26 Ocak 2016 Salı

İRCIÎ HİTÂB-I KU^R'AN'DIR BAHHAS

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ
ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN



  
İrcıî hitâb-ı Kur'an'dır bahhas
Mutmainne nefsine oldu miras

İrcıi: Dön,Bahhas: bahseden, çokça bahseden,Mutmain: Tatmin olmuş demektir.
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde; “Ya eyyetü-hen nefsül Mutmainneh, İrcı’i ila rabbiki razıyeten marzıyyeh; Fedhuliy fiy ibadi; Vedhuliy cenneti. / Ey mutmain olmuş Nefs. Sen O’ndan razı O da senden razı olarak Rabbine dön. Gir / dâhil ol kullarımın arasına. Gir / dâhil ol cennetim’e.” (Fecr,27…30) buyurur. Ki Kur’an’ın bu ve benzeri ayetlerde çokça bahsettiği “ircıi / dön” muhatabının “mutmain olmuş nefs,” yani tatmin olmuş kişi /şahıs olduğu beyan ediliyor. Ki mutmain olmuş kişi, mürşidi kâmilin kalbi zikir telkini ile zikri daim’e mazhar olmuş saliktir. Bunu ifadeyle Kur’an’da; “Müminlerin kalbleri zikrullah ile mutmain olur. Gözünüzü açın / dikkat edin, kalbler ancak zikrullah ile tatmin olur.” (Ra’d,28) buyrulur.Çünkü kalp, merkezi aza olduğundan, kalpte galip olan her muhabbet tüm vücuda tesir eder. Eğer kulun kalbinde zikrullah hâkim ve galip olursa, o “kalp zikrullah ile mutmain olur.” Ve kalpteki mutmainliğin vücudun tamamına tesir etmesiyle o kul “mutmain bir nefs,” yani mutmain bir kişi olur. Ki böyle zikri daim mazharıyetiyle mutmain olan bir nefs/şahıs, Kur’an’ın bahsettiği“İrcıi”hitabının mirasçısı yani muhatabıdır, buyruluyor.

Râziyye merzıyye oldu vasf-ı has
Ma' rifet kesbeylemek oldu beas

Raziyye: Razı olmuş,Merziyye: Razı olunmuş,Vasf-ı has: Özel vasıf, nitelik mazhariyeti,Kesb: Kazanma,Beas: diriliş, yeniden diriliş anlamlarını ifade eder.
Ki Fecr suresi’nin;“Razıyeten marzıyyeh / Sen O’ndan razı O da senden razı olarak.” (Fecr,28) beyanındaki “râzıye” kulun rabbinden razı olması, “merzıyyeh” ise Rabbin kulundan razı olmasıdır. Ehl-i kemal; “Kul’un nisbet varlığını fena etmesi rabb’ın kulundan razı olmasıdır. Kul’un Rabbin tevhid tecellisine mazhar olması ise kul’un Rabbin’den razı olmasıdır.”demişlerdir. Bu itibarla kulun fena-i ef’al, fena-i sıfat ve fena-i zat müşahedesine ulaşması, Rabbin kulundan razı olmasıdır. Tevhidi ef’al, tevhidi sıfat ve tevhidi zat müşahedesine ulaşmak ise kul’un Rabbin’dan razı olmasıdır.
Bunu beyanla; fena-i ef’al, kul’un kendi işinin ve cümle işlerin yokluğunun/fenasının müşahedesidir. Fena-i sıfat; hayat, ilim, irade, kudret, görmek, işitmek, kelâm ve tekvin olan sekiz sıfatı subutiyenin kul’un kendine ve cümle âleme nisbetle yokluğunun/fenasının müşahedesidir. Fena-i zat ise; kul’un kendine ve cümle âleme nisbet ettiği vücudun yokluğunun/fenasının müşahedesi-dir. Bu üç fena müşahadesi ile hâsıl olan kulluk marifeti, merzıyye, yani Rabb’in razı olduğu kulluktur.
Tevhidi ef’al; kul’un kendinin ve cümle âlemin işlerinde failin Allah olduğunu müşahede etmesidir. Tevhidi sıfat; kul’un kendinde ve cümle âlemdeki sekiz sıfatı subutiyenin mefsufunun Allah olduğunu müşahedesidir. Tevhidi zat; kendinin ve cümle âlemin vücud-u varlığının yokluğunda/fenasında kulun, rabbin zatından gayrı müşahede etmemesidir. Ki bu üç tevhid makamı müşahedesiyle hâsıl olan marifete ulaşmak râzıyye, yani kul’un Rabbin’den razı olmasıdır.
      Bu itibarla kalbi, zikri daimle uyanıp mutmain olmuş bir nefsin/şahsın, makamatı tevhid irfanına erişmesi o kulun, vasf-ı has (özel vasıf, nitelik) ile dirilmesi olduğu ifade edilerek; râzıyye ve merzıyye mazhariyeti kul’un has (özel) vasıf’la, yani arifibillâh insanı kâmil olarak beasıdır / yeniden dirilmesidir, deniliyor.     

"Fi ıbâdî vedhulî” didi Kerim
Cenneti-i manayı bulmak oldu has

Fedhuliy fiy ibadi: Kullarımın arasına dâhil ol, gir (Fecr,29) ayeti kerimesi,Cenneti mana: İrfan cennetidir.
Ki İrfan cenneti ve amel cenneti olmakla cennetler, iki kısımdır. Amel cenneti; kulun bu âlemde işlediği amel-i salihle, (iyi güzel işlerle) cehennem azabından korunarak nefsini lezzetlendirileceği ahiret âlemindeki umumi cennettir.
İrfan cenneti ise; kul’un bu âlem’de tevhidi ef’al, tevhidi sıfat ve tevhidi zat irfanı ile eriştiği rabbin katında, rabbine vuslat ve Rabb’in müşahedesiyle bu âlemde ve cümle âlemlerde cennet-i ef’al, cennet-i sıfat ve cennet-i zat olan irfan cennetinde zevkullah ile ebediyen zevklenmesidir. Ki irfan cenneti, sadece bu müşahadeye ulaşanlara has / özel cennettir. 
Buna göre, Fecr Suresi’ndeki;“Fedhuli fi ıbâdi. Vedhuli cenneti / Gir, Dâhil ol Kullarımın arasına. Gir, Dâhil ol cennetim’e” beyanı;‘Ey arif-ibillâh ve kâmil insan marifetiyle dirilmiş olan kulum, sen de gir dâhil ol arif kâmil kullarımın arasına. Ve gir dâhil ol irfan cennetime de, zevkullah ile cümle âlemlerde ebediyet zeki sefa sür’ demektir.
Ki bunu ifadeyle "Fi ıbâdî vedhulî” dedi kuran-ı kerim, cenneti-i manayı/irfan cennetini bulmak, Rabbin has arif, kâmil kulluğunun maksadı oldu, buyruluyor.

Ol metin hablen kılmak îtişam
İki âlem izzetinedir esas

Metin hablen: Sağlam ip, urgan,İtişam:Sıkıca sarılmak, sımsıkı sarılmak anlamındadır.
Buna göre, ol metin hablen kılmak itişam demek, sağlam ip’e sımsıkı sarılmak demektir ki bunu ifadeyle Kur’an-ı Kerim’de; “Va’tasimû bihablillahi cemî’a / Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın…” (Âl-i İmrân, 103) buyrulur. Ki Allah’ın ipi,sağlam ip olan hablül metindir. Kemâl Zurnacı Hazretleri; “Allah’ın ipinin bir ucu kulda, diğer ucu ise Cenâb-ı Hak’ta olmalıdır,” demiştir ki, meslek-i Resul’de mürşidi kâmilin saliklere telkin ettiği zikr-i dâim ve makâmat-ı tevhîd keşfi irfânı; hablül metin, yani sağlam iptir. Çünkü bir kul, zikr-i dâim ve tevhîd mertebelerinin irfânı ile ancak yaratılışının yüce gayesine ulaşarak, Rabbine vuslat eder ve Rabb’in müşahadesiyle cennet-i irfan’a dâhil olabilir.      
Bu itibarla sâlik’in, mürşid-i kâmil’in zikr-i dâim ve makâmat-ı tevhîd telkinine pekçe, sıkıca sarılması gerekir, çünkü bir insan rabbine başka bir yoldan vâsıl olup kavuşamaz. Zamanın mürşidi kâmilini bulup onun telkinine mazhar olan sâlik’e, her ne emredilmişse onu muhakkak yapmalı, her ne yasak edilmişse ondan kesinlikle kaçmalıdır. Mürşid dahi, kendinde emanet olan meslek-i Resul âli prensipler telkinine ne eksik, ne fazla kesinlikle riâyet edip uymak zorundadır. Mürşidin, kendisine emanet edilen âli prensipler telkinini, ne eksiltmeye ne de fazlalaştırmaya yetki ve salahiyeti olmaz. Mürşidin kendisi de âli prensipler telkinine uyduğu müddetçe istifadelenir, uymadığı zaman ise telkinin kemâlatından o da, istifade edemeyip zarar eder.
Pîr Seyyit Muhammed Nur Hazretleri’nin şahsında açığa çıkan meslek-i Resûl-ü Melâmîye âli prensipler telkininin tasnifi, düzenlenmesi, Hz.Resûlullah (s.a.v) tarafından yapılmıştır. Gerek sâlik gerek mürşid Hz.Pir’in şahsında zahir olup açığa çıkan bu âli prensipler telkinine riayet edip uymakla ancak kemâle ulaşabildiğinden,    meslek-i Resul’e sadık olan bir mürşid veya bir ihvan, ne eksilterek ne de fazlalaştırarak telkini değiştirmezler, değiştirmeye asla yanaşmazlar. Kâmil olan bir mürşid ise böyle bir şeye tevessülü aklından bile geçirmediği gibi kesinlikle hayâ edip âli pirensipleri eksiltmekten ve ilavelerle ziyedeleştirmekten çekinir.
    Fakat maalesef, Pîr Seyyit Muhammed Nur Hazretleri’nin Halifesi olduğunu söyleyen bazı nâkıs/eksik mürşidler, Hz. Pîr’in şahsında tasnif olan meslek-i Resûl’ün âli prensipler telkin ve târifine müdahalede bulunup, âli prensipleri kendi anlayışlarına göre eksiltiyor veya ilaveler yaparak ziyedeleştiriyorlar. Mesela bunlardan bazıları; abdest, namaz, oruç vb. Allah emirlerini kaldırıp, telkin etmiyor. Kimisi, makâmat-ı tevhîdin şuhûtlarını iptal ederek, telkin etmiyor. Kimi ediyorsa da, kendi anlayışına göre saptırarak şuhûtları târif ediyor, kimi kalbî zikri telkin etmiyor, kimi cehr-i zikri telkin etmiyor, kimi sakallı ve takkeli olup şekil sûret düzmeyi mârifet zannediyor. Bütün bu ve benzeri davranış-lar, meslek-i Resûl’e sadakat ve hizmet olmadığı gibi, ehl-i irfânın ve ehl-i kemâlin ahvâli değildir.
Bu itibarla zamanın mürşid-i kâmili olup, irşâdıyla etrafındakilere yol göstererek aydınlatan Malik Efendi HazretleriOl hablül metin olan zikr-i dâim ve makâmat-ı tevhîd telkini âli prensiplerine sımsıkı sarıl. Çünkü iki âlem olan dünya ve ahiretteki izzet / yücelik bu esas üzeredir, diyor.


Urve-i vüska'ya Hilmî pek yapış
Âlem-i kalbe cilâ ola hudâs

      Urve-i vüska: Sapasağlam kopmayan kulp,Cilâ:Parlaklık, parlatma,Hudus: yeniden meydana gelme, anlamındadır.
Kur’an-ı Kerim’de;“La ikrahe fid Diyni kad tebeyyener rüşdü minel ğayy feman yekfür Bittağuti ve yu’mim Billahi fe kadistemseke bil urvetil vüska lenfisame leha vallahu Semi’un Aliym. / Din’de zorlama yoktur Gerçekten Rüşd(irşad, hidayet, hak, doğruluk) ğayy’dan(azgınlık, dalalet)apaçık ayrılmıştır (deliller ortadadır). Artık her kim Tağut’u (Allah’tan gayrıya vücut nisbet ederek, Allahtan gayrı ilâh kabul etmeyi)inkâr edip Allah’a iman ederse muhakkak o kopması olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmış olur… Allah Semi’dir, Aliym’dir.” (Bakara, 256) buyrulur.
     Ayette beyan edilen “Urve-i vüska”sapasağlam kopmayan kulp anlamında olup, zamanın mürşid-i kâmili’ni ifade eder. Çünkü kâmil’in irşadıyla hâsıl olan Rüşd’ü/kemâlatı bir insan bulamazsa o, yaradılışının gayesi olan Rabbı’na kavuşamaz, Rabbı’nı müşahade edemez. Kâmil’in irşadından hâsıl olan Rüşd/kemâlat her zamanda ve cümle âlemlerde kalplerin hidayet aydınlığıdır, cilâsıdır. Bunu ifadeyle Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri;“Hidayetin baş mazharı Hz. Resulullah s.a.v dir, onun temsilcileri ise âlimler ve mürşid-i kâmil’dir.” diyor.         
Bu itibarlahidayet davetçisi olan Kâmil’in kalbi zikir ve meratibi tevhid telkini irşadıyla bir kişi, yaratılışının yüce gayesine erişip Rabbi’ne vasıl olup kavuşabildiğinden Malik Efendi Hz. kendini muhatap ederek Hilmi lâkabıyla bizlere;urve-i vüska olan mürşidi kâmil’in meslek-i Resul âli prensipler telkini irşadına sımsıkı sarılarak pek yapış çünkü kalpler kâmilin irşad cilâsı ile aydınlandığı gibi, o irşad hudus, yani kulluğun insanı kâmil marifetiyle hayat bularak dirilmesidir, diyor.

YÂ RASUL-İ HAK HABÎB-İ KİBRİYÂ

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ

ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN

                           
                             
                         

Yâ rasul-i Hak habîb-i kibriyâ
Himmet eyle aşıkın bulsun safâ

Ey Hakk’ın elçisi, Cenab-ı Kibriyâ olan Allah’ın habibi, (sevgilisi) himmet (yardım) eyle âşıklar sefâ bulsun, ifadesiyle ruh-u Muhammedden (s.a.v) imdat ve yardım talep ediliyor. Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri;“Hakk’ın Hay ve Muhy-i oluşu Ruh-u Muhammed’dir.”diyor. Yani Hakk’ın hayatla diri olup hayat ile dirilterek hayat vericiliği ruh-u Muhammed’dir, demektir. Ki cümle Peygamberler ve insan-ı kâmil olan veliler Ruh-u Muhammed’in mazharı olmuşlar ve bu mazharıyetleri ile tebliğ ve irşad'da bulunup, insanlığı hayat-ı ilahi ile diriltmişlerdir. Velayet irşadının tüm zamanlarda heryer ve her mekândaki tebliğicisi Mürşid-i kâmil’dir. Ve kâmil ruh-u Muhammed mazharı olan irşadıyla sâlik’i hayat-ı ilahi diriliğine ulaşmasını sağlar.
Bunu ifadeyle “Yâ Resul-i Hak, Habibi Kibriya himmet (yardım) eyle aşıkın bulsun safâ.” buyrulmakla zamanın ruh-u Muhammed mazharından, Hak âşıklarının sefayı ilahi ile sefalanmaları hususunda himmet yardım isteniyor.   

Kalbleri etsin teveccüh ol yana
Aşk u şevkiyle gelsünler sana

Teveccüh: Yönelmek, ilgi alâka göstermek anlamında olup, âşıklarınkalbleri ruh-u Muhammed mazharı olan zamanın mürşidi kâmilinin teveccühüne yönelerek, ilâh-i aşk’ın şevki ve coşkusuyla kâmilin meclisine gelsinler, demektir. 

Pertevi nurunla kalbe ver ziya
Varlığımız mahv eyle görünsün Hüdâ

Pertev: Ziya, ışık,Nur:Aydınlık, parıltı, parlaklık,Hüdâ: Hadi olan Allah’ın hidayetle tecellisi, demektir. Ki hadisi şerifte; “Allah beni nurundan müminleri de benim nurumdan yarattı.” Buyrulur. Bu hadiste ifade olunan yaratılma, Allah’ın Hadi isminin zuhuru olan hidayet tecellisine Hz. Resulullah’ın mazhar olması, müminlerinde Hz. Resulullah’ın hidayet-i tebliğ ve irşadına mazhar olmasıdır. Bunu ifadeyle Pir Seyyid Muhammed Nur Hazretleri;“Hidayetin baş mazharı Hz.Muhammed s.a.v Efendimizdir, onun temsilcileri ise âlimler ve Kâmil-i mürşit’tir.”buyurur.
Bu itibarlapertevi nurunla kalbe ver ziya varlığımız mahv eyle görünsün Hüdâ demek; Nur-u Muhammed zuhurunun ışığı ile kalbimizi aydınlatıp parlat ki, kendimize cehaletle nisbet ettiğimiz varlığımız fenafillâh keşf-i irfanıyla mahvı fena bulsun. Ve fenaya / yokluğa ulaşmış kulluğumuz Rabbi’mizi müşahede ve Rabbimize vuslat hidayetine erişsin, demektir.
      Bunu beyanla mürşidi kâmil hidayet-i Nur-u Muhammed’i temsil ile zikri daim ve tevhid-i hakiki irşadı yapar. Zikri daim aynı zamanda mayayı Muhammed’dir ki, bir kalbin zikrullah telkinine mazhar olması o kalbin, mayay-ı Muhammed’le mayalanmasıdır. Ve mayayı Muhammed olan zikrullah yerleştiğikalbi pertevi Nur-u Muhammed ile ziyalandırır, yani hidayet-i Nur-u Muhammed aydınlığı ile aydınlatıp parlatır. Kâmil’in tevhid-i hakiki irşadı isekul’un cehaletle kendine nisbet ettiği varlığını fenaya / yokluğa ulaştırmasıyla mahv olur. Ve o kul yokluk / fena keşfi irfanı ile rabbin müşahadesi ve rabbin vuslatıyla şereflenir. Ki bunu talaple, Ruh-u Muhammed mazharından yardım isteniyor. 

Bu cihan hepten okunsun sırr-ı lâ
Lâ içinde zâhir ola hep illâ

     “Lâilaheillallah Muhammeden Resulullah” olan kelime-i tevhidin, “Lâ ilahe illallah” kısmının, lâ ilâhe bölümü lâ,illâllah bölümü ise illâ olarak ifadeediliyor. Ve lâ yokluk anlamındadır. Bu cihan hepten okunsun sırr-ı lâ demek isekul’un kendinin ve cümle âlemin yokluğuna fenayı ef’âl, fenayı sıfat ve fenayı zat müşahadesi ile ulaşarak cihanı, yani cümle âlemi sırrı lâ yokluğu ile okumasıdır. Lâ içinde zahir ola hep illâ demek ise tevhidi ef’âl, tevhidi sıfat ve tevhidi zat müşahadesi ile kul’un, kendinin ve cümle âlemin yokluğunda zahir apaçık olan Rabbi’ne daima nazar edip Rabbini görmesidir. 
      Bunu ifadeyle Kur’an’da;“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parlayacaktır. Rablerine bakacaklardır, O’nu görecekler-dir.” (Kıyamet, 22-23) buyrulur. Ki, bu beyitlerdeki beyan ile fenafillâh (Allah’ta yok olmak) keşfi irfanına mazhariyet, talep ediliyor.

Kesret içre görünürse Hilmi'ya
Vahdet içre gayri yoktur masiva

Masiva: Allah’tan gayrı başka olan her şey demektir. Fenafillâh keşfi irfanına ulaşan kul’un nazarında masiva, yani zat-ı ilahi mevcudiyetinden gayrı bir varlık olmadığı gibi, o’na görünen tüm varlıklar zat-ı ilahinin zuhuru olan gölgeden ibarettir. Bunu ifadeyle Malik Efendi Hazretleri; kesret yani halk çokluğu içinde Hilmi olarak görünmem, bir gölgenin belirtisi gibidir diyor. Ve devamla Zat-ı ilahinin vahdetinden / birliğinden gayrı hiçbir şeyin, masivanın varlığı yoktur,ey Hilmi diyerek, Hilmi lakabı ile kendi üzerinden bizlere hikmet yüklü nasihatta bulunuyor. Allahuâlem.

NUR-I LEVLAK SIRRIYLADIR ZUHURAT

ŞİİR:ABDULMALİK HİLMİ
ŞERHEDEN  (AÇIKLAYAN): NEJDETŞAHİN
                   

                         

Nur-ı Levlak sırrıyladır zuhurat
Sırr-ı Âdem Hak'kıla buldu sebat

      Cenab-ı Hak Hz.Resulullah (s.a.v) hakkında; “Levlake levlak lema halaktul eflak–Sen olmasaydın sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” (Hadisi kutsi)buyurmuştur. Ki bu hadisi kutsi ifadesine atıfta bulunan Malik Efendi, Nur-ı Levlak sırrıyladır zuhurat ve sırrı âdemin sebat bularak gerçekleşip tahakkuk etmesi diyor. Ki bu hadisi kutside ifade edilen “sen olmasaydın” sözünün muhatabı Hz.Muhammed (sav) dir. Ve İki defa “sen olmasaydın” denmesinin birincisi, sen olmasaydın bu görünen cümle unsur yani suretler âlemini yaratmazdım. İkincisi ise sen olmasaydın mana âlemlerini yaratmazdım, demektir.
     Çünkü görünen ve görünmeyen cümle âlemlerin yaratılması-nın sebebi, habibullah (Allah’ın sevgilisi) olan Hz.Muhammed’e Rabbimizin muhabbet ve aşkı’dır. Allah her ne yaratmışsa bu aşk ile yaratmış olduğundan cümle yaratılmışlar, varlıklarını Hz.Muhammed’e borçludur. İnsanın âdemiyete, yani âdemi kemâlata ulaşıp âdemliği bulmasının irşadı’da manevi bir yaratılış olduğu için, âdem-i yaratılışın da sebat bulup gerçekleşmesi, Hakk’ın Hz.Muhammed’e olan aşkındandır.
     Bu itibarla suretler âlemindeki yaratılış ve mana âlemindeki yaratılış, Rabbimizin Hz.Muhammed aşkı ile yaratıp halk etmesidir. Ki, Hz. Resulullah olmasaydı ne suret olarak ne de manevi olarak yaratılan hiçbir şey olmazdı.
Bunu ifadeyle Malik Efendi; Nur-ı levlak sırrıyladır zuhurat, sırr-ı Âdem Hak'kıla buldu sebat diyor. Ki zuhur edip yaratılan her ne varsa hepsinin yaratılmasının sırrı. Hz.Âdem’in (âdemiyetin) sırrı’nın açığa çıkışla sebat bulup tahakkuk etmesi/gerçekleşmesiHakk’ın Resulullah’a olan muhabbeti ve aşkıyladır, diyor.

Kenz-i mahvide olunur muhterem
Dal u mimde bürünüpdür zat-ı baht

      Kenz-i mahvi:Gizli hazine,Baht: Öz, halis, saf, sade,Zat-ı baht: Sırf zat,Dal u mim: Arap alfabesindeki D ve M harfleridir. Dal harfi: delil, yol gösteren yani hidayetin delili yol göstericisi anlamında olup, Mim harfi ise: Hz.Muhammed’iremzeder.
Ki Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri; “Hidayetin baş mazharı Resulullah (sav) Efendimizdir. Onun temsilcileri âlimler ve mürşidi kâmildir.” buyurmuşlardır. 
Bir hadisi kutsi beyanında yüce Allah; “Ben bir gizli hazine idim bilinmekliğime muhabbet ettim / âşık oldum halkı yarattım.” diyor. Ki gizli olan hazine; cümle âlemlerde ve suretlerde mevcut olduğu halde herkesçe bilinip müşahade edilemeyen zat-ı baht, yani Hakk’ın sırf zat gizliliğidir. İşte Gizli hazine olan bu Hakk’ın zatına erişip kavuşmak için Resulullah Efendimiz’in temsilcisi olan hidayet yolunun delili yol göstericisi zamanın mürşidi kâmilinin irşadına ihtiyaç vardır. Çünkü ancak kâmilin meslek-i Resul âl-i prensipler telkini irşadıyla kişi Ruh-u Muhammed’le hayat bularak, Muhammed-i kulluk mazhariyetiyle Rabbin sırf zat tecellisine ulaşır.
      Bunu ifadeylekenz-i mahvi (gizli hazine) olup cümle eşyada mevcut olmasına rağmen herkesçe bilinip görülemeyen Cenab-ı Hakk’ın sırf zat gizliliği, dal ve mim harflerin de bürünüptür (gizlidir) buyruluyor. Yani gizli hazine olan sırf zat tecellisine ulaşmak, delil/yol gösterici olan zamanın kâmil mürşidinin telkini irşadıyla erişilen Muhammed-i kullukta gizlidir/bürülüdür, demektir.  

Zatına mirat ediptir Âdem'i
Âdem'in vechi Muhammed nur-i zat

      Mirat: Ayna demektir. Ki âdemoğlu olan her insanın yaratılıştan potansiyelinde Hakk’ın zatına mirat (ayna) olma mazhariyeti vardır. Fakat bir insanda âdemikemalat yani âdemiyet olmazsa o insan, Hakk’ın zatına ayna olamaz. Ancak âdem-i kemalat ile her tecellide zatı ilâh-i zuhurunu müşahade marifetine mazhar olan insan/âdemoğlu, Hakk’ın zatına mirattır(aynadır). Çünkü cümle âlemlerdeki her nevi tecellide Hakk’ın zatını müşahade irfanı, âdem-i kemalat ile açığa çıkıp görünür.
      Hz. Peygamber Efendimiz; “Ben Allah’ın nurundan müminlerde benim nurumdan yaratıldı.” buyurmuşlardır. Hz.Resulullah’ın bu beyanındaki Nur-u Muhammed “yaratılışı müminliğine” mazhar olan bir insan, âdem-i kemâlat’a ulaşarak her tecellide Hakk’ın zatını müşahade edebilir. Nur-u Muhammed yaratılışına mazhar olmayan kimselerde ise âdemiyet yani âdemi kemalat olmaz.    
      Bunu ifadeyle yaratılışından Hakk’ın zatına mirat (ayna) olan insan/âdemoğlu içinden, ancak Nur-u Muhammed mazhariyetiy-le âdemiyete erişmiş olan insanın/âdemoğlunun vechi(yüzü),zat-ı ilâh-i yi her tecellide müşahede kemâlatı ile parlar demektir.

Altı harfdir altı günün mebde'i
"Kün ve kane" hitabiyledîr mevcûdât

      Altı harf: Uluhuyetin yani Allah’ın altı makamını remzeder,Mebde: başlangıç,“Kün ve kane” hitabı: “Ol ve oldu” demektir.“Kün”: Ol, “Kane” ise oldu, oluverdi, oluştu anlamındadır ki bunu ifadeyle Kur’an-ı Kerim’de; “Bir şeyi yaratmak istediği zaman Onun yaptığı “Ol” demektir o, oluverir.” (Yasin,82) buyrulur.
Cenab-ı Hak zat-ı tekliğinden “kün/ol” tecellisi ile uluhuyeti-nin altı makamını ve bu altı makamından da cümle mevcudatı her an devamlı olarak yaratır. Bu yaratılışı Kur’an; “Allah O’ dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış sonra Arşı istiva etmiştir…” (Furkan,59) ayeti ve benzer ayetlerle ifade eder. Göklerde yerde ve ikisi arasındaki her bir şey Rabbin bu makamlarının zuhurundan başka bir şey olmadığından, ayette beyan edilen “altı gün” yani uluhuyetin altı makamı, gökleri yeri ve arasındaki cümle mevcudatı istiva edip kuşatarak, en yüksek yaratılış olan arş’a dahi egemen olur. Ve Allah’ın/Uluhuyetin bu altı makam-ı, meslek-i Resul’de mürşidi Kamil’in daim zikir uyanıklığıyla telkin ettiği altı meratibi ilâh-i dir.
    Kâmil’in telkin ettiği altı gün olan altı meratibi ilâhinin tüm varlıkların mebde-i / başlangıcı olması ve cümle mevcudatı kuşatması. Hakk’ın zat-ı tekliğinden tecelli ederek her an yaptığı “Ol ve oluverdi” beyanından başka bir şey olmadığını ifadeyle Malik Efendi Hazretleri; altı harftir altı günün mebde'i"kün ve kane" hitabıyladır mevcûdâtdiyor.