27 Ekim 2017 Cuma

Matemin şah-ı Hüseynin tutalım

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN

Matemin şah-ı Hüseynin tutalım
Ciğerimiz dahi hem hûn edelim
Gece gündüz nâle efgân kılalım
Ağla matemdir muharremdir bu dem

      Şah Hüseyin:Hz. Resulullah Efendimiz’in torunu ve şehidlerin şahı / padişahı olan Hz.Hüseyin’dir. Hun: Hor ve zelil olmak,Efgan: Acı ile bağırıp inlemek,Dem: An, vakit demektir.
      Hz. Hüseyin (RA) pençe-i Âl-i aba’dan (yüce örtünün altındaki beş kişiden) olup, hem manevi hemde soy yönüyle ehl-i beyttir. Çünkü Hz. Resulullah (S.A.V) “Hüseyin bendendir Hüseyin’den ben” buyurmuşlardır.
       Hz.Ali’nin şehid edilmesinden sonra şura / meclis tarafından Hz.Hasan “emir el mümin” (müminlerin emiri, reisi) olarak, devletin başına seçildi. Hz.Hasan yaklaşık altı ay bu görevi yaptıktan sonra, Muaviye ile anlaşma yaparak bu görevinden istifa etti. Ve Muaviye devletin başı oldu. Bu anlaşmaya göre, Muaviyeden sonra “emir el mümin” olacak kişiyi şura / meclis şeçecekti. Yani aynı Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve Hasan Hazeratlarının şura / meclis tarafından seçilmeleri gibi, meclis / şura seçecekti. Fakat Muaviye bu anlaşmaya uyup riayet etmedi ve sağlığında oğlu Yezid’i veliahd, yani kendisinden sonraki padişah ilan etti. Ve Yezid devletin başına geçti. İşte Hz. Hüseyin bu oldubittiye itiraz etti ve antlaşmanın gereğine uyulup meclisin seçtiği kişinin devlet başkanı olmasını istedi. Ve yezide biat etmeyip onun padişahlığını kabul etmedi.
      Küfe tarafındaki halk, Hz.Hüseyin’i emir el mümini seçecek meclise yani şuraya reislik yapması için davet ettiler. Hz. Hüseyin bu davete uyarak Küfe tarafına giderken, Kerbelâ mevki’inde Yezid’in gönderdiği adamları tarafından durduruldu. Bunun üzerine, 
-       Hz.Hüsey’in; neden yolumuzu kesip gidişimizi engelliyor-sunuz, dediğinde.
-       Yezid’in katilleri; gitmenize müsaade etmeyiz dediler.
-       Hz.Hüseyin; o halde Medine’ye geri dönelim dediğinde.
-       Yezid’in katilleri; Medineye dönmenize de müsaade etmeyiz dediler.
-       Hz. Hüseyin; peki bizden ne istiyorsunuz dediğinde,
-       Katiller; Yezid’e biat edip onun devlet başkanlığını, yani padişahlığını kabul et, eğer etmezsen hepinizi öldüreceğiz dediler.
-       Hz.Hüseyin asla şuranın / meclisin seçmediği kişiye biat etmem dedi. Ve başta Hz.Hüseyin olmak üzere orada bulunan tüm ehl-i beyt ve mahiyeti şehid edildiler.
Kısaca özetlediğimiz kerbelâ faciası olarak bilinen bu hadise, hicri takvime göre muharrem ayında olduğundan, İslam dünyasında her yıl muharrem ayında bu hadiseyi yâd etmek adına perhizler yapılıp, oruçlar tutulup, kendilerini dövüp kendilerine eziyet etmek gibi çeşitli etkinlikler düzenlenir.
Fakat ehl-i kemâl, bu şekilde aç susuz kalmak veya belli yiyecekleri yememek, kendine zincir gibi şeylerle eziyet ederek yapılan etkinlikler yerine, Hz. Hüseyin’in şahı olduğu makamı şahadete ulaşıp, ehl-i beyt ruhaniyet ve marifetine mazhar olarak, manevi ehl-i beyt / evlâd-ı Resul arasına dahil olmak için gayret ederler. Ki, meslek-i Resul telkin ve irşadına sadakat gösteren bir salik muhakkak şehid’lik makamına ulaşıp, manevi evlâd-ı Resul arasına dâhil olur.         
Bunu beyanlaMatemin şah-ı Hüseynin tutalım, ciğerimiz, dahi hem hûn edelim, gece gündüz nale efgan kılalım, ağla matemdir muharremdir bu dem, buyruluyor.
      Yani bu gün şehidlerin makamına erişip, şehidler şahı olan Hz.Hüseyin’in ruhaniyetine mazhar olup, manevi evlâd-ı Resul arasına karışmak için dertlenip zahmet çekelim, gece gündüz ahı efgan edip inleyelim ki muharrem, bu ruhaniyete erişildiği dem’dir (vakittir), demektir.

Derdimiz ola şehidler aşkıçün
Yattığından kırmızı kanlar için
Kâfir Yezid'e lâ’net câniçün
Ağla matemdir muharremdir bu dem

Kur’an-ı Kerim’in; “Allah yolunda öldürülür yahut ölürse-niz, Allah'tan bir bağışlanma ve bir rahmet onların derleyip topladıklarından çok daha iyidir. Ölür yahut öldürülürseniz elbette ki Allah'a götürüleceksiniz.” (Al-i İmran, 157-158) beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, Allah yolunda “ölenler” ve “öldürülenler” olmak itibarıyla şehidlik iki kısımdır. Birincisi; Allah yolunda öldürülenler ki, bunlar kılıç şehididir. İkincisi ise Allah yolunda ölenler olup, bunlar Hz. Resulullah’ın “Ölmeden evvel ölün” buyruğundaki hikmet mazharıyetiyle ölmeden evvel ölerek tevhid-i irfan şehidi olanlardır. Ki Hz.Hüseyin her iki şehitliğe, yani hem kılıç hemde irfan şehidliğine mazhar olanlardandır. Manevi ehl-i beyt ise, ölmeden evvel ölen tevhid-i irfan şehidleridir.     
      Hz.Resulullah Efendimiz rüyasında Muaviye zürriyetinin, yani Muaviye nesli seceresinin Mescid-i Nebevi’nin minberine bevlettiğini, yani işeyerek pislettiğini gördü. Bunun üzerine Kur’an’ın; “…sana gösterdiğimiz o rüyayı da, Kur’an’da lanetlenmiş bulunan o şecereyi / ağacı / soyu da insanları imtihan dışında bir sebeple göndermedik…” (İsra, 60) ayeti inzal oldu. Ve Hz.Resulullahın gördüğü bu rüya vahiyle tabir edilerek, rüyada gördüğünün “lanetlenmiş soy” olduğu Cenab-ı Hak tarafından beyan edilmiştir. İşte Cenab-ı Hakk’ın Kur’an’daki bu beyanı gereğince cümle ehl-i kemal, Muaviye’ye ve Yezid’e ve onların şecerelerine, yani soy ve zürriyetlerine, onların misyonunu her zaman ve bu gün dahi devam ettirenlere lânet ederler. Ki daha evvelki beyitlerin açıklamasında Muaviye ve Yezid lâin’lerinden etraflıca behsedildiğinden, bu kadar açıklamayla yetiniyoruz. Ve bizler de, bugün dahi var olan bu Muaviye ve Yezid misyonuna lanet edip, onların hile ve şerrinden Allah’a sığınır, Muaviye’nin de Yezid’in de canlarına binlerce lânet ederiz.”
      Buna göre beytin anlamı, makam-ı şehidlik için dertlenerek ağlayıp, ‘ölmeden evvel ölerek’ şehidliğe erişmeye uğraş. Buna engel ve mani olan zamanın yezidlikmisyonunu temsil eden yezidini de lânet’le demektir.







Hem semâdan nevhâ geldi zâr u zâr
Çeşm-i pak-i Mustafa'yı kırdılar
Ah meded beyt-i rasüle nettiler
Ağla matemdir muharremdir bu dem

      Ehl-i beyt’i sevip saymak, vahiy ile sabit olup bunu ifadeyle Kur’an’da; “Peygamberlik yapmamdan dolayı sizden herhangi bir ücret istemiyorum, ancak benim yakınlarımı / ehli beytimi sevmenizi istiyorum…” (Şura, 23) buyrulur ki, Ehl-i beyte muhabbet etmek ayet ile belirtilmiş olduğu gibi, birçok hadisi şerifte ehl-i beyt’in kıymet ve değerinden bahisle, Resulullah’ın ehl-i beyte olan muhabbeti beyan edilir.
Manevi ehl-i beyt tüm zamanlarda mevcut olduğundan, Yezid ve Muaviye misyonunu temsil edenler de her zaman yeryüzünde var olur. Çünkü “…lanetlenmiş bulunan o şecereyi / ağacı / soyu da insanları imtihan dışında bir sebeple göndermedik…” (İsra, 60) ayet beyanından açıkça anlaşıldığı gibi, kıyamete kadar yeryüzündeki insanlık Muaviye ve Yezid misyonunu taşıyanlar ile imtihan olmaktadır. Bu Misyonla imtihan, kulun mesleki resul irşadıyla ruh-u Muhammed abasına / örtüsüne bürünüp örtünmesine mani olan her türlü değer ve faaliyetler olduğu gibi. Manevi ehl-i beyt’in tebliğ ve irşadını türlü şekilde engellemek olarak zahir olur. Bunu beyanla hadisi şerifte; “Her peygamberin bir firavunu vardır, benim firavunum ebu cehildir.” buyrulur. Ki her peygamberin bir Firavunu olduğu gibi, manevi ehl-i beyt’in de her zamanda bir Muaviye’si ve Yezidi var olur.  

Döktüler hem Hüseyin’in kanını
Tanımadılar âlemin sultânını
Hâviye’de kodı yezid cânını
Ağla mâtemdir muharremdir bu dem

Hâviye’nin mahiyeti hakkında Kur’an-ı Kerim’de; “Ameli hafif olana (günahları ağır-iyilikleri hafif olana) gelince; artık onun yeri haviyedir. Bildin mi hâviye nedir? O, yakıcı bir ateştir.” (Kâria, 8…11) buyrulur ki, Hâviye cehennemin yedinci tabakası olup burada inanmadıkları halde inanmış gibi görünen münâfıklar ile Müslüman iken İslâm dinini terk eden mürtedler azâb görecektir denilmiştir.
      Bu itibarla Mekke, Hz. Resulullah’ın ordusu tarafından kuşatılıp, birkaç defa uzatılan müsadelerden sonra teslim olmak zorunda kalarak fetholmuştur. Bazı araştırmacılar, Mekkeli müşriklerden olan Muaviye’nin ve Yezid’in, inanmadıkları halde Mekke’nin fethinde aciz ve mecbur kaldıkları için Müslüman gibi göründüklerini söylemişlerdir. Yani iki yüzlülük olan münâfıklık yaptıklarını ifade etmişlerdir. Ki Kerbelâ katliamından sonra Yezid’in; “Bedir’de kaybettiklerimizin intikamını şimdi aldık” dediği rivayet edilir.
      Bunu ifadeyle Kur’an’ın sevip saymamızı istediği, Hz. Resulullah Efendimiz’in müminlere emanet ettiği ehl-i beyti ve şehidler sultanıHz. Hüseyini, Yezid ve işbirlikçileri bu âlemde tanımadılar. Ve Yezid’in gönderdiği katiller kerbelâda canice, başta Hz.Hüseyin olmakla oradaki tüm ehli-i beyti ve mahiyetini şehid ettiler buyruluyor. Ve devamla Yezid’in canı haviye’ye yani ikiyüzlü münâfıkların cehennemdeki çukuruna gitti, deniliyor.
Her zamanda ve bu gün dahi Muaviye ve Yezid misyonunu temsil edenler, manevi ehl-i beyti / evlad-ı Resul’u tanımazlar. Ve Şeyhül Ekber Muhiddin Arab-i Hz.nin ve Nesimi Hz.nin şehid edilmesi, Niyazi Mısri Hz.nin sürgün edilmesi, Abdülmalik Hilmi Hz.nin irşad faaliyetlerinin engellenerek tekkesinin kuşunlanması vb. gibi, evlad-ı Resul’e her türlü zulmü yaparlar.  

Kande idi ol muhibbân-ı Ali
Yası tuttu âh u vâh eyledi
Gözlerinden döktüler kanlı yaşı
Ağla matemdir muharremdir bu dem

       Kande:Nerede,Muhibbân-ı Ali: Hz.Ali’yi sevenler demektir. Ki Hz. Ali’yi lâyıkıyla sevmek, Kur’an-ı Kerim ahlakına mensub olmakla beraber velâyet keşfi irfanına erişmekle mümkündür. Çünkü Gadr-ı Hum vadisinde irad ettiği Hadisi şerifte Hz. Resulullah Efendimiz; “...Ey insanlar size iki emanet bırakıyorum bu emanetlere sarılın, bu emanetler cennetin Kevser havuzunda birleşirler. Emanetleriminbiri Kur’an diğeri ehl-i beyt’imdir.” demiş ve Kur’an ile ehl-i beyti birbirine endekslemiştir. Bu itibarlaKur’an ahlâkı ve velâyet irşadına mazhar olanlar, her zaman ehl-i beyt muhabbet ve derdi ile yaşarlar. Fakat Kur’an ahlâkına ve velâyet marifetine mazhar olmayanlar, Hz.Ali’yi ve ehl-i beyti lâyıkıyla tanıyamadıklarından, bunların ehl-i beyt muhabbetleri şeklen, sureta ve takliden olur.

Zar ile ağladılar dokuz felek
İns u cinn ü hûr ü rizvan hem melek
Arş u kürside bulunan ferşe dek
Ağla matemdir muharremdir bu dem

Velâyet irşadı aydınlığı cümle felekleri, insanları, cinleri, melekleri, cennet nimetlerini, ferşi, arşı ve kürsiyi ihata edip kuşattığından, velâyet merifetinden mahrum olmak, aynı zamanda cümle varlık âleminin hakikatı mahiyetinden gafil olmaktır. Bu itibarla ehl-i kemâl velâyet irşadı marifetinden ayrı ve mahrum olmaktan çok korkup Allah’a sığınırlar.

Mâliki-i ejder yanuben hem derdile
Şah Hüseyin’im çağırırken virdile
Ya meded hey meded hem derdile
Ağla matemdir muharremdir bu dem

      Mâlik-i ejder:Daha evvelki beyitlerin açıklamasında ifade edildiği gibi Hz.Ali’nin sadık bir komutanıdır. Ve Malik bin eşter / ejder (ra), Hz.Ali’ye bağlı olup daima onun yanında yer almış, birçok kahramanlıklar ve faydalı hizmetler yapmıştır. Muaviye’nin isyan ederek hırıstiyanlardan ve kendi aşiretin-den topladığı kuvvetlerle gelip, mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını taktığı Sıffın isyanında, Hz.Ali’nin ordu komutanlığı-nı Malik Bin Ejder yapmıştır. Ve Hz.Ali’nin emirliği döneminde Hz. Ali, Malik Bin Ejder’i Mısır’a vali tayin etmiş ve kendisinin halka nasıl davranacağına dair Hz.Ali bir mektiup yazmıştır ki, bu mektup çok meşhur olup adeta tüm zamanlardaki devlet idarecilerine hitab eden bir manifesto ve beyanname niteliğinde-dir. Rivayetlere göre Malik Bin Ejder, Muaviye tarafından zehirli bal ile zehirletilerek şehid edilmiştir.
      Bunu ifadeyle Malik Efendi Hz; hem şah beyit mahlası olarak, hemde zamanın velâyet mürşid-i kâmili olduğunu beyanla, Malik-i Ejder gibi şehidler şahı Hz. Hüseyin’in ulaştığı makamı şehadete erişmek, ehl-i beyt ruhaniyet ve irşadını devamlı kılmak gayreti derdimiz, imdadımız ve muharremimizdir diyor. Allah, cümlemize makamı şehadete ulaşmakta ve ehl-i beyti maneviye dâhil olarak hizmet etmekte, yardımcımız olsun.  

18 Ağustos 2017 Cuma

KURBAN BAYRAMIN’IN HİKMETİ


      Cümle âlemleri ve âlemlerdeki her şeyi mutlak varlığından var edip yaratan yüce Allah’a hamdolsun. Resulü / elçisi Muhammed’e (S.A.V) ve ehl-i beytine selam olsun. Rabbim bizleri onlardan ayrı kalmaktan muhafaza etsin.                                                                                                         Ey mümin kardeşim! “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser-2) ayet hükmünce bayram namazını kılmak ve kurban kesmekle dört gün kutladığımız kurban bayramı, ilmi şeriata göre vacip ve sünnet kabul edilerek kutlanır. Kurban bayramını zahiren kutlamak, hem şahsi hem de sosyal / toplumsal birçok faydalar içerir. Ki bu faydaları, ilmi şeriat âlimleri zahiri yönleriyle izah ederek bizleri aydınlatırlar.Fakat, gerek fitre bayramı gerekse kurban bayramı sadece şeriata ait zahiri toplumsal yönü olan ibadetlerden ibaret olmayıp, bu bayramlar İslâm’ın batın / iç yüzüyle ilgili olan sayısız leddun-i hikmetler içerir. Ki biz kurban bayramını, islâm’ın batın / iç yönü olan ilmi tarikat, ilmi hakikat ve ilmi marifet ışığında değerlendireceğiz.
           Buna göre; kurban bayramının ilk gününe “kurban günü,” (yevmi nahr) diğer üç gününe ise “teşrik / doğuş günleri” (eyyamitteşrik) denir. Bayramdan bir önceki güne de, “arefe günü” denir. Mümin kardeşim! Kurban; kelime olarak kurbiyet, yakınlık demektir. Ki bu kurbiyet / yakınlık, kendinde ve cümle eşya da mevcut olan rabbin makamlarına erişen kul’un rabbi ile beka / ebediyet bulmasının yakınlığıdır. Ve bu yakınlığı beyanla; Arefe günü sabah namazı ile başlayıp bayram müddetince her namazla devam edilerek beş gün boyunca;  “Allahu ekber Allahu ekber, lâilâheillallahu vallahu ekber, Allahu ekber velillâhil hamd” tekbiri getirilir.Ki beş gün getirilen bu tekbirlerin anlamı şöyledir:“Allahu ekber Allahu ekber;” Mevcut olup gözüken şahadet âleminde Allah ekberdir / büyüktür. Gözükmeyen âlemlerde de Allah ekberdir / büyüktür. “Lâilâheillallahu vallahu ekber;” Görünen ve görünmeyen tüm âlemlerde ekber / büyük olan Allah’tan gayrı hiçbir varlık yoktur. “Allahu ekber velillâhil hamd;” Büyük / ekber olup cümle âlemlerde kendisinden başka hiçbir varlık olmayan Allah, hamd edilip öğülmeye yegâne lâyık olandır.” Demektir.  Bu tekbirlerin beş gün müddetince getirilmesinin mana ve hikmeti ise; “Hafa, ruh, nefs, kalp ve sır” olan beş manevi vücut mertebeleri zuhurunda rabbinden gayrı görmeyip rabbin bekasına / ebediyetine kavuşan kulun, rabbin müşahedesiyle hemhâl olmasını ifade eder. Bunu beyanla; Bir insan, kendinin ve cümle âlemin nispet varlığının fenasına / yokluğuna arif olmakla, kurban bayramı öncesindeki manevi vücudun“Hafa” mertebesinin remzettiği arefe günü hakikatine ulaşır. Ve arefe gününün hakikatine erişmekle nispet varlığının oluşturduğu gizli şirkten arınan bir kul, manevi vücudun  “ruh” tecellisine mazhar olmakla, vahdeti Hakk’ı zahir / apaçık müşahede ederek kurban bayramının birinci gününü ilmi hakikat idrakiyla kutlar. Sonra vahdetin kesretine / çokluğuna terekki edip yükselmekle, manevi vücudun “nefs” tecellisini müşahede marifetiyle bayramın ikinci gününü marifetullah üzere idrak eder. Ki marifetullah idrakine erişen bir kul’a, bayramın üçüncü gününü remzeden “kalp” mertebesinin kapıları açılır. Ve böyle bir kul Hakk’ı mutlak ve mukayyet tecellilerinde müşahede ederek, bayramın dördüncü gününü ifade eden sırf zat “sırrı”na erişir.Böylece, “hafa” nın remzettiği fena / yokluk “arefe’sine” ulaşan bir kul, Hakk’ın “ruh, nefs, kalp ve sır” olan dört beka tecellileri  mazhariyetiyle yakınlık / kurban bayramını ebediyen kutlar.Ey mümin kardeşim! Kurban kesmenin hakikati ise şöyledir;Kurban kesmek kelimesi, yakini / yakınlığı kesmek demektir. Ki bayramın birinci gününü remzeden vahdet-i “Ruh” müşahedesiyle zahirde hep Hakk’a nazar etmek, rabbimizin “ve kulum bana kendisine farz kıldığım şeyden bana daha sevimli hiçbir şeyle yaklaşmaz,” (Hadisi kutsi) beyanı gereğince kulun, Hakk’ın farz yakınlığına erişmesidir. İşte kurban kesmenin ledduni hikmeti, kulun eriştiği “farz yakınlık” müşahedesinden “kesilerek,” bayramın ikinci gününün remzettiği vahdetin kesreti olan “Nefs” mertebesine yükselip, ilmi hakikatten ilmi marifet “doğuşlarına / teşrikine” (yevmi nahr’den eyyamitteşrike) terakki etmesidir.Ve böyle bir marifetullaha yükselip terakki eden kul, vahdetin kesreti / çokluğu olan halk’ı zahirde apaçık müşahedeyle mazhar olduğu marifet zenginliğini, insanlığa infak edip dağıtarak marifetullahın fakirlerini ve muhtaçlarını irşad edip aydınlatır.      Buna göre; İlmi şeriatta kesilen kurban etinin bir kısmı zenginin kendisi tüketip rızıklanması, bir kısmı zenginin yakınlarıyla birlikte tüketip rızıklanması, bir kısmı da muhtaç ve fakir olanların rızıklannması için üçe taksim olunması gibi; Hafa’ın remzettiği yokluk arefe’sinin ve kurban bayramının dört gününü remzeden ruh, nefs, kalp, sır mazhariyetiyle rabbin bekasına (ebediyetine) ulaşan insanı kâmilin, marifet ve kemalât zenginliğinden evvela kendi rızıklanır. İkinci olarak kâmilin yakın çevresi olan meclisi nasiplenip rızıklanır. Üçüncü olarak ise; Marifetullah irşadına muhtaç olan ilim irfan fakir ve fukarası nasiplenip rızıklanır. Ey mümin kardeşim! Gafil olup ihmâl etme sakın, yeryüzü olan bu imtihan âleminde ne yap ne et Hakk’a yakınlık / kurban bayramının hakikatinden rızıklanan nasiplilerden ol. Ki o zaman sende, her yerde ve her zamanda rabbin bekası ile zevklenip bayram edersin. Vesselam.  Kurban bayramının ledduni hikmeti yönüyle değerlendirilmesi hatalarıyla beraber tamamlandı. Allah her şeyi en iyi bilendir. Velhamdülillâhirrabbilâlemin  ,


Nejdet Şahin
11- Ekim 2012              
       Salihli 

9 Temmuz 2017 Pazar

Nejdet ŞAHİN’in 1998 yılında HAC dönüşü, zamanın başbakanına, içişleri bakanına genelkurmay başkanına ve devlet büyüklerine gönderdiği mektup.

                 DEĞERLİ BÜYÜĞÜM
         Allah’a şükürler olsun ki İslam’ın beş şartından biri olan Hac emrini yerine getirdim. Yüce tanrıya ne kadar şükür etsek azdır ki büyük Türk milletinin bağrından her zamanda olduğu gibi zamanımızda da Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Atay gibi daha nice ilim adamları çıktı da onların yüzünden bu mubarek milletimiz bin ikiyüz elli yıldır şerefli bir şekilde sancağını taşıdığı yüce İslam dinimizin vahye ve peygamber efendimizin yüce ahlâkına dayanan gerçeğiyle yeniden tanıştı.

        Bu gerçek ilim adamlarının gayret, ikaz ve irşadlarıyla Hac ibadetinin üç günde yüzlerce kişinin ölümü pahasına mevcut uygulamadaki gibi olmayıp, Şevval, zilkade ve zilhicce aylarında yapılabileceğini öğrendim. Yaptığım kendi çapımdaki araştırmalarda gördüm ki bu aylarda HAC emrini yerine getirmemek için hiçbir engel yok. Tek bir engel var o da, yüce dinimizi her konuda ibadetin her türlüsünde istismar edip ticari, siyasi, sosyal çıkarları için alet eden resmi veya gayrı resmi sözde din adamlarıdır.
         Bu sözde din adamları aralarında sanki gizli bir ittifak oluşturmuşlar da, Kuran’ın bu açık hükmünün emrinin uygulanmaması  için müthiş bir gayret ve enerji sarf ediyorlar. Ve doğru yol üzerine oturup her yıl yüzlerce binlerce Hacının ölmesine sakatlanmasına zemin hazırlıyorlar. Yazık, çok yazık.
          Asıl olarak iki günde teferruatlarıyla beş günde yapılıp biten bu HAC ibadetini aylarca süren eziyet ve işkence haline getirip, o mubarek beytullah aşıklarını soyup soğana çeviriyorlar. Ve aynı zamanda CUMHURİYET, DEVLET, ATATÜRK ve yüce Türk milletinin düşmanlarının pervasızca icra ettikleri probaganda ve seminerlerine kasıtlı bir şekilde muhatap ediyorlar.
         Bu konuda o kadar başarılı oluyorlar ki, yalnız Türk Hacılarını değil çeşitli İslam ülkelerinden gelen Hacılar da bu probagandaya tutuluyorlar.Ve Türkiye cumhuriyetini sanki gâvur devlet, devletimizin şerefli kurucularını başta aziz ATATÜRK’ümüz olmak üzere gayrı müslim olarak tanıtıyorlar. Dehşet bir şey.
        Batı sahradan gelmiş bir Hacı ile kısa bir diyaloğum oldu: Bu şahısa ATATÜRK’ün ve Türk ordusunun müslüman olduğunu, yüce ATATÜRK’ün son nefesininin <Ve aleykümesselam> olduğunu söylediğimde şaşırdı. Ve yanındaki arkadaşına: Bak bu kardeşimiz ATATÜRK ve askeriyenin müslüman olduğunu söylüyor dedi. Ve memnun bir şekilde ayrıldık.
       Şu anda bu mubarek beldeleri işgal eden yönetim, bu ihanet şebekelerine yardım ediyor, her türlü ortamı sağlıyor. Büyük bir tezgah kurulmuş ve çalışıyor. Beytullah aşıklarının beynini kirletiyorlar, Cumhuriyet ve ATATÜRK düşmanı yapıyorlar.
      Kanaatim odur ki, Hac organizesi yapan firmaların Suudi Arabistandaki temsilci, rehber ve görevlileri firmaları tarafından bilinçli olarak Cumhuriyet ve ATATÜRK düşmanı kimselerden seçiliyor. Bu görevililer her fırsatı değerlendirip zehirlerini akıtıyorlar. Kabile yönetiminin beceriksizliğinden dolayı meydana gelen aksaklık ve zulmü akıl almaz bir şekilde tevil ederek Türkiye Cumhuriyetine mâl ediyorlar.
     Ben yıllarca küçük esnaf olarak serbest ticaretle meşgul olmuş, ilkokul mezunu S.S.K. emeklisiyim. Türk milletinin mensubu olmaktan gurur duyuyor ve yüce tanrının bir lûtfu olarak görüyorum. Milletimin ve askerimin adının Hz. Peygamber efendimizin adıyla anılmasını kutsal bir tecelli olarak değerlendiriyor ve şeref duyuyorum.
    Yıllardır yaptığım kendi çapımdaki araştırmalar okuduğum dini ve ilmi eserler başta Kuran olmak üzere, okudukça yüce ATATÜRK’ün büyüklüğünü, görüş ve devrimlerinin ne kadar isabetli oluşunu ve Cumhuriyetin ne kadar doğru bir sistem olduğu gerçeğine götürdü.
    Gerçek o ki; Hz. Peygamber efendimizin tebliğ ettiği vaz ettiği sistem yönetim Cumhuriyettir. Bu gerçeği büyük ATATÜRK Nutuk’ta; Hilafetin kaldırılmasıyla ilgili olarak mecliste yaptığı konuşmada söylüyor. O muazzam ifadeyle tesbitle halifeliğin olamıyacağını, Kuran ve peygamber efendimizin Cumhuriyet emrettiğini söylüyor.
     Bu anlayışla Cumhuriyeti kollamak ve ona hizmeti asli bir görev kabul ediyorum. Yirmi dört saatimin önemli bir bölümünü etrafıma Cumnuriyetin faziletini anlatmak ve düşmanlarının gerçek yüzlerini teşhir etmekle geçmektedir.
       24- 1- 1998 ve 7- 2- 1998 tarihleri arasında yapmış olduğum HAC ibadeti esnasında gördüklerimin ve yaptığım tesbitlerin kısa bir özetini siz büyüklerime yazmayı bildirmeyi KUVVAYI MİLLİYE’ye bir tas ayran vermek şuuruyla görev bildim. Bilgilerinize arz ederim.
                                                                                 12- 3- 1998

                                                                               NEJDET ŞAHİN            




21 Haziran 2017 Çarşamba

İsmi ne şeker, ne Ramazan olan FİTRE BAYRAMI ve FİTRE sadakasının hikmeti

      Yarattıkları içinde sadece insana Hakk’a vuslat / kavuşma fıtratını lütuf ve ihsan eden Allaha hamdolsun. Resulu Muhammed (sav) ve ehli beyte selam olsun, Rabbim bizleri onların meclisinden mahrum etmesin.  
      Fitre veya fıtır olarak ifade olunan fitre sadakasını vermek, Fitre bayramını idrâk etmek vacip ibadetlerdendir. Fitre sadakasını vermek ve fitre bayramı namazını kılıp bayramı kutlamayı beyanla Cenab-ı Hak Kuran’da; “Nefsini/benliğini temizleyip/arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbini zikretmiş ve namazı kılmıştır o.” (Ala,14-15) buyurur. Ki, bu ayetler fitre sadakası ile temizlenen kulun felâh ve kurtuluşa ulaşma sevinci ile neşelenerek, zikrullah mazhariyetiyle bayram namazını kılmalarını ifade eder.
      Fitre bayramı; Bu yeryüzü âlemine doğmakla/doğuşla alâkalı bir bayram olup, halk arasında şeker ya da Ramazan bayramı olarak adlandırılır. Ki, bu bayramı şeker veya ramazan isimleriyle ifade etmek yanlıştır. Çünkü oruç aylık ibadettir ve ramazan oruç ayıdır. Nasıl ki günün beş vakti ile namaz kayıtlı ise, ömür vakti ile hac kayıtlı ise, yıl vakti ile zekât kayıtlı ise, oruçta Ramazan ayı vakti ile kayıtlı bir ibadettir. Bu sebepten ramazan ayı bayram ayı değil, oruç ayıdır.
      Bu itibarla hicri takvimin on iki ayından birisi olan ramazan ayının girmesi ile gündüz, yani imsak ile iftar arasında özrü olmayan her mümin’in, ister o gün niyet etsin isterse niyet etmesin oruç tutması farzdır. Çünkü ayla kayıtlı olan bir ibadet, günlük niyetlerle sıhhat bulmaz. Yani günlük niyet aylık ibadet olan orucu bağlamadığından, ramazan ayı içerisinde bir mümin eğer özrü olmadan o gün oruç tutmaya niyet etmedim diye yiyip içerse haram işlemiş olur.
      Hicri takvime göre ramazan ayı, arefe günü akşam namazının vaktinin girmesiyle biter. Ve akşam namazıyla yeni ay olan şevval ayına girilir. Bu itibarla eğer bayram ay ismi ile ifade edilecekse, şevval ismi ile ifade etmek icap eder.
Velhasıl, fitre bayramını hemen oruç ayı ramazanın arkasından gelen ayın başında olmasından dolayı Ramazan bayramı, bayramlarda tatlı yenilmesinden dolayı şeker bayramı olarak ifade edilmesi çok ucuz, yüzeysel ve tefekkürden mahrum tutarsız bir anlayıştır. Bu tutarsız anlayış, bayramların ledduni hikmetinden gaflet ve cahil olunmasının beyanıdır.
      Şeriata göre Fitre bayramı, fitre sadakasını verdikten sonra kutlanılan bir bayram olduğu için, fitre sadakasının muhakkak bayram namazından önce verilmesi gerekir. Fitre /  Fıtır, bu yeryüzü âlemine doğup ta hayatta olmak anlamını ifade ettiğinden, fitre hayatta olup yaşayan bir insanın vücudunun sadakasıdır. Bundan dolayı bu yeryüzü âlemine doğan bir günlük bebeğin dahi fitre sadakası verilir. Yani fitre sadakası fakir veya zengin, bu âlemde hayatta olup yaşayan herkesin vermekle yükümlü olduğu vücut varlığının sadakasıdır.                 
      Bazıları, yüzeysel basit ve tefekkürden mahrum bir mukayase ile fitre sadakasını, zekattaki gibi zenginlik sınırına ulaşan zenginler tarafından verilmesi gerektiğini söyleseler de bu doğru değildir. Çünkü bu âleme doğmuş ve bu yeryüzünde yaşayan bir kimsenin, yaşamasının bedeli olan bir sadaka olduğu için fitre, zengin olsun olmasın hayatta olup yaşayan herkes tarafından az veya çok yaşamasının bedeli niyetiyle, nakit veya ayni olarak verilir. Bu sebepten çocukların hatta yeni doğmuş bir günlük bebeğin dahi fitresi verilir. Bu itibarla fitre sadakasının hesaplanması, zekâttaki zenginlik hesabı gibi olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın bir kimseye verdiği vücudunun hacmi ile eş değerdeki bir topraktan elde edilecek arpa, buğday veya üzüm hurma vb. mahsul ile ölçülerek yapılır.
      Mesela, yaklaşık bir insan bedeni kadar topraktan elde edilecek arpa buğday, o zamanın fiyatları ile kaç para ederse o fiyat, o yılın fitre bedeli olur. Ki, bu hesaplamaya göre bir insan vücudu kadar topraktan, yaklaşık 2,9 kg arpa, 1.5 kg buğday, 2.9 kg üzüm ve hurma elde edilebilir kabul edildiği için, bu miktarlardaki arpanın, buğdayın, üzümün, hurmanın vb. mahsulün o zamanın fiyatlarıyla kaç para ederse, bu para arpaya buğdaya vb. mahsule göre verilecek o yılki fitre bedelini oluşturur. Fakat her infakta olduğu gibi bu hesaplamalarla sınırlı kalınmayıp, istenilen oranda daha kıymetli mahsuller ölçü alınarak daha fazla da verilebilir.
      Bu itibarla fitre sadakası; yaşayan bir kulun vücut varlığının sadakası olup, zenginler tarafından fazla fazla verilebildiği gibi, fakir muhtaç olan müminlerin de bir zeytin tanesi de olsa, bir bardak su da olsa fitre niyeti ile muhakkak vermeleri gereken bir sadakadır.
      Buna göre bu sadakayı bayram namazından önce veren zengin veya fakir her mümin, bayram namazını kılarak herkesle bayramlaşarak üç gün bayram neşesi ile tatlı yer tatlı konuşur. Büyüklerin elini öperek onları ziyaret eder, küçüklere bahşişler verilerek büyük küçük cümle müminler bayram sevincini paylaşırlar. Bu sevinci ifadeyle yeni elbiseler giyilerek, şarkıların türkülerin neşeli olanları ve oyun havaları söylenerek oyunlar oynanır. Hatta bazı Türk yurtlarında özellikle Türkistan ana yurdundaki bayram kutlamalarında, cami’lerin mescit’lerin üstüne ve duvarlarına davul zurnalar yerleştirilir. Ve bayram namazı kılındıktan hemen sonra bu davul ve zurnalar eşliğinde tüm cemaat oyun oynayarak camiden çıkarlar. Ve cami avlusunda herkes oyunlar oynayarak bayramın ruhaniyetine uygun kutlamalar yaparak bayramlaşılır. Vesselam.
Buraya kadar bahsettiklerimiz fitre sadakasının ve bayramının şeriat yönüne, yani zahirine ait değerlendirmelerdir.
      Fıtır sadakası ve bayramı, mana yönü ile değerlendirildiğinde ise, birçok hikmetler ve ledduni sırlar içerir: Bunu beyanla Hz. Resulullah (sav) Efendimiz’in İbni Abbas’a “Vücudunu kayırma” demesi üzerine, İbn-i Abbas; “Ya Resûlullah, vücudum kusur mudur?” dedi. Resûlullah Efendimiz de cevaben; “Vücut günahı hiçbir günahla mukayese olunmayan bir günahtır.” buyurmuştur. Ki, bu hadisi şerifte ifade edilen vücut, et ve kemikten ibaret olan insan bedeni değildir. Bu vücut; Kulun cehaletle var olduğunu zannederek kendine nispet ettiği ve gizli şirk olan vücudu varlığıdır. Bunu ifade ile Hz. Resulullah Efendimiz; “Ben ümmetimin açık şirkinden değil gizli şirkinden korkarım.”  buyurmuştur.
      Buna göre; leddun-i yönüyle fitre sadakası, kulun “vücut günahı” olan “gizli şirk” ten temizlenmesini ve arınmasını ifade eder. Bu sebepten fitre bayramı namazında imamlar Fatiha’dan sonra, zammı süre olarak genellikle “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) ayeti veya benzeri ayetleri okurlar.
      İşte bu temizlik ve arınma, zahiri olarak yani şeriata göre sadaka verilerek yapılır. Ve sadakalar kulun bedenini ve malını temizler, fakat kul’un gizli şirk pisliğini temizleyemez. Bunu beyanla Kuran’da; “…müşrikler pistir…” (Tevbe, 28) buyrulur. Ki Şirk pisliği, aynı zamanda Kuranı Kerim’deki; “Allah kendisine ortak/şirk koşulmasını affetmez” (Nisa-48-116) ifadesinde olduğu gibi, affedilmeyen bir günahtır. Ve affedilmeyen günah olan şirk için yine kuranın “…Allah’a şirk koşma, çünkü Allah’a şirk koşmak, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lukman, 13) beyanından anlaşıldığı gibi büyük zulümdür. İşte hiçbir günahla mukayese olunmayan vücut günahı, büyük zulüm, affedilmeyen günah ve pislik olan şirk’ten kulun temizlenip arınmasının çaresi tevhittir. Ve Hadisi şerifte buyrulduğu gibi, nasıl açık ve gizli olmakla şirk iki kısım ise, tevhit te şeriat tevhidi ve tevhidi hakiki olmak üzere iki kısımdır.
      Buna göre şeriat tevhidi, kelimeyi tevhidi kalbi ile tasdik edip dil ile söylemekten ibarettir. Ki bir kimse, “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah / Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.” kelimesini kalbiyle tasdik edip dili ile söylemekle açık şirkten (müşriklikten) arınır. Ve şeriat tevhidine girerek, gayrı Müslimlikten (İslam dışılıktan) kurtularak, İslam dininin mümini olur. Bunu ifade ile Cenab-ı Hak, Şeriat tevhidinin dışında kalmış olan ehli kitaba, yani Hırıstiyan ve Yahudilere hitaben; “De ki ey ehli kitap sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze/kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi rab’ler edinmeye-lim” (Ali İmran, 64) buyurur ki, bu ayetin muhtevası tevhittir. Çünkü ehli kitap ve müşrikler Hz. Resulullah’a iman etmediklerinden, yani “Muhammeden Resulullah- Muhammed Allah’ın elçisidir.” demedikleri için, hatem / son peygamber olan Hz Muhammed’in (sav) tebliğindeki tevhit’ten mahrum kalıp, “la ilahe illallah–Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyemiyorlar. Ve onlar Allah’ı beşer’e yani insana benzettiği için, Allah’a açıkça şirk koşuyor ve müşrik oluyorlar. Bunu ifade ile Kuranda; “Yahudiler Üzeyir Allah’ın oğludur dediler, Hıristiyanlarda Mesih, Allah’ın oğludur dediler…” (Tevbe, 30) buyrulur.
      İşte böyle açık şirk ehli olan gayrı Müslim (İslam dışı) müşrikler, “…Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah‘ı bırakıp ta birbirimizi Rabb’ler edinmeyelim…” (Ali İmran, 64) Kur’an-ı Kerim’in davetine uyarlarsa, onlarda Hz Muhammed’in tebliğine uymuş olup “Lailahe illallah Muhammeden Resulullah” ikrarı ile tevhit dininin mümini olurlar. Ve açık şirkten kurtulup, şeriat’ın tevhidine dâhil olurlar.
      Böyle şeriat tevhidine dâhil olup ta açık şirkten arınan bir kul, gizli şirkten ise kurtulmuş olmaz. Kul’un gizli şirkten kurtulması için, tevhidin hakikatine daim zikir uyanıklığı ve meratibi ilahi olan tevhit makamları müşahedesi ile ulaşması gerekir. Ki, ancak o zaman kul tevhidi hakiki irfanı ile gizli şirk’ten arınıp kurtulur. 
      Vücut günahı olan gizli şirkten kul’u temizleyerek kurtaran tevhidi hakikiyi ifadeyle Hz Peygamber Efendimiz; ''El fakr’u fahri, el fakru fahri, el fakru fahri /  fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır, fakirlik benim iftiharımdır.” buyurmuştur ki, bu hadisi şerifte beyan edilen fakirlik, mal mülk fakirliği değildir. Çünkü Hz. Resulullah (sav) maddi yönden zengin bir kimse idi ve ticarat yapan bir tüccardı. Hiç fakir kimse sermayesi olmadan tüccarlık yapabilir mi? Yapamaz. Ayrıca Kuran’da; “Seni fakir buldu da zengin etmedi mi?” (Duha, 8) beyanı vardır. Pir Seyit Muhammed Nur Hz; “Resulullah efendimiz için, bazı kimseler madden fakirdi, yok hasırda yatardı, ekmek bulur katık bulamazdı derler. Bunların hepsi uydurma, yalan olup Hz. Peygambere iftiradır.” diyor. Velhasıl Hz. Resulullah Efendimize madden fakirdi demek, yukarıdaki ayeti inkar etmek olur ki, Hz. Peygamberin iftihar ettiği fakirlik, tevhidi hakikinin fenafillah keşfi irfanıyla, gizli şirk ve vücut günahı olan nispet varlığının fenası / yokluğu olan fakirliktir.                 
      Bu fakirliği Hz. Resulullah’ın üç defa tekrar etmesi ise, nisbet varlığın üç tesir ile kulda gizli şirk oluşturmasındandır.
Bu tesirin birincisi, kulun kendine ve âleme nispet ettiği fiiller yönündendir. İkincisi, kendine ve âleme nispet ettiği sıfatlar yönündendir. Üçüncüsü ise kendine ve âleme nispet ettiği vücut yönündendir. Velhasıl Hz. Resulullah nispet fiilinin, sıfatlarının ve vücudunun olmaması itibarıyla fakirdi ve bu fakirliği ile iftihar etti.
      İşte bir kimse bu varlıklar Hakk’ın iken, cehaletle bunlara sahip çıkıp cümle faaliyette Allah Fail iken ben Fail’im, cümle sıfatta Mefsuf Allah iken, ben Mefsuf’um, cümle varlıkta cenabı Hak Mevcut iken, cehaletle kendi nispetlerini var zannetmesi onun vücut günahıdır. Ve kul’un cehaletle var zannederek işlediği vücut günahını, tevhid-i hakiki irfanı ile fena / yok etmesi, onun ledduni yönden fitre vermesi olup, “gizli şirk” pisliğinden arınıp “Nefsini / benliğini temizleyip / arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Ala, 14) beyanındaki ledduni hikmet gereğince temizlenmesidir. Ve ilmi hakikate göre fitre sadakasının verilmesidir.
      İşte böyle hakikate göre fitre veren bir kul ancak bayram namazının hakikatine ulaşıp, rabbine vuslat neşesi ve zevki ilahi ile zevklenerek bayram eder. Ki böyle irfana mazhar olan arif ve kâmil bir kulun nazarında Hakk’ın hüsnü cemalinden (güzel yüzünden) başka bir müşahede olmaz. Çünkü onun kendi nispet varlığı fena / yok olduğundan o yokluğuyla Hakk’ın mevcuttaki zuhuru müşahedesine erişir. Ve Kuran’ın; “…Siz yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) beyanı mazhariyetiyle o, her nereye baksa Hakk’ın veçhinden / yüzünden başka bir şey görmez. Ve daima rabbin hüsnü cemali (güzel yüzü) müşahedesi ile bayram yapar. Ki bunu ifadeyle Hacı Bayramı Veli Hz;

“El fakru fahri el fakru fahri”
Demedi mi âlemler fahri

Fahrinin zikrin fahrinin zikrin
Mahv u fena da buldu bu gönlüm

Bayramım imdi bayramım imdi
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm diyor.

      Ayrıca Bu bayramın üç gün olması Rabbin vechinin zat, sıfat ve ef’al tecellileriyle kuluna gözükmesinden dolayıdır. Ki, bu üç tecelli müşahedesine ulaşan bir kul, ebediyen cümle âlemlerde rabbini müşahede bayramının neşe ve zevki ile yaşar. Allah her şeyi en iyi bilendir.
      Fitre sadakasının ve bayramının ledduni hikmetin dair açıklama burada hatalarıyla beraber tamamlanmıştır. Fitre sadakasının ve bayramının hakikatine ulaşmayı ihsan etmesi niyazıyla âlemlerin Rabbine hamd, Hz. Muhammed’e (sav) ve evladı resule selam olsun.    
                                                                                      
                                                     
                                                                            Nejdet Şahin
                                 

9 Mayıs 2017 Salı

(6)Tevhid aydınlığı HASAN FEHMİ DİVANI şerhinden seçemeler MELAMİ DERVİŞLERİ kimdir?


Derviş olan Hakk’ı bulur dediler

Gel gönül gel biz de derviş olalım

Dervişlik yolunda kurban olalım



Gel gönül gel biz de derviş olalım

Gel gönül gel biz de Hakk’ı bulalım



Daha evvel ifade edildiği gibi, mektep / okul üçtür:

Birincisi, mekteb-i sübyan, yani ilköğretim ve ayarındaki çocukların okuludur.    

İkincisi mekteb-i medrese, yüksek okul, fakülte gibi meslek okulları vb. dir.

Üçüncüsü ise, mekteb-i irfandır. Mekteb-i irfanda kendimizin ve görünen varlık aleminin, eşyanın içyüzü öğretilir.

Evvelce tekkelerde verilen eğitim mekteb-i irfan eğitimiydi, ki buraya mensup olanlara derviş denilirdi. Sonra tekkeler bu fonksiyonlarını yitirdiler. Mekteb-i irfan öğretiminden uzaklaşıp, birer fitne ve fesat üreten kurumlar haline geldiler. Çok isabetli bir kararla, fitne ve fesat yuvaları haline gelen tekkeler resmen kapatılarak, cahil şeyhlerin mürşit kisvesi ile halktan beşeri ve siyasi menfaat temin etmelerine son verildi. Halbuki tekkeler fonksiyonlarını yitirmeden evvel ilim ve irfan yuvası olup, halka hizmet üretmişlerdir. Dervişler, Hz. Peygamberimizin ahlakı ile ahlaklanmayı gaye edinerek yaşamışlar ve sosyal adaletle hizmetin, en güzel örneklerini sergilemişler ve yaşadıkları toplumun örnek şahsiyetleri olmuşlardır. Verdikleri irfan eğitimiyle tekkelerin bünyesinden Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Ahi Evran, Niyazi Mısri, Pir seyyit Muhammed Nur vb. gibi daha nice kamil insan çıkmıştır. Bunlar ve diğer cümle ehl-i kemalin hepsi de derviş idiler, vesselam.

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerine, fonksiyonlarını yitirmiş fakat faal olan tekke ehli: “Tekkelerin verdiği eğitim tarzı olan perhiz, çile, erbain çıkarmak gibi yüzyıllardır devam eden eğitim metotlarını neden tatbik ettirmiyorsunuz?” diye soruyorlar. Hz. Pir onlara cevaben: “Askerin iki zamanı vardır: Biri sulh zamanıdır, diğeri ise savaş zamanıdır. Sulh zamanında askere; sağa dön, sola dön, selam dur, elbisen düzgün olsun gibi eğitimlerin verildiği zamandır. Savaş zamanında ise, asker böyle şeylerle, yani sağa sola şöyle dön, elbisen ütülü olsun gibi eğitim tarzıyla oyalanmaz. Askere silah verilir, nasıl kullanılacağı öğretilir ve ona düşman gösterilerek cepheye sürülür. Bundan sonrası askerin gayretine, beceri ve kabiliyetine kalmıştır. Ya düşmanı vurup rahat eder ya da düşmanın elinde helak olur.” Demiştir ve devamla “Derviş olan ehl-i zikir ve ehl-i tevhid manevi askerdir. Bu çağda ilimde ve fende çok hızlı gelişmeler olmaktadır ve olacaktır. Hızlı gelişmelerin olduğu bu zaman, manevi asker olan dervişlerin harp zamanı olup, öyle erbain çıkarmak, çile çekmek, post, taç, hırka gibi şeyler ile uğraşılacak bir vakit olmadığı için bu türden uygulamaları iptal edip kaldırdık. Onun için biz ihvanımızı, zikr-i daim ve makamat-ı tevhid irşadıyla teçhiz edip silahlandırıyoruz.” Buyurmuştur. Ki Melami dervişleri, daim zikir silahı ile silahlanıp, ilm-i tevhid irfanıyla teçhiz olup, Hakk’a vuslat kemal ve neşesiyle yaşarlar.

Velhasıl her kim ki, zikr-i daim silahı ile silahlanır da, tevhid-i hakiki marifetine mazhar olursa, o kimse nefs düşmanını yener ve büyük harbi kazanır. Çünkü hadis-i şerifte “Nefisle savaş cihadı ekberdir / büyük harptir.” Buyrulur. Zikr-i daime ve makamat-ı tevhid irfanına aşina olan bir derviş, ilim ve fennin bu kadar geliştiği zamanımızda kendi nefsiyle olan harpte asla şaşırmaz ve yaradılışının yüce gayesine ulaşarak, Hakk’a kavuşur ve kamil bir insan olur.

Bu itibarla zamanımızda artık tekkelerin ve zaviyelerin fonksiyonları kalmamıştır. ‘Eski tekke geleneğini devam ettiriyoruz’ diyen ve ‘Biz şucuyuz - bucuyuz, filanca geçmiş mürşid-i kamilin yoludur yolumuz.’ diyerek, geçmişteki ehl-i kemalin isimlerini kullanıp, onların adlarının itibar ve şöhretinin arkasına saklanarak, mevcudiyetlerini devam ettiren tarikat ve cemaatlerdeki eğitim ve öğretim; kişiyi, insan-ı kamil mertebesine götürüp ulaştıracak olan daim zikir ve makamat-ı tevhid irfan ve kemalatından mahrumdur. Müntesiplerinin kemale ulaşmalarının önünde engeldirler. Yani kulun yaradılışının gayesine ulaşmasında onu, eski tekke metotları olan tesbihat, kılık, şekil, suret vb. ile oyaladıklarından, insan-ı kamil yolunun, yol kesicileridirler.

Kur’an-ı Kerim’de “Öyle erler vardır ki, ne bir ticaret ne bir alışveriş, onları Allah’ın zikrinden, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoymaz.” (Nur, 37) Buyrulduğu gibi Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri ise: “İki ayaklı bir tekke olunuz.” diyor. Ki ayette de açıkça beyan edildiği gibi, ticaret, alışveriş vb. gibi beşeri aktivitenizi aksatmadan, zikr-i daimle ve tevhid mertebelerinin müşahedesiyle iki ayaklı tekke olarak yaşayın demektir.

Velhasıl zamanımızda Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında zahir olan Meslek-i Resul-ü Melami irfanından nasiplenmiş ve Melami dervişi olarak bilinen ehl-i irfan ve ehl-i kemalden her biri, iki ayaklı bir tekkedirler. Bunlardan her biri, daim zikir ve tevhidin hakikatinin keşfi ile aydınlanmış olup, içinde yaşadıkları toplumun örfüne uygun hareket eden bir yaşantıya sahiptirler. Gerek düğün-dernek vb. cemiyetleri, gerekse günlük yaşantıları, içinde yaşadıkları toplumun meşru yaşantısının aynıdır. Giyim ve kuşamları ahlâka uygun, Allah’ın emir ve yasaklarına ters düşmeden, bu gün içinde bulundukları toplumun genel kabulleri olan giyim ve kıyafetlerdir.

Hz. Pir “İçerisinde yaşadığınız toplumun aydınlarının kıyafeti ne ise, o kıyafet sizin kıyafetinizdir, o kıyafeti tertemiz giyin.” buyurmuştur. İşte bugünkü aydın insanların kıyafeti ne ise, Melami dervişlerinin kıyafeti de odur.

Melamiler, devletine ve cumhuriyet sistemine bağlı olup, cumhuriyet sistemini, Kur’an’ın emri ve Hz. Peygamber Efendimizin mirası olarak kabul ederler. Cumhuriyet rejimini Hz. Resulullah’tan sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan’ın uyguladığı ve Hz. Hüseyin’in ve Ehl-i Beyt’in uğrunda şehit olduğu rejim olarak görürler. Kur’an’ın emri ve Hz. Peygamber’in mirası olan cumhuriyeti Muaviye’nin yıkıp kaldırarak, yerine padişahlığı, saltanatı,  yani cahiliye geleneği olan aşiret ve kabile yönetiminin ihya edilmesi olarak kabul ederler.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarını; Muaviye’nin isyan ederek yıktığı cumhuriyet rejimini, Peygamber Efendimiz’den 1300 yıl sonra tekrar ihya edenler (diriltenler) olarak görürler.

Velhasıl vasıflarını ifadede aciz kaldığımız bu günkü zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfanına mazhar olan Melami dervişleri; Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında zahir olan mekteb-i irfana dahil olup, daim zikir ve makamat-ı tevhid keşfiyle Hakk’ı bulmuş ve Hakk’a kavuşmuşlardır.

Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri, kendi gönlünü muhatap ederek bizlere, herkim ki böyle mesleki resulü Melami dervişi olursa, o Hakk’ı bulur diyor ve devamla “Gel gönül, biz de derviş olalım, yani zikr-i daim ve ehl-i tevhid-i hakiki olalım ve böyle bir dervişliğe mazhar olmak için eski cahiliye anlayışlarımızı terk ve kurban edelim.” buyuruyor.



Talibi’yim bunda söylerim diraz

Gelsin o fasıklar etsin itiraz

Bu meclise dahil olamaz kallaş



Gel gönül gel biz de derviş olalım

Gel gönül gel biz de Hakk’ı bulalım



Fasık; bozuk, bozulmuş demektir. Bir kimse hayvaniyet yönü ile yaşayıp da, makam-ı insanı bulmadığı halde arif, kamil bir insan olduğunu söyleyip, böyle bir kimliğe bürünmesi fasıklıktır/bozukluktur. Bunlar, makam-ı insan olan tevhid mertebelerinin irfan ve kemalatına mazhar olmadıkları halde, takliden insan-ı kamil gibi görünürler.

Bazıları da mürşid-i kamilin telkinine muhatap olduğu halde, telkine riayet etmez ve telkini kendi hevasına göre tevil ve tahrib edip, ehl-i kemali taklit ederek, etrafına kamil bir insanmış gibi görüntü vererek halkı irşad edip, mürşitlik yapmaya kalkar. İşte bunların bu hali de, kamilin telkinine ihanet olup, Meslek-i Resul’e kalleşliktir. Halbuki arif ve ehl-i kemal olmak, bilmediğini bilmek ve bilmediğini öğrenmek icap eder. Ehl-i kemalin meclisinden, ancak bilmediğini bilenler istifadelenirler ve terakki edip irfan ve kemalata mazhar olurlar. Ehl-i kemalden olmadığı halde bilgiçlik iddia edenler, kamilin irşadından ve ariflerin meclisinden istifade edemezler. O meclisin ruhaniyetine asla yaklaşamazlar. Bu konuda Hz. Mevlana “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.” Buyurmuştur.

Allah, her şeyi en iyi bilendir.

------------------------------------------------------------



Dervişlik yolu pek hoştur

İki kanatlı bir kuştur

Dahil olmayanlar boştur



Biz değiliz saçlı derviş

Biz değiliz gafil derviş



Tekkeler açık iken, orada İslam’ın batını ve ilm-i tevhid eğitimi yapılır ve tekkede eğitim görenlere, derviş denirdi. Tekkelerden Hz. Mevlana, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Niyazi Mısri, Pir seyyit Muhammed Nur vb. gibi bir çok büyük veliler yetişmiş ve halka hizmet ederek, irşadda bulunmuşlardır. Fakat sonradan tekkeler, ehil olmayan kimselerin eline geçti ve zulüm üreten cehalet yuvaları haline geldiler. Halka ve devlete zarar veren, pislik üreten, ilim ve irfandan uzak hurafe yuvaları oldular ve devlet tarafından haklı olarak isabetli bir kararla kapatıldılar.

20. yüzyıl müceddidi Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri; tekkelerin fonksiyonlarını yitirmesinden sonra, çile çekmek, riyazat (perhiz yapmak), post ve taç mevcudiyetiyle ancak zikrullah yapılabilirliği, posta, taca mutlak bağlılık vb. gibi tekke eğitim sistemini kaldırmıştır. Hz. Pir’in telkininde, daim zikir ve makamat-ı tevhidin müşahedesi vardır. Yani hayatın akışını, kulun beşeri aktivitesini engellemeden, her nefeste zikrullah uyanıklığıyla Rabbin mevcuttaki müşahedesidir. Onun için Hz. Pir Efendimiz “İki ayaklı tekke olun.” diye vasiyet etmiştir.

Melami dervişleri, özel kılık ve kıyafet giymedikleri gibi, saç ve sakalla uğraşmazlar. İçinde yaşadıkları toplumun, o zamanki kılık ve kıyafetinden başka kıyafet giymezler. Hz. Pir “İçerisinde yaşadığınız toplumdaki aydınların kıyafeti her ne ise, sizin kıyafetiniz odur.” buyurmuştur ki, bugünkü aydının kıyafeti erkek ise takım elbise, kravat veya spor kıyafet vb. dir. Kadın ise, medeni toplumun çoğunluk olarak kabul ettiği, ahlâk ve örfe uyan kıyafetidir. Başındaki örtü yok şöyle bağlanacak, yok böyle saçın görünmeyecek, yok kara çarşaf vb. ile örtünmezler, sıradan herhangi bir kadının başını örtmesi veya giyinmesi ne ise onların kıyafetleri odur.

Velhasıl Melami dervişleri, iman ve itikatta fenafillaha ulaşmayı, muamelat ve ahlakta ise Kur’an’ın emir ve yasaklarına kesinlikle riayetle beraber, ahkam-ı şeriata uymayı ve Hz. Peygamber Efendimizin ahlakı ile ahlaklanmayı gaye edinmiş olan, ehl-i hakikat ve ehl-i kemaldir.

Bu itibarla Fehmi Efendi Hazretleri ‘Biz öyle saçla, sakalla, kılık ve kıyafet düzmekle uğraşıp adı derviş olanlar gibi değiliz. Batınımız zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfanı olup, zahirimiz ise Kur'an emir ve yasağı olan ahlak-ı Resuldür. Biz zikr-i daim ve ahlakı resul iki kanatlarıyla ruh göğünde uçan bir kuşuz diyor. Ve böyle bir irfana mazhar olmadıkları halde kendini derviş zannedenler gibi gafil derviş değiliz’, buyuruyor.



Dervişin hırkası ulu

Hep cepleri irfan dolu

Onlardır cennetin gülü

                   

Biz değiliz saçlı derviş

Biz değiliz gafil derviş



Dervişlik, Hz. Ademden beri her zamanda ilm-i şeriat, ilm-i tarikat, ilm-i hakikat ve ilm-i marifet kemalatıyla, her peygamber ve insan-ı kamil ile var olmuştur. Ki, dervişlerin irfaniyeti bu ilimlere arif olmalarıyla hasıl olur. Yoksa ben falanca geçmiş büyüğün adı ile anılan yoldayım, fişmanca büyüğün dediği sakal, cüppe, kılık ve kıyafeti giyiyorum demekle derviş olunmadığı gibi; ben soydan atadan, dededen aleviyim, melamiyim, nakşiyim, mevleviyim, bektaşiyim, halvetiyim vb. gibiyim demekle de derviş olunmaz.

 Ahkam-ı şeriata riayetle beraber ilm-i tarikatın, ilm-i hakikatin ve ilm-i marifetin kemalatı her kimde varsa, adı sanı, soyu sopu ne olursa olsun o kimse, derviştir. Böyle bir kul, her zamanda var olan dervişlik marifet ve kemalatının o günkü mazharıdır ve onun gönül cebi, bu mazhariyetle ilim ve irfanla doludur, vesselam. ‘Dervişler cennetin gülüdür’ sözü ise; dervişler manen evlad-ı Resul olduklarından, onlarda hasıl olan Muhammedi kulluk ile irfan cennetleri onların mekanı olup, orada zevklenirler, demektir. Allahualem.
----------------------------------------------------------

18 Mart 2017 Cumartesi

Tevhid aydınlığı HASAN FEHMİ DİVANI şerhinden/açıklamasından seçmeler (5)


Tac ile hırka giyip suret düzeni sevmezem

Tac-ı nurani olup beka bulanı severim



Eskiden tekkelerde özel kıyafetler giyerlerdi. Şeyhler taç giyer, tahtta, postta vb. yerlerde otururdu. Müritler ise, o tekkeye mahsus olan ve oraya aidiyetlerini ifade edip belirten kıyafetler giyerlerdi. Bugün dahi bazı tarikatlar ve cemaatler bu uygulamayı devam ettiriyorlar. Özel kıyafetler giyiyorlar, sarık sarıyor, taç giyip posta çıkıp şeyhlik mürşitlik yapıyorlar. Bu tavır ve hallerini de sanki bir kemalat ve marifetmiş gibi etraflarına, ilgi alanlarına teşhir edip gösteriyorlar. Mensubu oldukları tarikat ve cemaate aidiyetlerini belirten, adeta tek tip üniforma gibi kıyafetler giyip, kendilerini bu kıyafetlerle teşhir ediyorlar.

Bunlar, İslam ahlâkına uygun ve toplumun genel kabulü olan kılık ve kıyafetleri de giymeyip, halk içinde tefrika, yani ayrımcılık yapıyorlar. Bu yaptıklarını, bir de imanımızın gereği gibi ifadeler kullanarak, kendilerini dindar, dinine ne kadar düşkünmüş gibi gösteriyorlar. Bu ve benzeri anlayış ve faaliyetlerin hiç biri kemalat değildir. Kamil, olgun bir Müslüman, İslam ahlâkına uygun ve içinde yaşadığı toplumun genel kabulleri olan kılık, kıyafetleri giyerek avret yerlerini, cinsiyet azalarını örter. Eğer halkın genel kabulü, ekvatora yakın ülkelerindeki gibi peştamal sarmaksa onunla örtünür; takım elbise giymekse onu giyer, kutuplarda ise o halkın giydiği kürk kıyafetleri giyer, vesselam.

Kamil, olgun bir mümin, suret düzmekte kemalat aramaz. Ehli kemalin tacı, irfan ve kemalatıdır. Muhammedi ahlak ise, onların hâl ve tavırlardır. Onlar Hakk’a vuslat bekasıyla, yani ölümsüzlükle şereflenenlerdir. Bu itibarla, Fehmi Efendi Hazretleri “Taç ve hırka ile, yani şekil-suret düzmekle, kılık kıyafetle uğraşanları sevmem, meratib-i tevhid irfanıyla aydınlanıp nurlanmış ve bekabillah, yani Allah’a vuslatla ölümsüzlük bulanı severim.” diyor.







Ruz u şeb esma ile şaşkın olanı sevmezem

Ol müsemmadan haberi var olanı severim



Ruz u şeb esma ile şaşkın olmak; sabah, akşam Allah’ın isimlerinden bazı isimleri ve salâvatları günde üç yüz, beş yüz defa gibi sayı ve adetle söyleyip tespih çekmektir. Böyle tespih çekmeler, adı sanı ne olursa olsun, bugün dahi birçok tarikat ve cemaatlerde devam etmektedir.

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında tasnif olup açığa çıkan Meslek-i Resul-ü Melami’deki zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfanından habersiz olan cümle tarikat ve cemaatlerde; ufak tefek değişikliklerle bu uygulamalar halen vardır ve devam etmektedir. Yani adetle sayıyla esma-yı hüsnadan(Allah’ın güzel isimlerinden)bazı isimleri tespih ile anarlar ve bunu da, kulu kemale ulaştıracak olan zikrullah olduğunu zannederler.

Bu, Kuran’da beyan olan ve Allah’ın kullardan yapmasını istediği zikr-i daim değildir. Kuran’da “Bilmediklerinizi size öğreten Allah’ı, size öğrettiği gibi zikredin.” (Bakara, 239) Buyrulur. Zikrullah, Kur’an’ın emri olup; nasıllığını ve niceliğini her mürşidin bilmediği, ancak meslek-i Resul’ün irşadından nasiplenmiş olan mürşid-i kamilin, Kuran’ın denetiminde, vahiyle çelişmeden tarif ettiği daim zikirdir. İşte kulu kemale ulaştıracak olan zikrullah, bu daim zikirdir.

Eskiden tekkelerde herkese ilm-i tevhid-i hakiki eğitimi verme imkanı olmadığından, tekkenin kapasitesine göre talipler alınıp kabul edilirdi. Fakat tekkelere müracaat çok fazla olduğu için, müracaat edenleri elemeye, imtihana tabi tutarlardı. Bu elemeden maksat, hem müracaat edenlerden samimi olanları tespit, hem de sayıyı kapasiteye göre azaltmaktı. İşte bu tesbihat, yani Allah’ın isimlerinden bazılarını sayı ve adetle çekip anmak, o zaman eleme metodu olarak uygulanırdı ki, fazla ibadetler de yaptırılırdı. İşte bunlara dayanan dayanır, dayanamayanlar memleketlerine geri dönerlerdi. Sabır ve sebat edip kalanlara ise, tekkenin gerçek eğitimi olan daim zikir ve makamat-ı tevhid telkin ve tarif edilirdi.

İşte, tekkeye gidip de oranın gerçek eğitimi olan daim zikir ve makamat-ı tevhid irşadına mazhar olamadan, memleketlerine geri dönenler; kendilerine eleme ve imtihan amacıyla, adetle, üç yüz, beş yüz, bin, iki bin her ne kadarsa, çektirilen bu tesbihatları ve fazladan yaptırılan ibadetleri, o tekkenin gerçek eğitimi olarak algılayıp, bu tesbihat ve fazla yapılan ibadetleri memleketlerinde de devam ettirerek, başkalarına da öğretirlerdi. Yani ben falanca tekkenin mürşidine gidip biat ettim, onun dersi budur deyip, bu virdleri ve dersleri o mürşidin gerçek irşadı zannederek devam ederlerdi. İşte bu gün dahi devam ettirilen bu usuller, nakıs / eksik yani kamil olmayan, fakat mürşitlik yapan kimseler tarafından, geçmiş meşhur velilerin isim, ünvan ve popülaritesi kullanılarak, biz falanca geçmiş büyüğün yolundayız, diyerek devam ettiriliyor. Yani Hz. Mevlana’nın Yunus’un, Hacı Bektaş Veli’nin, Bahaeddin Nakşibend’in, Muhiddin Arabi’nin, Hacı Bayram Veli gibi kamil insanların isimleri kullanılarak, bu tesbihatlar ve fazla ibadetler devam ettiriliyor.

İşte her kim ki, böyle kamil olmayan nakıs bir mürşide varırsa, ona da bu tesbihatlar, yani esmalar şu kadar bu kadar çektirilir ve bunlar kulluğun marifet ve kemalatıymış gibi ona empoze edilir. Eğer mürit, kendisine yapması söylenen fazla ibadetleri ve esmaları yapar da, bende bir gelişme olmadı derse, fazladan yaptırılan ibadetleri ve tesbihatı arttırırlar, sonra tekrar arttırırlar ve mürit bunları yapamayacak hale gelir. O zaman da, sen bunları yapsaydın gelişirdin, olgunlaşırdın derler. O mürit de, ben derslerimi yapamadım, yapsaydım bende kemalat hasıl olurdu anlayış ve evhamına kapılarak yaşar. Kamil olmayan o mürşidi, cemaati terk edemez. Ömrü nakıs, kamil olmayan şeyhten, mürşidden nazar, himmet beklemekle geçer. Böyle bir mürit, hayatın akışı içinde bir iyiliğe muhatap olursa bunun, şeyhinin himmet veya nazarıyla olduğu ona ima edilir veya doğrudan söylenir. Yine mürit hayatın akışı içinde her hangi bir olumsuzluğa, kötülüğe muhatap olursa, bunun şeyhine sadakatsizliğinden olduğu ona söylenir veya ima edilir.

Velhasıl, nakıs, kamil olmayan bir mürşide mürit olup, gece gündüz sayıyla tesbihat ve fazla ibadetle meşgul olanlar, halkiyetinin, yani yaradılışının gayesi olan kulluğun kemal ve marifetini bulamaz, şaşırmış bir şekilde yaşarlar. Böyle bir kimsenin vehim ve zanları ona engel, perde olur ve gerçek kamil mürşidi arayıp bulmaktan ve onun daim zikir ve makamat-ı tevhid marifetiyle olan irşadından mahrum kalır.

Bunu ifadeyle; “Gece gündüz esma çekip de, bu halini bir marifet zanneden şaşırmış kimseyi ben sevmem. Zikr-i daimle makamat-ı tevhid irfanına ulaşıp, cümle esmaların müsemması olan makam-ı uluhiyetten haberdar olup, Hakk’a vasıl olanı severim.” buyruluyor.

   

Dört duvar içinde halvet eyleyeni sevmezem

Dost ile cilvette halvet eyleyeni severim



Daha evvelki beyitlerin açıklamasında geçtiği gibi, eskiden tekkelerde verilen eğitim metotlarından biri de halvettir. Yani müridi hücreye, dört duvar arasına kapatırlar ve perhiz yaptırırlardı ki, buna halvet denirdi.

İşte bu ve benzeri eski tekke geleneklerini kaldıran Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri: “Yirminci yüzyıl ilimde, fende çok gelişmelerin olacağı asırdır.” buyurarak; böyle çile çekip, halvete kapanmak gibi eğitim metotlarını kaldırmış ve salike doğrudan zikr-i daim ve makamat-ı tevhidi telkin etmiştir. Her kim ki, Pir Seyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında tasnifi ve tarifi açığa çıkmış olan meslek-i Resul’e dahil olursa, ancak o kimse, zikr-i daim uyanıklılığına kavuşabilir ve tevhid mertebelerinin irfanıyla, kendinde ve her yerde mevcut olan Hakk’a arif ve vasıl olur. İşte daim zikir ve tevhid-i hakiki irfanına ulaşan bir kulun halveti, cümle halk ve eşyada Hak’tan gayrı görmemesidir. Cilveti ise, Hakk’ın tecellilerinin müşahedesiyle neşelenip coşmasıdır. Niyazi Mısri Hazretlerinin;



Halvetten ettim rıhleti

Kesrette buldum vahdeti,

Pazarda kurdum halveti,

Ruz-u şebim iyd u berat



buyurduğu gibidir. Niyazi Mısri Hazretleri: ‘Dört duvar arasında bir hücrede yapılan halvetten kaçtım, ben kesrette / çoklukta vahdeti, yani halkta Hakk’ı buldum. Ben bu halveti; tenhada, hücrede değil, pazarda, yani beşeri yaşantımın faaliyet ve aktivitesini terk etmeden yaptım. Böyle bir irfana erişince, gecelerim berat gecesi, gündüzlerim ise hep bayram oldu.’ diyor.

Çünkü Cenab-ı Hak, kulun her faaliyetinde, aktivitesinde ve her yerde mevcut ve apaçıktır ki, ayette “O zahirdir…” (Hadid, 3) Buyrulmuştur. Hz. Peygamber Efendimiz ise “Rabbiniz apaçıktır. O’nu örtecek hiç bir şey yoktur.” diyor. İşte kulluğun yüce kemalat ve marifeti, cümle varlık ve eşyada mevcut ve zahir olan Hakk’a arif ve vasıl olmasıdır. Bu itibarla “Tenhaya çekilip de hücrede halvet etmeyi bir marifet zanneden kimseyi sevmem. Gerek kendi nefsinde, gerekse afakta, yani cümle varlıkta mevcut ve dost olan Hakk’a kavuşup, daima Hak’la cilvet edeni severim.” demektir.





Talibi der ki kafeste papağanı sevmezem

Cism-i Kaf’tan içeri Anka olanı severim



Papağan, kendisine öğretilen kelimelerin anlam ve mahiyetini bilmeden, öğretilenleri takliden konuşan ve kafeslerde tutulan bir kuştur. Kafdağı, dağların en yücesi olup, o dağa ancak Anka kuşunun yükselip ulaşabildiğini ehli kemal beyan etmişlerdir.

       Cism-i Kaf, gaflet ve cehaletle var olduğu zannedilen nisbet vücud ve suretlerdir; İşte bu nispet varlık Kaf’ına; zikr-i daim ve meratib-i ilahi irfaniyetiyle, nispetlerin yokluğuna arif olup, kendi yokluğunda Rabbine kavuşmuş olmakla Anka olan ehl-i kemal çıkıp yükselir. Anka olup, suret Kaf’ını aşıp da Rabbine vasıl olan ehl-i kemalin sureti ve cismi, ona kafes olmaz, yani onun cümle tecellide Rabbini müşahedesine engel ve perde olmaz.

Hz. Peygamber Efendimiz “Allah’ım bana eşyanın iç yüzünü / mahiyetini bildir.” Buyurmuştur. Eşya denilen cümle varlıklardır ve cümle varlığın hakikat-i mahiyeti Hak’tır. Eğer Cenab-ı Hak, eşyadan varlığını almış olsa hiç bir varlık kalmaz. Bir kimse mevcuttaki Hakk’ın varlığına vuslat edip, O’nu müşahede edememişse, o kimse eşyaya vücut nispet eder, cehaletle kendinin ve alemin var olduğunu zannettiği varlıklar, onun kafesi olur ve varlık kafesinin gaileleriyle yaşar. Böyle bir kimse, Kur’an’ın, Hz. Peygamber Efendimizin ve velilerin beyanlarının mahiyet ve hakikatinden habersiz bir şekilde, aynı kafeste kendisine öğretilenlerin mahiyetini bilmeden konuşan papağan gibi, takliden kulluk yapar.

Kur’an-ı Kerim’de “O’nun yanında nelere ibadet, kulluk ediyorsunuz. Sadece birtakım isimlere ki adlarını siz ve atalarınız koymuştur…” (Yusuf, 40) Buyrulur. Mevcut olan Hakk’ın varlığından gafil olanlar, cümle isimlere nispet varlık izafe ederler, yani isimlere cehaletle nispet vücut verirler. Her kim, böyle cehaletle kendine ve aleme nispet vücut isnat ederse; o varlık, kendisine perde olup, bu cisim ve suretler onun kafesi olur ve o kul, Rabbine kavuşamaz. Böyle bir kimsenin hali, aynen kafesteki papağan kuşunun takliden konuşup da söylediğinin mahiyetinden gafil olarak yaşaması gibi olduğundan, Hasan Fehmi Hazretleri “Kendine ve aleme nispet vücut isnat ederek Hak’tan gafil ve perdeli olanı sevmem;suret ve cisim Kaf’ını aşıp, Rabbine vuslat etmiş ehl-i kemali severim.” diyor. Allahualem.