4 Haziran 2024 Salı

SEYYİD HOCA MUHAMMED NURİL ARABİ EL MELÂMİ EL BEDRİ HAZRETLERİNİN MELÂMİLERİ TARİF EDEN YÜCE RİSALESİNİN SADELEŞMESİDİR

Allah’a hamd olsun ki, Hak geldi batıl gitti. Peygamber üzerine salat ve selam olsun ki, Hak’kı o ispat etmiştir ve Hakkı örten bir perde kalmamıştır ve bütün ashabına salat ve selam olsun.

Öncelikle bilinmeli ki, melamiye denilen saadet gurubu hakikat ehli olup ince sırlara vakftırlar. Allah katında yücelmişler ve eşyayı Allah’ın tarifi ile bilmişlerdir. Gizli ve açıkta olan bütün yaratılanların istidat ve kabiliyetlerini gereği ile bilip, hissiyatıyla hüküm ve tasarrufta bulunan  yüce tayfa olup, sırlarını ancak Hak bilir. “Gök kubbemin altında öyle veli kullarım vardır ki, onları benden başka bilen yoktur.” Hadisi kutsi sırrının gayri olan bazı kimseler  batıl ve bozuk aynalarında, yanlış ve bozguncu olan hissiyat yüzlerini tüm renkleri ile göstermektedirler. Bozuk olan bu aynada kimi zındık meşrebi suretinde kimi ise kendi hali üzere küfür meşrebi suretinde kafir olarak görünür. Bunun gibi avamın çeşitli renkteki  nefsani halleriyle renklenip bu renklerle göründüklerinden kendilerini Melami ismiyle tanıtmaları gölge ile hakikatı fark edemediklerindendir. Bu durum “suyun rengi camın rengidir” kabilinden olup düşkünlüklerinden dolayı suyun rengi ile kabın rengini yani hakikatı taklitten  ayırt edemediklerinden sapkınlıkta kalmışlardır. Kendilerine hakim olan nefsin rengiyle zahire göre hüküm verdiklerinden  yanlış düşünceye sahip olmuşlardır. Adı geçen tayifeyi alun, dalalette olup, hak dinden ayrılarak sapkınlık  perdesi ile örtülü kalmışlardır.

Kur’an da belirtildiği gibi Bakara suresi 26.ayet “Bir çoğunu dalalete düşürür, bir çoğunu da hidayete erdirir.” Ayetinin anlamı gereğince hazreti zata vasıl olanlar hakkında övülme sıfatı olarak “her iki cihanda da yüz karasıdır.” Sözü söylenmiştir. Oysa bu tayfanın sahip oldukları manevi kişiliklerinin yüzü açığa çıkmış olsa, bütün  alem onlara secde eder ve onları mabut edinirlerdi. Ancak  “Allah kıskançtır” sözü gereği adı geçen melami tayfası büyük ve şerefli meclisin sevgisine mazhar olmuşlar, umumun adet ve gelenekleriyle hallenmeye gayret etmişler ve bu suretlerle kendilerini örtmüşlerdir. Bu yüzden hakikatlarının anlaşılması imkanını vermemişler ve bu konuda çok çekingen davranmışlardır. Yüce Hak’kı bilmeden adı geçen taifeyi alunu bilmek oldukça güçtür. Çünkü Hak celle ve ala hazretleri tenzih yoluyla ve bütün noksanlıklardan izole edilerek bilinir. Oysa taifeyi alun, suyun rengi kabın rengidir hükmünce her renk ile örtünmüş belki her rengin sureti ile zuhur ettiklerinden renklerin taklit edilmesi gibi yanlış anlayışa bırakılmışlardır. Renk ve suret ehli, onları gereği gibi anlayamadıklarından onlara tabi olamayıp onlara eziyet ederek sıkıntıya sokmaktan geri kalmamışlardır. Her ne olursa olsun sonuçta ilahi kahra düşmüş olsalar da fahri kainat sallallahü aleyhi vessellem efendimiz bu tayfadandır. Onun için bu suret ehlinin ekserisinin halleri vehim ve vesvesenin getirdiği işaretlerle göründü. Bundan dolayı adı geçen taife-i âlun  kendi  zatlarında görünen her işin hakikatına aşina olduklarından, bir kimse tarafından kötülenseler  ilahi gadap ile gadalanıp kabul etmezler. Eğer meth edilmiş olsalar son derece hoşnut olurlar ve gönülleri şenlenir. Çünkü bu taife-i âlun, övülen ve kötülenen yeri ve makamı gayet iyi  bilirler. Nisa suresi -78 : “Onlara bir iyilik isabet ettiğinde bu Allah katındandır derler,ama kendilerine bir kötülük dokunduğunda bu senin yüzündendir derler.” ayeti hükmünce iyiliği, yerin kaynağına, kötülüğü ise noksan nefislere nisbet ederler. Her ne kadar bu iki söz birbirinden ayrı gibi gözükse de hakikat itibarıyla aynıdır. Nisa suresinin 78.ayetinin devamında belirtilir. “De ki; “Hepsi Allah katındandandır.” Zahir ile mazhar arasında fark olduğundan eşyayı yerli yerine koyup bu görüş ile hareket ederler. Diğer tayfa ise müşahede ehli olmayıp henüz nefislerinin etkisinden kurtulamamış tarikat mensubu kişiler yaptıkları bir işten dolayı kınansa bundan zevk alırlar, yine yaptıkları bir işten dolayı meth edilseler üzülürler. Ekmek dilimi ile kaşar dilimini fark edemediklerinden övülme ile yerilmeyi eşit tutarlar ve bu görüşü de kemalat zannederler. Eşyayı yerli yerine koyamadıkları için zulüm ehli olup övülme ve kötülenme sırrını bilmediklerinden hayvani meşreb üzere kalmışlardır.

 Taife-i âlun ise şeriat ile göründüklerinden, meth edilme makamında övülmenin en ince manasını ve kötülenme makamında da yerilmenin en ince manasına arif olduklarından bütün bunların hükmünü en ücra yerlere ulaştırmayı hedef aldıklarından hikmet ehli olmuşlardır. Onun için bu taife-i âlun, sözleri ile davranışları uygunluk gösterdiğinden makamlarından perdelenecek bir sır oluşmadı. Hayvan tayfası ise zıtlıklarla hareket ettiklerinden dinin zaruri kısmından konu açılsa “cahilin itikadı eşek yalanıdır” hükmünce ya bir hocayı ya bir şeyhi veya bir kitabı yahut geçmiş zaman hakimlerinin verdiği hükümleri senet gösterip taklit ettiğine baş delil yapar. Sırrın kaynağı olan Kur’anın görüşünü kavrayamadıklarından “eşeğin gaa gaa diye ses çıkarması gibi” söz gereği azabta kalıp bu yöndeki fikir ve sözleriyle ömürlerini boşa harcarlar. Şüphe gibi bir zulümün  getirdiği kuruntu ve vesvese ile berbat bir halde kalırlar. Böyle bir durumdan Allah’a sığınırız.

 Taife-i âlun ise, “Her şey aslına döner” sözü gereğince din ve irfanını gerçek kaynaktan alıp, hakikat üzere görüşlerinin cümlesi bu kaynak olur. Bundan dolayı kendi nefsine yüz vermeyen insanlarla dolu olan toplulukların tümüne imam olur. Çünkü kendisi son safta da olsa yine kendi imamına imam olup bunun gibi tuhaf sıfatlarla vasıflanırlar. Zamanımızda bulunan akılları kısa olan kişiler bunları nasıl fark edebilir ve ayırabilirler. Meğer ki, ilahi yardım bunları, arifibillah şahsiyetlerin seyri süluk irşadında ve sohbetlerinde bulunmaya izin vere..

        Gelelim kayıtsızlık meselesine azizim! Allah’ü Teala yüce kitabında buyurur; saffat suresi 180.ayet: “O izzet sahibi olan rabbin, onların yakıştırmalarından münezzehtir.” Resulullah (sav) efendimiz de bir hadislerinde buyurur; “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın.” Vaktaki, Hak celle ve alâ hazretleri, bedenlerden gizlenip gayıbdan da gayıb, cemi sıfat ve nisbetlerden, kayıt ve bağlardan, övülme ve kötülenmeden, ilim ve cehaletten, yokluk ve vücuttan, serbestlik ve bağlanma, küfür ve imandan, tevhid ve ortaklıktan  lâ ve illâ dan temiz olup kendini bire katmış olan erler nerede kaldı? Cenabı Hak yüce kitabında buyurur; İsra-81. Ayet: “Hak geldi batıl yok oldu.” ayetine misal olması bakımından anka kuşu ki  ismi var cismi yoktur.

Bundan dolayı “Beni gören Hak’kı görür.”hadisi şerif  gereğince asıllarının vasfıyla kendilerine lâkayd(kayıtsız) demek doğru olur. İsmi var cismi yok demekten amaç; İsim kendilerine bu yolla asliyet ve kayıttır ve isimdir ve sıfattır demek değildir. “Önce yeri belirle sonra otur.” söz gereği mevsuf katında vasıf  ve isim olsun. Asla ne önce ne de sonra Allah korusun. Buradaki gerçeklerden de “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın”  sırrı anlaşılmış oldu. Bu söz makamı ehadiyet olup “ev edna” makamı olarak da ifade edilir. Bu makam zevk edilmezse anlaşılması mümkün değildir. Lâkayd (kayıtsız) demenin manası budur. Yoksa lâkayd, Hak celle ve alâ hz’lerinin o kişiye olan tecelliyatının kesilmesi gırayim ve nebat ile hal ve hareket ile vasıflı olmayıp ayrıca  kayıtsız ve mevsufun hali ve tecellileri olmaması demek değildir. Şu bilinmelidir ki, İlahi kudret sırrının gerekliliğidir ki, ilim tahtında bulunan bilinen tecellilerin sonu yoktur kesilmez ancak  bir anda da iki tecelli olmaz. Bu durum kudret ve varlığının sırrıdır. Ciddi olarak anla.. Hazreti melâmiye tefsirinden alındığı gibi sen onu al ve cahillerden olma. Bu sözlerin başka yerlerden alındığını zannetme. Noktası ,harekesi ve durağı hepsi belgelidir. Sen her ne kadar bilmesen de bu böyledir. Hepsi cevherlerin anasıdır. Allah’tan başka bir şey yoktur. Her şey O’dur. O O’dur. Sen O de….

 

 

                                                                                                                              Sadeleştiren

                                                                                                                      Mehmet Naci GÜNEY 

                              

3 Haziran 2024 Pazartesi

ALİ RADIYALLAHÜ ANHA VE KEREMALLAHÜ VECHE HAZRETLERİNİN YAZDIĞI BİR ESERİNİN SEYYİD HOCA MUHAMMED NURİL ARABİ EL MELÂMİ TARAFINDAN YAPILAN ŞERHİNİN SADELEŞMESİ

          Hamd alemlerin rabbı olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam, Peygamberlerin Seyyidi olan Muhammed (sav)’e ve ehli beytinin cümlesi üzerine olsun.

İmam Ali (ra) buyurdu: “Me’l halku fi’t timsali illa keselcetin.”(Yaratılan her şey temsilde kar gibidir.) Yani bütün mahlûkatın vücutlarının zuhuru bir şeye benzemedi ancak kara benzedi. Karın vücudu olmadığı gibi, mahlukatın da müstakil vücutları yoktur. Zira karın vücudu suyun vücududur ve başka vücut yoktur. Halk da böyledir, vücutları Hak’kın vücududur. “Ve ente leha el-mâe ellezi hüve nâibun”(Kar dediğin şeyin aslı akar su gibidir.); Ve ente, halbuki sen. Ente de olan “te” Allah’ü tealaya hitaptır. Leha: Halkın vücutları ve zuhurları için, Allah’a hitapla “sensin” vücut senindir. Onun için zahiren kar su gibidir.

“Messelcü fi tahkiki gayri mâihi” (Kar gerçekte suyun gayrı değildir.) Yani hakikatte ve işin gerçeği olarak da kar suyun gayrı değildir. Ancak su, havanın soğukluğu ile kar suretinde görünür, su ismi gizli kalır, kar ismi zahir olur. İşin gerçeği olarak eşyanın vücudu  birdir, halk Hak’kın zuhurudur. Hak, her suretle cilvegar olur ve bu cilveler de halka isim olur. Gerçekte Hak’kın zatından başka zat yoktur. Halk ismi O’nun cilvesi olup zuhurudur. Cilve:İlahi isimlerin tecellisidir.

“Ve gayra enne fi hükmün deatiş şerayi”(Kar ile su şer’i hükümlere göre birbirine zıttır.); Yani kar ve su, şeri ve ahkamı zahirde birbirine zıttır. Çünkü su ile temizlik olur, fakat kar ile temizlik  olmaz. Hatta kardan başka bir şey bulunmazsa ve karı da eritecek bir vasıta yoksa ancak kar ile teyemmüm olur. Çünkü karın vücudu teyemmüme mani değildir amma suyun vücudu teyemmüme engeldir. Buradan da bilindi ki, ahkamı şeriye de zahiren kara su hükmü verilmez. Zira karın kendine has vücudu yoktur ki, ona su hükmü verilsin. Böylece, isim ve müşahedede, Hak’kın cilvesi olan halk, Hak’kın gayrıdır. Çünkü Hak’kın zatından başka zat yoktur ki ona Hak denmiş olsun. Velhasıl,kar suyun mazharı ve sureti olduğu gibi halk da Hak’kın mazharı ve cilvesidir.Bu yüzden halka Hak denmez.

“Velakin yezübüs selcü yürfeu hükmühü ve yüdeu hükmül mai vel emru vakiun.” (Ancak kar eridiğinde hükmü kalkar,suyun hükmü açığa çıkar.) Yani kar eriyip ismi ve hükmü olan temizlenmezlik ve teyemmüm ortadan kalkar su ismi ve temizlik hükmü  ortaya çıkar. Böylece Hak Teala, seyri süluk yani tevhid dersi görenlere tenbihte bulunur. Zariyat-56:  “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye halk ettim.” Ey liyüvahhidün! Cümle halk fanidir. Gerek tevhidi ef’al gerek tevhidi sıfat gerekse tevhidi zat ile halk erir yok olur. Bundan sonra Hak’kın zatını,Hak’kın bakışı ile ve bu yol üzere müşahede eder.Yani halkın fani ve Hak’kın baki olduğu müşahede edilip Hak zahir olur. Ancak tevhid anlayışı olmaksızın halka Hak demek küfürdür, bundan Allah’a sığınırız. Bektaşiye mensuplarının görüş ve düşüncelerinde tevhid olmadığı  halde  halka Hak demektedirler ve halka vücut vermektedirler. Allah korusun bu şekilde halka Hak demek küfürdür. Firavunun “ben sizin en ala Rabbınızım” iddiası gibi. Allah’ım bizi kovulmuş şeytanın şerrinden koru. Yukarıda konu edilen Hak’kın zahir olduğu makama cem makamı, hazreti ruh ve kurbu feraiz ismi verilir. Bu makamda “enel hak” demek caiz olur. Fakat bu sırrı açık etmek doğru değildir. Mansur İbni Hallac’ın bu sırrı saklama sabrı kalmadığından “Enel Hak” dedi ve sırrı aşikar oldu. Böylece kendisinin katl edilmesine dua okudu. Ehlullahın duasıdır; Kim bu sırrı açık ederse cezası, sureti yok olsun ve bu yücelikten indirilsin..

“Tecemmati’l ezdâdü fi vahidin ileyhâ ve fihi telâşetün fehüve anhünne sâdiun.” (Zıtların görünmesi bir olan hak’kın varlığı ile olur,onların bu görünüşleri aynı hak’tır, O’nun üzerine olur.) Bu ise hazretül cem makamıdır. Tüm sıfatların, hak’kın zatı ile kaim olduğu müşahede edilir ve aralarında zıddiyet vardır. Mesela; Evvel-ahir, batın-zahir, veren-engel olan, af eden-intikam alan ve diğerleri gibi.. Hak Tealanın esma ve sıfatları yani cemal olan güzelliği, bir olan zatın yüce hakikatının cilveleri ve vasıflarıdır.

Cemül cem makamı ise, görünen cemi ef’alin Hak’kın zatı ile var olduğunu müşahede etmektir. Ancak aralarında zıtlık vardır. Su-kar,ağaç-taş,hayvan-bitki ve diğerleri gibi. Ancak cümlesinin gerek ef’al gerekse sıfatları hak’kın zatı ile zahirdirler, kendilerine ait müstakil vücutları yoktur, zuhurları aynı Hak’tır.

Ve fihi telâşetün fehüve anhünne sâdiun. Bu mısra ile de, cümle sıfat ve efal, gerek mana gerekse suret, Hak’kın görüntüleri olduğuna işaret edilmiştir. Cümlesi Hak’kın zatında fani ve batın olup görünen görünmeyen varlık Hak’kın zatından başka bir şey değildir. Görmez misin ki, aynaya baktığın zaman, ayna yok olur, aynaya bakanın sureti zahir olur. Bundan dolayı aynaya bakmak sünnet oldu. Hatta, Allah’ın mezahirden görünmesi aynaya benzer, sözü varid oldu. Salat ve selam, Peygamberlerin Seyyidi olan Muhammed (sav)’e ve ehli beytinin cümlesi üzerine olsun…Amin..

                                                                                  

                                                                                                        Sadeleştiren

                                                                                                                       Mehmet Naci GÜNEY 

 

 

31 Mayıs 2024 Cuma

ASR SURESİ

               ASR  SURESİ              

 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

 وَالْعَصْرِۙ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ 

Bismillahirrahmanirrahim

1. Vel'asr.

2. İnnel'insane lefi husr. 

3. İllellezine amenu ve amilussalihati ve tevasav bilhakkı ve tevasav bissabr.

"Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna."                                                                                                                                                                                                                                                                       ASR SURESİ

                                      BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

A-S-R kökünden türemiştir. Lügatte bir şeyin suyunu veya özünü çıkarmak gibi anlama gelir ki, bu anlam usare olarak halk lisanında yer almıştır. Bu kelimeye “zaman”la ilgili olarak da farklı ifadeler yüklenmiştir. Zaman anlamında kullanıldığı gibi zamanın bir bölümü olan akşam vakti, gece-gündüz anlamlarında da kullanılmıştır. Namaz ile ilişkilendirildiğinde ise ikindi namazı kast edilmiştir. Daha sonraları metinlerde kişinin yaşadığı devir, yüzyıl gibi ayrıca bir peygamberin yaşadığı zaman dilimi olarak da kullanıldığını görmekteyiz. Allah bazı harfleri Kur’anda yemin olarak vermiştir. Bu harfler vav (vallahi), be(billahi), te(tallahi) anlamları olmuştur. Surenin başındaki vav harfi bu yemini işaret etmektedir. Yemin ise kıymeti olan bir değer üzerine olmaktadır. Burada yeminin asr üzerine olması asr’ı kıymetli bir konuma getirmektedir. Asr’ı kişinin yaşadığı devir olarak kabul edersek ki bu bir insanın ömrü olarak da alınabilir. Bir insan ömrü boyunca inanmada, Allah’ın emir ve yasaklarını uygulamada geri kalır yani yerine getirmezse o aynı zamanda Hakk’ı ve sabrı tavsiye etmede de  emri yerine getirmemiş olur. Bu durumdaki insanların halleri hüsrandır, zarar ve ziyandır. Yani kişinin ömrü boşa geçmiştir. Kişi ömrünün sonunda bu hayal kırıklığını yaşar. Secde suresi 12. Ayet bunu ifade eder; “Günahkarları Rablerinin huzurunda başlarını eğmiş olarak şöyle derken bir görsen; Rabbimiz! gördük, duyduk, geri gönder bizi ki, hayra yönelik iş yapalım. Artık kesin olarak inanıyoruz.” Bu tür insanların geri gelmeyi istemeleri hakikatı görüp hüsranı yaşadıkları için gerçek kulluk yapmayı istemeleridir.        

Bu surenin ledünni manada yorumu ise; Asr’ı usare(öz) anlamı ile zamanın elçisi olarak kullanmak aynıdır.“ Onsekiz bin alem bir havanda dövülüp ondan macun yapılmak istenseydi bu macun insanı kamil olurdu.” demiş bir arif. İşte öz budur.

Zamanın özü evvel emirde hz.Resulullah (sav) efendimizdir. Bir kutsi hadisde “seni kendi nurumdan alemleride senin nurundan yarattım” Her şey maddi manevi hz peygamber (sav) efendimizin nurundansa alemlerin özü bu nurdur. Mevlid yazarı Süleyman çelebi hazretleri bunu ifadeyle;          

Hak Teala çün yarattı Âdemi
Kıldı Âdem’le müzeyyen âlemi
Âdem’e kıldı feriştehler sücud
Hem anâ çok kıldı ol lûtf issi cûd
Mustafa nurunu alnından kodu
“Bil Habibim nurudur bû nur dedi”
Kıldı o nur anın alnında karar
Kaldı anın ile nice ruzigâr
Sonra Havva alnına nakletdi bil
Durdu anda dahi nice ayü yıl
Şit doğdu anâ nakletti bu nur
Anın alnında tecelli kıldı nur
Erdi İbrahimi İsmaile hem
Söz uzanûr eğer kalanın der isem
İşbu resm ile müselsel muttasıl
Ta olunca Mustafa´ya müntekil
Geldi çün ol rahmeten lil´alemin
Vardı nur anda karar etti hemin

Adem (as) ile başlayan ve kıyamete kadar var olacak olan bu nur, elçiden elçiye aktarılmak suretiyle her zamanda mevcuttur. İşte asr dediğimiz zamanın özü bu nurun açığa çıktığı insanı kamildir. Elçilik ise iki şekilde olur.

1-Nübüvvet elçiliği(nübüvvet-i risalet); Bu elçilik Hz.peygamber (sav) ile son buldu ancak hidayeti nuru Muhammed irşadı devam ediyor. Çünkü Allah adildir.

2-Velayet elçiliği(nübüvveti teşriya); Veliler ve kamiller vasıtasıyla kıyamete kadar devam edecek olan elçiliktir. Bu irşadın nuru Muhammedle silsile yoluyla devam edeceğini Süleyman Çelebi Hz.leri yukarıda sözlerini verdiğimiz mevlidi şerifinde beyan ettiği gibi birçok ayette bunu belirtmektedir. Bu nur gerek manevi gerekse kan yoluyla gelen evlad-ı resul (ehli beyt) vasıtasıyla nesilden nesile aktarılarak kıyamete kadar devam edecektir. Asrı saadet ve ehlibeyt bitmedi çünkü şeriatı muhammediye ve hakikatı muhammediye son bulmadı. Elçiliğin devam ettiğini beyan eden ayetler ise;

Hucurat 7.ayet; Şunu da bilin ki, aranızda Allah'ın Resulü vardır. Eğer işlerin birçoğunda o size uysaydı sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; inkârı, günahı ve isyanı da size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.

 Bakara 151 ayet; Nitekim size aranızdan bir resul göndermişiz; size ayetlerimizi okuyor, sizi temizleyip arıtıyor, size Kitap'ı ve hikmeti öğretiyor, size, daha önce bilmediklerinizi belletiyor.

Fetih suresi 29 ayet; Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rükua varırken, secde ederken, Allah'tan lütuf ve hoşnudluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar. İşte bu, onların Tevrat'ta anlatılan vasıflarıdır. İncil'de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allah böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkarcıları öfkelendirir. Allah, inanıp yararlı işler işleyenlere, bağışlama ve büyük ecir vadetmiştir.

Fetih suresinin 29. Ayeti Muhammed’le beraber olanlardan söz etmektedir. Hz Musa(as) ve Hz.İsa (as) zamanında Hz Muhammed (sav)le beraber olanlardan bahsedilmektedir. Hz. Musa (as), Hz. Peygamberden 1800 sene, Hz. İsa (as) ise 600 sene öncedir. Bu sebeple Muhammed’le beraber olmaları nasıl olur sorusu akla geliyor. İşte ayet bunu açıklıyor. Hz. Peygamberin evlatlarından ve Melami kutbu olan Seyyid Muhammed Nurul Arabi Hz.leri, Hz Resulü Ekrem efendimizin üç vücudu bulunduğunu ifade etmektedir. Bunlar,1-vücudu unsuriyesi, 2-vücudu misaliyesi, 3-vücudu nuraniyesi. Vücudu unsuriyesi Abdullahtan olma ve Amineden doğma 63 sene yaşayıp Medinede vefat eden vücudu. Vücudu misaliyesi, Hz. Peygamberin rüyada görülen vücududur bu itibarla, kim beni rüyasında görmüştür beni gerçekten görmüştür dediği vücududur. Vücudu nuraniyesi, yaratılan ilk cevher olup aklı kül olarak da ifade edilir, bu konuyu açıklayan kutsi hadis de Cenab-ı Hak şöyle buyurur; “Seni kendi nurumdan alemleri de senin nurundan halk ettim” başka bir kutsi hadis de ise, “Levlake levlak lema halaktül eflak” sen olmasaydın sen olmasaydın bu felekleri halk etmezdim.  buyuruyor. İşte Muhammed (as) ile beraber olanlar bu nuru Muhammede mazhar olanlardır. Yukarı da sözlerini verdiğimiz Mevlid de Süleyman çelebi Hz.lerinin söylemek istediği de bu mana dır. Yani Fetih suresinin tefsirini yapmıştır. Muhammed Cabir Hz lerinin Resulu Ekrem (sav) efendimize sorduğu soru meşhurdur, “İlk yaratılan nedir? Ya Resulallah” dediğinde Hz. Peygamber (sav) cevaben, “Allah önce benim nurumu, ruhumu, aklı, kalemi ve arşı yarattı” olmuştur. Bu söz, hadis ve ayetlerden de anlaşılıyor ki, Nuru Muhammed tüm zamanlarda mevcuttur. Dolayısı ile bu nura mazhar olanlar daima Hz. Muhammed (sav) efendimizle beraberdir. İşte zamanın elçileri ve irşadla görevli olanlar bunlardır. Bunlardan 600 senede bir gelenler vardır, 12yy yaşamış Muhyiddin İbnül Arabi (ra) ve 18yy yaşamış Seyyid Muhammed Nurül Arabi (ra) gibi bunlar zamanın sahibi olup asr suresinin beyan ettiği ve üzerine yemin ettiği asr bu zatları işaret etmektedir. Sözün özü olarak asr suresinin ihtiva ettiği mana, bu zatlara ve onların halifelerine ulaşıp hidayeti nuru muhammed ile irşad olanlar hüsrandan kurtulanlardır. Kim ki bu elçiyi bulmadı veya inkar etti onlar hüsrandadır ve ziyandadır. Onların bu öğretileri Kur’an kaynaklı olup ilmi ledün olarak geçmektedir. Kehf 65; “Biz ona kendi katımızdan ilmi ledün bağışladık” Şimdi ayete dönersek; ayeti de dört bölüm halinde inceleyecek olursak, 1-İman, 2-Ameli salih, 3-Hak’kı tavsiye, 4-Sabrı tavsiye. Bu dört ayet Kur’anın nazil olduğu dört ilmi ifade eder. Şöyle ki, 1-İman etmek; ilmi şeriat, 2-ameli salih işlemek; ilmi tarikat, 3-Hak’kı tavsiye etmek; ilmi hakikat, 4-sabrı tavsiye etmek; ilmi marifet.                                                 

Bir hadisi şerifte, Kur’an dört ilim ve yedi mertebe üzerine inmiştir, Ebu Talip oğlu Ali bu ilmi bilenlerdendir sözü meşhurdur. Selanik Melami halifelerinden hacı Ali Urfi efendinin beyanı üzerine, şeriatın nihayeti tarikatın başlangıcı tarikatın nihayeti, tevhidi hakikinin başlangıcı, tevhidi hakikinin nihayeti marifetullahın başlangıcıdır demektedir. Şeriat; şer’i şerifin ahkamını söz ile tahsil edip öğrenmektir. Tarikat; Şer’i şerifin hükümlerini fiilen uygulamaktır. Bunların ikisi de zahirdir. Hakikat; “Allah’ım eşyanın hakikatını bana göster” hadisine dayanarak aleyhisselatı vessellemin sözü üzerine eşyanın özünü, nisbet olmaksızın gerçekte olduğu gibi anlamak ve şüphe duymamaktır. Marifet; “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisi nebevi sözü üzerine kendi nefsini bilmektir. Bunların ikisi de batındır, bu irfaniyet kitaplardan araştırmakla öğrenilmez ve anlaşılmaz ancak bir mürşidi kamilden tahsil edilerek öğrenilir.                                                                                                                             

1-İman; İlk önce şeriatı yerine getirmektir, amentünün esasıdır. Allah’a, Resulüne, meleklere, kitaplara, ahiret gününe inanmak şeriatın olmazsa olmazlarıdır. Ayrıca bu iman gerçek imana davet olup Kur’an ayetleri ile sabittir, Enfal suresi 2,3 ayetleri bu imanı vurgulamaktadır. 2. ayet; “Gerçek müminler şol kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer ve onlara bir ayet okunduğunda bu onların imanlarını artırır ve onlar yalnız rablerine güvenip dayanırlar. 3.ayet; Namazı yerine getirirler onlar ve rızık olarak verdiklerimizden dağıtırlar.”                                                                                                           

Nisa suresi 136.ayet;“ Ey iman edenler! Allah’a, O’nun resulüne, resulüne indirmiş olduğu kitaba, daha önce indirdiği kitaba iman edin.” Tevbe 124.ayette; İnen sure ve ayetlerin iman edenlerin imanlarını arttırdığını beyan etmektedir. Bu ve benzeri ayetler gerçek imanı ortaya koymakta olup taklit imanda kalmış olanları gerçek imana davet etmektedir. Sen daha önce taklit imanla Allah’a, Resulüne ve inen kitaba takliden iman ediyordun şimdi asr dediğimiz zamanın mürşidi kamilin şahsında açığa çıkan ilmi ledün ile iman ederek hakiki imana ulaşın demektedir. İşte asr suresin de kim iman eder ayeti bunu vurgulamaktadır, yani  zamanın kamil mürşidinde açığa çıkan hidayeti Nuru Muhammed irşadı ile iman etmiş olanları ifade etmektedir. Çünkü bu şahsiyetler vermiş olduğu telkin ve irşad ile Allah’ı, ve O’nun resulünü ve kitabı tanıtarak ve kendisine tabi olanların kalplerine Zikrullahı nakşederek gerçek iman sahibi olmalarına imkan vermektedir. Kişi daha önce anasından babasından, çevresinden hocasından vs. duymuş olduğu dine ait bilgiler vardı işte bu bilgiler onda taklidi imanı oluşturmakta idi, kamil mürşide gelerek taklidi imandan veya delilli imandan, gerçek imana ulaşmış olmaktadırlar. Bu gibi taklit imanda kalmış olanlara Allah nerededir? diye sorsan Allah bu alemi yarattı ve çekildi derler veya ressam gibi resmi yaptı ve çekildi örneğini verirler oysa Bakara 115.ayet ise; “Doğuda batıda Allah’ındır siz nereye dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır.”  demektedir. Kaf 16.ayette ise; “Biz ona şah damarından daha yakınız.  Hadid4.ayette ise; O, nerede olursanız olun sizinle beraberdir. Allah bu ve benzeri ayetlerde kendisinin mevhumda değil bilakis mevcutta olduğunu beyan etmektedir. Bu itibarla ayet bizi mevcutta olan Allah’a, Resulüne ve kitaba iman etmeye davet olduğunu algılamamızı istemektedir.                                                                                                                          

2-Ameli Salih; İlmi tarikattır. Zikrullahın telkin olunmasıdır. Rad 31; “Kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur, dikkat edin kalpler Allah’ın zikri ile tatmin olur” Enbiya 7, ve nahl 43; “Siz zikri bilmiyorsanız ehline sorun” Araf 69; “İçinizden bir recülün size zikri öğretmesine şaştınız mı?” ayetleri bize zikrin öğrenilmesinin farz olduğunu beyan eden ayetlerdir. Şeriatın fiilen uygulanmasının birinci yolu zikri talim etmekten geçer. İkinci yolu ise işlerin ihlas üzerine yapılmasıdır. İhlas; katkısız, şirksiz yapılan amellerdir.                                                                                                           

Ayrıca, İsmail Hakkı Bursevi (ra) “İbadeti Hak’la eda etmektir” İşte salih amelin en alası budur bundan aşağısı nefisle yapılan ameldir ki; bunda da bir talep sahibi olmamak icap eder. Aksi halde amel batıl olur demektedir. Hz. Ali efendimiz de bir sözlerinde  “ilim ameli sesle davet eder, amel icabet ederse ne ala etmezse ilim oradan firar eder” buyurmaktadır. İşte ameli salih, ameldeki ruhtur, bu ruh olmazsa yücelerin yücesine hareket edemez.                                                   

3-Hak’kı Tavsiye; Tevhidi hakikiye süluk etmeye yönlendirmektir. Araf 181; “Bizim yarattıklarımızdan bir topluluk vardır ki! Hak ile kılavuzluk yapar ve yalnız O’nunla adalet sunarlar” Maide 8; “Ey iman edenler,adil şahitler olarak, Allah için hakkı ayakta tutun.” Yunus 108; “De ki, ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidayet bulursa o ancak kendi nefsi için hidayet bulmuştur. Kim saparsa, o da kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinize vekil değilim.”  Rad 14; “Hak olan çağrı yalnızca O’na dır.” Bu ve benzeri ayetler Hak’kı ve gerçeği tavsiye edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü gerçeğin gelmesiyle batılın yok olması kaçınılmazdır. Yine birçok ayette, biz Kur’anı hak olarak indirdik gibi beyanlar Kur’ana daveti ve Kur’anda açığa çıkan çıkan değerler üzerine davettir. Bu davetler hep hakka davettir. Yani doğruya davettir, hidayete davettir ve tavsiyedir. Ankebut 44; “Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı şüphesiz bunda iman edenler için bir ayet vardır.” Göklerin ve yerin hak olarak yaratılması ve bunların birer ayet olması bir hikmeti vurgulamaktadır. Bu ayetler resulü nebevinin (sav) hadisine atıf olmaktadır “ya rabbi eşyanın hakikatını bana bildir” sözü bizi bu ayetleri anlamaya çağırmaktadır.                                                                                                    

Hep kitabı Hak’tır eşya sandığın                                                                                           

Ol okur kim seyri evtan eylemiş.                                                                          

Dizelerinin sahibi Niyazi Mısri hazretleri yine bizleri eşyanın hakikatını çözmeye yani Hak’ka davet etmektedir.                                                                                        

4-Sabrı Tavsiye; Marifetullahı tavsiyedir. Nefsini bilen Rabbini bilir hadisi şerifin bir kişide geçekleşmesidir. Rabbini bilen bu eşyanın iç yüzünü de bilir. Hz Resulullah (sav) bir sözlerin de eşyayı Rabbimle bildim ifadesini kullanmıştır. Pir Muhammed Nurül Arabi Hz.leri Rububiyetin mevcudata has olduğunu beyan ederek, ilim akılla elde edilir marifet ise müşahade ile elde edilir demektedir. Sabrın marifetle ilişkilendirilmesi, Rabbin her tecellisine ve esmasına arif olmayı gerekli kılar. Bu ise müşahede ile olur. Genelde sabır hiçbir şekilde şikayet etmemek olarak söylenir ve kabul edilir oysa derdini söylemeyen derman bulamazmış kibarı kelamını duymayan yoktur. İşte sabır burada başlıyor. Derdimizi Hak’tan başkasına söylemeyeceğiz. Yine bir kibarı kelam vardır, şikayeti Hak’tan başkasına yapmamak. Yakup (as) Yusuf (as)’ı kaybettiğinde gelene geçene Yusuf (as)’ı sordu. Diğer oğulları Yakup (as)’ın bu durumunu kınadılar. “dediler ki! Sen bir peygambersin yaptığın doğru mu?” Yakup (as) cevaben, “ben Yusuf (as) ‘u kime sorduğumu biliyorum” dedi. İşte bu hal sabrın ta kendisidir çünkü şikayet Hak’tan başkasına yapılmamış oluyor. Bu ise Hak’kın esmasını tanımayı gerekli kılar, çünkü rububiyet vahidiyetin zuhuru olup cenabı Hak’kın zahir isminin açığa çıkması ile igilidir. Bu ise Hak’ka ait esmalarla halka ait esmaların ilişkisidir. Bu alemde bu esmalar birlikte açığa çıkar ve halka ait isimler Hak’ka ait isimlerin mazharıdır. Bu da marifeti oluşturur. İşte sabrı tavsiye etmek de bu marifete ulaşmayı sunmaktır. Vesselam…………………….                                                                       

Sahabelerden iki kişi karşılaşıp sohbet ettikten sonra asr suresini okumadan ayrılmazlarmış. Mezhep imamlarından Şafi Hz.leri “şayet Kur’an da başka bir şey nazil olmasaydı asr suresi insanlara yeterdi” kibarı kelamını kullanmıştır. Çünkü yukarıda da ilmimizin yettiğince açıklamaya çalıştığımız bu sure Kur’an ın içeriği olan dört ilim ve yedi mertebeyi kuşatmaktadır. Ayrıca zamanın mürşidi kamilini işaret ettiği için irşat fırsatının her zamanda ve anda mevcut olduğunu ifade ederek, kişilere insanlığını açığa çıkarma yetisini verdiğini de anlatmak istemiştir. Mürşidi kamilden yani zamanın elçisinden irşat olmayan asr suresinin belirttiği ilmi şeriat, ilmi tarikat, ilmi hakikat ve ilmi marifeti tahsil etmeyen insanlığını açığa çıkaramaz ve noksan kalır. Hz. İsa (as) “iki kere doğmayan melekuta dahil olamaz ve melekutun sırrını keşf edemez.” Demektedir. Hz. Pir Muhammed Nurül Arabi’nin birinci kuşak halifelerinden hacı Kadir Bey “hiçbir kişi davetsiz insanlığını açığa çıkaramaz” buyurmaktadır.  İşte asr suresinin içeriğinde bunların hepsi mevcuttur ve bunları işaret ederek, insanların daha bu alemde iken uyanmaları ve hakiki kullukla ibadet etmelerini istemektedir. İsra 72. Ayette; “ Bu dünyada kör olan ahirette de kördür. Yolca da daha sapıktır o” Yusuf 108.ayette; “De ki! İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlarla Allah’a basiret üzere çağırırım. Allah süphandır, ben müşriklerden değilim” Hz peygamber (sav) efendimiz bir hadisi şeriflerinde “körlük basarı kör olan değil basireti kör olandır” yani körlük, baş gözü kör olan değil gönül gözü kör olandır.Buyurmaktadır. Zariyat 56.ayettede; “Ben insi ve cinni ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” bu ayete göre bizim yaratılışımızın amacı Allah’a ibadet olduğu anlaşılmaktadır. Sahabeler Hz. Peygamber (sav) efendimize sorarlar “İbadet nedir? Ya resulallah” Hz peygamber cevaben: “Ehli arifun, ehli vahidun” olmak der. Yani Allah’ı bilmek ve Allah’ı tevhid etmek olarak belirtir. İşte bizim dünyaya gelişimizin yüce gayesi budur. Rabbimizi bilip O’nu birlemektir. Allah’ı bilmek ve tevhid etmek de ancak bir mürşidi kamili bulup ondan irşat olmakla gerçekleşir.   

Sözün özü olarak da, Allah’ın, asr suresi üzerine yemin etmesiyle, zamanın elçisini bulmayı ve O’ndaki ilmi ledün ile irşat olmayı tavsiye etmektedir. Vesselam…………………                   

    En iyisini Allah bilir. Hataları ve doğruları ile Asr suresi tamam olmuştur.                                              

                                                                                                                 30/05/2024

                                                                                                       Mehmet Naci GÜNEY

                                                                                                             Emekli öğretmen


10 Kasım 2020 Salı

ON KASIM’da Atatürk’ü anarken


   Allah’a hamd, resulü Muhammed’e (sav) ve ehli beytine / evlâdı resule selam olsun. Rabbim bizleri onlardan ayrı komasın.

        Dinimiz İslâm’a göre, bu âlemden ölümle ayrılan bir kul’un son nefesini Allah diyerek vermesi, pek muteberdir. Bu itibarla, çeşitli nedenlerle yapılan tüm dua ve niyazlarda, müminler son nefeste Allah diyerek çene kapamayı nasip etmesi için Allah’a yakarıp dua ederler.

Ömrünün önemli bir kısmı savaşlarda ve cephede geçen Mustafa Kemal Atatürk, “Gazi’dir:” Ki gazi; şehit olmayı göze alarak, vatan millet uğruna gayret mücadele eden demektir. Ve şehitliğe ait bütün değerlere gaziler de mazhar olduğundan, şehitlik mertebesi hiç şüphesiz gazilerin de mertebesidir. Bunu ifadeyle Hz. resulıllah (sav) efendimiz; “Bir kimse Allah yolunda şehit olmayı canı gönülden isterse, yatağında ölse dahi Allah onu şehitler derecesine ulaştırır.” Diyor.

 Ki bazı iddialara göre, yanlış tedavi uygulamalarıyla yavaş yavaş öldürülen Atatürk; “şehit”lik mertebesiyle de şereflenerek son nefesinde, “ve aleykümselam” diyerek ruh’unu Hakk’a teslim etmiştir. Bunu beyanla hadisi şerifte; “siz nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz nasıl ölürseniz öyle haşr olursunuz” buyrulur. İslâm dini esaslarına göre Atatürk; son derece muteber ve her müminin özenip gıpta ettiği bir şekilde ölerek bu âlemden ayrılmıştır. Atatürk’ün ölümünün bu şekilde Allah’ın “selâm” ismini zikrederek gerçekleşmiş olmasını, bazı mahfiller Türk milletinden gizleyerek, “Atatürk son nefesinde saat kaç” diyerek öldü demişlerdir.

 Her yıl on kasım olan ölüm yıldönümünde kimilerince samimiyet gözyaşlarıyla, kimilerince ikiyüzlülük fışkıran nutuklarla anılan Atatürk’ün, böyle şanlı ve şerefli bir şekilde ölmesi milletimizden gizlendiği gibi, Atatürk’ün gerçek kimliği bazıları tarafından engellenerek milletimize tanıtılmadı. Ve Atatürk; Atatürkçü olduğunu iddia eden bazıları tarafından leblebiyle rakı içen, başında melon şapka, frak gibi kıyafetlerden başka kıyafet giymeyen, din’le iman’la hiçbir alâkası olmayan, laikliği tam bir dinsizlik olarak yaşayan bir kişi olarak bu millete lânse ederek gösterdiler.

 Diğer taraftan bazı muhafazakâr ve dindar olduğunu iddia edenler ise; gece gündüz içkiden başını kaldırmayıp her türlü nefsani zevki sefa peşinde ömür tüketen. Müslümanlara her türlü eziyeti yapmayı revâ gören. Ve bu asrın (yüzyılın) en büyük din düşmanı olarak Atatürk’ü ifade ederler. Hatta bazı mahfillerde gizlice yapılan toplantılarda Atatürk’e ve onun önderliğiyle kurulan cumhuriyete en galiz hakaretlerle aşağılayıp saldıran, Atatürk ve cumhuriyete olan nefret ve kin’lerini din haline getirmiş olan bazı kimselerin, bu tür söylemlerle millete tanıttıkları Atatürk ile gerçek Atatürk’ün hiçbir alakası yoktur. Ki bu tanıtım ve ifadelerin hiç birisi Atatürk’ün gerçek vasıflarını ifade etmeyen yalan, dolan ve iftira yüklü beyanlardır.

Atatürk’ü tanıyabilmek, onun gerçek kişiliğini anlayabilmek için bir kimsenin deli olmayıp aklı başında olması yeterlidir. Ve en evvela, İslam peygamberine vahiy olan Kur’anı Kerim’in tercümesini okumakla beraber, çok değil biraz da İslam tarihini bilmesi kâfidir.

Bu gün yüzlerce Alim tarafından Türkçeye tercüme edilen Kuranı kerim, Türkiye cumhuriyeti kurulana kadar İngilizce, Fransızca, Rusça hatta Boşnakça vb. gibi diğer birçok dillere tercüme edilmesine rağmen Türkçeye tercüme edilmemişti. Ve Elmalılı Hamdi Yazır’ın Türkçe tercüme ve tefsir ettiği Kuranla, Müslüm’ün 13 cilt olan hadis külliyatı Türkçeye, Türkiye cumhuriyeti kurulduktan sonra tercüme edilmiştir. Ve milletimizin Kuran’ı ve Peygamber Efendimizin hadislerini anlayarak okuması sağlanmıştır. Ki bu tercüme işlerine devletten bütçe ayrılmış olmasına rağmen Atatürk, kendi şahsi parasından vererek katkı sağlamıştır.

 Ayrıca Kuran’da çokça, sıklıkla bahsedilmesine rağmen, bu gün hepimizin toplum olarak tam ilgi ve hasasiyet gösteremediğimiz yetimlerin, öksüzlerin korunup gözetilmesi hususunda da Atatürk, tam bir Kuran mümini gibi hareket etmiş ve birçok yetimin bakım ve eğitimini sağlamıştır. Ve bunları halka göstermeden gizlilik içinde yapmıştır.   

  Atatürk’ü anlayıp tanımak için; asrısaadette Hz. peygamber efendimizin ve ashabının uygulamalarına şöyle kabaca bakmak bile yeterlidir. Buna göre Hz. Muhammed, (s.a.v) içinde bulunmuş olduğu toplumun kabileler, aşiretler tarafından yönetilmesini Kur’an’ın; “İş ve yönetim konusunda onlarla da şuraya git/onlara danış/istişare et..” (Al-i İmran, 159) “işleri, yönetimleri aralarında bir şuradır/ aralarında istişare iledir…” (Şura, 38) emri gereğince kaldırarak, kabile aşiret yönetimine son verip şurayı, yani halk meclisini kurmuş ve meclisin kararları doğrultusunda yönetim oluşturmuştur. Ve yine Kuran’ın “Şu bir gerçek ki, Allah size, emanetleri onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.”(Nisa-58) buyruğu doğrultusunda, belli aşiret mensuplarına değil, liyâkata değer vermiş ve her işe ırkı, cinsi, rengi ne olursa olsun ehil olanları getirmiştir. İşte çok özet olarak ifade ettiğimiz bu değerler cumhuriyet ilkeleri olup, Hz. Resulullah efendimiz bu esaslarla halkı yönettiği gibi Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali bu şekilde halkı yönetmişlerdir. Çünkü Cumhuriyet; belli bir sınıfın belli bir kabile ve aşiretin yönetimini reddeden, halkın kendi kendisini liyakatle, yani ehil olanlar ile yönetmesidir.

Hz. Resulullah Efendimizin zuhuruna kadar aşiretler, kabileler ve onların reisleri toplumu yönetiyordu. Ve onlar ne derlerse o oluyordu, kendilerinden sonra oğulları emir, reis, padişah vb. oluyor ve bu şekilde halk idare ediliyordu. Hz. Resulullah bu yönetim şeklini kaldırdı ve hiç bir kimsenin soyundan sopundan dolayı üstün olmayacağını söyledi, her türlü emanetin ehil / layık olanlar tarafından tasarruf edilmesini buyurdu ve uyguladı. Hz. Peygamber Efendimiz, bu uygulamalarıyla cahiliye Arap geleneği olan kabileciliği ve aşiretçiliği kaldırdı. Kendisinden sonra halkı yönetecek olan emir veya reisi işaret ederek, şu sahabe veya bu sahabe devletin reisi olsun demedi. Şurayı/meclisi, yani halkın ehil/layık olanı seçerek emir el mümin’in, yani halkın başkanı olunmasını tavsiye ve işaret etti. Halbûki o zaman Hz. Peygamber her kimi işaret etse idi, tereddütsüz o kimse emir-el mümin yani devletin başkanı olurdu.

Hz. Peygamber Efendimizden sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, hatta Hz. Hasan’ın altı ay süren emirliği / başkanlığı, hep şura / meclis kararıyla olmuştur. Bunların hiç birisi kendinden sonra oğlunu veya kardeşini veya soyundan geleni tavsiye etmemiş ve emir / başkan yapmamıştır. Hatta Hz. Ali yaralı olup vefat etmeden önce kendisine; “Oğlun Hasan’ı emir yapalım mı?” diye sorduklarında, Hz. Ali cevaben; “Benim oğlum olduğu için yapmayın, layık ve ehil ise öyle yapın.” demiştir.

Bu uygulama Muaviye emir/başkan oluncaya kadar devam etmiştir. Ve Muaviye, Kur’an buyruğu olup Hz. Peygamberin uyguladığı şurayı/meclisi, yani halka danışmayı kaldırarak oğlu Yezid’i kendisinden sonra emir/padişah yaptı. Muaviye, Kur’an’ın emri ve Hz. Peygamber’in apaçık uyguladığı şura/meclis mirasını, cümle ehl-i kemal olan sahabelerin ve ehl-i irfanın itirazlarına rağmen Hz. Hasan’ın zehirletilerek, Hz. Hüseyin’in ve Ehl-i Beytin kerbelâda şehit edilmeleri pahasına, şahsı ve kabilesinin/aşiretinin menfaati için yıkıp iptal etti. Buna karşı gelenlerin kimilerini sürgün etti, kimilerini de şehit etti.

Emevi’lerden sonra kurulan İslam devletlerindeki yönetim ve idareler, genellikle kabile ve aşireti esas olan bir yapı üzerine kuruldu. Ve bu uygulama, yaklaşık 1300 yıl, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar devam etti. Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk’ün emri ile TBMM dışına pankartlarla; “işleri, yönetimleri aralarında bir şuradır / aralarında istişare iledir…” Ve ‘Emanetin ehillere verilmesi...’ mahiyetindeki ayetler ve hadisler asılarak, meclis’in ve cumhuriyet sisteminin Kur’an emri ve Hz. resulullah efendimizin uygulaması olduğu vurgulanmıştır.

Böylece Kur’an’ın emri olup Hz. Resulullah’ın, Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin ve Hz. Hasan’ın uyguladığı şura’ya/meclis’e yani halka danışarak, herkesin seçme ve seçilme hakkının olduğu ve Muaviyenin yıktığı cumhuriyet idaresi; Mustafa kemal Atatürk’ün liderlik yaptığı kadrolar tarafından tekrar Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile kurulmuş oldu.

Bu itibarla Cumhuriyet; Kur’an emridir. Cumhuriyet Hz. Resulullah’ın (sav) mirasıdır. Cumhuriyet Ehli Beytin, Evladı Resul’ün davasıdır. Cumhuriyet Atatürk ve arkadaşlarının Türk milletine hediyesidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kadrolardan, başta 10 Kasım’da “ve aleykümselâm diyerek iman edenlerin gıpta ettiği bir şekilde bu dünyadan bekâ’ya göçen Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, cümlesinden Allah razı olsun, ruhları şad olsun. Makamları peygamberlerin mukarriplerin sıddıkların şehitlerin rızıklandıkları makam olsun. Vesselâm.

                                                      

                                                            Nejdet Şahin

                                                        05 Kasım 2010 Cuma

 

 

 

26 Ekim 2020 Pazartesi

Kutlu Doğum Haftası !!! Peygamber Efendimizin Doğumu

Hicri takvimin Rebiul Evvel ayının 12 sinde kutlanan mevlit kandili, isminden de açıkça anlaşıldığı gibi, Hz. Muhammed’in (s.a.v) bu âleme unsur bedeniile doğmasını ifade eder. Mevlitarapça bir kelime olup Türkçe, doğum / doğuş demektir.

Bu doğuş peygamber efendimizin babası Abdullah ve annesi Âmine validemizden beşer olarak unsur bedeniyle doğmuş olmasıyla beraber, sıradan bir doğum değildir.Bilindiği gibi bu doğumla beraber zahiren yani aleni olarak birçok harikulade (olağanüstü) hadiseler olmuştur. Ki o zaman İran’a bağlı bir yerleşim olan Mekke’de tahakkuk eden bu doğumla beraber, İran’da Mecusilerin (Ateşe tapanların) bin yıldır sönmeyen ateşi sönmüş, krallarının sarayı yıkılmıştır. Suriye’de save nehrinin bin yıldır kuru olup su görmeyen yatağı sularla dolup taşarak akmıştır. Hz. Resulullah’ın doğumu esnasında doğuma yardımcı olan kadınlar da açıkça birçok harikuladeliklere (olağanüstü hadiselere) muhatap olmuşlardır.

Resulullah Efendimizin annesi Âmine validemiz ise, doğumla beraber “Biri doğuda biri batıda biride Kâbe’nin damında olmak üzere üç bayrak dikildiğini gördüm” demiştir. Bunlar akla ilk gelen mucizelerdir.

 

Soru: Fakat Hz. Muhammed’in (s.a.v) doğumu denildiğinde acaba anlamamız gereken sadece bu âleme zahiren gelmesimidir? Hadisi şerifte“Allah evvela benim nurumu yarattı”  Başka bir Hadiste ise, “Âdem su ile toprak arasında iken ben nebi idim” gibi ifadelerden anlaşılması gereken nedir?

 

Cevap:Bu ve benzer beyanlardan anlaşıldığı gibi Hz. Resulullah Efendimizin, her bir varlıktan ve cümle âlemlerden önce yaratılmış olan “vücudu nur-u Muhammed” kimliği şahsiyeti vardır. Ve nur-u Muhammed Hz. Âdem’de ve cümle peygamberlerde hidayet davetçiliği olarak zahir olmuş. Tüm peygamberler nuru Muhammed mazhariyetiyle insanlara yol gösterip onları irşat etmişler. Ve her peygamber nur-u Muhammed’in, unsur yani beşeri bir bedenle insan olarak bu yeryüzü âleminde doğup zahir olacağını ümmetlerine haber vermişlerdir.

       Bunu ifadeyle insanı kâmil zincirinin altın halkalarından olan Süleyman çelebi Hz. Mevlidi şerifinde;

 

Hak taalâçün yarattı âdemi

Kıldı âdemle müzeyyen âlemi (âdemle bezeyip süsledi âlemi)

Âdeme kıldı ferişthler sücut (âdeme melekler secde etti)

Hem ona çok kıldı Lütfi ol ıssı cut(cömert olan Allah lütfetti)

Mustafa nur’un alnında kodu

Bil habibin nuru’dur bu nur dedi.

Kıldı ol nur anın ile nice ruzigar(devir, zaman)

Sonra Havva alnına nakletti bil

Durdu onda dahi nice ayu yıl (ay ve seneler)

Şit doğdu ona nakletti nur

Onun alnında tecelli kıldı nur

Erdi İbrahimeİsmaile hem

Söz uzanır geri kalan der isem

İş bu resmile müselsel muttasıf (bu şekildeki silsile ile vasıflanmış olan)

Ta olunca Mustafa’ya muntakil(intikâl edince)

Geldi çünrahmetellil âlemin (âlemlerin rahmeti)

Vardı nur karar etti hemin

Tut kulak efsafına ey yâri din (kulak ver ey dinini seven)

Bilesin kimdir o fahrülmürselin. (bilesin iftihar edilen elçi Hz.Muhammed’in kim olduğunu)buyurmuştur.

 

İşte mevlidi şerifteki bu beyanlardan da açıkça anlaşıldığı gibi rebiul evvel ayının 12 sinde vukuu bulan doğum / mevlit,nur-u Muhammed’in; Resulullah’ın unsur / beşeri bedeni ile buluşup, bu yeryüzü alemini şereflendirmesini ifade eder. Ve bu doğum, İslam âleminde mevlit kandili olarak Müslümanlar tarafından çeşitli hidayete yönelik ibadetler ve etkinliklerle açıkça kutlanır.

 

Soru: Kutlu doğum senede bir haftamı yoksa hergünmü kutlanmalı?Kutlama için özel bir mekâna ihtiyaç varmıdır?

 

Cevap:İslamın ledduni hakikatına ulaşmış olan arifibillâh ve ehli kemâl, bu kandili hem zahirine hem de batınına uygun olarak, nur-u Muhammed kulluğuna mazhariyet gayreti ile yaşayarak sadece bir gece bir hafta değil, her zamanda ve her yerde kutlarlar.

 

Soru:Nur-u Muhammed Nerelerde açığa çıkar?

 

Cevap:Cümle peygamberlerde zahir olup açığa çıkan nur-u Muhammed, “Âlimler peygamberlerin varisidir” Hadisi şerifindeki hikmet gereği, Resulullah Efendimizin unsur bedeniyle yeryüzünden ayrılmasıyla da, Resulullah’ın varisi olan âlimler ve mürşidi kâmilde devam eder. Ki İmamı Azam, İmamı Şafii, İmamı Malik, İmamı Hanbel, İmamı Gazali, Muhiddini Arabî, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Niyazi Mısri,  Muhammed Nur’ul Arabî vb. gibi peygamber varisi olan âlim ve ehli kemalin irşat ve tebliğinde Nur-u Muhammed açığa çıkarak insanlığı aydınlatmaya devam etmiş, günümüzde de devam etmektedir. Kıyamete kadar yeryüzünde hidayet davetçiliği olarak devam edecektir. Her zaman da yeryüzü âleminde mevcut olan bu hidayet davetçisi veli ve âlimlerin irşat ve yol göstermeleriyle, İslam dininin zahir ve batın yönü kemâl bularak yeryüzünde insanlığı aydınlatmış, halen de aydınlatmakta ve kıyamete kadarda aydınlatacaktır.

 

Sonuç olarak:

        Hz. Resulullah Efendimiz: “Beni ararsanız varisim olan âlimleri bulun, ben orada bulunurum”buyurmuşlardır. Ki bu “peygamber varisi” olan velilerin ve âlimlerin yeryüzünde her zamanda var olmaları ve onların irşadıyla Hidayeti nuru Muhammed’in açığa çıkması Muhammedi doğuşun, yani mevlit kandilinin leddun-i hikmetini ifade eder. Onların irşadından aydınlanmak ise, mevlid kandiline erişerek kandilin ruhaniyetinden istifadelenmeyi ve Muhammed-i kullukla yaşamayı ifade eder.

Bu itibarla her kim mevlit kandilinin ledduni hikmetine mazhar olursa o, sadece kandil gecesi değil, her zaman ve her yer de ebediyen mevlit kandili aydınlığıyla yaşar, Allahu âlem.

Her zamanda mevcut olan Nur-u Muhammed doğuşuna erişip, o doğumun irşad-ı aydınlığına mazhar olmamızı rabbimizden niyaz ederiz.

 

 Necdet Şahin