14 Ağustos 2011 Pazar

Sabah namazına hazır olanlar

Sabah namazına hazır olanlar
Onlardır ef’al-i Hakk’a verenler
Fail Hak’tır diye huzur ederler

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde
Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Kur’an-ı Kerim’de “Biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve yüce Kur’an’ı indirdik.” (Hicr, 87) buyrulur.İşte bu ayette beyan edilen “tekrarlanan yedi ayet” Hz. Adem (as)’dan beri, bütün nebilerde ve insan-ı kamil olan velilerde tekrarlanan yedi tevhid makamatıdır. Cümle peygamberler ve veliler, bu tekrarlanan yedi ayet mazhariyetiyle insan-ı kamildirler. Vesselam.
İşte meslek-i Resul-ü Melamiyye’de, bu “tekrarlanan yedi ayet” olan tevhidin yedi mertebesi telkin ve tarif edilir. Zamanının Mürşid-i kamili olan Hasan Fehmi Hazretleri bu ilahide,  yedi tevhid mertebelerini namaz vakitlerine teşbih ederek / benzeterek beyan ediyor. Kur’an-ı Kerim’de “…işlerin tümü Allah’ındır...” (Raad, 31) “…sizi ve amellerinizi yaratan Allah’tır.” Saffat, 96) buyrulmuştur. İşte Kur'an’daki bu ve benzeri ayetlerle Cenab-ı Hak, kulların kendine ait nispeti fiillerinin, işlerinin olmadığını bizlere beyan ediyor. Fakat bunun mahiyetinin nasıl olduğunun anlaşılabilmesi için mekteb-i irfanda, tevhid-i ef’al makamının müşahedesine ve irfaniyetine ulaşmak gerektir. Her kim, zikr-i daim uyanıklığı ile tevhid-i ef’al irfaniyetine mazhar olursa, cümle ef’alin Hakk’a ait olup, her fiilin failinin Allah olduğunu müşahede eder.
Seher vakti, zikr-i daimdir. Çünkü zikir salikine tevhid-i hakiki güneşi henüz doğmamış olsa da, o güneşin aydınlığı hissedilip, tığı / ışığı görünmeye başlar. Bahar, yazdan önceki mevsimdir. Baharda cümle tabiat dirilir, hayat bulur. Fakat yaz mevsimindeki meyvelerin olgunluğu olmaz. Bahar vakti mana yönüyle, salikin gönlünde zikr-i daim ve tefekkürle hasıl olan, neşe ve zevk-i ilahi diriliğidir. Bu hal ise imanı huzurdur ki, kul dualarını böyle iman-ı huzur hali olan zikrullah ve fikrullah uyanıklığıyla yaparsa muteber olur. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri “Seher ve bahar vaktinde Allah’a yalvar, niyazda bulun; bu vakitler kıymetlidir.” diyor.

Öğle namazını kılan mü’minler
Her sıfatı Hakk’a nisbet ederler
Her nazar mevsufu şuhud ederler

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde
Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Cenab-ı Allah’ın sıfat-ı subutiyesi sekizdir: 1. Hayat 2. İlim 3. İrade 4. Kudret 5. Kelam 6. Basar (görmek) 7. Semi (işitmek) 8. Tekvin (yaratmak). İşte Allah’ın mevsuf olduğu (sıfatlandığı) bu değişmeyen,eskimeyen,aşınmayan ve Allah’ın zat’ı ile sabit olan sıfatların zuhuru, bizde ve cümle alemlerde mevcuttur. Ancak Mesleki resul’ Seyr-i süluk ile arifler, tevhid-i sıfat makamının müşahedesinden hasıl olan irfaniyetle, her sıfatı Hakk’a nispet ederek, kendinde ve her yerde, her gördüğünde sıfatların mevsufu olan Hakk’ı müşahede ederler. Velhasıl, Öğle namazına teşbih edilerek bu keyfiyet beyan ediliyor.

İkindi namazın cemaatle kıl
Vücud Vücudullah, gayri yoktur bil
Cümle alem fani, Hak’tır baki bil

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde
Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Cemaat ile kılınan namazlarda, tüm cemaat imama uyar, imam da ifna olur ve tek vücut olarak hareket ederler. İşte bu görünen ve bizim var zannettiğimiz varlıkların kendi vücutları fanidir, yoktur. Tüm varlığın vücudu Vücudullahtır, gayri değildir. Bunu beyanla Kuranda, “Herkes fanidir / yoktur, baki / var olan Rabbin celal ve kerem yüzüdür.” (Rahman, 26-27) buyrulur. Bu itibarla Arifibillah Mürşid-i Kamil Hasan Fehmi Hazretleri; ikindi namazına teşbihle, cümle alemin varlığının fani, Hakk’ın zat-ı mevcudiyetinin ise baki olduğunun keşfi irfaniyetiyle, arif olmamızı bizlere tembihle beyan ediyor. Fakat bir kulun bu müşahedeye ulaşması, ancak tevhid-i zat makamının keşfi irfaniyetine mazhar olmasıyla mümkündür. Allahualem.

Akşam namazını imamla kılan
Onlardır Allah’ı hem zahir gören
Hak söyler ‘Enel Hak’ kulun dilinden

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde
Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Şeriat emrine göre, bir kimsenin cemaatle beraber imama uyup, imama tabi olması, hakikatte kulun cümle nispet varlığını Hak’ta fena etmesidir. Fenafillah olan kul, vücudullah zuhuruna mazhar olur ve o kulun dilinden Cenab-ı Hak “Enel Hak / Ben Hakk’ım!” der. Bu söz, kula ait bir söz değildir. Cenab-ı Hakk’ın kendinden kendine söylediği bir sözdür. Kur’an’da “Allah şahittir kendisinden başka ilah olmadığına. Meleklerle, adil alimler de…” (Al-i İmran, 18) buyrulur. Başka bir ayette ise “Doğu da batı da Allah’ındır, yüzünüzü nereye çevirirseniz Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) beyanı vardır. İşte bu ve benzeri ayetlerden de anlaşılacağı gibi, böyle bir tecelliye mazhar olan kulun dilinden Hak “Ene’l Hak” söyler ki, bu keyfiyet aynı denizin, bir dalgadan “Ben denizim!” demesi gibidir. Velhasıl makamat-ı tevhid mertebelerinden bir mertebenin hal ve müşahedesini, Fehmi Efendi Hazretleri, akşam namazına teşbih ederek beyan ediyor.

Yatsı namazında eyle sen huzur
Muhammed yüzünden Hak zahir olur
Hak batın ile halk zahir olur

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde
Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Vahdet’in kesret-i zuhuru olan müşahede ifade ediliyor. Allah kendi vücud tekliğinden, yine kendi kesretini, çokluğunu zuhura getirdi ve bu zuhuruna halk dendi. Neden halk? Çünkü halkiyettir,yaradılıştır,ve Halik olan Allah’ın kendi vücud birliğinden kesretle / çoklukla olan zuhurudur, yani açığa çıkmasıdır. İşte bu keyfiyetin anlaşılması, tüm zamanlarda ve bugün dahi, halkiyet yani yaradılışta, Nur-u Muhammed (sav) mazhariyetiyle ancak mümkündür.
Bu itibarla Fehmi Efendi Hazretlerinin “Muhammed yüzünden Hak zahir olur.” buyurması, Nur-u Muhammed mazhariyetiyle, Cenab-ı Hak bilinir ve cümle tecellilerde Cenab-ı Hak müşahede edilir ve görünür, demektir. Halk zahir Hak batın demek ise; Allah kendi vahdaniyetinden, yani bir’liğinden halk olarak kesretle / çoklukla zuhur edince, halk olan bu zuhuru isimlenerek bilindi. İşte çeşitli isimlerle açığa çıkan cümle varlık denilen halk zuhuruyla, Allah bir’liğini, vahdaniyetini gizledi ve böylece Hak batın / gizli, halk ise zahir / açık oldu demektir. Yatsı namazına teşbih edilerek, makamat-ı tevhide dair bir müşahede beyan ediliyor.

Salat-ı vitiri kılan muhakkak
Evvel, ahir, zahir, batın olur Hak
Kalmaz şirkin, abid ma’bud olur Hak

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde
Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Kur’an-ı Kerim’de “Hüvel’evvelü vel’ahirü vezzahirü velbatın… O evvel / ilk, ahir / son, zahir / açık ve batın / gizlidir.” (Hadid, 3) buyrulmuştur. Cenab-ı Hak bu ayette, gizli olanın da, aşikar olanın da, evvel ve ahir olanın da Allah’ın zatı olduğunu “Hu” ismiyle beyan ediyor. Çünkü “Hu” gayb-ı mutlak hüviyetin ismidir.
Bu müşahedede Allah vahdet-i vücudunda zat-ı mevcudiyetiyle evveldir; Allah, zat-ı mevsufluğuyla zuhura getirdiği sıfatlarıyla batındır; Allah, zat-ı müsemmalığıyla zuhura getirdiği isimleriyle ahirdir; Allah, zat-ı failliği ile zuhura getirdiği ef’aliyle zahirdir.
Bu müşahedede Cenab-ı Hakk’ın vahdeti, yani aynı sırf tevhid olan Hak tecellisiyle, halk olan kesret tecellisi, salikin gönlünde cem olup toplanır. Allah evvel ve batın tecellisi ile mutlaktır, kaydedilemez. Allah ahir ve zahir tecellileriyle ise mukayyettir. Allah’ın ahir ve zahir olan halk zuhuru, kendi isneyniyetidir / ikiliğidir ve mutlak olan vahdeti’ni Bir’liğini bozmaz. Bu itibarla, Allah’ın Bir’liğini,yani vahdeti’ni bozmayan,ve kendi zuhuru olan halk kesreti / çokluğu, şirk değildir. Fail olan Allah’a fiilleri şirk olur mu? Olmaz. Bu keyfiyet, aynı bir kimsenin elinin kolunun, başının, kulağının vb. azalarının vücudundan olması gibidir. El, kol, baş, ayak kişinin vücut birliğini bozar mı? Bozmaz. Vücudun tekliğine kusur mudur? Değildir. Velhasıl beka makamlarının müşahedesindeki halk,yani kesret olan isneyniyet / ikilik zuhuru şirk değildir. Fehmi Efendi Hazretlerinin bu beyitlerde, vitir namazını teşbih ederek ifade ettiği bu beka, ittihat makamının müşahedesinde, gerek mutlak / kayıtsızlık, gerek mukayyet / kayıtlı tecellide, mevcut Allah’tır. Vesselam.
Gizli şirk nedir? Vahdeti yani tevhid birliğini bozan cümle anlayışlar gizli şirktir. Gizli şirk, cehaletle Hak’tan gayri zannedilen cümle varlıklara, Hak’tan ayrı vücut nispet etmektir. Kim ki kendinin, alemin ve eşyanın kendine nispetle varlığının var olduğunu zannederse, o kimse gizli şirk işler,ve gizli şirk ehlidir. Gizli şirkin çaresi tevhid-i hakiki irfaniyetidir. Her kim zikr-i daim uyanıklığıyla, makamat-ı tevhidin fena mertebeleri olan tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat makamlarının keşfi irfaniyetine mazhar olursa, o kulda gizli şirk kalmaz. O kul gizli şirkten kurtulup, ehl-i tevhid-i hakiki arif ve kamili olur. Çünkü fenafillah olmuştur. Hz. Pir Efendimiz “Fenafillah olan hem ariftir hem de kamildir.” buyurmuştur.

Teheccüd namazı farz değil sana
‘Yetim malı’dır yakar baştan başa
Teberrüken kılar Fehmi, yok haşa

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde
Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Kur’an-ı Kerim’de “Sana mahsus / özgü bir ibadet olarak gecenin bir kısmında o Kur’an ile teheccüd kıl / uyanık ol. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama / Makam-ı Mahmud’a ulaştırır.” (İsra, 79) buyrulmuştur. Ehl-i kemal, bu ayetin muhatabının Hz. Resulullah Efendimiz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Makam-ı Mahmud, Hz. Peygamber Efendimize mahsus bir makamdır ki, o makama ancak Hz. Resulullah’ın müsaadesiyle teberrüken girilir ve seyr-i sülukun son makamıdır. İşte teheccüd namazıyla teşbih edilerek ‘Yetim olan Hz. Resulullah’a mahsus Makam-ı Mahmud’a girmek bizim ne haddimizedir? O makama ancak, Hz. Peygamber Efendimizin telkin ve müsaadesiyle teberrüken girilir, bunun başka bir yolu yoktur.’ buyruluyor. Allahualem.
Allah, her şeyin en iyisini bilendir.

Gir kamil gönlüne cennet dilersen

Gir kamil gönlüne cennet dilersen
‘Fedhuli’ buyurdu Kur’an içinde

Kur’an-ı Kerim’de “Ya eyyetühennefsül mutmainneh, irci’i ila rabbiki radıyeten mardıyyeh, fedhulii fii ibadii, vedhulii cennetii. / Ey emin ve mutmain olan nefs! Sen ondan razı, o da senden razı olarak Rabbine dön. Has kullarımın arasına dahil ol. Onlarla beraber cennetime gir.” (Fecr, 27-30) buyrulmuştur. “Fedhulii” gir, dahil ol demektir. Buradaki ”Fedhulii” gir benim has, kamil ve arif kullarımın arasına, sen de o has kullar gibi arif ve insan-ı kamil olarak, dahil ol benim irfan cennetime, demektir. Çünkü cennet ikidir: Biri amel cenneti,  diğeri irfan cennetidir. Amel cennetine alem-i ahirette, amel-i salih yani iyi ve güzel işler mukabilinde girilir. Cennet-ül irfana ise, bu alemde zikr-i daim ve makamat-ı tevhid irfaniyetiyle dahil olunur. İşte bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri ‘Bu günkü cennet-ül irfana dahil olmak istersen mürşid-i kamili bul, onun gönlüne gir, yani onun irşadına mazhar ol, bu aynı zamanda Kur’an’ın ”Fedhulii” emridir.’ diyor.

Ol humapervazın sayesinde dur
Nail-i refah bul irfan içinde

Humapervaz, yüksek giriş yeri / mahalli olup, zamanın kamil mürşidi demektir. Çünkü kamilin marifeti Hakk’a taalluk ettiğinden makamı yüksektir. Şeyh-ül Ekber “İnsan-ı kamilin bir yüzü Hakk’a, bir yüzü halka bakar.” diyor. Bu itibarla mürşid-i kamilin mazhar olduğu telkin ve irşadı Hak’tır. Kamil Unsur, beşer yönüyle ise halktır, kuldur. Bu itibarla salik, ancak mürşid-i kamilin hak/gerçek olan irşadıyla ulviyete yükselir ve ruha mazhar olur. Çünkü ruh vahdettir, ve ruha mensup olanın gayriyeti kalmaz. Bunu beyanla ‘Mürşid-i kamile salik ol, çünkü kamilin telkin ve irşadından hasıl olan müşahede ve irfaniyetle ancak, bugünkü irfan cennetinin refah, saadet ve mutluluğuna erişirsin.’ buyruluyor.

‘Men raani’ çün buyurdu ol Resul
Gör ne cevher var sedef içinde
Hz. Resulullah Efendimiz “Men re’ani fegad re’al Hak / Beni gören Hakk’ı görür.” buyurmuştur. Resul, elçi demektir ki, vazifesi Hakk’ı ve Hak’tan geleni tebliğ etmektir. İşte ancak Resul tebliğinin irşadına mazhar olan kula Rabbi gözükür. Bu itibarla son peygamber olan Hz. Resulullah Efendimizin tebliğ ve irşadına mazhar olanlar ancak Hakk’ı görebildiklerinden, her kim Hz. Resulullah’ın tebliğ, telkin ve irşadına mazhar olmuşsa, o kimse Rabbini görür. Hadis-i şerifte “Alimler nebilerin varisleridir.” buyrulmuştur. Bugün Hz. Resulullah Efendimizin tebliğ ve telkini, varis-i Resul ve varis-i Resul’ün halifeleri olan veliler tarafından yapılmaktadır.
Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri “Nübüvvet ikidir: Biri nübüvvet-i risale, diğeri ise nübüvvet-i teşri’adır. Nübüvvet-i risale, ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (sav) Efendimizle son bulmuştur. Nübüvvet-i teşri’a ise veliler tarafından kıyamete kadar devam eder.” Diyor. Velhasıl nübüvvet-i teşri’a her zamanda mevcut olan makam-ı nübüvvetin insan-ı kamil olan veliler tarafında açıklanmasıdır. Bu itibarla, bir kimse nasıl ki Hz. Resulullah’ın tebliğ ve telkiniyle Hakk’ı görüp, müşahede ederse, nübüvvet-i teşri’a mazharı olan mürşid-i kamilin telkin ve irşadıyla Cenab-ı Hak müşahede edilip, gözükür vesselam.
Beyitte beyan edilen sedef, bazı denizlerde yaşayan ve içerisinden inci, mücevher çıkarılan deniz mahlukudur. Dalgıçlar denize dalıp, o mahlukun kabuğu içindeki mücevheri çıkarırlar. Fakat her sedefte mücevher bulunmayıp, bazılarında bulunur, bazılarında bulunmaz. Bu itibarla her alim sedef gibidir. Mücevher ise zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfaniyetidir. Her zamanda alimler çoktur fakat tevhid-i hakiki arifi çok azdır, her zaman mürşidler çoktur, kamil mürşid ise pek azdır ve zor bulunur. Hiç bir kimse mürşid-i kamilin telkin ve irşadı olan zikr-i daim ve makamat-ı tevhid irfaniyetiyle arif ve kamil bir kul olmadan Rabbini göremez, Rabbine kavuşamaz. Bu itibarla ilim sahibi olan alimler içerisinde, ancak tevhid-i hakiki arif ve kamilinde Hakk’a vuslat cevheri / incisi vardır. Bunu beyanla: “Men re’ani/Beni gören Hakk’ı görür.” Resulullah sözünün mana ve hikmetine ulaşıp, Cenab-ı Hakk’ı müşahede cevherine ulaşmak istersen, alim olan sedefler içerisinde, ancak mürşid-i kamil sedefinde bu cevher bulunur buyruluyor. Allahualem.

Oku ezber ilm-i ledün dersini
Hikmet tulu etsin vicdan içinde

İlm-i ledün; ilm-i tevhid-i hakikidir. Hikmet ise, her şey olan halkı ve her şeyi halkeden Hakk’ı yerli yerinde görmek marifetidir. Mesela sual edilir ki “Allah bu eşyanın aynı mıdır, yoksa gayrı mıdır?” Yine cevap verilir ki “Allah eşyanın hem aynıdır, hem gayrıdır.” Fakat ‘Bu Hakk’ın ayniyeti nasıldır, gayriyeti nasıldır?’ diye sorsan herkes bilemez.
İşte bu ve benzeri Cenab-ı Hak’la ilgili meseleleri, ancak zikr-i daim ve ilm-i tevhid irfaniyetiyle, hikmete mazhar olanlar bilir. İşte bu ehl-i hikmetten olan Hz. Pir’in ilk halifelerinden Tikveş Kavadarlı Hacı Kadir Bey, yukarıda ifade edilen soruya cevap olarak: “Allah bu eşyanın zatı itibariyle aynıdır, Allah esma itibariyle bu eşyanın gayrıdır.” buyurmuştur. Velhasıl hikmet ehli Allah’ın tecellilerine arif olup, her şeyi yerli yerinde görendir. Vicdan ise, Hak’tan başka hiç bir gayriyetin olmadığı tertemiz bir kalb demektir. Cenab-ı Hak kudsi hadiste “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım.” Buyurmuştur. Tevhid-i hakiki irfaniyetiyle arif ve hakiki mümin olanlar vicdan ehlidir. Vesselam. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri “İlm-i ledün, yani tevhid-i hakiki keşfi irfaniyetine ulaş ki, kalbin vicdan olup, halkı ve Hakk’ı yerli yerinde görmek marifet ve hikmet aydınlığına kavuşsun.’ diyor.
Hakikat mürşide eyle intisab
Bulasın dermanı derdin içinde

Ehl-i kemal “Her köşede mürşidim diyen çoktur, lakin binde birinin irfanı yoktur.” demişlerdir. Hz. Mevlana ise “Her beyaz elbise giyeni doktor sanma, kasaplar da beyaz elbise giyer.” buyurmuştur. Hz. Pir Efendimiz “Hakk’ı bulmak kolaydır, lakin bulduranı bulmak zordur.” diyor. Hakiki / gerçek mürşit hususunda Bahaeddin Nakşibend Hazretleri “Hakiki mürşit ile nakıs / eksik mürşit arasındaki fark şudur ki; eksik / nakıs mürşit müridini kendine bağlar, kamil mürşit ise müridi Allah’a bağlar.” buyurmuştur. Bu itibarla eksik / nakıs mürşit pek çoktur. Çeşitli nam ve isimlerle anılırlar. Yaptığı ise müritlerine esma çektirip, fazla ibadet yaptırmak, rüyalarını tabir ederek kendisini rabıta yaptırmak. Yani müridin, fotoğrafla veya hayalen mürşidinin suretini gözünün önüne getirmesidir. Müridinin beşeri işleri dahil, başarılarının kendisinden olduğunu ima edip söylemek veya bazı tabilerine söyletmek yoluyla inandırırlar. Müridin başarısızlıklarının ise kendi sadakatsızlığından olduğunu, mürşidine sadık olsa idi bu başarısızlığın olmayacağını, mürşidinin nazar edip müridi her zaman her yerde gördüğünü ve onu kötülüklerden koruduğunu telkin ederek; siyasi, ekonomik, beşeri mevki ve makam menfaati sağlar.
Bazısı da şekil, suret düzüp, sakal bırakıp sarık sararak, cübbe, Hicaz fistanı giyerek, kendilerini yaşadıkları toplumdan farklı gösterirler. Özellikle ekonomik ve siyasi menfaat sağlayanları ise, Cumhuriyete, laikliğe, Atatürk’ün devrim ve ilkelerine olan düşmanlıklarını, kinlerini din haline getirmiş olup, cumhuriyet ve kurucusu ile uğraşıp, ona düşmanlığı dava, cihat, hizmet vb. isimlerle vasıflandırarak yüce bir gaye edinirler. Bu uğurda gayrimüslimlerle dahi ittifak etmekten çekinmezler. İslam dinine en fazla hizmet etmiş ve evrensel / cihanşümul din haline gelmesinde en büyük etken olup, Hz. Peygamber Efendimizin “Mehmet (Muhammed)” ismi ile anılan ve ordusu Mehmetçik (Muhammedcik) olan, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber Efendimizin methine, övgüsüne mazhar olmuş Türk milletinin evlatlarını kendi devletlerine hasım ve düşman ederler.
Bunlar çeşitli unvan ve isimlerle faaliyet gösterip; hizmet, dava, burs, kurs deyip fakirliği öne sürerek halkı soyarlar. Fakirin, yoksulun, garibin zengindeki hakkı olan zekat, kurban, sadakalar vb. yardımları kendi organizasyonlarına kanalize edip aktararak, zekat ve yardımın fakire, yoksula gitmesini engelleyip fukaraya zulüm ederler. Kur’an’da “Gördün mü o dini yalan sayanı, işte odur yetimi itip kakan. Yoksulu doyurmayı özendirmez o, vay haline o namaz kılanların ki namazlarında gaflet içindedir onlar. Onlar riyaya sapandır, onlar gösteriş yaparlar ve onlar yardıma, zekata engel olurlar.” (Maun, 1-7) buyrulmuştur. İşte Maun suresinin ayetleri bunların tarifini en güzel bir şekilde yaparak bize bildiriyor. Bu saymış olduğum ahval ve vasıfların hepsi veya bazıları eksik / nakıs mürşitlerin, tarikat ve cemaat önderlerinin faaliyet ve vasıflarıdır. Vesselam.
 Bazıları da, Ehl-i Beyt sevgisi ile dolu olduklarını söyleyip, abdestsizliği, Kur’an’ın açık emrine rağmen namazsızlığı, oruçsuzluğu vb. Allah’ın açık emirlerine riayet etmemeyi, bir marifet, kemalat gibi teşhir ederler. Muaviye’nin kurmuş olduğu babadan oğula geçen saltanatı, şeyhlik, post sahipliği, dedelik, babalık, çelebilik vb. isimler altında soyundan gelene intikal ettirerek; Ehl-i Beyt’i şehit eden lain ve zalimlerin geleneğini yüz yıllardır devam ettirirler. Hz. Mevlana’ya Şemsi tebriziyi şehid edenlerin içinde olan oğlu Alaeddin için, “Alaeddin senin oğlun değil mi?” diye sorduklarında Hz. Mevlana “Benim oğlum soyumdan gelen değil, yolumdan gelendir.” buyurmuştur. Eğer soya itibar edilmiş olsaydı, Kur’an’ın Tebbet suresinde cehennem ehli olduğu açıkça beyan edilen Ebu Leheb, Hz. Peygamberin amcası olup; Ebu Leheb’in iki oğlu da Peygamber efendimizin damatları idiler ki, bunlara itibar edilirdi. Hz. Ali (kv) Şah-ı Velayet unvanını, Hz. Peygamber Efendimize damat olup, soyca akrabası olduğu için almadı. Hz. Peygamber Efendimize ilk iman edenlerden olduğu ve Hz. Peygamber’in yolunda yürüyüp, kendisinde Ruh-u Muhammed kemaliyle zahir olduğu için velilerin şahı, imamı oldu ve Hz. Peygamber’in alenen bir çok methine ve takdirine mazhar oldu. Velhasıl Ehlibeyt yolunda olduğunu iddia edip faaliyet gösteren eksik, nakıs mürşitler ve önderler, cehaletle yoldan gelene değil soydan gelene itibar ederek; dedelik, babalık, çelebilik, şeyhlik vb. unvanlarla saltanatını devam ettirerek, beşeri olarak menfaatlenirler. İmam-ı Ali Keremullahu Veche’nin sabah namazında mescitte şehit edildiğini görmezden gelip, mescitlerin varlığına karşı olup muhalefet ederler.
Velhasıl yetersiz, nakıs mürşidin vasıfları o kadar çok ki, saymakla bitmez. Hakiki mürşit ise Hakk’ın emrini, vahyin ışığında ve denetiminde telkin eder. Her şeyin ve müridin asli cevheri olan Cenab-ı Hakk’a vuslat yolunu gösterir. Kamil mürşidin siyasi, ekonomik, beşeri hiç bir menfaati olmaz, vesselam. 
İşte Fehmi Efendi Hazretleri bu beyitlerde bizlere hitaben, ‘Hakiki mürşide, yani kamil mürşide git, onu bul ve onun irşadına mazhar ol. Rabbine kavuşma derdin, o zaman sana derman olur.’ diyor.

Mürşide bende ol Hakk’ı seversen
‘Fettebiuni’ dedi Kur’an içinde

Kur’an-ı Kerim’de “Kul in küntüm tühibbunallahe fettebi’unii yuhbibkümullahü ve yağfirleküm zünubeküm vallahü gafurün rahiim / De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun / uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin. Allah gafur (çok affedici) ve rahimdir.” (Al-i İmran, 31) buyrulmuştur. “Fettebi’unii” demek, bana tabi olun demektir. Yani bu ayet her kim Allah’ı seviyorsa peygambere tabi olup, O’nun tabiatından olması emrediliyor. Zamanın mürşid-i kamilinin marifeti, meslek-i Resul telkin ve seyr-i süluku olup, Kur’an ve Hz. Resulullah Efendimizin ilim ve marifetinin harici değildir. Her kim ki mürşid-i kamili bulur da meslek-i Resul irşadına mazhar olursa, o kulda Ruh-u Muhammed (sav) galip ve hakim olur. Ve böyle bir kimse, Peygamber Efendimizin tabiat ve ahlakı üzere olan bir kulluk gayesiyle yaşar. Vesselam.

‘Seb’a-i mesan’ dersidir tevhid
Fatiha okundu mushaf içinde

Seb’a-i  mesan, yedi ayet demektir. Kur’an’da “ve legad ateynake seb’an minelmesanii velkur’anel’aziim / Biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve şu büyük Kur’an’ı verdik.” (Hicr, 87) buyrulur. Burada ifade edilen ‘tekrarlanan yedi ayet’ tevhidin yedi mertebesidir. Çünkü Hz. Adem’den bu zamana kadar gelmiş geçmiş cümle peygamberler ve veliler, bu yedi tevhid makamının keşfi irfaniyetine mazhar olmuşlardır. Bir insan ancak bu yedi tevhid makamlarının keşfi irfaniyetiyle, insan-ı kamil olur. Cümle peygamberler insan-ı kamil içinden seçilir ve sonra peygamber olup, vahye mazhar olur. Bu itibarla ayette Peygamber Efendimize hitaben ‘Biz seni, cümle insan-ı kamil olan velilerde ve peygamberlerde tekrarlanan yedi ayete mazhar kıldık ve yüce Kur’an’ı sana vahyettik, indirdik.’ buyruluyor. Onun için ehl-i kemal “Her şey değişir fakat insanın makamı değişmez.” demişlerdir. Çünkü makam-ı insan, makamat-ı tevhiddir ve insan bu makamlarla insan-ı kamil olur. 
İşte bunu beyanla: ‘Meslek-i Resul-ü Melamiye dersi, Seb’a-i Mesan’dır, yani tevhidin yedi mertebesinin keşfi olan derstir buyruluyor’. Fatiha Suresi Kur’an’ın cemiyetli bir suresidir ki, Hz. Ali (Keremullahu Veche) “Kainatın esrarı kitaplarda mevcuttur. Kitapların esrarı Kur’an'dadır. Kur’an’ın esrarı Fatiha Suresi’ndedir. Fatiha’nın esrarı besmelededir...” buyurmuştur. Velhasıl Fatiha Suresi Hakk’ın ve halkın sırr-ı mahiyetini kendinde cem edip, toplayan bir suredir. Allah her şeyi en iyi bilendir.

Sözlerime kulak tutan aşıklar
Arif olur onlar akran içinde

Mürşid-i Kamil Hasan Fehmi Hazretleri ‘Hak aşıkları sözlerimi dinleyip, mekteb-i irfan telkinine riayet eder de o öğütlere kulak verir, tutarsa, onlarda irfaniyet hasıl olur, ve onlar insanlar içerisinde arifibillah olur.’ diyor.
Fehmi sana ilm-i hikmet vehbidir
Berk urur irfan gönlün içinde
Beyazıt Bestami bir gün vaazında, hikmetli mevzulardan bahseder. Vaazın sonunda kendisini dinleyen medrese alimleri “Biz bunca kitap okuduk, senin bahsettiğin mevzuları görüp tahsil edemedik, sen bunları nereden öğrendiysen söyle, biz de oradan öğrenelim.” derler. Beyazıt Bestami cevaben “Bana Allah öğretti.” der. Alimlerin “Sana Allah’ın öğrettiğine dair bir delilin var mı?” demelerine karşılık Beyazıt Bestami; Peygamber Efendimizin “Bir kimse bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediğini öğretir.” hadisini söyler ve “İşte ben bunlardanım, bana Allah öğretti.” der. Cümle ilimler tahsil edilerek elde edilir ve o ilmin alimi olunur. Mekteb-i irfanda mürşid-i kamilin irşadıyla hasıl olan zikr-i daim uyanıklığı ve makamat-ı tevhid irfaniyeti ise vehbidir / bağıştır. İşte bu irfaniyet, ilm-i hikmet marifeti olup, Allah’ın arif ve kamil kullarına lütfudur. Vesselam.
Fehmi Efendi Hazretleri, kendini muhatap ederek bizlere; gönülleri aydınlatan, tevhid-i hakiki irfaniyet ve hikmetinin bağış / vehbi olduğunu, yani Allah’ın Vahhab ismiyle olan tecellisi olduğunu beyan ediyor. Çünkü Kur’an’da “…sen yalnız sen Vahhab’sın; bol bol bağışta bulunansın.” (Al-i İmran, 8) buyrulmuştur. Allah bizleri ve cümle ihvanı bu bağışlara mazhar kılsın.


Gel ey aşık-ı biçare cihanda gezme avare

Gel ey aşık-ı biçare cihanda gezme avare
Var iken derdine çare ara bul onu bir yerde

Kur’an-ı Kerim’de “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56) buyrulmuştur. Ki bu ayette bahsedilen abdiyet, kulluktur. Sahabe-yi kiramdan İbni Abbas (ra.) “Bu ayetteki abdiyetten maksat, ehl-i tevhid ve arif olmaktır.” diye yorumlamıştır. Hz. Pir’in ikinci kuşak halifelerinden Prizrenli Hacı Kamil Toska Hazretleri “Bu ayetteki abdiyette, yani kullukta üç hikmet vardır: Birinci hikmet, amel-i salihtir. İkinci hikmet, yakaza ki, zikr-i daim uyanıklığıdır. Üçüncü hikmet ise, tevhid-i mabuddur.” diyor.
Amel-i salih, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de yapın ve yapmayın dediği, kulun yapmasından ve yapmamasından razı olduğu cümle emirleri ve yasaklarıdır. Yakaza ise, Cenab-ı Hakk’ın emirlerine ve yasaklarına riayetle beraber, zikr-i daim uyanıklığıdır. Tevhid-i mabut ise, ibadet ettiğin ve zikrettiğin Allah’ı tevhid-i hakiki irfaniyetiyle tevhid etmektir. Demek ki kulun yaradılışının ideal amacı, Allah’ın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçmak olan ahkama riayetle beraber, zikr-i daim uyanıklığı ve makamat-ı tevhid irfaniyetiyle Rabbine kavuşmasıdır. Ki, bu aynı zamanda şahadet alemi olan bu aleme gelişimizin yüce gayesidir. Bu itibarla:
‘Ey derdine çare bulamayan çaresiz ve gayriyet aşkına tutulmuş olan kimse! Bu alemde başı boş gezme, ömrünü boş yere harcama, vakit var iken derdine çare bul. Çünkü senin yaradılışının yüce bir gayesi var ve yaratılışının o yüce gayesine ulaş.’ buyruluyor.

Çün dersin aşıkım ben de hani Hak sevdası sende?
Duran huzurda bir merde eder mi boş yere secde?

Muhabbetin ziyadesi ve şiddetlisine aşk denir. Herkeste aşk vardır, aşksız kimse olmaz. Çünkü kulların yaradılışı aşk iledir.Bunu beyanla Hadis-i kudside “Ben bilinmekliğimi muhabbet ettim, halkı yarattım.” buyrulur. Cenab-ı Hakk’ın muhabbeti, herkeste yaratılışından potansiyel olarak vardır. Bu muhabbetini karşı cinse aşık olmak veya mala mülke, mevkie veya güzel sanatlara vb. muhabbet ederek veya ahiret nimetine rağbet ve muhabbet ederek açığa çıkarır. Halbuki muhabbet, aşk; Allah’a olursa ancak kulu yaradılış gayesine götürüp yaratıcısına kavuşturur. Mert huzurunda durmak ise, kamil bir mürşidi bulup, onun meclisine dahil olup, onun irşadına mazhar olmaktır. Secde ise tevazu göstermeyi ve kulun acziyet ve yokluğunu ifade eder. Secdenin iki yönü vardır, biri vakit namazlarında yapılan secdedir ki, bu secde kalıbın secdesi olup, bedenle belli vakitlerde yapılan secdedir. Kur’an’da “Onlar namazda daimdirler.” (Mearic, 23) Buyrulur. İşte secdenin ikinci yönü, ayette beyan edilen daim namazın secdesidir. Daim namaz vakit namazının hakikatidir ki, kulun her an Hakk’ın huzurunda olmasıdır. Bunu beyanla Yunus Emre Hazretleri:

Aşk oldu imam bize, gönül cemaat
Kıblemiz dost yüzüdür, daimdir salat.

 diyor. Daim namazın secdesi, kulun Rabbine vuslat / kavuşma yakınlığını ifade eder. Çünkü ayette “Secde et ve yaklaş” (Alak, 19) buyrulmuş olup, hadis-i şerifte ise “Kulun Allah’a en yakın olduğu an secde anıdır.” beyan edilir. Bu itibarla secdenin hakikati, kulun her anda ve her tecellide Rabbine vasıl olmasıdır.
Bunu beyanla Hasan Fehmi Hazretleri ‘Ey kendini Hakk aşığı zanneden kimse, Hakk aşkına mazhar olmak istersen, mürşid-i kamili ara bul. O mert şahsiyeti bulanlar, kalıp ve bedenle yaptıkları secdeyle yetinmeyip, secdelerini hem zahiren, hem de hakikat üzere yaparak; secdenin hakikati marifetiyle Hakk’a yakın olup, Hak’tan gafil olmayanlardır.’ diyor ve devamla ‘Sen de onlara karış da secdenin hakikatine ulaş.’ buyuruyor.

Sakın sen kendini hardan şefaat umma gel körden
Atar aşağı bir yerden geçer ömrün boş yerde

Hz. Pir’in ikinci kuşak halifelerinden Prizren Rahovesli Abdülmalik Hilmi Hazretleri ‘Seni Hakk’a götürecek olan mürşid kimdir bildireyim ki, sen de bu ölçülerle onu ara bul.’ diyor ve devamla: ‘1. İlm-i şeriatın mürşidi, 2. Tarikat mürşidi, 3. Hakikat mürşidi olmak itibarı ile üç türlü mürşid vardır. Bunlar halkı irşad ederler. Şeriat mürşidinin anlayışı şudur: Allah bizi ve alemi yaratmıştır. Allah bu alemde isimleri ve sıfatları ile zahirdir ve bizi imtihan etmektedir. Alem-i ahirette cennet veya cehennemine muhatap olacağız bilgisi ve anlayışıdır. Bu anlayışın sahibi kendini Hak’tan ayrı zanneder ve Hak’tan mahcuptur, perdelidir. Şeriat yolunun mürşidinin irşadı, seni Hakk’a götürmez. Tarikatın mürşidi ise, Cenab-ı Hakk’ı ehl-i şeriat gibi bilip, onlar da Hak’tan mahcup ve perdelidirler. Yaptıkları bazı tesbihat ve virdlerle hal elde ederler ve bu hali kulluğun yüce kemalatı zannederek Cenab-ı Hakkı, o halle kaydederler. Tarikat mürşidi de kendini Cenab-ı Hakk’ın gayrı zanneder ve kendisi Hakk’a vasıl olmamıştır. Tarikat mürşidinin irşadı da, seni Hakk’a vuslata götürmez. Çünkü kendisi Hak’tan perdelidir, mahcuptur vesselam. Cenab-ı Hakk’ın cümle alemlerde ve bu alemde mevcut olan zuhuru; birincisi zat tecellisi, ikincisi sıfat tecellisi, üçüncüsü esma tecellisi, dördüncüsü ef’al tecellisiyledir. Hakk’ın zuhuru bu dört tecellinin harici değildir. İşte Hakikatin mürşidi, nispet varlığını fenafillah keşfi irfaniyetiyle fena edip, kendi nispet vücudu olmaksızın Hakk’a vuslat etmiş, zat, sıfat, esma ve ef’al tecellisiyle mevcut olan Cenab-ı Hak’la var olup, Hakk’ın bu tecellilerinin müşahedesiyle arifibillahtır. İşte bu mürşidin yolu seni Hakk’a vuslata götürür. Çünkü kendi Hakk’a vasıl olduğundan, onun telkin ve irşadıyla sen de cevheri aslın olan Rabbine kavuşursun.” diyor. Velhasıl Abdülmalik Hilmi Hazretlerinden özetle naklettiğimiz bu mana ve hikmeti beyanla Fehmi Efendi diyor ki:
‘Sakın kendini hardan / dikenden, yani cehil dikeninden ki, diken Hak’tan mahcup / perdeli olan kör ve cahil mürşit demektir. İşte böyle bir mürşidden yol göstericilik ve irşad bekleme, seni rüya tabiri, tesbihat ve bazı virdlerle, vehimlerle oyalayıp avutur ve sen de Rabbine vuslat derdine şifa bulamayıp, yaratılışının yüce gayesine ulaşamazsın, kalırsın yarı yolda ve ömrün boşa geçer.’ 

Ara bir mürşid-i kamil olasın ilmine nail
Bilişin cümle et zail erersin zevke her yerde

Kur’an-ı Kerim’de “…eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun” (Nahl, 43) “…sorun zikir ehline eğer bilmiyorsanız” (Enbiya, 7) başka bir ayette ise “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na varıp kavuşmaya vesile arayın. O’nun yolunda mücahede / gayret edin ki felaha / kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 35) buyrulmaktadır.
Şeyh-ül Ekber Muhiddin Arabi Hazretleri ‘Bu ayette ifade edilen vesileden maksat, mürşid-i kamildir.’ diyor. Bu itibarla arifibillah Fehmi Efendi ‘Mürşid-i kamili ara bul, onun zikr-i daim ve ilm-i tevhid irşadıyla, sen de cehalet ve zanlarından oluşan anlayışlarını terk et. Onun telkin ve irşadına riayet et, o zaman nefes alıp verdiğin her yerde ve her zamanda, Rabbine vuslat zevkine ulaşırsın.’ buyuruyor.
Seni iğfal eden cahil o Hak’tan kendisi gafil
Bu sözler hep sana vafir tutarsan pendimi sen de

Peygamberler, veliler ile filozoflar arasındaki fark şudur: Filozoflar teori üretir, fikir üretir, fakat ürettiği teoriye kendisi uyar veya uymaz. Peygamberler ve veliler ise tebliğ ettiklerine evvela kendileri kesinlikle iman eder ve uyar. Sonra tebliğ ederler. Yani peygamber ve veli tebliğ ettiğini kendi nefsinde yaşar. Çünkü ayette “Resul, Rabbi’nden kendisine indirilene inanmıştır, müminler de…” (Bakara, 285) buyrulmuştur. Bu itibarla mürşid-i kamil tebliğ ve telkin ettiğine kendisi de iman eder ve o irfaniyetle yaşar ve mazhar olduğu kemalat ve marifetle salikleri irşad eder. Cahil, nakıs mürşid ise, mekteb-i irfanın irfaniyetinden kendisi mahrum olup, Hak’tan da mahcuptur. Tevhid-i hakiki müşahedesine ermediği için, her yerde mevcut olan Cenab-ı Hakk’ı göremeyip Hak’tan gafildir ki, onun kendisi irşada muhtaçtır. Bunu beyanla Fehmi Efendi ‘Sözlerimi tut, öğütlerimi sakın yabana atma, bu sözler sana kafi gelir. Mürşid diye gidecek olduğun kimse kendi Hak’tan gafil ve mahcup olmasın, zikr-i daim uyanıklığıyla kendi Hakk’a arif olsun dikkat et.’ diyor.

Arama Hakk’ı sen nerde çu mevcuddur o her yerde
Arada sen iken perde Allah’ın nerde, sen nerde?

Zahir ulema zan ile Hakk’ı tenzih eder. Onlara Hakk’ı nerdedir diye sorsan; sağdan, soldan bütün yönlerden, taraflardan münezzehtir der ve Hakk’ı ‘ötelerin ötesidir’ diyerek mevhumlukla, görünmezlikle kaydeder. Tarikat ehli ise, Allah’ı teşbihle kaydeder, bunlar mürşidine veya bazı kimselere uluhiyet, rububiyet isnat eder ve Hakk’ı şahıslara benzeterek teşbih edip, kaydederek küfrederler. Velhasıl ehl-i zahirin tenzih olan itikadı eksik, yanlış olup, ehl-i tarikatın teşbihi batıl ve küfürdür. Doğru itikat ise, Hakk’ı kulun kendi nefsinde ve cümle alemde müşahedeye götürecek olan, tevhid-i hakiki irfaniyet ve kemalatıdır. Tevhid-i hakiki müşahedesi olmadan Hakk’ın mevcuttaki zuhuru bilinip gözükmez. İşte bu itibarla Fehmi Efendi Hazretleri ‘Sen tenzih ve teşbih ile Hakk’ı sağda solda arama, o her yerde mevcuttur. Kendi nispet varlığın Hakk’a vuslat etmene engel ve perdedir.’ diyor. Ve devamla ‘Zikr-i daim uyanıklığı ve tevhid-i hakiki irfaniyetiyle, var zannettiğin nispet varlıkları fena etmedikçe, kendinde ve cümle alemde, eşyada mevcut olan Allah’ı ayrı, kendini ayrı zannedersin.’ diyor.

Bu sözler hep seni irşad oku gönlünü eyle şad
Gidersin bir gün ansızın Fehmi bulunmaz ol yerde

Kur’an-ı Kerim’de “O gün geldiğinde siz üç sınıfa ayrılacaksınız. Biri uğurlulardır (ashab-ı meymene), uğurlular ne iyi haldedir. Diğeri uğursuzlardır (ashab-ı meş’eme), uğursuzlar ne kötü haldedir. Ve (sabikun) ileri gidenler, hedefe varanlardır. İşte (mukarribun) Allah’a yakın olanlar onlardır.” (Vakıa, 7-11) buyrulmuştur. Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi bu imtihan aleminde insanlar üç sınıf olup, bu üç hal ve anlayış üzere bu alemden göçerler. Hadis-i şerifte “Siz nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşr olursunuz.” buyrulmuştur. Hz. Mevlana “Ey oğul, sen neyi seversen ondansın, ey oğul sen neyi seversen o sun, ey oğul sen ancak sevdiğin şeysin.” diyor. Bir kimse, bu imtihan yeri olan şehadet aleminde hangi şuur ve anlayışa mensup olursa, yani hangi itikat, anlayış onda hakim ve galip olursa; o anlayış ve itikatla bu alemden göçer. İşte mürşid-i kamil Fehmi Efendi Hazretleri, bize ‘Bu beyitlerde anlattıklarım, hep sizin aydınlanmanız için irşattır. Sözlerimi tut ki, bu alemde gönlün Hakk’a vuslat sevinç ve neşesiyle dolsun.’ diyor. Ve devamla ‘Bir gün emr-i Hak vaki olur da bu alemden göçersin ve gitmiş olduğun berzah / kabir aleminde Fehmi Efendi gibi mürşid-i kamil bulamazsın.’ buyuruyor. Çünkü tebliğ ve irşad bu alemdedir. Cümle peygamberler, alimler ve mürşid-i kamil, bu alemde zuhur edip, insanları davet edip, tebliğ ve irşad ederler. Allahualem.

9 Ağustos 2011 Salı

Firkatin narına yandım ya Resulullah medet

Firkatin narına yandım ya Resulullah medet
Vuslatın aşkıyla doldum ya Resulullah medet

Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor: “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici ve çok merhametlidir. Şunu da söyle: Allah’a ve resulüne itaat edin…” (Al-i İmran, 31-32) İşte bu ayetler bize, Allah’ı seviyorsak Hz. Resulullah’a uymayı ve O’na tabi olup, O’nun tabiatından olmamızı beyan ediyor. Hz. Resulullah’a itaat etmek, ona uyup, onun tabiatından olup, ona kavuşmak için, Hz. Peygamber Efendimizi bulmak gerektir. Bu buluşma, ehl-i zahirin iman-ı taklitle; Hz. Muhammed (sav) Emine validemizden doğdu, Abdullah’tan oldu, 63 yıl yaşadı ve bu alemden göçtü, anlayışıyla olmaz. Peygamber Efendimizi böyle iman-ı taklit gibi bilmek, Hz. Peygamberi sadece unsur ve beşer yönüyle bilmektir. Bu inanç taklittir, hakiki değildir. Hz. Resulullah Efendimizi hakiki olarak bilmek ise, hazır ve mevcut olarak bilmektir. Çünkü Hz. Peygamber Efendimizin varlığı, sadece unsurdan ibaret değildir.
Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri: “Hz. Resulullah’ın üç vücudu vardır: 1. Vücud-u nuraniyesi, 2. Vücud-u misali, 3. Vücud-u unsurudur.” Diyor. Hz. Resulullah’ın unsur varlığı, Mekke’de Emine’den doğan, Abdullah’tan olan, 63 yıl yaşayıp Medine’de bu alemden göçen vücududur. Misal vücudu ise, her kim Hz. Peygamberi rüyasında görür ise o gördüğü Hz. Resulullah’ın misali vücududur. Nurani vücudu ise, görünen bu alemin ve tüm alemlerin aslıdır ki, hadis-i şerifte “Allah evvela benim nurumu yarattı” buyrulmuştur. Bu beyandan da anlaşıldığı gibi Hz. Peygamber Efendimizin vücud-u nuraniyesi, cümle alemin halkiyetinden evvel olup, her zamanda ve halen cümle alemin aslıdır. Çünkü Cenab-ı Hak kudsi hadiste “Sen olmasaydın, sen olmasaydın alemleri yaratmazdım.” buyurmuştur. Bu itibarla Hz. Resulullah Efendimiz vücud-u nuraniyesiyle, cümle alemde mevcut olup, her zaman sağdır, diridir. Bu müşahedeye ulaşıp vücud-u nur-u Muhammed’e mazhar olmak için, meslek-i Resule dahil olup, hidayet-i nur-u Muhammed irşadıyla evlad-ı Resule karışmak gerektir. Çünkü Hz. Peygamber Efendimiz “Selman bendendir, ben Selman’dan.” Buyurmuştur. Yani Selman kendine mahsus değerleri bıraktı, telkin ve tebliğe uyarak benden oldu. Îman, irfaniyet, ahlak ve tabiat olarak Selman’da ben zahir oldum, demektir.
Bu marifet ve ruhaniyete mazhar olan başka sahabeler de vardı ve bu sahabelerle soyca her hangi bir şekilde akrabalığı olmadığı halde Hz. Peygamber Efendimiz; bu sahabeler için de “Ehl-i Beytimdir / ev halkımdandır.” buyurmuşlardır. Bunlar, manevi Ehl-i Beyt ve evlad-ı Resuldürler.
Vücud-u nur-u Muhammed’e mazhar olup, onu müşahede etmek için, meslek-i Resule dahil olup hidayet-i nur-u Muhammed irşadıyla evlad-ı Resul’e karışıp, manevi evlad-ı Resul olmakla mümkündür. Çünkü böyle manen evlad-ı Resul olanlar geçmişte, gelecekte ve bugün dahi mevcuttur. Bu konu hakkında Kur’an-ı Kerim’de “Muhammed Allah’ın resulüdür, onunla beraber olanlar inkarcılara karşı çok çetin, kendi aralarında çok merhametlidirler. Sen onları rüku eder, secdeye kapanır halde görürsün, Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk ister dururlar. Görünüşlerine gelince yüzlerinde secde eseri vardır. Bu onların Tevrat’taki nitelikleri. İncil’deki nitelikleri de şöyle; tıpkı bir ekin ki filizini çıkarmış, o filizi kuvvetlendirmiş, filiz kalınlaşıp gövdesi üzerine dikildi. Ziraatçıları imrendirsin…” (Fetih, 29) beyanı vardır. İşte bu ayetten de anlaşılacağı gibi, Hz. Peygamber Efendimizin varlığı, unsur bedenle zuhurundan evveldir. Çünkü Tevrat Hz. Peygamberin unsur bedenle bu alemdeki zuhurundan yaklaşık 1200, İncil ise 600 yıl öncedir. Ayette Hz. Muhammed’le beraber olanların, yani evlad-ı Resul’ün Tevrat’ta da aynı Kur’an’daki gibi olmak üzere, İncil’de ise ekinle misallendirilip vahyedildiği ve onların vasıfları olarak da rüku ve secde edip Allah’tan hoşnutluk dilemeleri ve yüzlerinde secde izi / alameti taşımaları beyan ediliyor. Bu itibarla Hz. Muhammed (sav) ile beraber olan evlad-ı Resul, bu vasıflarla geçmişte olduğu gibi, her zamanda ve bugün dahi hazır ve mevcuttur.
Evlad-ı Resul’ün vasfı olan rüku ederek secdeye kapanmaları, Allah’tan hoşnutluk istemeleri ve yüzlerindeki secde izinin / alametinin anlamı ve hikmeti ise şöyledir: Rüku; kulun, vahdetin kesret-i zuhuruna kavuşması irfaniyetiyle boyun eğip Rabbini tesbih edip övmesidir. Secde ise kulun, gerek vahdet, gerek kesret tecellilerine vakıf olarak Allah’ın karşısındaki yokluğunun  marifet ve kemalatıdır. Çünkü ayette “Secde et ve yaklaş.” (Alak, 19) Hadis-i şerifte ise “Kulun Allah’a en yakın olduğu an, secde anıdır.” buyrulmuştur. Bu rüku ve secde irfaniyet ve kemalatıyla teçhiz olup, cümle tecelliye arif olan evlad-ı Resul, fenafilah yokluğuna ulaşmış olan kulluklarında Allah’tan daima hidayet hoşnutluğunun zuhurunu isterler. Her zamanda ve bugün dahi evlad-ı Resulün simalarında / yüzlerinde bu marifet ve kemalat zahir olup ışıldar ve parlar, bunların yüzlerindeki secde izi işte bu irfaniyet ve kemalattır. Ki, bunlar ehl-i tevhid-i hakiki arifleri ve ehl-i kemal tarafından tanınıp bilinirler. İşte hidayet-i nur-u Muhammed’in her zamanda ve bugünkü mazharı evlad-ı Resul-ü manevi olup, Hz. Resulullah Efendimizin vücud-u nuraniyesi bu kemalat ve ruhaniyette mevcuttur. Bu itibarla manen evlad-ı Resul olan Fehmi Efendi Hazretleri: “Ya Resulullah, senden ayrı olmak bana nardır, ateştir. Ya Resulullah, sana kavuşup seninle beraber olmanın muhabbet ve aşkıyla doluyum. Nur-u vücuduna vasıl olmamda bana yardım et. ” diyor.
Nice takat getirir ol can senin medhin duyar
Yandı gönlüm külhan oldu ya Resulullah medet

 Fehmi Efendi Hazretleri “Senin her zamanda mevcut olan vasfını, methini, muhabbetini canında / ruhunda duymuş ve bulmuş kimsede nasıl takat ve derman kalır ki, benim gönlüm, vücud-u nur-u Muhammed’e vuslat aşkı ateşine mekan oldu, Ya Resulullah.” diyor.

Ruz u şeb ağlar dururum çağırırım el’aman
Bab-ı lütfundan kerem kıl ya Resulullah medet

Hz. Resulullah buyurdu ki: “Allah beni nurundan, müminleri de benim nurumdan yarattı.” Burada ifade edilen nur, hidayet nurudur. Hz. Pir “Hidayetin baş mazharı Hz. Resulullah Efendimizdir. O’nun temsilcileri ise alimler ve kamil mürşitlerdir.” diyor.
Fehmi Efendi Hazretleri “Senin nur-u hidayetine o kadar muhtacım ki, gece ve gündüz çağırırım. İkram kapından bana ihsan et, ikram et.” diyor. Burada ifade edilen ikram kapısı, mürşid-i kamil ve onun meclisidir. Hidayet-i nur-u Muhammed orada zahir olur. Bu itibarla hidayet-i nur-u Muhammed mazhariyeti olmadan yapılan kulluk nakıstır, eksiktir. Gerçek kulluk ise ancak kulun hidayet-i nur-u Muhammed mazhariyetiyle yaptığı kulluktur. İşte böyle bir kulluk mazhariyeti için Fehmi Efendi Hazretleri, Hz. Resulullah Efendimizden medet, yani lütuf ve yardım istiyor.
Dert senin derman senindir yoluna bunca keda
Onun için can verirler ya Resulullah medet

Kur’an’da: “O Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha dost, daha yakındır…” (Ahzab, 6) buyrulmuştur. Hz. Resulullah Efendimiz Hakk’ın hidayet zuhurunun baş mazharı olup, davet ve tebliği hep bu hidayettir. Cümle müminler bu hidayete mazhar olmak için dertlenirler ve bu hidayet mazhariyetiyle derman bulurlar.  Müminler hidayet-i nur-u Muhammed yolunda kulluk yaparak, bu yolun kölesi olurlar, gerek zahiren gerekse batınen hidayet-i nur-u Muhammed uğrunda can, baş verirler ve şehit olurlar. 

‘Men raani’ sırrına vakıf oluptur aşıkan
Cümlenin muradı sensin ya Resulullah medet
Kur’an-ı Kerim’de iki türlü imandan ve müminden bahsediliyor: Biri umumi olarak iman-ı taklit ve istidlal / delillerle iman edip de mümin olanlardır, diğeri de gerçek iman ile gerçek / hakiki mümin olanlardır. Ki, bunları Kur’an “Gerçek / hakiki müminler ancak o kişilerdir ki; Allah’ı zikrettiklerinde kalbleri titrer ve onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda, bu onların imanlarını arttırır ve onlar yalnız Rablerine güvenip / tevekkül ederler.” (Enfal, 2) “İşte gerçek / hakiki mümin olan onlardır…” (Enfal, 4) ayetlerindeki beyanla tarif edip vasıflarından bahsediyor. Başka bir ayette ise “Ey iman edenler, iman edin…” (Nisa, 136) buyrulur. Bu ayetteki mana şöyledir: Ey iman-ı taklit ve istidlal ile iman etmiş olan müminler, hakiki / gerçek imana ulaşan mümin-i hakiki olun demektir. Çünkü ancak iman-ı hakikiye ulaşan gerçek müminler Rabbini görüp, müşahede ederler. Hakiki iman ile mümin olup Hakk’ı görüp müşahede etmek için, hidayet-i nur-u Muhammed’e mazhar olmak gerektir. Bunu beyanla, Peygamber Efendimiz “Men ra’ani fegad real Hak / Beni gören Hakk’ı görür.” Buyurmuştur. İşte Hakk’ı görüp, O’na kavuşmak için hidayet-i nur-u Muhammed mazhariyeti gerektiği için, meslek-i Resuldeki cümle aşıkların muradı, nur-u Muhammed mazhariyetidir. Allahualem.

Nefsimin kesret-i cürmünden yüzüm daim siyah
Günbegün artmakta isyan ya Resulullah medet

Bir kimse kul olmak itibarı ile acizdir. Tesir altındadır. Beşer yönüyle imkan alemi olan tabiatın tesiriyle müteessirdir. Bu itibarla kul daima günaha, isyana aday ve müsaittir. Bunu beyanla Hasan Fehmi Hazretleri ‘Ben acizim, hataya, günaha, isyana müsaidim. Bana yardım et ya Resulullah.’ diyor.

Bin haya ile kapında Talibi şefkat umar
Eyle ihsan kıl şefaat ya Resulullah medet

Kur’an-ı Kerim’de “O’nun katında bizzat kendisinin izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz.” (Sebe, 23) buyrulmuştur. Bu ve benzeri ayetlerden de anlaşılacağı gibi,  şefaat Allah’a aittir. Ancak Allah’ın izin verdikleri şefaat edebilir. Yine Kur’an’da “Onlar için dua et, çünkü senin duan onlar için bir sükunettir / güvendir…” (Tevbe, 103) buyrulmuştur.
İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri ‘Bu ayetle Hz. Resulullah Efendimize şefaat yetkisi verilmiştir.” diyor. Aciz olan kul, günah, isyan ve hataları için şefaate muhtaçtır. Gerek bu alemde, gerekse alem-i ahirette, ancak Hz. Resulullah Efendimiz şefaat eder. Velhasıl kul hata ve kusurdan ari olmayıp; hata, kusur ve acizliğiyle kuldur.
Fehmi Efendi Hazretleri: “Çok utanıyorum, kapından şefkat bekliyorum, bunun bedel ve karşılığını ödeyemem, bana ancak sen şefaatinle ihsan edersin. Bu alemdeki şefaatini ve büyük gün olan ahiretteki şefaatini benden esirgeme, ya Resulullah!’ diyor.
Cenab-ı Hak, cümlemizi Hz. Resulullah Efendimizin dünya ve ahiret şefaatine mazhar kılsın.


Bugün erdi bana imdad uyandı gönlüm oldu şad

Bugün erdi bana imdad uyandı gönlüm oldu şad
Dilerim bar-i Mevla’dan vere her salike irşad

İmdat, yardım istemektir. İmdada ermek ise yardımın gelmesidir, yardıma mazhar olmaktır. ‘Bu gün bana imdadın ermesi...’ sözü ise; salikin bir müşkülünün çözülüp hallolması ve irşada mazhar olmasıdır. Bu itibarla Fehmi Efendi Hazretleri, makamat-ı tevhidin keşfi irfaniyetiyle irşad olup, neşelenip zevklenmiş ki, onu ifade ediyor. Ve devamla “Dilerim dost olan Allah’tan, her salikin böyle müşkülleri çözülüp imdadına erişilsin, o da irşad olup, ilahi zevkle şenlensin.” diyor.

Behey aşık şuurun ne bu seyranda şuhudun ne
Çü vardın ‘Kabe kavseyn’e o zevkten var mı bir müzdad?

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de “Sümme dena fetedella, fekane kabe kavseyni ev edna” (Necm, 8-9) buyurmuştur. Bu ayetler mekteb-i irfandaki seyr-i sülukun beka makamlarının beyanıdır. “Sümme dena” makam-ı cem, “Fetedella” Hazret-ül cem, “Kabe kavseyn” Cemm-ül cem, “Ev edna” ehadiyet makamıdır. 
Fehmi Efendi Hazretleri: “Ey Hak aşığı, ilahi sevgilinin göründüğü bu mertebelerin hangisi senin müşahedendir? Bu meratibin hangi zuhuruyla ilahi sevgiliyi seyredip görüyorsun?” diye soruyor. Ve devamla “Eğer Kabe kavseyn’le,yani ‘cemmülcem’ marifetiyle açığa çıkan müşahedeye mazhar olduysan, var mı bu keyfiyetten daha ala bir zevk?” diyor.

Müsemmasın cem-i esma sana talim olundu bil
Sen ol arifi billahsın sana insan denildi ad

Her insan esma itibarıyla, Hakk’ın Cami isminin mazharı olup,bu mazhariyetle tüm varlık alemi olan isimleri kendinde toplar. Yani her insan, potansiyel olarak, tüm esmaya camidir.
“Kabe kavseyn” makamının keşfine ulaşan insan-ı kamil ise, bu potansiyel mazhariyetin açığa çıkıp, aktif olduğu şahsiyettir. Bu itibarla insan-ı kamil, cümle varlığın, yani esmaların mahiyetine arif olup tanıdığı gibi, ehil olanlara da tanıtır. ‘insan-ı kamil’ marifet ve kemalatına ise “Kabe kavseyn” irşadıyla ulaşılır ki, bu makamın müşahedesiyle ancak uluhiyet sırrı kula ayan olur.İşte bu marifete ulaşan insanı kamil, aynı zamanda “Allah Adem’e isimlerin tümünü öğretti…(Bakara, 31) hikmeti mazharıyetiyle, ademiyet sırrına vakıftır. Bu itibarla arifibillah olan insan-ı kamile hitaben: “Tüm esma sende toplandı, yani cem-i esmanın mahiyet-i sırrına agah ve vakıf oldun.” buyruluyor.

Senin mülkün tımarında melekler oldular memur
Ki sen mesned-i ademsin mülk içi hep sana münkad

Kur’an-ı Kerim’de “Sizi evvela topraktan, sonra bir damla sudan, sonra kan pıhtısından yaratan, sonra sizi bebek olarak annelerinizin karnından çıkaran O’dur. Siz sonra yiğitlik çağına varırsınız. Daha sonra ihtiyarlayasınız diye sizi büyütür. Bazınız ihtiyarlamadan evvel ölür. Bunları muayyen olan zamana erişip tevhid delillerine akıl erdiresiniz diye yapar.” (Mü’min, 67) “Biz insanı balçık durusundan yarattık. Sonra onu sağlam bir karargah olan döl yatağında bir damlacık yaptık. Sonra o damlacığı bir embriyoya / kan pıhtısına dönüştürdük. Sonra o embriyoyu / kan pıhtısını bir et parçası haline getirdik. Nihayet o kemiğe de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. Yaratıcıların en güzeli Allah’ın kudret ve sanatı ne yücedir.” (Mü’minun, 12-14) buyrulmuştur. İşte bu ve benzeri ayetlerde beyan edilen, insanın suret, yani beden olarak yaratılışında Cenab-ı Hak, melekleri memur kıldı ve insanın beden ve suret halkiyetinde hep melekler çalıştılar. Çünkü melekler kuvva mazharı olup, mazhariyetlerinin gereğini, icabını yerine getirmekten başka bir şey bilmezler. Mesela göz görmekten başka, kulak işitmekten, rüzgar esmekten, yağmur yağmaktan başka bir şey bilmeyip varlıklarının icabını yerine getirmeleri gibi. Bu itibarla insanın suret olarak yaratılmasının her evresinde kuvva mazharı olan melekler, mazhariyetleri gereği memurdurlar. İşte bunu beyanla “Senin mülkün tımarında melekler oldular memur.” buyruluyor. Daha sonra beyitte ifade edilen “Sen mesned-i ademsin, mülk içi hep sana münkad” ifadesinin hikmeti, manası ise şöyledir: Cenab-ı Hak meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” (Bakara, 30) buyurdu ve Allah Adem’in suretini yarattıktan sonra “Onu kıvama erdirip, içine ruhumdan üflediğimde…” (Sad, 72) beyanından da anlaşıldığı gibi Cenab-ı Hak Adem’e kendi ruhundan üfledi. Yine  “Allah Adem’e isimlerin tümünü öğretti…” (Bakara, 31) Buyrulmuştur ki, böylece Hz. Adem’in halkiyeti hem suret, hem de ruh itibariyle tamamlandı.
Cenab-ı Hak meleklere, yaratıpta, kendi ruhundan ruh üflediği Adem’e secde edin dedi. Melekler hepsi birden secde ettiler, fakat İblis etmedi. Bu mevzu ayette “…meleklerin hepsi toptan secde etmişlerdi. İblis etmemişti. O kibre sapmış ve inkarcılardan olmuştu. Allah dedi: ‘Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan neydi?’ (Sad, 73-75) olarak beyan edilir. 
Cenab-ı Hak, Adem’den başka her ne yaratmışsa “kün” yani ol emriyle yaratmıştır. Bu konu Kur’an’da “O’nun şanı şudur ki; bir şeyin olmasını isteyince ona ‘ol’ der, o da derhal oluverir.” (Yasin, 82) ayetiyle beyan edilir. İşte her şey “kün” yani “ol” emri ile yaratılmasına rağmen Cenab-ı Hakk’ın halifesi olan Adem’in halkiyeti, böyle ol emriyle olmayıp özel bir halkiyettir.
Adem’in yaratılışında üç özellik vardır: Bunların birincisi “Allah’ın iki eliyle” yaratılmasıdır. İkincisi, Cenab-ı Hakk’ın “kendi ruhundan ruh üflemesi.” Üçüncüsü ise, Allam’el esma / alemlerin tüm isimlerinin öğretilmesidir. Herkes bu aleme insan olarak doğması itibariyle sureta ademoğludur. Fakat Adem-i kemalata, yani ademiyete mazhar değildir. Çünkü Ademiyet özeldir ki, hangi insan yukarıda beyan edilen bu üç özel halkiyete mazhar olursa, ancak o kimse ademiyeti bulur ve Hakk’ın halifesi olan ademlikle var olup “adem” olur.
Bu Ademi halkıyet şöyledir: Adem’e Allah’ın ruhundan ruh üflenmesi mevzuunda Hz. Pir’in ilk halifelerinden Tikveş Kavadarlı Hacı Kadir Bey “Cem’i ilimlerin keşfine mazhar olmaktır.” diye mana vermiştir. Yani mekteb-i irfanda kulun, fena makamlarının keşfi irfaniyetine ulaşıp, kendine nispet ettiği ef’al, sıfat ve vücut şirkinden kurtulup, tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat irşadıyla mazhar olduğu safiyettir. Hangi salik mekteb-i irfanda bu fena makamlarının irfaniyetine ulaşırsa, o salike Adem’e üflenen Hakk’ın ruhu üflenmiş olur. Vesselam.
Adem’in ‘Allah’ın iki eliyle yaratılması’ ise: Cenab-ı Hak cümle alemlerdeki tecellilerini celal ve cemal ana isimlerinin tesiriyle meydana getirir. Ayette geçen Allah’ın iki elinden maksat; celal ve cemal esmalarıdır.
İnsandan başka yaratılan her ne varsa nakıstır / eksiktir. İnsan ise cümle isimlere tesir eden, celal ve cemal isimlerini de kendinde toplayan mazhar-ı kemaldir. İşte Adem, celal ve cemalin zuhurunu kendinde toplayan bir kemal olarak yaratılması itibariyle, Allah’ın iki eliyle yaratılmıştır. Vesselam.
Allam’el esmanın öğretilmesi ise şöyledir: Esma ikidir. Biri Hakk’a ait olanlardır ki; Rab, Rahman, Malik, Settar vb. isimlerdir. Diğeri ise, halka ait olan insan, melek, taş, toprak, bitki, hayvan vb. gibi olan isimlerdir. Bir de halka ait olan isimlerden; korku, cesaret, sevinmek, üşümek vb. gibi his ve duygulara ait isimler vardır. İşte bu Hakk’a ve halka ait olan cümle isimlerin mahiyetinin marifetine mazhar olmak “allam’el esmanın” yani alemlerin tüm isimlerinin öğretilmesidir. İşte Hz. Adem, böyle özel bir halkıyet marifetiyle, meleklere onların kendi mazhariyetlerinden bahsedip, haber verdi. Ve melekler kendilerinde olmayan bu Ademiyete, yani Ademi marifet ve kemalata secde ettiler.
Hacı Kadir Bey Hazretleri “Adem, Allah’ın cem, hazret-ül cem ve cemm-ül cem zuhuruna halife oldu.” buyurmuştur. Velhasıl herkesin insan olmak itibariyle, yani sureta ademoğlu olarak halkiyetinde / yaratılmasında meleklerin memur olduğu bir fevkaladelik vardır. Çünkü insan, Allah’ın iki eliyle yaratıp potansiyelinde Cenab-ı Hakk’ın halifeliğini ve ademiyet sırrını barındıran bir şahsiyettir. Her kim ki, mekteb-i irfana dahil olup, zikr-i daim ve makamat-ı tevhid keşfi irfaniyetiyle, Adem-i ruhun üflenmesine ve allemel esmanın / alemlerin isimlerinin mahiyeti sırrına ulaşırsa, o kul, bu Ademi marifetle, meleklerin bir kuvva mazharı olduğunu ve Hakk’ın halifesi olan Adem’e meleklerin nasıl boyun eğip, secde ettiğine arif olur. Allahualem.

Celali perdesidir hep cemalin setreder daim
Cehennem gör hicab oldu giremez cennete ifrad

Cenab-ı Hakk’ın kendi zatından esmaya, yani mülk alemine zuhuru, celal ve cemal olan iki ana isminin tesiriyledir. Bu iki ana isim sonra detaylanır, bir çok ismi meydana getirir. Mesela cemalin zuhur ve tesirinden hidayet, hadi, ihsan, rahim, gafur, affedici vb. gibi. Celalin zuhur ve tesirinden ise, mudil, kahhar, cebbar vb. isimler gibi. Cenab-ı Hak, celal zuhuruyla cemalini setretti, yani perdeledi, fakat bu perde cahilleredir. Arifler ve ehl-i kemal, makamat-ı tevhid irfaniyetine mazhar olduklarından, onlara celal perde olmaz. Onlar her tecellide daima Cemal-i İlahiyi müşahede ederler ve bu cemal müşahedesi onların cennetidir. İşte irfan cenneti denilen cennet, bu müşahedenin keyfiyet ve zevkidir. Bir kulu Cemal-i İlahi müşahedesi olan cenneti irfandan her ne ayırırsa, bu ayrılık; celalin zuhuru olan mudil mazhariyetiyle oluşan dalalet ve gaflettir. Bu gaflet cemal-i ilahi müşahedesine mani olduğundan kulun cehennemi olur. İşte bir kimse, ism-i celalin tesirinde olan mudile tabi olup, dalalet ve gaflete düşer de, zikr-i daim uyanıklığı ve makamat-ı tevhid irfaniyetine mazhar olmazsa, o kimsenin gaflet ve cehaletle kendinin ve alemin zannettiği nispeti varlıklar ona perde / hicab olur ve o kimse cemal-i ilahi müşahedesine ulaşamaz ve irfan cennetine giremeyip, irfan cennetinden mahrum olur. 
Bu varlık dağı ardında haber aldınsa Şirin’den
O dağı delmeye ancak kişi kim olmalı Ferhat

Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı vb. ehl-i kemalin eserlerinde bahsettikleri, ilahi aşkın aşığı ve maşuğudurlar. Ferhat, sevgilisi Şirin’e kavuşabilmek için kendisine şart koşulan dağı delmiştir. Hakikatte Şirin,ilahi sevgilidir. İlahi sevgiliyi müşahede edip ona kavuşmak, cümle ehl-i aşkın yüce gayesidir. Bu itibarla Ferhat, aşk-ı ilahiyle hasıl olan azim ve gayrete mazhar olmayı ve Hak aşıklığını ifade eder. Dağ ise, kulun gaflet ve cehaletle kendine nispet ettiği benlik, varlık dağıdır. Bunu beyanla “Nispet varlık dağın, seni Şirin’inden, yani ilahi sevgiliden ayırıyor. O dağı, daim zikir ve tevhid-i hakiki irfaniyetiyle delmek, eritip fena etmek gerektir ki, ancak o zaman Şirin’in olan ilahi sevgiliye kavuşabilirsin. Fakat bunu yapabilmesi için kulun, Ferhat gibi aşk-ı ilahi, azim ve gayret-i ilahiye mazhar olmalısı gerekir” buyruluyor.

Zülüf-i maşuku görmek kifayet etmez aşığa
Yanar içi olur büryan ki vuslattır hemen maksad

Maşukun zülfü, Cenab-ı Hakk’ın mutlak vücud varlığından açığa çıkardığı tecellileridir. Zat-ı ilahinin zuhuru sıfatlardır. Sıfat-ı ilahinin zuhuru esmadır. Esmanın tecellisi ef’aldir. Bir kimse ef’al, sıfat ve esma müşahedesine mazhar olursa, onun bu müşahedesi,  ilahi sevgilinin,  yani maşukun güzelliği ve zülfünün müşahedesidir. İşte bu maşukun zülfü olan, ef’al, esma, sıfat tecellisini görüp, müşahede etmek güzeldir. Fakat maşuk olan zat-ı ilahiye vuslat değildir. Onun için aşık olan, bu tecellilerin müşahedesiyle yetinmez ve daima müsemma, fail ve mevsuf olan  zat-ı ilahiye kavuşmak ister, maşukuna vuslat arar.

Bu aşk, bir nar-ı muhriktir olunmaz arzuya teşbih
Ki cennet arzusunda hem o zevke ermedi zühhad

Hz. Mevlana’ya “Aşk nedir, bize tarif et.” diyorlar. O da cevaben: “Ben ol da bil.” buyuruyor.
Fehmi Efendi Hazretleri de “Bu aşk öyle yakıcı bir ateştir ki, bunu ben bir şeylere benzetip de anlatamam.” diyor. Demek ki aşkı anlamak için çare, aşık olmaktır.
Rivayet edilir ki; Rabia Hatun’a birisi musallat olup, onu nerede görse, onun güzelliğinden bahsedip, ilan-ı aşk ediyormuş. Rabia Hatun da içinden ‘Şunu bir imtihan edeyim, bakalım söylediklerinde samimi mi, değil mi?’ diyor. Bir gün yolda yürürken o şahıs yanına gelip, yine güzelliğinden bahsedip ilan-ı aşk edince, Rabia ‘Sen beni güzel görüp, sevdiğini söylüyorsun. Ama benim arkamdan gelen bir kız kardeşim var, o benden daha güzeldir.’ diyor. O şahıs arkaya dönüp ‘Hani nerede?’ dediği anda, Rabia Hatun o şahsa tokadı patlatıyor ve ‘Sen bana ilan ettiğin aşkında samimi değilsin, başka bir güzelin adını duymakla benden yüz çevirdin.’ diyerek iyi bir ders veriyor.
İşte Allah’tan başka istek, arzu ve maksadı olan kimseler, ilahi sevgiliye kavuşamazlar. İster nefsimizi lezzetlendirdiğimiz bu alemin dünya nimetleri olsun, isterse ahiretteki amel cennetinin nimetleri olsun. Bunların hepsi ilahi aşka ve ilahi sevgiliye vuslata perdedir. Bunun için zahidler, kulluklarını amel cennetinin nimetleri için yaptıklarından, aşk-ı ilahiden ve Allah’a vuslat zevkinden mahrum olurlar. 

Okuyan ders-i maşuku o bildi halet-i aşkı
Olur Fehmi gibi Mecnun eder Leyla’yı dilde yad

Daha evvelki beytin açıklamasında ifade edildiği gibi, ilahi aşkta Mecnun aşıklığı, Leyla ise ilahi sevgiliyi remzeder. Ders-i maşuk ise sevgilinin göründüğü, Hak aşıklarının, ehl-i kemalin meclisi ve salikin gönlündeki makamat-ı tevhid müşahedesiyle hasıl olan irfaniyettir. Her kim ki, mürşid-i kamili bulur ve onun telkini olan zikr-i daim ve tevhid mertebelerinin irşadına mazhar olursa, ancak o kimse, ilahi aşkın ne olduğunu bilir ve kendisi de Mecnun olup Leyla’sı olan ilahi sevgiliyle muhabbet eder sevişir. Arifibillah Fehmi Efendi Hazretleri bunu beyanla “Fehmi gibi Mecnun olanlar, her zaman ve her yerde Leyla’yı anar, yani ilahi sevgiliyi zikredip onunla vuslat arar.” diyor.