14 Ekim 2016 Cuma

MUHARREM AYI, KERBELA, ŞEHİTLER ŞAH-I HZ. HÜSEYİN

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamt, resulü Muhammed Mustafa’ya (sav) ve evlatlarına / ehli beytine selâm olsun. O evlâdı resul ki, her zamanda mevcut ve sağ olup insanlığı aydınlatmaktadırlar.
        Yüce Allah’ın Kuran’daki; “İş ve yönetim konusunda onlarla da şuraya git / onlara danış / istişare et...” (Al-i İmran-159) Ve “işleri, yönetimleri aralarında bir şuradır/ aralarında istişare iledir…” (Şura-38) Beyan ve buyruğu gereğince Hz. Muhammed; insanların kabileler, aşiretler tarafından yönetilmesini kaldırıp “şurayı / meclisi”, yani halkın meclisini kurmuş ve o meclisin kararları doğrultusunda yönetim oluşturmuştur.
        Yine “Şu bir gerçek ki, Allah size emanetleri onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa-58) Allah’ın emri doğrultusunda Hz. Peygamber Efendimiz; belli aşiret mensuplarına değil liyâkata yani işin ehli olan kişilere değer vermiş ve her işin başına ırkı, cinsi, rengi ne olursa olsun ehil olanları getirmiştir.
        Çünkü Hz. Resulullah’ın zuhuruna kadar aşiret, kabile reisleri toplumu yönetiyor ve onlar ne derlerse o oluyordu. Aşiret reislerinin kendilerinden sonra oğulları emir, reis, padişah oluyor ve bu şekilde halk idare ediliyordu. İşte Hz. Peygamber Efendimiz, Allah’ın emri doğrultusunda bu yönetim şeklini kaldırdı ve hiç bir kimsenin soyundan, aşiretinden dolayı üstün olmayacağını ilan etti. Ve her türlü emanetin ehil / lâyık olanlar tarafından tasarruf edilmesini buyurduğu gibi, kendisi de bizzat uyguladı. Ve böylece Allah’ın elçisi Hz. Muhammed, cahiliye Arap geleneği olan kabileciliği ve aşiretçiliği kaldırdı.
        Bu uygulama Hz. Peygamber Efendimiz’den sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan’ın altı ay süren emirliği / başkanlığı müddetince devam etti. Ve bunların hiç birisi, kendisinden sonra oğlunu kardeşini veya kendi aşiret ve soyundan geleni kendi yerine emir / başkan yapmamıştır. Hatta Hz. Ali yaralı olup vefat etmeden önce kendisine; “Oğlun Hasan’ı emir seçelim mi”? Diye sorduklarında Hz. Ali cevaben; “Benim oğlum olduğu için seçmeyin, lâyık ve ehil ise öyle seçin” demiştir.
        Bu itibarla şuranın / meclisin, yani halk meclisinin ehil / lâyık olanı seçmesiyle emirül Mümin’in (devlet başkanının) tespit edilmesi, yüce Allah’ın kuran kaynaklı açık emri olduğu için Hz. Resulullah Efendimiz; kendisinden sonra halkı yönetecek olan emir / başkan şu veya bu kişi olsun demedi. Halbûki o zaman, Hz. Peygamber kendisinden sonraki emir / başkan olarak hangi sahabeyi ifade etse idi o kimse tereddütsüz emirül mümin, yani devletin başkanı olurdu.
        Halk meclisinin ehil / lâyık olanı seçme uygulaması, Muaviye emir / başkan oluncaya kadar devam etmiştir. Ki, Allah’ın emri olan ve Hz. Resulullah’ın, Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin ve Hz. Hasan’ın uyguladığı seçici halk şurasını / meclisini Muaviye kaldırıp lâğvettiği gibi; ehli kemal ve ehli irfan olan sahabe ve müminlerin itirazlarına rağmen Muaviye, oğlu olan Yezit’i kendisinden sonra emir / padişah yaptı. Ve Resulullah Efendimizin kaldırdığı cahiliye geleneği olan aşiretçiliği kabileciliği tekrar ihya edip diriltti. Muaviye; buna karşı gelen Resulullah’ın sahabelerini ve müminlerin kimilerini şehit, kimilerini de sürgün ettirdiği gibi, Hz. Hasan’ı da karısına zehirlettirdi.
        Bu şekildeki oldubitti ile Muaviye oğlu Yezit’in emir / padişah olmasını kabul etmeyen küfe halkı, emir el mümini (müminlerin reisini) seçmek üzere toplayacakları halk meclisine başkanlık yapması için, Hz. Hüseyin’i küfe şehrine davet ettiler. Ve Hz. Hüseyin’in ve beraberindekilerin can mal güvenliğini sağlamayı da taahhüt ettiler. Fakat küfeliler, maalesef bu taahhütlerini yerine getiremediler. Ve Hz. Hüseyin’le beraberindekiler, toplanacak olan halk meclisine başkanlık (reislik) etmek için Medine’den küfeye giderken kerbelâ mevkiinde, Muaviye’nin padişah olarak atadığı oğlu Yezit’e bağlı zorba katiller tarafından şehit edildiler.
        Kısaca özetlediğimiz ve İslâm dünyasında derin bir üzüntü ve keder hisleriyle malûm olan bu kerbelâ hadisesi, çok kimselerce çok değişik açılardan değerlendirilmiş ve hâlen de değerlendirilmektedir.
        Günümüzde de her hicri takvim yılının muharrem ayında bu kerbelâ hadisesi çeşitli etkinliklerle yâd edilip anılmakta, oruçlar tutulup, perhizler yapılıp, aşure dağıtılarak ziyaretler yapılmakla beraber, Hz. Hüseyin ve ehli beytin şehit edilişleri vaazlar ve sohbetler yapılarak tekraren hatırlatılır. Ayrıca, küfe halkının Hz. Hüseyin’e yaptıkları koruma taahhütlerini yerine getirememe üzüntüsüyle kendilerini döverek / dövünerek yas etmelerini, günümüzde de bazı müminler devam ettirerek kendilerini dövüp kendilerine eziyet edip kanlarını akıtmak gibi abartılı yas törenleri de düzenlerler.
        Bazıları ise; Camilerde vaaz-ı nasihat edip Cuma hutbelerinde hutbe verirken, sanki bu yas törenlerine alternatif olarak, ‘Hz. Âdem’le Havva validemiz muharrem ayında Arafat ta buluştular; Hz. Nuh tufandan bu muharrem ayında kurtuldu; Yunus as. Balığın karnından bu ayda karaya çıktı’ vb. gibi peygamber kıssalarını ön plana çıkarıp, kerbelâ hadisesinden de etliye sütlüye dokunmadan kısaca bahsederler. Bunlar vaazlarında, o zaman Şam şehrinde vali olan Muaviye’nin emirül mümin Hz. Ali’ye isyan eden bir asi olmasını; Muaviye’nin Hz. Hasan’ı karısına zehirleterek öldürüp şehit ettiren bir azmettirici olmasını da söylemedikleri gibi; “De ki bu tebliğime karşılık sizden yakın akrabamı / ehli beytimi sevmeniz dışında bir şey istemiyorum…” (Şura- 23) Kuran beyanı ile yüce Allah’ın sevmemizi buyurduğu ehli beyti Hz. Hüseyin ile beraber katledenlerin baş katilinin Muaviye oğlu Yezit olduğundan da hiç bahsetmeden, güya kerbelâyı da kısaca anlatıyorlar.
        Maalesef günümüzde baktığımızda, her hicri yılın muharrem ayında Hz. Hüseyin ve ehli beytin şehit edildiği kerbelâ etkinliği olarak müşahede edilen manzara, aşağı yukarı böyledir. Oysa kerbelâ hadisesinin zahiri ve tarihi yönü haricinde leddûn-i manevi yönüne bir bakılsa, nice hikmetler olduğu müşahede edilir. Ki biz kerbelâ hadisesini leddûn-i hikmetleri açısından değerlendirmeye çalışacağız.
        Buna göre; rivayet olur ki, Hz. Ali ile Hz. Fatma ilmi tevhidi hakikiden, yani tevhidin hakikat yönünden bahisle kendi aralarında sohbet ederken, onları dinleyen oğul Hz. Hüseyin; “Ey benim anam babam siz ne konuşuyorsunuz ki ben dinlediğim halde hiçbir şey anlamıyorum”.  Deyince Hz. Ali; “biz annenle bir ilim tahtında ki buna kuşdili derler. Bu lisanla konuştuğumuz için sen konuştuklarımızı anlamadın. Eğer bu ilmi öğrenmek istersen dedene (Hz. resulullaha) git bu durumu söyle” diyor. Ve rivayet olunur ki Hz. Hüseyin ağlaya ağlaya resulullah efendimize gidip durumu anlatınca Hz. peygamber; “var babana selâmımı söyle sana bu Kuşdili olan ilmi öğretsin” buyuruyor. Ve babasına gelen Hz. Hüseyin selâmı söyleyip keyfiyeti anlatınca Hz. Ali, teveccüh açıp bir defa da mesleki resul seyri süluku’nun tamamını Hz. Hüseyin’e telkin edip onu irşat ediyor.
        Hz. Ali’nin kuşdili olarak ifade ettiği ilim, tevhidi hakiki ilmi irfanı olup bu ilim kuranda; “leddun ilmi” (Kehf-65) olarak beyan edilir. İmi leddûn açısından muharrem ayı; Hz. Ali’nin imamı olduğu velâyet makamını remzeder. Leddun-i yönden kerbelâ: İnsanı velâyet makamı keşfi irfanına eriştiren mesleki resul seyri sülukunu ifade eder. Ledduni açıdan Kerbelâ da şehit olmak ise: Velâyet irşadı ile şehitlik mertebesine ulaşmayı remiz eder.  
        Kuran’ı Kerim’de şehitlik mertebesini ifadeyle, “Ant olsun eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah’ın bağışlaması ve rahmeti onların topladıklarından daha hayırlıdır. Ölseniz de öldürülseniz de mutlaka Allah’ta / Allah katında Haşr olacaksınız / toplanacaksınız.” (Ali imran-157,158) Buyrulur ki bu kuran beyanından açıkça anlaşıldığı gibi şehitlik; Allah yolunda ölenler ve öldürülenler olmakla iki kısımdır;
        Buna göre “Allah yolunda öldürülenler;” kılıç şehidi olup, bu şehitler din vatan uğruna canını feda edip öldürülerek şehitlik makamına yükselenlerdir.
        “Allah yolunda ölen” şehitler ise; bu yeryüzü olan imtihan âleminde “ölmeden evvel ölenlerdir.” (Hadisi şerif) Bunu beyanla Hz. Resulullah Efendimiz, “İnsanlar gaflettedir öldükleri zaman uyanırlar.” deyince, meclisteki bazı sahabelerin; “Ya Resulullah ölümle uyanacağımız gafletten kurtulmak için ne yapalım?” sorularına cevaben Hz. Peygamber Efendimiz; “Ölmeden evvel ölün. Sizin gibi yer, içer, gezer fakat ölmeden evvel ölenlerden birini size göstereyim mi? Ebu Bekir’e bakın o, onlardandır.” Buyurmuşlardır.
        İşte her kim bu imtihan âleminde “ölmeden evvel ölürse” o, Şah’ı Hz. Hüseyin olan şehitler katına / mertebesine yükselir. Çünkü şehit, şahit olmak demek olup, bu şahitlik kul’un kendinde ve cümle eşyada mevcut olan “Allah’ta / Allah katında Haşır olması, toplanmasıdır.” (Ali imran-158) Ve insanın rabbin cemalini müşahede ederek şahit olmasıdır. Bu şahitlik / şehitlik için, zamanın kâmil mürşidinin irşadıyla Hz. Ali’nin imam olduğu velâyet mertebesi keşfi irfanına ulaşmak icap eder. Ki buna ulaşmak için Kerbelâyı remiz eden fenafillâh makamlarının fenayı efal, fenayı sıfat ve fenayı zat keşfi irfanıyla kulun kendine nispet ettiği varlığını fena edip yokluğa eriştirmesi gerekir. Ve her kim nispet varlığını fenaya / yokluğa eriştirirse o kişi, Hz. Ali’nin “kuşdili” dediği tevhidi hakiki irfanına, yani tevhidi ef’al, tevhidi sıfat ve tevhidi zat keşfi irfanıyla rabbine kavuşup, rabbin vahdet-i cemaline şahit / şehit olur. Ve “ölmeden evvel ölen” şehitlerle beraber Hz. Hüseyin’in şah ve sancaktarı olduğu şehitler mertebesine dâhil olur.
        Bu itibarla şehitler şahı Hz. Hüseyin’e yakın olup onun ruhaniyetini hoşnut etmek, muharrem ayında peygamber kıssalarını anlatmak, perhizler yapmak veya kendini dövmekle değil, şehitlik makamına yükselerek şehitler Şah’ı Hz. Hüseyin sancağı altına dâhil olmakla mümkündür.
        Bunun için bir insan; leddun-i yönden muharrem velâyet irşad-ı aydınlığına kerbelâ seyri süluku ile erişip, ölmeden evvel ölürse ancak şehitlik makamına yükselir. Ve Hz. Hüseyin’e yakın olup onun ruhaniyetini hoşnut eder. Vesselam. Her şeyi en iyi bilen ancak Allah’tır.
                                                                                                                                                     
                                                             Nejdet Şahin                                    

                                                 25Aralık2010 cumartesi

27 Eylül 2016 Salı

Tevhid aydınlığı HASAN FEHMİ divanı şerhin’den seçmeler (3) -Kamil olmayan (nakıs) mürşidler ve cemaatlar hakkında

Hakikat mürşide eyle intisab
Bulasın dermanı derdin içinde
Ehl-i kemal; “Her köşede mürşidim diyen çoktur, lâkin binde birinin irfanı yoktur.” demişlerdir. Hz. Mevlana ise “Her beyaz elbise giyeni doktor sanma, kasaplar da beyaz elbise giyer.” buyurmuştur. Hz. Pir Efendimiz “Hakk’ı bulmak kolaydır, lakin bulduranı bulmak zordur.” diyor. Hakiki / gerçek mürşit hususunda Bahaeddin Nakşibend Hazretleri “Hakiki mürşit ile nakıs / eksik mürşit arasındaki fark şudur ki; eksik / nakıs mürşit müridini kendine bağlar, kamil mürşit ise müridi Allah’a bağlar.” buyurmuştur. Bu itibarla eksik / nakıs mürşit pek çoktur. Çeşitli nam ve isimlerle anılırlar. Bunların faaliyetleri ise müritlerine esma çektirip, fazla ibadet yaptırmak, rüyalarını tabir ederek kendisini rabıta yaptırmak. Yani müridin, fotoğrafıyla veya hayalen mürşidinin suretini gözünün önüne getirmesidir. Müridinin beşeri işleri dahil, başarılarının kendisinden olduğunu ima edip söylemek veya bazılarına söyletmek yoluyla onu inandırırlar. Müridin başarısızlıklarının ise kendi sadakatsızlığından olduğunu, mürşidine sadık olsa idi bu başarısızlığın olmayacağını, mürşidinin nazar edip müridi her zaman her yerde gördüğünü ve onu kötülüklerden koruduğunu telkin ederek; siyasi, ekonomik, beşeri mevki ve makam menfaati sağlar.
Bazısı da şekil, suret düzüp, sakal bırakıp sarık sararak, cübbe, Hicaz fistanı giyerek, kendilerini yaşadıkları toplumdan farklı gösterirler. Özellikle ekonomik ve siyasi menfaat sağlayanları ise, Cumhuriyete, laikliğe, Atatürk’ün devrim ve ilkelerine olan düşmanlıklarını, kinlerini din haline getirmiş olup, cumhuriyet ve kurucusu ile uğraşıp, ona düşmanlığı dava, cihat, hizmet vb. isimlerle vasıflandırarak yüce bir gaye edinirler. Bu uğurda gayrimüslimlerle dahi ittifak etmekten çekinmezler. İslam dinine en fazla hizmet etmiş ve evrensel / cihanşümul din haline gelmesinde en büyük etken olup, Hz. Peygamber Efendimizin “Mehmet (Muhammed)” ismi ile anılan ve ordusu Mehmetçik (Muhammedçik) olan, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber Efendimizin methine, övgüsüne mazhar olmuş Türk milletinin evlatlarını kendi devletlerine hasım ve düşman ederler.
Bunlar çeşitli ünvan ve isimlerle faaliyet gösterip; hizmet, dava, burs, kurs deyip fakirliği öne sürerek halkı soyarlar. Fakirin, yoksulun, garibin zengindeki hakkı olan zekat, kurban, sadakalar vb. yardımları kendi organizasyonlarına kanalize edip aktararak, zekat ve yardımın fakire, yoksula gitmesini engelleyip fukaraya zulüm ederler. Kur’an’da “Gördün mü o dini yalan sayanı, işte odur yetimi itip kakan. Yoksulu doyurmayı özendirmez o, vay haline o namaz kılanların ki namazlarında gaflet içindedir onlar. Onlar riyaya sapandır, onlar gösteriş yaparlar ve onlar yardıma, zekata engel olurlar.” (Maun, 1…7) buyrulmuştur. İşte Maun suresinin bu ayetleri bunların tarifini en güzel bir şekilde yaparak bize bildiriyor. Bu saymış olduğum ahvâl ve vasıfların hepsi veya bazıları eksik / nakıs mürşitlerin, tarikat ve cemaat önderlerinin faaliyet ve vasıflarıdır. Vesselam.
 Bazıları da, Ehl-i Beyt sevgisi ile dolu olduklarını söyleyip, abdestsizliği, Kur’an’ın açık emrine rağmen namazsızlığı, oruçsuzluğu vb. Allah’ın açık emirlerine riayet etmemeyi, bir marifet, kemalat gibi teşhir ederler. Muaviye’nin kurmuş olduğu babadan oğula geçen saltanatı, şeyhlik, post sahipliği, dedelik, babalık, çelebilik vb. isimler altında soyundan gelene intikal ettirerek; Ehl-i Beyt’i şehit eden lain ve zalimlerin geleneğini yüz yıllardır devam ettirirler. Hz. Mevlana’ya Şemsi tebriziyi şehid edenlerin içinde olan oğlu Alaeddin için, “Alaeddin senin oğlun değil mi?” diye sorduklarında Hz. Mevlana “Benim oğlum soyumdan gelen değil, yolumdan gelendir.” buyurmuştur. Eğer soya itibar edilmiş olsaydı, Kur’an’ın Tebbet suresinde cehennem ehli olduğu açıkça beyan edilen Ebu Leheb, Hz. Peygamberin amcası olup; Ebu Leheb’in utbe ve uteybe adındaki iki oğlu da Peygamber efendimizin damatları idiler ki, bunlara itibar edilirdi. Hz. Ali (kv) Şah-ı Velayet ünvanını, Hz. Peygamber Efendimize damat olup, soyca akrabası olduğu için almadı. Hz. Peygamber Efendimize ilk iman edenlerden olduğu ve Hz. Peygamber’in yolunda yürüyüp, kendisinde Ruh-u Muhammed kemaliyle zahir olduğu için velilerin şahı, imamı oldu ve Hz. Peygamber’in alenen bir çok methine ve takdirine mazhar oldu. Velhasıl Ehlibeyt yolunda olduğunu iddia edip faaliyet gösteren eksik, nakıs mürşitler ve önderler, cehaletle yoldan gelene değil soydan gelene itibar ederek; dedelik, babalık, çelebilik, şeyhlik vb. ünvanlarla saltanatını devam ettirerek, beşeri olarak menfaatlenirler. İmam-ı Ali Keremullahu Veche’nin sabah namazında mescitte şehit edildiğini görmezden gelip, mescitlerin varlığına karşı olup muhalefet ederler.
Velhasıl yetersiz, nakıs mürşidin vasıfları o kadar çok ki, saymakla bitmez. Hakiki mürşit ise Hakk’ın emrini, vahyin ışığında ve denetiminde telkin eder. Her şeyin ve müridin asli cevheri olan Cenab-ı Hakk’a vuslat yolunu gösterir. Kamil mürşidin siyasi, ekonomik, beşeri hiç bir menfaati olmaz, vesselam. 
İşte Fehmi Efendi Hazretleri bu beyitlerde bizlere hitaben, ‘Hakiki mürşide, yani kamil mürşide git, onu bul ve onun irşadına mazhar ol. Rabbine kavuşma derdin, o zaman sana derman olur.’ diyor.

Tac u tahttan geçelim keçe külah nidelim
Nurdan hırka giyelim Lailaheillallah

Tac u taht, keçe külah; bunlar eskiden tekkelerdeki dervişlik ve mürşidliğin nişan ve alametleridir. Orada mürşidler özel kıyafet giyer, özel oturaklarda, yani tahtta postta vb. otururlardı. Halen günümüzde bu tekke geleneğini sürdürenler vardır. Bu zevatın itibar ve kıymetleri, başındaki taç, takke, sarık ve oturdukları post, minder, taht icazet vb. dir.
Bunların mensupları ilme, irfana ve kemalata kıymet vermezler. Tacı kim giyip, başına sarığı kim sarmışsa, tahtta / postta kim oturmuşsa ona biat ederler. O biat ettikleri mürşitlerinden, şeyh ve liderlerinden yanlış işler, cehalet vb. şeyler zahir olsa dahi itiraz etmezler. İtirazı taca, taht’a ve makama saygısızlık veya sadakatsizlik olarak değerlendirirler. İlme ve irfana kıymet vermediklerinden onların mürşitleri, kendine biat edenlerin bu körü körüne teslimiyetlerini, biatlerini istismar ederek, maddi, siyasi ve ekonomik vb. beşeri menfaat temin eder.
Bu tür uygulamalar, İslam dininin hem zahirine, şeraitine, hem de hakikatine terstir. Dinimiz, ilme değer verilmesini ister. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak “De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?...” (Zümer, 9) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz: “Dünyayı isteyen ilme sarılsın. Ahireti isteyen, ilme sarılsın. Her ikisini isteyen yine ilme sarılsın.” buyurmuşlardır. Yine Kur’an-ı Kerim’de emanetin ehline verilmesi emredilir. (Nisa, 58) Bu emanet ilim emaneti de olur, başka emanetler de. Bunu beyanla Hz. Pir Efendimiz “Tevhid gibi emanet olmaz.” buyurmuştur.
Melamiler, ehl-i hakikat olup, taç, külah, sarık, post, taht, diploma, icazet gibi şeylere bakıp da insana değer vermezler. Melamiler, ancak insandaki ilim ve irfana değer verirler. Onlar “Hikmet, müminin kaybolmuş kendi malıdır.” Hadisi şerifi doğrultusunda hareket edip ilim ve irfanı nerede bulurlarsa, o kemalat ve irfaniyete hürmet ederler. Kişinin adı, ünvanı ne olursa olsun. Hz. Ali’nin dediği gibi ‘Söyleyene değil, söylenene bakarlar.’
Ehl-i tevhid-i hakiki olan Melamiler, surete yani özel kıyafete, post’a, taht’a itibar etmedikleri gibi, bunlardan bir medet de beklemezler. Sohbet ve zikir etmek için tekke, zaviye gibi özel mekan aramazlar. Çünkü, onlar daim zikir ehli olduklarından, her nefeste ve her yerde zikrederler. Sohbet ve muhabbetlerini ise gerek kahvehanede, gerek işyerinde, gerek kaldırımda yapıp, ilim ve irfaniyetin var olduğu herkesle ve her yerde sohbet ederler. Melamilerin amaçları ilim, irfan, hikmet ve Muhammedi kulluk mazhariyetidir. Bunu  ifadeyle “Şekil ve surete, yani keçeye, külaha, taca, tahta, posta, iltifat etmeyelim. Nurdan hırka olan tevhid-i hakiki irfan ve kemalat elbisesini giyelim.” buyruluyor.

      -----------------------------------------------------------------------

10 Eylül 2016 Cumartesi

KURBAN BAYRAMIN’IN HİKMETİ

Cümle âlemleri ve âlemlerdeki her şeyi mutlak varlığından var edip yaratan yüce Allah’a hamdolsun. Resulü/elçisi Muhammed’e (S.A.V) ve ehl-i beytine selam olsun. Rabbim bizleri onlardan ayrı kalmaktan muhafaza etsin. Ey mümin kardeşim! “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser-2) ayet hükmünce bayram namazını kılmak ve kurban kesmekle dört gün kutladığımız kurban bayramı,ilmi şeriata göre vacip ve sünnet kabul edilerek kutlanır. Kurban bayramını zahiren kutlamak, hem şahsi hem de sosyal / toplumsal birçok faydalar içerir. Ki bu faydaları, ilmi şeriat âlimleri zahiri yönleriyle izah ederek bizleri aydınlatırlar. Fakat gerek fitre bayramı gerekse kurban bayramı sadece şeriata ait zahiri toplumsal yönü olan ibadetlerden ibaret olmayıp, bu bayramlar İslâm’ın batın/içyüzüyle ilgili olan sayısız leddun-i hikmetler içerir. Ki biz kurban bayramını, islâm’ın batın / iç yönü olan ilmi tarikat, ilmi hakikat ve ilmi marifet ışığında değerlendireceğiz. Buna döre; kurban bayramının ilk gününe “kurban günü,” (yevmi nahr) diğer üç gününe ise “teşrik/doğuş günleri” (eyyamitteşrik) denir. Bayramdan bir önceki güne de, “arefe günü” denir.       
Mümin kardeşim! Kurban; kelime olarak kurbiyet, yakınlık demektir. Ki bu kurbiyet/yakınlık, kendinde ve cümle eşyada mevcut olan rabbin makamlarına erişen kul’un rabbi ile beka / ebediyet bulmasının yakınlığıdır. Ve bu yakınlığı beyanla; Arefe günü sabah namazı ile başlayıp bayram müddetince her namazla devam edilerek beş gün boyunca; “Allahuekber Allahuekber, lâilâheillallahuvallahuekber, Allahuekber velillâhilhamd” tekbiri getirilir. Ki beş gün getirilen bu tekbirlerin anlamı şöyledir: “Allahuekber Allahuekber;” Mevcut olup gözüken şahadet âleminde Allah ekberdir / büyüktür. Gözükmeyen âlemlerde de Allah, ekberdir/büyüktür. “Lâilâheillallahuvallahuekber; ”Görünen ve görünmeyen tüm âlemlerde ekber/büyük olan Allah’tan gayrı hiçbir varlık yoktur. “Allahuekber velillâhilhamd;” Büyük/ekber olup cümle âlemlerde kendisinden başka hiçbir varlık olmayan Allah, hamd edilip öğülmeye yegâne lâyık olandır.” Demektir.
Bu tekbirlerin beş gün müddetince getirilmesinin mana ve hikmeti ise;“Hafa, ruh, nefs, kalpve sır”olan beş manevi vücut mertebeleri zuhurunda rabbinden gayrı görmeyip rabbin bekasına/ebediyetine kavuşan kulun, rabbin müşahedesiyle hemhâlolmasını ifade eder.
Bunu beyanla bir insan, kendinin ve cümle âlemin nispet varlığının fenasına/yokluğuna arif olmakla, kurban bayramı öncesindeki manevi vücudun “Hafa” mertebesinin  remzettiğiarefe günü hakikatine ulaşır. Ve arefe gününün hakikatine erişmekle nispet varlığının oluşturduğu gizli şirkten arınan bir kul, manevi vücudun “ruh”tecellisine mazhar olmakla, vahdeti Hakk’ı zahir/apaçık müşahede ederek kurban bayramının birinci gününü ilmi hakikat idrakiyla kutlar. Sonra vahdetin kesretine/çokluğuna terekki edip yükselmekle, manevi vücudun “nefs” tecellisini müşahede marifetiyle bayramın ikinci gününü marifetullah üzere idrak eder. Ki marifetullah idrakine erişen bir kul’a, bayramın üçüncü gününü remzeden“kalp” mertebesinin kapıları açılır. Ve böyle bir kul Hakk’ı mutlak ve mukayyet tecellilerinde müşahede ederek, bayramın dördüncü gününü ifade eden sırf zat “sırrı”na erişir. Böylece,“hafa”nın remzettiği fena/yokluk “arefe’sine” ulaşan bir kul, Hakk’ın “ruh, nefs, kalp ve sır”olan dört beka tecellileri mazhariyetiyle yakınlık/kurban bayramını ebediyen kutlar.
Ey mümin kardeşim! Kurban kesmenin hakikati ise şöyledir; Kurban kesmek kelimesi, yakini / yakınlığı kesmek demektir. Ki bayramın birinci gününü remzeden vahdet-i “Ruh” müşahedesiyle zahirde hep Hakk’a nazar etmek, rabbimizin
“ve kulum bana kendisine farz kıldığım şeyden bana daha sevimli hiçbir şeyle yaklaşmaz,” (Hadisi kutsi) beyanı gereğince kulun, Hakk’ın farz yakınlığına erişmesidir. İşte kurban kesmenin ledduni hikmeti, kulun eriştiği “farz yakınlık” müşahedesinden “kesilerek,” bayramın ikinci gününün remzettiğ ivahdetin kesreti olan“Nefs” mertebesine yükselip, ilmi hakikatten ilmi marifet “doğuşlarına/teşrikine”(yevmi nahr’deneyyamitteşrike) terakki etmesidir. Ve böyle bir marifetullaha yükselip terakki eden kul, vahdetin kesreti/çokluğu olan halk’ı zahirde apaçık müşahedeyle mazhar olduğu marifet zenginliğini, insanlığa infak edip dağıtarak marifetullahın fakirlerini ve muhtaçlarını irşad edip aydınlatır.
Buna göre; İlmi şeriatta kesilen kurban etinin bir kısmı zenginin kendisi tüketip rızıklanması, bir kısmı zenginin yakınlarıyla birlikte tüketip rızıklanması, bir kısmı da muhtaç ve fakir olanların rızıklannması için üçe taksim olunması gibi; Hafa’ın remzettiği yokluk arefe’sinin ve kurban bayramının dört gününü remzeden ruh, nefs, kalp, sır mazhariyetiyle rabbin bekasına (ebediyetine) ulaşan insanı kâmilin, marifet ve kemalât zenginliğinden evvela kendi rızıklanır. İkinci olarak kâmilin yakın çevresi olan meclisi nasiplenip rızıklanır. Üçüncü olarak ise; Marifetullah irşadına muhtaç olan ilim irfan fakir ve fukarası nasiplenip rızıklanır.
Ey mümin kardeşim! Gafil olup ihmâl etme sakın, yeryüzü olan bu imtihan âleminde ne yap ne et, Hakk’a yakınlık/kurban bayramının hakikatinden rızıklanan nasiplilerden ol. Ki o zaman sende, her yerde ve her zamanda rabbin bekası ile zevklenip bayram edersin.Vesselam.
Kurban bayramının ledduni hikmeti yönüyle değerlendirilmesi hatalarıyla beraber tamamlandı. Allah her şeyi en iyi bilendir. Velhamdülillâhirrabbilâlemin.
Nejdet Şahin
11- Ekim 2012

Salihli

19 Ağustos 2016 Cuma

Tevhid Aydınlığı HASAN FEHMİ Divanı şerh’inden Seçmeler (2)

Edelim  Hakk’a hamdiyyet
Vücuda geldi hürriyet
Böyle bir gün gördü millet
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Kur’an ayetlerinin sırf batın anlamı olanları ve sırf zahir anlamı olanları olduğu gibi, hem zahir hem de batın anlamı olanları vardır. Hadis-i şeriflerin de aynı şekilde anlamı zahir / açık olanlar, anlamı batın / gizli olanlar ve anlamı hem açık hem de gizli olanları vardır. Velilerin kibar-ı kelamları da aynı şekilde; açık anlamlı, gizli anlamlı ve hem açık hem de  gizli anlamlı olur. İşte kamil bir mürşid olan Fehmi Efendinin, bu beyitlerdeki beyanları, hem zahire hem de batına hitap eden kibar-ı kelamdandır.
Bu itibarla, beyitlerin zahir anlamı şöyledir:
Allah’a hamd edelim ki, belli bir aşiretin, sülalenin yönetiminde olan millet, hürriyete, özgürlüğe kavuştu. Padişahlık idaresi sona erdi, belli soydan, sülaleden olmakla imtiyaz sahibi olma dönemi bitti. Herkesi becerisine, liyakatine göre değerlendiren, herkese seçme seçilme hakkı tanıyıp, halkın ülke yönetimine katılmasını sağlayan cumhuriyet idaresini ve hürriyeti gördük. Millet cumhuriyet rejimine kavuştu, demektir.
Beyitlerin batın manası ise şöyledir:
Şeyhlerin ve nakıs mürşitlerin tasallutundan, onlara bağlanıp ruhbanlar gibi onları rabıta yapmaktan; samimi insanları oyalayıp, kulun yaradılışının yüce gayesine ulaşmasına engel olup, Hakk’a vuslata giden yollarını kesen, aşk ehlini soyup, onlardan beşeri menfaat elde eden şeyhlerin ve tarikatçıların hakimiyet ve tasallud-u şerrinden, Hak aşıkları ve talipleri, Melamiliğin piri Seyyit  Muhammed Nur Hazretlerinin zuhurundaki kemalat ve irfanla kurtuldular. Aşıklar Hz. Pir’in meslek-i Resul-ü Melami telkini olan irşadıyla, kulluğun kemali hürriyetine, yani fenafillah ve bekabillah marifetine ulaşıp, rabıtasını Rabbine vuslatla yapıp, Rabbine kavuşma zevkine mazhar oldular. Demektir.





Yeni meclis meb’us oldu
Bütün alem memnun oldu
Eşkıyalar nabud oldu
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Zahir / açık anlamı:
Padişahlık rejimlerinde, padişahın mutlak hakimiyeti vardır. O, ne derse yanlış da doğru da olsa, herkes padişahın söylediğine uymak zorunda olup, fikir beyan edemezdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu, milletin hür iradesi ile kendi içinden seçerek gönderdiği milletin gerçek temsilcileri, milletin meclisinde toplandı. Fakat Millet Meclisinin oluşmaması, cumhuriyetin kurulmaması için, eski padişahlık rejiminden beşeri, siyasi menfaat sağlayan, kimi din adına, kimi halifelik adına; kimi ülkeye tasallutta bulunup işgal eden Hıristiyan haçlı emperyalistlerin beslemeleri olup, haçlılar adına, kimi şahsi ekonomik çıkarı adına hareket eden tüm eşkıyalar, tesirsiz hale getirilip nabud (yok) oldular. Millet ise, kendi meclisinin açılmasından memnun oldu demektir.
Batın manası ise:
İnsan-ı kamil olmayan ve makam-ı insandan gafil şeyhlerin, mürşidlerin ve önderlerin bulunduğu meclislerde kimseler konuşamaz ve fikrini beyan edemez. Onların olduğu yerde konuşmak, eksiklik, teslimiyetsizlik ve edepsizlik olarak değerlendirilir. O meclistekilerin kalblerine şeyhin nazar edip baktığını ve her ne lazımsa onu söylediği telkin edildiği gibi, müride;  mürşidinden zuhur eden her sözü, fiili ve davranışı tereddütsüz kabul etmesi telkin edilir. Şeyhinin iyi veya kötü her ne yaparsa yapsın, bir hikmeti olduğu söylenip, müridden kabul etmesi istenir, vesselam.
Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin zuhuruyla hasıl olan kemalat ve marifet mazhariyetiyle ehl-i aşk ve hak yolcuları; böyle sahtekar, nakıs / eksik, kemalat ve irfaniyetten mahrum mürşit kılığındaki eşkıya şeyhlerin zulmünden kurtuldular. Meslek-i Resul’e dahil olmakla, Nur-u Muhammed’in zuhuruna mazhar olup, evlad-ı Resule karıştılar ve onlar da evlad-ı Resul-ü manevi oldular. Hak yolcuları ve aşıklar, yaradılışın yüce gayesine uygun kulluğa ulaşabilmek için, ehl-i kemal ve ariflerin meclisinde makamat-ı tevhid irfaniyetine mazhar oldular. Her türlü müşkül ve dertlerini o mecliste açıkça, defalarca ve serbestçe sordular, cevaplandılar, böylece deva bulup makam-ı insana terakki ettiler, kamil bir insan oldular, demektir.
Asr-ı saadette ashab, Hz. Peygamber Efendimize hep müşküllerini serbestçe sorardı ve sorması teşvik edilirdi. Kadınlar da gelir soru sorarlardı ve cevap alırlardı. Bazen vahyin zuhuruna sebep olurlar, vahiyle aydınlanırlardı. Hz. Peygamber Efendimizin meclisi, karşılıklı soru-cevap şeklinde olup, onun meclisinde öyle uzun uzun saatlerce vaaz, konferans verilmezdi. Hadis-i şeriflere baktığımızda en uzun hadisin bir sayfa kadar olduğu görülür. Mesela, Veda Hutbesi gibi. Velhasıl Hz. Resulullah’ın huzur-u meclisi, herkesin hürriyet içerisinde soru ve cevap ortamının olduğu ve herkesin fikrini serbestçe  beyan ettiği bir meclisti.
Bugün dahi, Mesleki Resul-ü Melami’de Hz. Pir’in halifesi olan kamil mürşidin huzurunda, herkesin hür iradesiyle fikirlerini beyan edebildiği meclisler mevcuttur. Melamilerin meclisleri, her türlü sualin, derdin, müşkülün serbestçe beyan edilip, serbestçe cevaplanabildiği meclisler olması gereklidir. Çünkü Hz.  Pir vasiyetinde “Mefküre (fikredilen, düşünülen gaye) katili olmayın.” buyurmuştur.
Velhasıl hidayet-i Nur-u Muhammed’in zahir olduğu ehl-i kemalin meclisinde, Hak talipleri ve ehl-i aşk rahat ve memnun olup zevk-i ilahi ile zevklenirler. Bu mecliste nakıs şeyhler, sahte mürşidler barınamaz. Çünkü onlar, o meclisteki ehl-i zikrin, ehl-i kemalin ve ariflerin suallerinden, her ihvanın serbestçe fikir beyanından rahatsız olurlar ve o meclisten uzak durup kaçarlar. Bu itibarla nakıs şeyhler ve mürşitlik yaparak siyasi ve beşeri menfaat sağlayan eşkıyalar, ehl-i kemalin meclisinde barınamayıp nabud (yok) olurlar. Demektir. 

Niceler kasdına vardı
Çare yoktur ilan oldu
Bunu ihvan ayan gördü
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Zahir mana:
Evvelki beytin açıklamasında beyan edildi ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasına engel olmak için, ülke içinden ve dışından pek çok gayret gösterildi. Mustafa Kemal Atatürk’e ve Kuva-yı Milliye’ye engeller çıkarıldı. Haçlı İşgalcilerin tayyareleri ile millete bildiriler dağıtılıp, Türk milleti Atatürk ve Kuva-yı Milliye aleyhinde kışkırtıldı. Bu ve benzeri birçok faaliyetler yapıldı. Fakat bütün bu gayretlere rağmen şer güçler başarılı olamadılar ve Allah’a hamd olsun TBMM açıldı, cumhuriyet kuruldu, Türk milleti bunu açıkça görüp şahit oldu.
Batın manası ise:
Bu asrın yenileyicisi olan Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin ve onun varisi olan ehl-i kemalin irşad faaliyetlerinden, ehl-i tarikat ve özellikle tekke, tarikat, cemaat yapılanmalarıyla beşeri, şahsi menfaat temin edenler çok rahatsız oldular ve halen olmaktadırlar. Çünkü onlar, insan-ı kamilin taklitçileri olup, mürşid-i kamilin irfan ve kemalatla olan irşadından kendileri gafil olup, o irşaddan nasiplenmemiş nakıs / eksik kimseler olduğu için, Hz. Pir’in varislerinden ve ehl-i kemalden çok rahatsız olurlar ve onları sevmezler. Prizren Rahoves’teki Hz. Pir’in halifelerinden Malik Hilmi Hazretlerinin tekkesi, tarikatçılar tarafından kurşunlanmıştır. Kurşun izleri yakın zamana kadar mevcuttu.
Tarikat ve cemaatlerden beşeri menfaat sağlayanlar, Pir Seyyit  Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında tasnif olan meslek-i Resul-ü Melami irşad ve irfanına mazhar olan ehl-i kemali sevmezler. Her ne isim ve ünvanla olursa olsun, mesela olgun mürşid, veliyullah, zamanın gavsı vb. isim ve ünvanlarla ortaya çıkan ve çeşitli enformasyonla halka takdim edilen önderler, şeyhler ve sahte, nakıs mürşitler; nakıslığını / eksikliklerini ortaya çıkarır endişesiyle, ehl-i kemalden rahatsız olup çekinirler. Falanca geçmiş büyüğün bugünkü temsilcisiyim, fişmanca büyüğün yolu budur deyip, bu tür faaliyetlerle ehl-i aşkın ve samimi müminlerin gönlünü iğfal ederek onları kendine bağlayıp, açık şirke gark ederek, iman özürlü hale getiren ve onlardan beşeri, siyasi her türlü menfaat sağlayanlar, Hz.Pir’in irşadına mazhar olmuş kamil insanı sevmezler.
Çünkü insan-ı kamil olan mürşidin, hiç bir beşeri, siyasi beklentisi ve menfaati olmadığı gibi o, irfanı ile halka musallat olan sahte şeyhlerin, toplulukların, cemaatlerin iç yüzünü açığa çıkarır. Bu itibarla ehl-i kemal, sahtekar, nakıs mürşid ve cemaatçilerin, tarikatçıların tepkisine, kastına muhatap olurlar, vesselam. Fakat Hakk’ın talibi ve aşk ehli olan müminler, insan-ı kamilin zuhurundan memnun olurlar. Onun ilim ve irfan yüklü sohbet ve irşadından istifade ederler. Onun kadrini kıymetini bilip, ehl-i kemalin varlığından keyif alırlar. Demektir Allahualem.

Bize pir eyledi himmet
Kalmadı ucb ile zulmet
Kamu işler Hakk’a nisbet
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin zuhurundaki irşad himmetiyle (yardımıyla) ucb ile zulmetten, yani kendimizi büyük görüp beğenmekten, başkalarını ise hor ve küçük görmek cehalet ve zulmünden kurtulduk. Kendi nisbet faaliyetimizin yokluğunu / fenasını anlayıp, Kur’an’daki “Bütün işler Allah’ındır…” (Ra’d, 31) “Sizi de fiilinizi de yaratan Allah’tır.” (Saffat, 96) ayetlerinin sırr-ı mahiyetine tevhid-i ef’al müşahedesiyle, ef’al-i ibadiyi ef’al-i ilahide ifna ederek (kulun fiillerini Allah’ın fiillerinde fena / yok ederek), cümle işlerin failinin Allah’ın olduğu irfana ulaştım ve kamu işleri Hakk’a nispet ettim, demektir.

Bugün oldu cumhuriyet
Kalmadı harice minnet
Oturdu tahtına millet
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Zahir manası:
Cumhuriyet; belli bir sınıfın, belli bir kabile ve aşiretin yönetimini reddeden halkın, kendi kendisini liyakatle, yani  ehil olanlar ile yönetmesidir. Kur’an-ı Kerim de “İş ve yönetim konusunda onlarla da şuraya git…” (Al-i İmran, 159) “işleri, yönetimleri aralarında bir şuradır…” (Şura, 38) ve “Şu bir gerçek ki, Allah size, emanetleri onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 58) buyrulur. İşte bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi Kur’an-ı Kerim “şura’yı / meclisi” emrederek, halka danışmayı, seçme ve seçilmeyi, yani ehil olanlar tarafından halkın idaresini öngörür.
Bu itibarla Kur’an’ın açık emri olan ve Hz. Peygamber Efendimizin uyguladığı idare sistemi cumhuriyet olup, halkın kendi meclisini kurarak ehil olanlar tarafından yönetilmesidir. Çünkü o zamana kadar aşiretler, kabileler ve onların reisleri toplumu yönetiyordu. Onlar ne derlerse o oluyordu, kendilerinden sonra oğulları emir, reis, padişah vb. oluyor ve bu şekilde halk idare ediliyordu. Hz. Resulullah Efendimiz, bu yönetim şeklini kaldırdı ve hiç bir kimsenin soyundan sopundan dolayı üstün olmayacağını söyledi, her türlü emanetin ehil / lâyık olanlar tarafından tasarruf edilmesini buyurdu ve uyguladı. Hz. Peygamber Efendimiz, bu uygulamalarıyla cahiliye Arap geleneği olan kabileciliği ve aşiretçiliği kaldırdı. Kendisinden sonra halkı yönetecek olan emir veya reisi işaret ederek, şu sahabe veya bu sahabe devletin reisi olsun, demedi. Şurayı / meclisi, yani halkın ehil / lâyık olanı seçerek ‘emir el mü’minin’, yani halkın başkanı olunmasını tavsiye ve işaret etti. Halbuki o zaman Hz. Peygamber her kimi işaret etse idi, tereddütsüz o kimse emir-el mü’minin, yani devletin başkanı olurdu.
Hz. Peygamber Efendimizden sonra, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, hatta Hz. Hasan’ın emirliği / başkanlığı, hep şura / meclis kararıyla, olmuştur. Bunlardan hiç birisi kendi oğlunu veya kardeşini, soyundan geleni tavsiye etmemiş ve emir yapmamıştır. Hatta Hz. Ali yaralı olup vefat etmeden önce kendisine “Oğlun Hz. Hasan’ı emir yapalım mı?” diye sorduklarında, Hz. Ali cevaben “Benim oğlum olduğu için yapmayın, ehil ve layıksa öyle yapın.” demiştir. Bu uygulama, ta Muaviye gelinceye kadar devam etmiştir. Muaviye, Hz. Peygamberin bıraktığı şurayı / meclisi, yani halka danışmayı kaldırarak, oğlu Yezid’i kendisinden sonra emir, padişah yaptı. Muaviye, Kur’an’ın emri ve Hz. Peygamber’in apaçık uyguladığı şura / meclis mirasını, cümle ehl-i kemal olan sahabelerin ve ehl-i irfanın itirazlarına rağmen, Hz. Hüseyin’in, Ehl-i Beytin şehit edilmeleri pahasına, şahsi ve kabilesinin menfaati için yıkıp iptal etti. Buna karşı gelenleri sürgün etti, şehit etti.
Emevilerden sonra kurulan İslam toplumlarındaki devletlerin yönetim ve idareleri, genellikle kabile ve aşireti esas olan bir yapı üzerine kuruldu. Bu uygulama, yaklaşık 1300 yıl, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar devam etti. Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk’ün emri ile TBMM dışına büyük bir pankart ile “İşleri ve yönetimleri aralarında şura iledir.” Ve ‘Emanetin ehillere verilmesi...’ mahiyetindeki ayet ve hadisler asılmıştır. Böylece Muaviye’nin yıkıp kaldırdığı, Kur’an’ın emri ve Hz. Resulullah’ın mirası olan şura / meclis, yani halka danışarak, herkesin seçme ve seçilme hakkının olduğu cumhuriyet idaresi; tekrar Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile kurulmuş oldu.
Velhasıl cumhuriyet, Kur’an emridir. Cumhuriyet, Hz. Peygamberin mirasıdır. Cumhuriyet Ehl-i Beyt’in, Evlad-ı Resul’ün davasıdır. Cumhuriyet Atatürk ve arkadaşlarının Türk milletine hediyesidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kadrolardan, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, cümlesinden Allah razı olsun, ruhları şad olsun.
 İşte Hasan Fehmi Hazretleri, bunu beyan ederek “Bugün oldu Cumhuriyet / Kalmadı harice minnet / Oturdu tahtına millet...” diyor.

Batın mana ise şöyledir:
 Hz. Pir’in zuhurundaki irşad ile tevhid-i hakiki keşfi irfanına mazhar oldum. Cehaletle kendime ve aleme nispet ettiğim cümle varlığın yokluğuna, fenafillah müşahedesiyle ulaştım. Bekabillah marifetiyle vahdetin kesreti olan halkı zahirinde, Hakk’ı batında müşahedeyle; Cenab-ı Hakk’ın halk yüzü zuhura gelip fena-yı ruh, beka-yı sır zahir oldu. Demektir.

Oldu bir bayram inde’n-nas
İttihad-ı mecmuu’n-nas
Yeni elbiseler libas
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Zahir anlamı:
 Türk Milletinin birlik ve beraberliği ile yepyeni bir anlayışla, asırlardır devam eden aşiret ve kabile yönetiminin yerine, cumhuriyet kabul ve ilan edildi. Bu tarih aynı zamanda hem milletin gönlünde, hem de kanunen Cumhuriyet Bayramı olarak kabul edildi. Cumhuriyet Bayramı o günden bu yana kutlanmaktadır ve kutlanacaktır, demektir.
Batın manası ise:
 Vahdetin kesret-i (çokluğu) zuhuru olan halk, Hakk’ın vahdaniyetiyle ‘bir’liğiyle  çelişmez, vahdet-i vücuda ters gelmez. Çünkü bu halk olan kesret, Hakk’ın kendi bedeninden zuhur etmesiyle meydana gelir, bu kesret gizli şirk değildir. Bu, tevhidle çelişmeyen ittihat mertebesidir ki “Bir’in kendi ikiliği olan bu keyfiyet, Bekabillah marifetidir. Her kim bu keşf-i marifete ulaşırsa, Cenab-ı Hakk’a nevafil yakınlığının neşesi olan bayramı idrak ederek, Bu bayramın idrakı olan yeni elbiseyle, kurb-u nevafil makamı müşahedesine ulaşır. Vesselam.
                             Kelam-ı Talibi billah
Bize ihda etti Mevla
Bunu bilmezdi şeyh u şah
Yaşasın Pir Melamiyyun Muhammed Nur

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında zahir olan irşadla, zikr-i daim ve makamat-ı tevhidin keşfi irfaniyetine mazhar oldum. Ki bu bize, Mevla (dost) olan Allah’ın hidayetiyle olan bir hediyesidir. Her kim, Hz. Pir’in irşadı olan meslek-i Resul-ü Melami marifetine ulaştı ise, bu hidayet hediyesine mazhar olarak makam-ı insana ulaşır ve insan-ı kamil olur.
Pir Seyyit Muhammed Nur’un zuhurunu dikkate almayan ve meslek-i Resul-ü Melami irşadından nasiplenmemiş ve Cumhuriyet’ten rahatsız olan şeyhler, sahte-nakıs mürşidler, halifelik ve padişahlık sevdasındakiler, bu hidayet ihsanı olan hediyeyi anlamadılar. Çünkü bunlar makam-ı insandan gafil olduklarından, Hakk’ın hidayetle zuhur-u ihsanı olan insan-ı kamilin kemalat ve marifetini bilemezler. Demektir.

                                                                          Nejdet ŞAHİN


                                                                                   

29 Temmuz 2016 Cuma

Tevhid Aydınlığı HASAN FEHMİ Divanı şerh’inden Seçmeler (1)

Devr-i inkılaba su-i fikrimiz yoktur bizim
Medeniyet aşığıyız cumhuriyet yariyiz

Osmanlı Devleti; Kur’an ve vahiyden kopuk, Hz. Peygamber Efendimizin ahlâk ve öğretisinden uzaklaşmış olan sözde alimlerin, sözde dervişlerin ve mollaların gayretleri, tesir ve katkıları ile geri kalmış, dağılmış ve yıkılmıştır. Milli Kuvvetler ve Cumhuriyetin kurucu kadroları, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere; böyle ehl-i medrese ve ehl-i tekke olan din adamlarından çok zarar görmüşlerdir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti günümüzde de halâ görmektedir. Kur’an ve vahyin dışı olan bu zihniyet; Cumhuriyetin kuruluşunu engellemek için Haçlılarla dahi işbirliği yapmışlardır. Türkiye Cumhuriyetinin yıkılması için, bu gün dahi halen Haçlılarla işbirliği yapmaktadırlar. Onun için Cumhuriyetin kurucu kadroları bu meseleyi çok isabetli ve doğru bir teşhisle, eğitimde Osmanlı Devletini yıkan ezberciliği ve Arapçacılığı terk edip, yerine modern ve medeni dünyanın eğitim metotlarını uygulamış ve medreseleri, tekkeleri lağvetmiş, kapatmıştır.
Medresenin ve tekkenin Kur’an dışı hurafe yüklü faaliyetlerinden, şeyhlik, mollalık, hoca efendilik, mürşitlik, dedelik, babalık vb. ünvânlarla, beşeri menfaat sağlayanlar, Cumhuriyeti ve inkılaplarını din dışı ilan etmişlerdir. Bunlar, cuma namazlarının Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde geçerli olmadığını söylemişlerdir ve günümzde halen böyle söyleyenler vardır. Seksenli yıllarda büyük bir cemaatin lideri, gazetelere yaptığı beyanatlarda “Türkiye Cumhuriyeti devletinin dar-ül harp (harp edilmesi gereken ve İslam diyarı olmayan bir ülke) olduğunu beyan etmiş ve günlerce gazetelerde yazı serisi olarak yayınlanmıştır”.
İşte bu zihniyet Osmanlı Devletini çökertmiştir. Bu zihniyet, bu gün İslam dünyasının gözbebeği olan, Kuran’ın tavsiyesine ve Hz. Peygamber’in uygulamalarına en uygun sistem olan cumhuriyetle yönetilen devletimizin en büyük düşmanı ve tehlikelerindendir. Çünkü bu ülkeyi din adına dar-ül harp ilan etmek; bazı gafil şahıs ve gruplar tarafından, sanki küçük, önemli bir mesele değilmiş gibi görülür veya gösterilir. Fakat bu zihniyet, dar-ül harp ilanının arkasından verdiği fetvalarla, her Müslümanın Türkiye Cumhuriyeti devletinin yıkılması için cihat / mücadele etmesi gerektiği ifade edilir. Türkiye Devleti dar-ül harp olduğu için, devlete vergi verilmemesi gerektiği söylenir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti dar-ül harp olduğu için, devletten çalmayı, tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan kamu malını yemeyi, ganimet malı ve helal olarak görürler. Dar-ül harp olduğundan yalan söylemek günah olmaz deyip, cumhuriyetimizi savunan şahıslara, ilim adamlarına ve kurumlara çeşitli iftiralar atarlar ve türlü hile ve desiselerle din dışı ilan ederler. Bu zihniyet, dar-ül harptır diyerek faizcilik yapmayı, gerektiğinde içki içmek, zina yapmak, yalan söylemek gibi açık haram ve günahların helal olduğunu ilan ederler. Türk milletinin evlatlarına, kendi devletleri olan Türkiye Cumhuriyeti devletini düşman gibi gösterirler. Kendi devletlerini ayakta tutan kurumlarını hasım olarak gösterirler, özellikle yeryüzünde Hz. Peygamber Efendimizin ismi ile anılan yegâne ordu olan, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve Mehmetçiğe, bu milletin evlatlarını düşman hale getirirler.
Velhasıl bu zihniyetin, din adına yaptığı olumsuz faaliyetleri sayılamayacak kadar çok olmuştur ve halen olmaktadır. Halbuki bu gün yeryüzünde cumhuriyet olup da seçme ve seçilme hakkının her vatandaşına eşit bir şekilde verildiği, Atatürk’ün liderliğinde kurulan Türkiye cumhuriyeti devletinden başka bir İslam devleti yoktur. İslam dünyasında adı cumhuriyet olan devletler vardır. Fakat arka planında herkesin seçme ve seçilme hakkının olmadığı; ya aşiret, ya kabile veya bir diktatörlük mevcuttur. Bu itibarla Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ve işleyişi, Kur’an’a, vahye ve Hz. Peygamber Efendimizin uygulamalarına en uygun olanıdır. Böyle olduğu için Türk milleti, bu gün İslam dünyası içinde her bakımdan en ileridir.
Zamanında Fehmi Efendi Hazretlerini ve ehl-i aşk olan arkadaşlarını, yukarıda evsafını belirttiğimiz, Kur’an ve Hz. Peygamber’in öğretisinden uzak, hurafeye tabi olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin düşmanlarından zannedip; tutuklamışlar ve cezaevine koymuşlar. Fakat sonra hakikat ortaya çıkar ki; Meslek-i Resul-ü Melamiye’nin, yani Melamiliğin bu hurafe yüklü devlet ve millet düşmanlarından olmadığı anlaşılır ve serbest bırakılırlar. Bunu ifadeyle Fehmi Efendi Hazretleri, ‘Devr-i inkılaba su-i fikrimiz yoktur, yani Cumhuriyet ve Atatürk ilke ve inkılaplarına karşı bizim kötü bir niyetimiz yoktur.’ Diyor ve devamla ‘Biz medeniyet aşığıyız, Cumhuriyet yariyiz. Yani medeniyetteki gelişmeye, terakkiye aşık olup, Türkiye Cumhuriyet’inin de yariyiz, sevdalısıyız, dostuyuz.’  buyuruyor. Bizim kanaat ve anlayışımız da bu yön ve istikamettedir.
Ki, Atatürk ilke ve inkılapları, cumhuriyet rejiminin devamını ve Türk Milletinin bütünlüğünü esas alır. Çünkü İstiklal Savaşı zaferle neticelenip Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduktan sonra, sınırları dışında olan halkların, gerek iltica yoluyla gerekse mübadele / nüfus değişimleriyle Türkiye’ye kabul edilmelerinde ırk, soy farkı aranmayıp, sadece Müslüman olmaları dikkate alınmıştır. Arnavut, Boşnak, Çerkez, Gürcü, Kürt, Arap, Laz, Pomak, Yörük, Türkmen vb. halklar içinden ‘Eşhedüen Lailaheillallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu’  tevhid imanına şahit olanlar, yani sadece Müslüman olanlar, Türk milletini oluşturmuştur. Azınlık olarak ise, gayrimüslimler, yani Müslüman olmayan Rum, Ermeni, Yahudiler kabul edilmiştir. Hatta Anadolu’daki öz be öz Peçenek Türklerinden olanlar, Hıristiyan oldukları için Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Atatürk’ün sağlığında, bugün Moldovya’da halen yaşayan Hıristiyan Gagavuz / Gökoğuz Türklerinin, müracaat ederek Türkiye’ye gelip yerleşme talepleri, Hıristiyan olduklarından kabul edilmemiştir.
Bugün ağızlarımızı doldurarak ‘Türk Milletinin nüfusunun % 99’nun Müslüman olduğunu’ söylüyorsak, bu Atatürk ve arkadaşlarının feraset ve gayretleriyle olmuştur. Bu itibarla Türk Milletinin aslını ve hamurunu ‘Lailaheillallah Muhammeden Resulullah’ imanıyla mümin olanlar, yani ehl-i tevhid olanlar oluşturur, vesselam.
Atatürk ilke ve inkılapları ise, Türk Milletinin birlik ve bütünlüğüne yöneliktir. Mesela, bazı kesimlerin hafife aldığı ve ‘gardırop devrimciliği’ diyerek alay ettiği kılık-kıyafet inkilabı, aşiretçilik, kabilecilik ve sülalecilik ifade eden giysilerin giyilmesini engellemeye yöneliktir. Yani filancaların, filanca oğullarının aşiret-sülale kimliğini ifade eden ve milletin bütünlüğüne zarar veren kılık-kıyafetleri kaldırıp, bunların yerine medeni dünyanın ahlâka uygun modern kıyafetlerini, herkesin giymesi özendirilerek, Türk milletinin bütünlüğü sağlanmıştır. Yine soyadı inkilabıyla, filanca fişmancaoğulları gibi aşiret, sülale yapılanmalarını ifade eden ünvanlar yerine, her aileye bir soyadı verilerek millet bütünlüğü gözetilmiştir. Harf inkilabı ise; Türk Dünyasında alfabe birliğini sağlamaya yönelik olarak yapılmıştır. Velhasıl Cumhuriyet Devrindeki Atatürk ilke ve inkilaplarının daha bir çok yararıyla Türk Milletinin bütünlüğü ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin devamlılığı sağlanmıştır. Vesselam.
Melamilik, Cumhuriyet devri ilke ve inkilaplarıyla asla çelişmeyen, siyasi, ticari ve beşeri menfaat temin edilen bir meslek olmayıp, Kur’an ve vahiy ışığında, ahlâk-ı Peygamber’den ayrılmadan kulun fenafillaha ermesidir. Daha evvelki beyitlerin açıklamasında ifade edildiği gibi, Hz. Peygamber Efendimiz cahiliye Arap geleneği olan aşiret, kabile yönetimlerini ve saltanatı kaldırıp, yerine şuraya, yani meclise danışarak meclisin önerdiği kişinin yönetimin başına getirilmesini uygulamıştır. Çünkü Kur’an’daki ”İş ve yönetim konusunda onlarla da şuraya git.” (Al-i İmran, 159) “İşleri, yönetimleri aralarında bir şuradır.” (Şura, 38) “Şu bir gerçek ki, Allah size emanetleri onlara, ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 58) ayetlerinin de açıkça olan beyanları doğrultusunda, Hz. Peygamber Efendimiz kendisinden sonra devleti idare edecek olanın halk tarafından seçilmesini, ehil olanların yönetime getirilmesini ve adaletle hükmetmesini tavsiye etmiştir. Ki Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan’a kadar buna riayet edilmiş, yönetime şuranın/meclisin yani halkın seçtiği ehil kimseler getirilmiştir.
          Fakat Muaviye, Kur’an’ın emri ve Hz. Peygamber Efendimizin tavsiyelerine riayetle seçkin sahabeler tarafından uygulanan; şuraya / meclise danışıp ehil olanın iş ve yönetim başına getirilmesi sistemini yıkmış ve kaldırmıştır. Aşiretçilik ve kabilecilik olan padişahlığı getirip, cahiliye Arap geleneğini ihya ederek oğlu Yezidi padişah veliahdı ilan etmiştir. Bu uygulamaya itiraz eden Peygamber Efendimizin emaneti olan Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt başta olmak üzere seçkin sahabeleri şehit etmiş, kimi sahabeleri ise sürgün etmiştir. İslam dünyasında daha sonra kurulan devletler de Kur’an’ın emir ve Peygamber tavsiyelerini değil de, Muaviye’nin kabile yönetimi kurallarına göre birer aşiret devleti olarak kurulmuştur.
          Bu aşiret yönetimi, taa Atatürk’ün liderliğiyle Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar devam etmiştir. TBMM’nin ilk açılışında, şura / meclis ile yönetime dair ayet ve hadisler, büyük pankartlarla teşhir edilmişlerdir. Velhasıl, Hz. Peygamber Efendimiz tarafından başlatılan Hz. Hasan’dan sonra kopan cumhuriyet yönetim şekli; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile tekrar başlamıştır, elhamdülillah.
          Bu beyitler, Meslek-i Resul-ü Melamiyye’nin yani Melamiliğin Türkiye Cumhuriyetiyle, Atatürk ilke ve inkilaplarıyla çelişkisi olmadığı gibi, bunların yâri, sevdalısı ve dostu olduğunu, beyan ediyor. Vesselam.
                                                                
                                                                                         Nejdet Şahin


30 Haziran 2016 Perşembe

İsmi ne şeker, ne Ramazan olan FİTRE BAYRAMI ve FİTRE sadakasının hikmeti

      Yarattıkları içinde sadece insana Hakk’a vuslat / kavuşma fıtratını lütuf ve ihsan eden Allaha hamdolsun. Resulu Muhammed (sav) ve ehli beyte selam olsun, Rabbim bizleri onların meclisinden mahrum etmesin.  
      Fitre veya fıtır olarak ifade olunan fitre sadakasını vermek, Fitre bayramını idrâk etmek vacip ibadetlerdendir. Fitre sadakasını vermek ve fitre bayramı namazını kılıp bayramı kutlamayı beyanla Cenab-ı Hak Kuran’da; “Nefsini/benliğini temizleyip/arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbini zikretmiş ve namazı kılmıştır o.” (Ala,14-15) buyurur. Ki, bu ayetler fitre sadakası ile temizlenen kulun felâh ve kurtuluşa ulaşma sevinci ile neşelenerek, zikrullah mazhariyetiyle bayram namazını kılmalarını ifade eder.
      Fitre bayramı; Bu yeryüzü âlemine doğmakla / doğuşla alâkalı bir bayram olup, halk arasında şeker ya da Ramazan bayramı olarak adlandırılır. Ki, bu bayramı şeker veya ramazan isimleriyle ifade etmek yanlıştır. Çünkü oruç aylık ibadettir ve ramazan oruç ayıdır. Nasıl ki günün beş vakti ile namaz kayıtlı ise, ömür vakti ile hac kayıtlı ise, yıl vakti ile zekât kayıtlı ise, oruçta Ramazan ayı vakti ile kayıtlı bir ibadettir. Bu sebepten ramazan ayı bayram ayı değil, oruç ayıdır.
      Bu itibarla hicri takvimin on iki ayından birisi olan ramazan ayının girmesi ile gündüz, yani imsak ile iftar arasında özrü olmayan her mümin’in, ister o gün niyet etsin isterse niyet etmesin oruç tutması farzdır. Çünkü ayla kayıtlı olan bir ibadet, günlük niyetlerle sıhhat bulmaz. Yani günlük niyet aylık ibadet olan orucu bağlamadığından, ramazan ayı içerisinde bir mümin eğer özrü olmadan o gün oruç tutmaya niyet etmedim diye yiyip içerse haram işlemiş olur.
      Hicri takvime göre ramazan ayı, arefe günü akşam namazının vaktinin girmesiyle biter. Ve akşam namazıyla yeni ay olan şevval ayına girilir. Bu itibarla eğer bayram ay ismi ile ifade edilecekse, şevval ismi ile ifade etmek icap eder.
Velhasıl, fitre bayramını hemen oruç ayı ramazanın arkasından gelen ayın başında olmasından dolayı Ramazan bayramı, bayramlarda tatlı yenilmesinden dolayı şeker bayramı olarak ifade edilmesi çok ucuz, yüzeysel ve tefekkürden mahrum tutarsız bir anlayıştır. Bu tutarsız anlayış, bayramların ledduni hikmetinden gaflet ve cahil olunmasının beyanıdır.
      Şeriata göre Fitre bayramı, fitre sadakasını verdikten sonra kutlanılan bir bayram olduğu için, fitre sadakasının muhakkak bayram namazından önce verilmesi gerekir. Fitre /  Fıtır, bu yeryüzü âlemine doğup ta hayatta olmak anlamını ifade ettiğinden, fitre hayatta olup yaşayan bir insanın vücudunun sadakasıdır. Bundan dolayı bu yeryüzü âlemine doğan bir günlük bebeğin dahi fitre sadakası verilir. Yani fitre sadakası fakir veya zengin, bu âlemde hayatta olup yaşayan herkesin vermekle yükümlü olduğu vücut varlığının sadakasıdır.                 
      Bazıları, yüzeysel basit ve tefekkürden mahrum bir mukayase ile fitre sadakasını, zekattaki gibi zenginlik sınırına ulaşan zenginler tarafından verilmesi gerektiğini söyleseler de bu doğru değildir. Çünkü bu âleme doğmuş ve bu yeryüzünde yaşayan bir kimsenin, yaşamasının bedeli olan bir sadaka olduğu için fitre, zengin olsun olmasın hayatta olup yaşayan herkes tarafından az veya çok yaşamasının bedeli niyetiyle, nakit veya ayni olarak verilir. Bu sebepten çocukların hatta yeni doğmuş bir günlük bebeğin dahi fitresi verilir. Bu itibarla fitre sadakasının hesaplanması, zekâttaki zenginlik hesabı gibi olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın bir kimseye verdiği vücudunun hacmi ile eş değerdeki bir topraktan elde edilecek arpa, buğday veya üzüm hurma vb. mahsul ile ölçülerek yapılır.
      Mesela, yaklaşık bir insan bedeni kadar topraktan elde edilecek arpa buğday, o zamanın fiyatları ile kaç para ederse o fiyat, o yılın fitre bedeli olur. Ki, bu hesaplamaya göre bir insan vücudu kadar topraktan, yaklaşık 2,9 kg arpa, 1.5 kg buğday, 2.9 kg üzüm ve hurma elde edilebilir kabul edildiği için, bu miktarlardaki arpanın, buğdayın, üzümün, hurmanın vb. mahsulün o zamanın fiyatlarıyla kaç para ederse, bu para arpaya buğdaya vb. mahsule göre verilecek o yılki fitre bedelini oluşturur. Fakat her infakta olduğu gibi bu hesaplamalarla sınırlı kalınmayıp, istenilen oranda daha kıymetli mahsuller ölçü alınarak daha fazla da verilebilir.
      Bu itibarla fitre sadakası; yaşayan bir kulun vücut varlığının sadakası olup, zenginler tarafından fazla fazla verilebildiği gibi, fakir muhtaç olan müminlerin de bir zeytin tanesi de olsa, bir bardak su da olsa fitre niyeti ile muhakkak vermeleri gereken bir sadakadır.
      Buna göre bu sadakayı bayram namazından önce veren zengin veya fakir her mümin, bayram namazını kılarak herkesle bayramlaşarak üç gün bayram neşesi ile tatlı yer tatlı konuşur. Büyüklerin elini öperek onları ziyaret eder, küçüklere bahşişler verilerek büyük küçük cümle müminler bayram sevincini paylaşırlar. Bu sevinci ifadeyle yeni elbiseler giyilerek, şarkıların türkülerin neşeli olanları ve oyun havaları söylenerek oyunlar oynanır. Hatta bazı Türk yurtlarında özellikle Türkistan ana yurdundaki bayram kutlamalarında, cami’lerin mescit’lerin üstüne ve duvarlarına davul zurnalar yerleştirilir. Ve bayram namazı kılındıktan hemen sonra bu davul ve zurnalar eşliğinde tüm cemaat oyun oynayarak camiden çıkarlar. Ve cami avlusunda herkes oyunlar oynayarak bayramın ruhaniyetine uygun kutlamalar yaparak bayramlaşılır. Vesselam.
Buraya kadar bahsettiklerimiz fitre sadakasının ve bayramının şeriat yönüne, yani zahirine ait değerlendirmelerdir.
      Fıtır sadakası ve bayramı, mana yönü ile değerlendirildiğinde ise, birçok hikmetler ve ledduni sırlar içerir: Bunu beyanla Hz. Resulullah (sav) Efendimiz’in İbni Abbas’a “Vücudunu kayırma” demesi üzerine, İbn-i Abbas; “Ya Resûlullah, vücudum kusur mudur?” dedi. Resûlullah Efendimiz de cevaben; “Vücut günahı hiçbir günahla mukayese olunmayan bir günahtır.” buyurmuştur. Ki, bu hadisi şerifte ifade edilen vücut, et ve kemikten ibaret olan insan bedeni değildir. Bu vücut; Kulun cehaletle var olduğunu zannederek kendine nispet ettiği ve gizli şirk olan vücudu varlığıdır. Bunu ifade ile Hz. Resulullah Efendimiz; “Ben ümmetimin açık şirkinden değil gizli şirkinden korkarım.”  buyurmuştur.
      Buna göre; leddun-i yönüyle fitre sadakası, kulun “vücut günahı” olan “gizli şirk” ten temizlenmesini ve arınmasını ifade eder. Bu sebepten fitre bayramı namazında imamlar Fatiha’dan sonra, zammı süre olarak genellikle “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) ayeti veya benzeri ayetleri okurlar.
      İşte bu temizlik ve arınma, zahiri olarak yani şeriata göre sadaka verilerek yapılır. Ve sadakalar kulun bedenini ve malını temizler, fakat kul’un gizli şirk pisliğini temizleyemez. Bunu beyanla Kuran’da; “…müşrikler pistir…” (Tevbe, 28) buyrulur. Ki Şirk pisliği, aynı zamanda Kuranı Kerim’deki; “Allah kendisine ortak/şirk koşulmasını affetmez” (Nisa-48-116) ifadesinde olduğu gibi, affedilmeyen bir günahtır. Ve affedilmeyen günah olan şirk için yine kuranın “…Allah’a şirk koşma, çünkü Allah’a şirk koşmak, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lukman, 13) beyanından anlaşıldığı gibi büyük zulümdür. İşte hiçbir günahla mukayese olunmayan vücut günahı, büyük zulüm, affedilmeyen günah ve pislik olan şirk’ten kulun temizlenip arınmasının çaresi tevhittir. Ve Hadisi şerifte buyrulduğu gibi, nasıl açık ve gizli olmakla şirk iki kısım ise, tevhit te şeriat tevhidi ve tevhidi hakiki olmak üzere iki kısımdır.
      Buna göre şeriat tevhidi, kelimeyi tevhidi kalbi ile tasdik edip dil ile söylemekten ibarettir. Ki bir kimse, “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah / Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.” kelimesini kalbiyle tasdik edip dili ile söylemekle açık şirkten (müşriklikten) arınır. Ve şeriat tevhidine girerek, gayrı Müslimlikten (İslam dışılıktan) kurtularak, İslam dininin mümini olur. Bunu ifade ile Cenab-ı Hak, Şeriat tevhidinin dışında kalmış olan ehli kitaba, yani Hırıstiyan ve Yahudilere hitaben; “De ki ey ehli kitap sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze/kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi rab’ler edinmeye-lim” (Ali İmran, 64) buyurur ki, bu ayetin muhtevası tevhittir. Çünkü ehli kitap ve müşrikler Hz. Resulullah’a iman etmediklerinden, yani “Muhammeden Resulullah- Muhammed Allah’ın elçisidir.” demedikleri için, hatem / son peygamber olan Hz Muhammed’in (sav) tebliğindeki tevhit’ten mahrum kalıp, “la ilahe illallah–Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyemiyorlar. Ve onlar Allah’ı beşer’e yani insana benzettiği için, Allah’a açıkça şirk koşuyor ve müşrik oluyorlar. Bunu ifade ile Kuranda; “Yahudiler Üzeyir Allah’ın oğludur dediler, Hıristiyanlarda Mesih, Allah’ın oğludur dediler…” (Tevbe, 30) buyrulur.
      İşte böyle açık şirk ehli olan gayrı Müslim (İslam dışı) müşrikler, “…Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi Rabb’ler edinmeyelim…” (Ali İmran, 64) Kur’an-ı Kerim’in davetine uyarlarsa, onlarda Hz Muhammed’in tebliğine uymuş olup “Lailahe illallah Muhammeden Resulullah” ikrarı ile tevhit dininin mümini olurlar. Ve açık şirkten kurtulup, şeriat’ın tevhidine dâhil olurlar.
      Böyle şeriat tevhidine dâhil olup ta açık şirkten arınan bir kul, gizli şirkten ise kurtulmuş olmaz. Kul’un gizli şirkten kurtulması için, tevhidin hakikatine daim zikir uyanıklığı ve meratibi ilahi olan tevhit makamları müşahedesi ile ulaşması gerekir. Ki, ancak o zaman kul tevhidi hakiki irfanı ile gizli şirk’ten arınıp kurtulur. 
      Vücut günahı olan gizli şirkten kul’u temizleyerek kurtaran tevhidi hakikiyi ifadeyle Hz Peygamber Efendimiz; ''El fakr’u fahri, el fakru fahri, el fakru fahri /  fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır.” buyurmuştur ki, bu hadisi şerifte beyan edilen fakirlik, mal mülk fakirliği değildir. Çünkü Hz. Resulullah (sav) maddi yönden zengin bir kimse idi ve ticarat yapan bir tüccardı. Hiç fakir kimse sermayesi olmadan tüccarlık yapabilir mi? Yapamaz. Ayrıca Kuran’da; “Seni fakir buldu da zengin etmedi mi?” (Duha, 8) beyanı vardır. Pir Seyit Muhammed Nur Hz; “Resulullah efendimiz için, bazı kimseler madden fakirdi, yok hasırda yatardı, ekmek bulur katık bulamazdı derler. Bunların hepsi uydurma, yalan olup Hz. Peygambere iftiradır.” diyor. Velhasıl Hz. Resulullah Efendimize madden fakirdi demek, yukarıdaki ayeti inkar etmek olur ki, Hz. Peygamberin iftihar ettiği fakirlik, tevhidi hakikinin fenafillah keşfi irfanıyla, gizli şirk ve vücut günahı olan nispet varlığının fenası / yokluğu olan fakirliktir.                 
      Bu fakirliği Hz. Resulullah’ın üç defa tekrar etmesi ise, nisbet varlığın üç tesir ile kulda gizli şirk oluşturmasındandır.
Bu tesirin birincisi, kulun kendine ve âleme nispet ettiği fiiller yönündendir. İkincisi, kendine ve âleme nispet ettiği sıfatlar yönündendir. Üçüncüsü ise kendine ve âleme nispet ettiği vücut yönündendir. Velhasıl Hz. Resulullah nispet fiilinin, sıfatlarının ve vücudunun olmaması itibarıyla fakirdi ve bu fakirliği ile iftihar etti.
      İşte bir kimse bu varlıklar Hakk’ın iken, cehaletle bunlara sahip çıkıp cümle faaliyette Allah Fail iken ben Fail’im, cümle sıfatta Mefsuf Allah iken, ben Mefsuf’um, cümle varlıkta cenabı Hak Mevcut iken, cehaletle kendi nispetlerini var zannetmesi onun vücut günahıdır. Ve kul’un cehaletle var zannederek işlediği vücut günahını, tevhid-i hakiki irfanı ile fena / yok etmesi, onun ledduni yönden fitre vermesi olup, “gizli şirk” pisliğinden arınıp “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) beyanındaki ledduni hikmet gereğince temizlenmesidir. Ve ilmi hakikate göre fitre sadakasının verilmesidir.
      İşte böyle hakikate göre fitre veren bir kul ancak bayram namazının hakikatine ulaşıp, rabbine vuslat neşesi ve zevki ilahi ile zevklenerek bayram eder. Ki böyle irfana mazhar olan arif ve kâmil bir kulun nazarında Hakk’ın hüsnü cemalinden (güzel yüzünden) başka bir müşahede olmaz. Çünkü onun kendi nispet varlığı fena / yok olduğundan o yokluğuyla Hakk’ın mevcuttaki zuhuru müşahedesine erişir. Ve Kuran’ın; “…Siz yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) beyanı mazhariyetiyle o, her nereye baksa Hakk’ın veçhinden / yüzünden başka bir şey görmez. Ve daima rabbin hüsnü cemali (güzel yüzü) müşahedesi ile bayram yapar. Ki bunu ifadeyle Hacı Bayramı Veli Hz;

“El fakru fahri el fakru fahri”
Demedi mi âlemler fahri

Fahrinin zikrin fahrinin zikrin
Mahv u fena da buldu bu gönlüm

Bayramım imdi bayramım imdi
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm diyor.

      Ayrıca Bu bayramın üç gün olması Rabbin vechinin zat, sıfat ve ef’al tecellileriyle kuluna gözükmesinden dolayıdır. Ki, bu üç tecelli müşahedesine ulaşan bir kul, ebediyen cümle âlemlerde rabbini müşahede bayramının neşe ve zevki ile yaşar. Allah her şeyi en iyi bilendir.
      Fitre sadakasının ve bayramının ledduni hikmetin dair açıklama burada hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Fitre sadakasının ve bayramının hakikatine ulaşmayı ihsan etmesi niyazıyla âlemlerin Rabbine hamd, Hz. Muhammed’e (sav) ve evladı resule selam olsun.    
                                                                                      
                                                     
                                                                            Nejdet Şahin