10 Ocak 2012 Salı

Derbeyân-ı Sırr-ı tesbih-i âlâ meslek-i tahkik’ül Hilmi-5

  “Fefirru” sırrı ol duyar
Yalınayak tavaf kılar
Kur’an’daki “Fefirru ilellah inniy leküm minhu neziyrun mübiyn./ Allaha firar edin / kaçıp sığının, muhakkak ki ben sizin için O’ndan gelmiş açıklayıcı bir uyarıcıyım” (Zariyat-50) beyanı hikmetince, kâmilin zikri daim ve meratibi tevhid telkini uyarısına mazhar olan “fefirru” sırrını duyar. Yani kâmilin irşadıyla gafletten, masiva ve gayrıyetten firar ederek Allaha kavuşup sığınan bir kul işitir duyar. Ki o yalınayak, yani yokluğuyla her zaman her yerde ve her tecellide Rabb’ini müşahade ile tavaf kılar.
Cenab-ı Hakk nasib ider
Görür bu sırrı mü'minler
Kur’anı kerimde biri mümin diğeri hakiki / gerçek mümin olmakla iki kısım müminden bahsedilir. Ki mümin; “Lailahe illallah Muhammed resulullah / Allahtan başka ilâh yoktur Muhammed Allahın elçisidir.” Kelimeyi tevhid imanına ve tafsili iman olan “Allaha, meleklere, kitaplara, resullere, ahiret gününe ve hayrın da şerrin de Allahın kudretiyle zuhura geldiğine” iman ederek sadece ilmi şeriata tabi olanlardır.
Hakiki müminler hakkında ise Kur’an’da; “Gerçek / hakiki müminler ancak o kişilerdir ki; Allah’ı zikrettiklerinde kalbleri titrer ve onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda, bu onların imanlarını arttırır ve onlar yalnız Rablerine güvenip / tevekkül ederler.” (Enfal- 2) “İşte gerçek / hakiki mümin olan onlardır…” (Enfal, 4) beyan olunduğu gibi, başka bir ayette ise, “Ey iman edenler, iman edin…” (Nisa- 136) buyrulur. Ki bu ayetin anlamı: ‘Ey amentü ile iman etmiş olan müminler, hakiki / gerçek imana erişen müminlerden olun’ demektir. Ki ayette açıkça belirtildiği gibi hakiki / gerçek imana, ancak kâmilin telkini olan her nefeste “zikrullah” ile “kalbin titreyip” tevhid makamları şuhuduyla “imanın artarak” ziyadeleşmasiyle erişilip “hakiki mümin” olunur.
Bu itibarla, cenab-ı Hakk’ın nasibi ile tesbihin bu sır’larını ancak hakiki müminler görür, deniliyor. Çünkü Kutsi hadiste cenab-ı Allah; “Ben yerlerime ve göklerime sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım” buyurur.
İmamın biri sıfattır
İkinci buna işarettir
Tesbihin ikinci imamı Allahın sıfatlarına işaret eder.
Dahi besmelede rahmandır
Sıfat sırrına lem'andır
Ve besmele Rahman mazharı olmakla Allahın sıfatı subutiye sırrı besmelede lem’andır / parıldar deniliyor. Ki evvelki beytilerin açıklamasında ifade olunduğu gibi, besmeledeki Allah ismi Hakk’ın Zat’ını, Rahman ismi ise Hakk’ın sıfatlarını ifade eder.
Sekiz harfe şümul vardır
Bu Rahman ism-i hamaldır
Ki sıfatların remzettiği sekiz harf şümulu, (kapsamı) demek, Hakk’ın Zat-ı tekliğinden zuhura getirdiği sekiz adet olan hayat, ilim, irade, kudret, kelam, basar (görmek,) semi (duymak) ve tekvin (yaratma) kesreti / çokluğu demektir. Ve Rahman ismi, bu sekiz sıfata hamaldır. Yani Rahman ismi sekiz sıfatı subutiyeyi temsilen taşır, demektir.
Tesabih saliki devvar
Sıfat ilmîni hem zevvar
Devvar; durmadan dönen, devreden anlamında olup, Devvar olup durmadan bu tesbihatı yapan bir salik, Hakk’ın tüm sıfatlarının cüz’üne mazhar olarak, ilim sıfatının kemâl-i tecellisine meyil / zever eder. Ve o salikte ilmi marifet çiçekleri zahir olup görünür.
Yine açıldı bir esrar
Sıfat sâliki hem anlar
Ki vahdetin zuhuru olan bu sıfatların, cümle kesret âlemini oluşturmasının esrarı, ilim sıfatının kemâl tecellisine mazhar olan salike açılır. Ve ancak böyle bir salik, sıfatların cümle kesretle / çoklukla olan tecellilerine arif olup anlar.
Makam-ı Zat gibi hem-var
Sıfatta ayn hem esrar
Aynı Zat makamına mahsus sırların olması gibi, Sıfatlara mahsus sırlar / esrar vardır.
Yazılmağa kitaplar dar
Bu telkinle ider imrar
Ki bu sırlar kitaplara yazılamaz, kitaplar dar gelir bu esrarı anlatamaz. Yani kitap okumakla, kitap yazmakla bu sırlara ulaşılmaz. Bu sırlara ancak zamanın mürşidi kâmilinin telkini irşadıyla imrâr edilir, yani erşilip ulaşılır.
"Fe bi yesmeu" hedis'te var
Bu ercül ilmin ehli var
“Febi yesmeu” kutsi hadis ifadesi olup, yüce Allah’ın “Kulum bana nevafille öyle yaklaşır ki, onu severim ve onun görmesine göz, işitmesine kulak, konuşmasına dil, tutmasına el, yürümesine ayak olurum. Ve o kul’um benimle görür, benimle işitir, benimle konuşur, benimle tutar, benimle yürür.” (Hadisi kutsi) buyurduğu gibi, cenab-ı Hakk’ın görmesine göz, işitmesine kulak, konuşmasına dil, tutmasına el, yürümesine ayak olduğu recül, yani ruha mensub erler ve ehiller var, buyruluyor.
Kamu âşık ki kan ağlar
Bu sırr için kitap arar
Bu nevafille Hakk’a yaklaşanların sırrına erişmek için Kamu, yani cümle Hak âşıkları dertlenip içleri kan ağlar. Ve bu sırdan haber verir umuduyla kitap ararlar.
Söylenmez bunda Özrüm var
Avam-ı nas buna şaşar
Resulullah (s.a.v) efendimiz; “Üç hediyem var biri Allahın emirleri ve yasakları ki bunu hepinize açıkça söylüyorum. İkinci hediyemi isteyenler beni tenhada bulsun, üçüncüsü ise bana aittir.” buyurmuştur. İrşadla görevli sahabelerden Selmanı Farisi, “Ey insanlar ben resulullahtan iki ilim öğrendim biri Allahın emirleri ve yasakları ki herkese açıkça söylüyorum. İkincisini öğrenmek isteyen beni tenhada bulsun” demişlerdir. İşte resulullahın tenhada vereceği hediye ve Selmanı Farisinin tenhada öğreteceği ilim, besmelenin içindeki sırları ihtiva eden meratibi tevhid ilim ve irfanı olup, bu ilimi irfan özel hususi olup umuma, kamuya açılmaz. Bu ancak zamanın kâmili mürşidinden talep edilmekle tahsil edilir.
Bu itibarla kitaplarda bulunmayan bu sırlar öyle açıkça söylenmez, ancak talep eden ve ehil olanlara kâmil tarafından telkin ile söylenir. Özel hususi olan bu sırları açıkça umumu halka söylenmesinin özrü yani mahsuru vardır. Bunu ifadeyle pir seyyid Muhammed nu Hz; “Sırrı tevhidi ehil olmayana açmak pek fenadır. Bu sırrı ehil olmayana açan muhakkak cezaya müstehak olur, şeriattaki sirkat (el kesme) cezası gibi, onun tevhid’den eli kesilir.” Diyor. Hz.resulullah efendimiz ise, “Muhatabınızın anlamadığı bir dil ile konuşursanız fitne uyandırırsınız” buyurmuşlardır. Ki mesleki resul irşadından mahrum olan avam insan bu tevhidi hakiki sırlarını duysa, hayret ile şaşar, demektir.
İmamın üçüncüsü ki efaldir
Rahim ismine mazhardır
Tesbihin imamının üçüncüsü tevhidi ef’al makamına işaret olup, cenab-ı Hakk’ın Rahim ismine mazharıyeti ifade eder.
Makamat üç bu minvaldir
Ki Efal hem Sıfat Zat’tır
Makamat, yani meratibi ilâhi olan tevhid makamları üç minval / tarz üzere olup bu tevhidi Efal, tevhidi Sıfat tevhidi Zat’tır.
Müsebbih fı'li terk eyler
Muharrik kimdir hem anlar
Müsebbih, yani tesbih çeken kendine nisbet ettiği fiili’ni terk eylemekle, her fiilde kudret ve kuvvetiyle muharrik ve failin kim olduğunu şuhud ederek, yani şahit olarak anlar.
Dahi Sıfatı mahv eder
Sıfatı Hak şûhud eyler
Ve kendine cehaletle nisbet ettiği Sıfatları fena / yok ederek mahv eder. Ve her Sıfatta mefsuf olan Hakk’ı şuhut eyler, yani şahitlik eder.
Makam-ı Zat’ta mahv olur
Bu 'iyde kurban ol olur
İyd; bayram demek olduğu gibi, iyd kelimesi ‘gidip te tekrar gelen’ anlamını da ifade eder. Bu itibarla, Hakk’ın varlığından yaratılan her insan bu âleme doğup gelince, bu âlemin tesiriyle aslı hakikatı olan Rabb’ini unutur. Ki cümle peygamberlerin ve velâyet irşadı yapan kâmilin tebliğ ve irşadının yüce amacı, insanın bu âlemde unuttuğu Rabb’ine kavuşup vasıl olması içindir. Ve mürşidi kâmilin telkiniyle kendine nisbet ettiği fiil, sıfat ve vücut varlığını mahv ederek bir insanın aslı hakikatı olan Rabb’ine dönüp kavuşması, insanın tadacağı en yüce felah mutluluk olduğundan iyd / bayram olarak ifade olunur.
Kulun Rabb’ine vasıl olup kavuşması aynı zamanda kurban olmasıdır. Çünkü kurban kurbiyyet yani yakın olmak demektir. Ki bir insan mürşidi kâmilin telkinine teslim olur da Fiil, Sıfat ve vücudu varlığını fena ederse Hakk’ın Zat’ına kurban (yakın) olur. Bu ledduni yönden aynı İsmail’in (as.) İbrahime (as.) teslim olup gayrıyetinin kesilerek kurban olması gibidir.
Bunu beyanla makam-ı Zat’ta, kulun nisbeti vücudu varlığı fenafillâh keşfi irfaniyetiyle mahv olur. Ki bu hem de kulun aslı hakikatına dönerek vuslat kurbanı (yakını ) olmasıdır, hemde Rabb’ine kavuşma iyd’idir / bayramıdır, buyruluyor.
Tesabih maksadı budur
Ki ol ser ceb’de konulur
İşte tesbih yapmak böyle âl’â yüce maksat ve böyle hikmetli değerleri içerdiğinden, tesbih daima ser cepte, (baş cepte) yani en iyi cep’e konularak muhafaza edilir.
Bu tesbihler aceb sırdır
Ki teslis sırrı meşâ'irdir
Teslis: üçleme, Meş’ar: “akıl ve vahiy” anlamında olup, bu tesbihler de acep / acaba daha ne gibi sırlar vardır. Ki, tesbihin böyle teslisle (üçlemeyle) yapılmasının sırrı meşâ’irdir, yani akla ve vahye uygundur.
Hem abdest üçe taksimdir
"Mine'r-rics" bu tetahhürdür
Hadisi şerifte “Allahümme inni eûzü bike miner-rics innecisi el habisil muhbisi eşşeytanirracim / Allahım ben pisleten pislikten, zarar verenin / uranından, kovulmuş olan şeytandan sana sığınırım” buyrulduğu gibi, Abdest kulu pisleten pisliklerden arındıran tetahhürdür (temizlenmektir.) Ki abdestin üç kısım olmasını ifadeyle mürşidim kemal zurnacı Hz. 1- zahiren suyla abdest almakla temizlenmek, mürşidi kâmilin telkini irşadıyla temizlenmektir. 2- zahiren toprakla teyemmüm etmekle temizlenmek, evliyanın kitaplarından istifadelenerek temizlenmektir. 3 – zahiren taşla, kaya ile teyemmüm edip temizlenmek, şeriat âlimlerinin fetvalarına riayet ederek temizlenmektir.” Buyurmuşlardır.
Ki her bir a'zai üçer yıkar
Ehad Ahmed Muhammed sırrı var
Ehad sırrı, cümle varlıklarda mevcut olan Hakk’ın Zat-ı ehadiyetidir / tekliğidir. İnsanın nisbet varlığıyla görüp bilemediği Zat-ı ehadiyete bir kul, ancak fena / yok olmakla vasıl olup kavuşabilir. Ki böyle yoklukla Zat-ı ehadiyete vasıl olan kişide resulullah (s.a.v) efendimizin Ahmed ve Muhammed isimlerinin içerdiği kulluk zahir olup açığa çıkar.
Buna göre Ahmed ismi, resulullahın hakikattaki Hüviyet’i ve kimliği olup, hakikata erişmek Ahmed ismi mazhariyetidir. Muhammed ismi ise resulullahın marifetteki Hüviyet ve kimliği olup, hakikat ehlinin, vahdetin kesretinde / çokluğunda hidayet-i nur-u Muhammed kulluğuna ulaşma mazharıyetidir. Ki bu mazharıyet aynı zamanda hakikat ehlinin kuran kaynaklı ilmi marifete erişmesidir. Bunu ifadeyle ehl-i kemal, “Hakikat ehline göre şeriat, aynı marifettir” demiştir.
Bu itibarla, her yerde mevcut olan Hakk’ın Zat-ı ehadiyeti resulullah’ın Ahmed ve Muhammed kulluğunda açığa çıktığı için, abdest’te her bir azanın üçer defa yıkanmasında ehad, Ahmed ve Muhammed sırrı vardır, deniliyor.
Ki üç şeyden fena olur
Hayat Hakk'Ia hay olur
Ki üç şeyden fena olmak, kulun fiil sıfat ve vücut nisbetlerinin fenafillâh keşfi irfanıyla fena / yok olmasıdır. Hakk’ın hayatı ile Hay / diri olmak ise, yokluğunda zuhur eden Hakk’ın her şeyi ihtiva edip kapsayan külli sıfatlarının cüz tecellisi ile kulun, bekabillâh yani Allah’la ebediyet bulmasıdır.
Bunu ifadeyle kutsi beyanında cenab-ı Hak: Beni talep eden beni bulur, beni bulan beni bilir, beni bilen bana âşık olur. Bana âşık olanı ben katlederim, benim katlettiğim kimsenin diyeti benim üzerimedir, diyeti benim üzerime olan kimsenin diyeti ben olurum, diyeti ben olduğum kimse ile de benim aramda hiçbir fark yoktur. ” (Hadisi kutsi) Buyurur. Ki “diyet,” Kan bedeli, can pahası, anlamındadır.
Bu itibarla, Hakk’a talip olan bir kul üç şeyden fena olup yokluğa erişir. Ve o kul, yokluğunda tecelli eden Hakk’ın hayatı ile Hay / diri olur, deniliyor.
Namaz dahi bu sırdandır
Kıyam rükû Sücud hemdir
Namazdaki kıyam, (ayakta durmak) rükû (eğilmek) ve sücud (secde) dahi bu tevhid makamlarının sırlarını içerir.
Kıyam tevhidi ef’aldir
Ağaç sırrı dahi vardır
Ki namazdaki kıyam, (ayakta durmak) tevhidi ef’ale işaret olup bunu ifadeyle Kur’an’da: “…İşlerin tümü Allah’ındır” (Ra’d, 31) başka bir ayet’te ise; “…Sizi de fiilinizi de yaratan Allah’tır.” (Saffat, 96) buyrulur. Bu ve benzeri ayetlerden anlaşıldığı gibi, cümle âlemdeki tüm işleri yapıp işleyen her fiilin faili olan Allah’tır. Ve Allah’ın her işte nasıl fail olduğuna ancak, tevhid mertebelerinden tevhidi efal makamı keşfi irfanı ile ulaşılır. Ki namazdaki kıyam, yani namazda ellerini bağlayarak ayakta durmak, kulun cümle âleme ve kendine nisbet ettiği fiillerini fena / yok edip, kendinde ve cümle âlemdeki her fiilde fail olan Hakk’ı müşahade etmesi olup, tevhidi efal makamı şuhududur.
Kıyam, yani dik ve ayakta durmak üzere yaratılmış olan Ağaç dahi, tevhidi efal sırrını şöyle taşır: Hakk’ın kudreti / kuvveti ile sükûn olup hareket etmeyen gövdesi, Hakk’ın kuvvetiyle esen rüzgârla her an kıpır kıpır hareketli olan dal ve yapraklar bütünüyle ağaç, tevhid’tir. / bir’dir. Bu itibarla ağaç, sükûn ve hareket olan her fiil’in de kudretiyle fail olan Allahın, tevhidi efal makamındaki tevhid / bir’lik sırrını ifade eder.
Rükû tevhid-i Sıfatdır
Umum dabbe vü hayvan sırrı var
Dabbe: yürüyen yaratık, hayvan: hayatlı, canlı, diri demektir. Ki namazdaki rükû yani namazda öne doğru eğilmek, tevhidi Sıfat mertebesinin ve yürüyen ve yürümeyen canlı ve diri olan cümle yaratılmışların sırrını içerir. Çünkü cümle âlemlerde Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Basar, (görmek) Semi (duymak) ve Tekvin (yaratma) olan sekiz sıfatı sübutiyesiyle Allah, mefsuftur. (sıfatlanandır)
Ve mefsuf olan Allah, hayat sıfatı ile rükû üzerine, yani öne doğru eğilmiş olarak yaratılan tüm hayvanlara hayat sıfatıyla hayat verdiği gibi, kudreti ile umum dabbenin sırrıdır, yani yürüyen ve hareket eden tüm yaratılanlarda tekvin sıfatıyla var edip yaratıcı olarak zuhur eder. Ki, bu tevhidi sıfat makamı şuhuduyla anlaşılır. Ve namazdaki rükû, tevhidi Sıfat keşfi irfaniyetini ifade eder.          

Derbeyân-ı Sırr-ı tesbih-i âlâ meslek-i tahkik’ül Hilmi-4

Uzun imame ramizdir
Hem ism-i Zat’a tabi'dir
Tesbihin uzun imamesi, Hakk’ın zatını remzettiğinden besmeledeki Allah ismi, Hakk’ın zatı’na tabi olup zat’ı temsil eder.
Tevhid-i Zat’a hem işaretdir
O'dur mevcud u mutlakdır
Hem de tevhid mertebelerinden tevhidi Zat mertebesine işaret eder. Ki tevhidi zat mertebesi müşahadesinde O’ dur mevcud- u mutlak olan Zat. Yani şeksiz şüphesiz kesinlikle mevcut olan Hakk’ın Zatı’dır.
“Ve la ilahe gayruk' sırrı andadır
Bunu bilmez muanniddir
Muannid: inatçı demektir. “Lâ ilâhe gayruk- Allah’tan gayrı yoktur” (Hadisi şerif) beyanındaki sırrı, tevhidi Zat keşfi irfanı ile arifibillâh olan bilir. Fakat bu sırrı, makamatı tevhid irfanını kâmil’den tahsil etmemekte inat eden muannid (inatçı) bilmez.
Ki tesbih dane ma'duddur
Selâse vü selasûndur
Selase: üç, selasün: otuzüç, madud: sayılan, anlamındadır. Tesbihin taneleri üç hane / bölüm olup her hanede otuz üç er adet vardır.
Bu bir hane diziliptir
İşit hikmet ne oluptur
Tesbihin Üç hanesinden bir hanesine otuz üç tanenin dizilmesinin ne anlama geldiğini anlatayım da, anlattıklarımdaki hikmetin ne olduğunu işit / duy.
Mürid mürşide teslim olur
Ki otuziki hurûfdur
Mürid, yani Hakk’a vuslat edip kavuşmayı talep ile arayan demektir ki, müridin bu âlemde arayıp ta bulduğu mürşidin irşadına teslim olması, osmanlıca alfabenin otuz iki harfini remzeder.
Biri hem kayd-ı mürşiddir
Sûr-ı kaydla görünüptür
Biri hem mürşide kaydolup bağlanmaktır. Ki kâmil olan mürşide kaydolup bağlanmak, onun suretine olmayıp Allahın emirleri, yasakları ve tevhid makamlarından ibaret olan mürşidi kâmilin telkin-i irşadına bağlanmaktır. Ve her zamandaki mürşidi kâmil, bir suretle kayıtlı olarak görünür, deniliyor.
Mesela, aynı olan Allahın emir ve yasakları, zikri daim ve tevhid makamlarının telkin-i irşadı, yedi yüz yıl evvel Hz. Mevlâna, Yunus Emre, hacı Bektaşi veli vb. velilerin suretinde. Üç yüz yıl evvel Niyazi Mısri vb. velilerin suretinde. Doksan yıl evvel Abdülmalik Hilmi vb. velilerin suretinde. Yirmi beş yıl evvel Süleyman Kolari, Kemal Zurnacı vb. velilerin suretlerinde görünüp zahir olması gibi, her zamanın mürşidi kâmili, bir isim ve suretle kayıtlı olarak zuhur edip görünür.
Hurufların sağışıdır
Duzah cennet tabakıdır
Huruflar: tüm harfler, sağış: sağmak, Duzah: cehennem, tabak; tabaka, derece, anlamında olup hurufların sağışı / harflerin sağılması ise, her harfin kendine özel mahiyet ve ahenkli sesle zahir oluşunu seyretme keyfiyetidir. Ki tüm harfler, İnsanın mazhar olduğu tüm tecellileri remzeder.
Bu itibarla insanın mazhar olduğu her bir tecelli, ayrı bir isim mahiyet ve ahengi ifade ederek insanı etkiler. Ve insanı etkileyen her isim, cehennemi oluşturan Allah’ın celali, ya da cennet tabakalarını / derecelerini oluşturan Allah’ın cemal tesiri ile zahir olduğundan, insanı etkileyen her tecellideki mahiyet ve ahenk’te, cehennemi oluşturan celal ve cennet tabakalarını / derecelerini oluşturan cemal vardır.
Bunu beyanla, insan tesir eden ve harflerin remzettiği cümle tecellilerin meydana gelişindeki mahiyet ve ahenk, duzah (cehennem) ve cennet tabakalarıdır deniliyor. Allahu âlem.
Biri yedi sekiz boydur
Bu mecmu on beş eder
Buna göre biri yedi, yani cehennem tabakaları / dereceleri yedi, cennet tabakaları ise sekiz olup, bunların mecmu / toplamı on beş eder.
Yedi olan semavatdır
Dahi yerler yedi kattır
Semavat, yani gökler de yedi kat olduğu gibi, yerler dahi yedi kattır.
Ki bunlar böyle ondörttür
Hem arşile dahi kürsidir
Yedi kat Göklerin ve yedi kat yerlerin toplamı on dörttür, bunlara ilaveten hem arş hem de kürsi vardır.
Ki levh ile kalem hemdir
Otuz üç dane bunlardır
Ki levh (levhi mahfuz / muhafazalı levha) ve kalem ile beraber bunlar otuz üç adet / tane olur. Yani yedi cehennem, sekiz cennet derecelerinin toplamı on beş, on dört de yedi kat yerlerle yedi kat göklerin toplamı yirmi dokuz eder, buna ilâveten dört de arş, kürsi, levh ve kalem toplamı otuz üç olur, demektir.
Hem insanda siperlerdir
Bu masiva surlarıdır
Bu otuz üç adet değer her insanda mevcut olduğundan, bunları insan siperler, yani insan koruyup muhafaza eder. Ki bunlar masiva surlarıdır, yani ehli masiva olup cümle eşyayı ve kendilerini Hak’tan gayrı zanneden cahillerin, hudut ve sınırlardır, buyruluyor.
Tesabih, daneler çeker
Tefekkür âleme geçer
Tesbihin taneleri Subhanallah, Allahu ekber, ya Gaffar vb. gibi çekilirken, bu tesbihatın ne anlam taşıdığını ve bunların mahiyeti sırrını araştıran bir kimse ancak, tefekkür âlemine geçer.
Müsebbih böyle vird eyler
Sûr-ı harfden veda eyler
Müsebbih yani tesbih çeken bir kişi yaptığı tesbihatı araştırıp sırlarını tefekkür ederse o, harflerin remzettiği cümle masiva tecellilerinin onu hudutlayıp sınırlamasından kurtulur. Cehaletle nisbet varlık kayıtlanmasına veda eyler.
Otuzüç den dahi geçer
O kul sırrı nedir bilir
Otuzüç ten dahi geçer; Ki otuzüç harf cümle varlıklar olup, bir kimse Osmanlı alfabesindeki otuz üç harfin remzettiği, Hak’tan gayrı zannettiği cümle varlıklara cehaletle varlık nisbet etmekten tevhidi hakiki keşfi irfanı ile geçerse o, kulluk sırrının yokluk olduğunu bilir.
Çü zat zevkini hem ol bulur
Otuzüç Sinni tam olur
Yokluğa / fenaya erişen bir kul, Hakk’ın vahdet-i Zat’ına kavuşarak cennetül Zat zevkini bulur. Ve böyle bir kul cennet sinni / yaşı olan otuz üç yaşını tamamlayarak, bu âlemde irfan cennetine dâhil olur.
Bu andan dakika vü bir andır
Hem "inde'n-nas" otuzüçdür
İlmi şeriata göre, amel cennetindeki herkes otuz üç yaşında olacak ve her an amel cenneti nimetleriyle lezzetleneceklerdir. Ki bu âlemde her kim bu an’ın, yani dakikanın veya her bir an’ın vahdet-i Zat tecellisi olduğuna arif olursa o, indennas / insanlar içinden bu âlemde irfan cennetine dâhil olur. Ve cennet yaşı olan otuz üç yaşla irfan cennetinde zevk-i ilâhiyle zevklenir, demektir.
Bu erlerin balığıdır
Kemâl sırrı urucudur
Er: ruha mensub olan, balık; ruha mensup olan arifibillâh ve ehli kemâlin gönlüne Hak tarafından bağışlanan ilham ve doğuşlardır. Uruç; ise yükselme, demektir. Bu itibarla, ruha mensub olup nazarında Zat-ı vahdetten gayrı bir varlık olmayan erlerin, Hak bağışı olan ilham ve doğuşlarla irfan cennetine girmesi, aynı zamanda İnsanın kemalat sırrına urucudur / yükselmesidir, deniliyor.
Bu mikdar Zat makamıdır
Bu varlıkdan medet fenasıdır
Bu mikdar / bu nicelik, tevhidi Zat makamı olup bu makam şuhudu gereği insan, kendinin ve cümle halkı âlemin fenasına / yokluğuna arif olarak Hak’tan gayrı varlıklardan medet / yardım istemez.
Bu sırra yevm ü nefs yekdir
Ki bin sene bedel hemdir
Yek; bir, demek olup, tevhidi zat mekamı keşfi irfanına ulaşmak kuran sırrına ulaşmaktır ki bunu beyanla İmamı Gazali Hz: “Kuranın sırrı Hakk’ın efal sıfat ve zatıdır. Kuranın neresini okursanız okuyun, ya Hakk’ın ya efalinden, ya sıfatından ya da zatından bahseder” diyor. Ki kuran sırrına erişmek aynı zamanda kuranın toptan inzâl olduğu kadir gecesi hikmetine kulun mazhar olmasıdır. Ve kadir gecesi ledduni hikmetine erişmenin bin geceden daha afdal ve hayırlı olduğunu yüce Allah, “Şüphesiz biz onu (kuranı) kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin! Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” (Kadir-1, 2, 3) Ayetleriyle beyan eder.
Bu itibarla ayette geçen “bin ay” beyanı, bin yıl ile tafsil ve mübâlâğa edilerek; Bu tevhidi Zat makamı sırrını, yani Rabb’in Zat’ına kavuşarak bir ile bir olmak sırrı’nın kıymet ve değerini, bu gün eğer bir nefs / bir kişi bilmiş olsa, bu bin sene yapılan kulluğa bedeldir, Buyruluyor. Ki tevhidi Zat makamı keşfi irfanıyla Rabb’ine kavuşmak, kulun yaratılışının yüce amacı olduğu için, Rabb’in zatına kavuşmamış bin senelik kulluğa, Rabb’ine kavuşarak bir ile bir olmak bedeldir. Hatta bin yıllık kulluktan Rabb’ine kavuşmak daha efdâl’dır, buyruluyor.
Böyle tevhid Zat seyranıdır
Bu kudse iren fedai dir
Kur’anı kerim’in; “Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz, Allah'tan bir bağışlanma ve bir rahmet onların derleyip topladıklarından çok daha iyidir. Ölür yahut öldürülürseniz elbette ki Allah'a götürüleceksiniz.” (Ali İmran- 157,158) Beyanlarından ve benzer ayet beyanlarından açıkça anlaşıldığı gibi, Allah yolunda canını feda edip “ölenler ve öldürülenler” olmak itibarıyla şehitlik iki kısımdır. Birincisi; Allah yolunda öldürülenler ki, bunlar kılıç şehidi olup din vatan uğrundan öldürülenlerdir. Süleyman Kolari hz.leri; “Din insanı, vatan ise dini muhafaza ettiğinden, vatan için öldürülenler şehit olurlar” buyurmuşlardır.
Şehitlerin ikincisi ise, Allah yolunda ölenler olup bunlar Hz.resulullah’ın “Ölmeden evvel ölün” buyruğundaki hikmet gereği, tevhidi Zat keşfi irfanı ile vücud-u varlığını feda edip, ölmeden evvel ölerek irfan şehidi olan fedailerdir.
Bunu ifadeyle böyle tevhidi Zat seyr-i süluku keşfi irfanı olan bu kudsi / mukaddes arınmışlıkla, masiva ve gayrıyetten kurtuluşa eren bir kimse fedai’dir. Yani Allah yolunda canını feda ederek şehid olan fedailerdendir, buyruluyor.
Tesabih sırr-ı kudsidir
Ki masivadan abd-i teberridir
Kudsi; kutsal, yüce, âl’i arınmışlık, teberri; alâkasız olma, sevmeyip yüz çevirme demektir. Ki tesbihin sırrı kutsal âl’i bir arınmışlığı ifade ettiğinden bu arınmışlıkla abd / kul, masiva olan Hak’tan gayrı olan her bir şeyden teberri eder, yani alâkayı keserek yüz çevirir.
O hu mevcud görünübdür
Hurufat hep siliniptir
Hu; cenab-ı Hakk’ın gaybı mutlak Hüviyet’inin ismidir. Ki gaybı mutlak Hüviyet, Hakk’ın Zat-ı ehadiyet / tekliğidir. Zat-ı ehadiyet zuhuru, görünen cümle mevcudiyeti oluşturur. Ve cümle varlıkların mevcudundaki Zat’ı ehadiyete / tekliğe ehl-i kemal kavuşup vasıl olduğundan onlara, cümle varlıklarda gaybı mutlak hüviyet olan Hu, yani Zat’ı ehadiyet mevcudiyeti görünüp durur. Bu itibarla kutsi arınmışlığa erenlerin nazarında hurufatın remzettiği ikilik kesreti / çokluğu, makamatı tevhid keşfi irfanıyla hep silinmişir.
Dediler sırr-ı esrâdır
Bunu bilmek ne ma'nadır
Kur’an’da “Subhanellezi esra bi abdihi leylen minel mescidil harami ilel mescidi aksellezi barekna havlehu linüriyehu min ayetina innehu huves semiy’ul basir. / Tenzih o subhana ki ayetlerimizden bazılarını kendisine gösterelim / kendisini ayetlerimize gösterelim diye kulunu, gecenin birinde Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya yürütmüştür. Hiç kuşkusuz o işitendir, görendir.” (Isra -1) ayeti ile beyan olunan ve Hz.Resulullah efendimizin bir gece Mescidi Haramdan Mescidi Aksaya gidişi ile vuku bulan miraç sırrı, sırrı esrâ olup, bu miraç sırrı hangi menevi değerle bilinir, deniliyor.
Uzun imamdan başlanır
Yine ana rücu olur
Tesbih çekmeye tesbihin uzun imamından başlanır, yine imama rücu olunur (dönülür) buyruluyor. Ki bu sırra işaretle Kur’an’da; “...Biz yalnız Allah’a ait’iz ve O’na döneceğiz” (Bakara-156) buyrulur. Yine Kur’an’daki “...Her şey fanidir / yoktur, var olan ancak O’nun vechidir / yüzüdür...” (Kasas, 88) ayeti ve benzer ayet beyanlarından anlaşıldığı gibi, her şeyin hakikatı ve aslı cenab-ı Hak olduğu gibi, “…De ki, her şey Allah’tandır…” (Nisa- 78)ve “o zahirdir…” (Hadid-3) ayet ifadelerinde belirtildiği gibi, her şey denilen cümle varlıklar, Hakk’ın zahir olup açığa çıkışından başka bir şey değildir.
İşte bu şuur ve anlayışa, yani her şeyin aslı hakikatının Hak olması ve her şeyin ancak Hak zuhuru olmakla Hak’tan başka bir şey olmadığı keşfi irfanına ancak, Hakk’a kavuşmakla erişilir. Ki o zaman her şeyin nasıl Hak’tan başladığına ve nasıl Hakk’a rücu edip döndüne arif olunur.
Ki salik Zat’ta mahv olur
Hem alem-i fena görür
Meslek-i resulde seyri süluk gören salikin, Hakk’ın Zat’ına kavuşmasıyla kendinin ve cümle âlemin nisbet varlığını mahv ederek, fenafillâh keşfi irfanı ile cümle âlemi fena / yok görür.
Görür evvel Hak ahirdir
Dahî batın u zahirdir
Ve böyle bir görüşe erişen bir kul Kur’anı kerim’deki “O evvel, ( ilk) ahir, (son) zahir (apaçık) ve batın. (gizlidir)” (Hadid, 3) Ayeti hikmetine de mazhar olarak, Hakk’ın evvel ahir olduğunu, dahi batın ve zahir olduğunu bekâbillâh marifeti kemalatıyla müşahade eder.
Huzur ehli bunu anlar
Pabuç bırakıp gidip kaçar
Pir seyyid Muhammed nur Hz: “zikir salikinin imanı, imanı huzurdur” buyurur. Ki bir kulun fenafillâh ve bekabillâha ulaşmasının anlayış ve kemalâtı, ancak kalbi zikri daimle uyanmış ve her nefeste Hakk’ın huzurunda olan “imanı huzur” ehillerinde hâsıl olur.
Bu itibarla, hangi ilmi tahsil etmiş olursa olsun, hangi ilmin âlimi olursa olsun zamanın kâmil mürşidinden zikri daim telkini almamış ve her nefeste daim zikir’den gafil olan kişi, fenafillâh bekabillâh keşfi marifetine ulaşamaz, pabuç bırakıp kaçar. Yani kalbi zikri daimle uyanmayan her kim olursa olsun, fena ve beka olan tevhid makamları marifet ve kemalâtından nasiplenemezler, demektir.