bevlettiğini yani işeyerek pislettiğini gördü. Bunun üzerine Kur’an’ın “…sana gösterdiğimiz o rüyayı da, Kur’an’da lanetlenmiş bulunan o soyu/ağacı da insanları deneme / imtihan dışında bir sebeple göndermedik…” (İsra, 60) ayeti inzal oldu. Ve Resulullah Efendimizin rüyasını Cenab-ı Hak, vahiyle tabir ederek, rüyada gördüğünün lanetlenmiş soy olduğunu beyan etmiştir. İşte bu kuran beyanı itibarıyla, cümle ehl-i kemal, Muaviye’ye ve Yezid’e lanet ederler. Bizler de, bugün dahi var olan bu Muaviye ve Yezid misyonuna lanet edip, onların hile ve şerrinden Allah’a sığınırız. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri “Muaviye de, Yezit de ihanet edip hain olduklarından, Muaviye’nin de Yezid'in de canlarına binlerce lanet ederiz.” diyor.



Hasan’la Hüseyin ciğerpareler

Aşıklar kalbinde açtı yareler

Tabibler bu derde bulmaz çareler



Medet ya Muhammed şahımdır Ali

Herdem gönlümdeki mihmanım Ali



Muaviye, devletin başına emir olunca, Hz. Hasan’ın karısına ‘Sen, emir karısıydın, Hasan’ı öldürürsen, seni alıp tekrar emir karısı yaparım.’ diyerek aldattı ve Hz. Hasan'ı karısına zehirleterek şehid ettirdi. Sonra bu kadın Hz. Hasanı öldürdü diyerek, onu da öldürttü.

Muaviye'nin, oğlu Yezid’i veliaht emir ilan etmesine, Hz. Hüseyin itiraz etti. ‘Muaviye ile Hz. Hasan arasında yapılan anlaşmanın gereğine uyulup, şurayı yani seçici meclisi kurmalarını ve Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan’ın seçilmelerindeki gibi, şuraya yani seçici meclisin kararına uyalım ve ehil olanı seçelim, şura kimi seçerse onu devletin başı yani Emir-el Mümin yapalım.’ dedi. Zaten Muaviye’yle Hz. Hasan, Muaviye’den sonra şuraya gidilmesi, yani meclisin seçtiği kimsenin devletin başına getirilmesi şartıyla anlaştığı için, Hz. Hasan devlet başkanlığından istifa etti ve yerini Muaviye'ye bıraktı. İşte Hz. Hüseyin bu anlaşmayı kastetti ve Yezid’in oldu bittiyle ilan edilen emirliğini, padişahlığını kabul etmedi.

Kufe tarafındaki halk, Hz. Hüseyin’i devletin başına ehil olanı seçmek için, şurayı kurmaya, yani seçici meclise başkanlık yapmaya davet etti. Bu davet üzerine Hz. Hüseyin, bütün maiyeti ve ehlibeytle yani kadın, çoluk çocuk hep beraber Kufe’ye doğru Medine'den yola çıktılar. Bazıları, Hz. Hüseyin’in halife olmak yani emir-el müminin olmak için yola çıktığını söylerler. Bu asla kesinlikle doğru değildir. Dava; halifelik, emirlik olsaydı; ağabeyi Hz. Hasan’dan sonra Hz. Hüseyin, tartışmadan kolayca emir-el mümin, yani devlet başkanı olurdu. Bu itibarla Hz. Hüseyin’in, yani Ehl-i Beyt’in davası,kuran emri olan şurayı / meclisi toplayıp, meclisin kararıyla emanetin lâyık olana, ehline verilmesi davasıdır. İşte bu meclisi toplamak için yola çıkan Ehl-i Beyt, Kerbela mevkiine gelince Yezid'in adamları tarafından kuşatıldılar. Hz. Hüseyin: ‘Bizden ne istiyorsunuz? Bırakın (seçici şurayı yani meclisi toplamak için) Kufe’ye gidelim.’ dedi. ‘Olmaz.’ dediler. Hz. Hüseyin ‘Peki, geri Medine'ye dönelim.’ dedi. Yine ‘olmaz’ dediler. O zaman Hz. Hüseyin: ‘Peki bizden ne istiyorsunuz?’ dedi. Onlar: ‘Yezid'e biat etmenizi, Yezid’in emirliğini, padişahlığını tanımanızı istiyoruz. Yoksa sizi öldüreceğiz. Ya Yezid’e biat ya da ölüm.’ dediler.

Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt, Yezid’e biat etmedi. Kadın, çoluk çocuk hepsi birden işkenceyle kılıçtan geçirilerek şehit edildiler. İşte seçme ve seçilme hakkı olan seçici meclis ve şuraya, yani cumhuriyet idaresine Ehl-i Beyt, böyle değer verdi ve vermektedir. İşte bu beyitler bunu beyan ediyor. “Ehl-i Beyt’in katliamından ve onlara yapılan zulümden, ehl-i aşk, her zaman ve bugün dahi mahzundur, dertlidir.” buyruluyor.



Ali'nin şöhreti denildi Haydar

Marifet kılıcı ismi Zülfikar

Bu esrarda Fehmi eyledi ihbar



Medet ya Muhammed şahımdır Ali

Her dem gönlümdeki mihmanım Ali



Haydar, diri olan ve atılgan aslan anlamındadır. Ve Hz. Ali (kv) Haydar’dır, bugün dahi onun misyonu diridir. Çünkü makam-ı velayetin mürşid-i kamili ve Evlad-ı Resul’ün ilm-i marifet kılıcı olan Zülfikar’la, cehl-i münafık olan Mervanlığa, cehl-i Muaviye isyancılığına ve cehl-i Yezid zalimliğine karşı diri olup, Haydar’dır.Yani aslanlar gibi her nefeste, gerek kendi nefsimizde gerekse afakta, evlad-ı Resul’ün, cihad-ı ekberle mücadelesi devam etmektedir ve edecektir. Evlad-ı Resul her zamanda, bugün ve yarın da, ahirette de Haydar olup, diridir.

Allah, bizleri ve cümle ihvanı, Evlad-ı Resul’den ayırmasın. Amin.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------