1 Ağustos 2024 Perşembe

ŞEYH ABDÜLKADİR BEY’İN KURTULUŞA SEBEP OLAN BEYANLARININ SADELEŞMESİ


             Şu bilinmelidir ki, Allah, zatının mutlak olması yönüyle isim, sıfat ve sıfatlanmaktan arınmıştır. Çünkü isim ile sıfatın var olması O’nun bir yönüyle ilgilidir. Bu yön ise zatının tecellisidir. Mutlak zatı ise, zahir ve batın aynı bir olup her şey burada gark olduğundan teşbih ve tenzih de olmaz. Bakara-115 sure: “Nereye dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır.” ayeti kerimesi bunu doğrulamaktadır. Ehadiyet ise tecelli itibarıyladır. Tecelli de itibar ile kaimdir. İtibar ise üç mertebedir. 

Birincisi; Efalin birliğidir. Bir iş olmadan efal müşahede olunmaz. İş de nisbetle olur. Tevhidi efalin de üç mertebesi vardır.

Birincisi Tevhidi Efaldir ki: Fiillerin müşahedesidir. Bunun için ayeti kerimede, Mülk-2, “Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” Buyurulmuştur. Bu mertebe nisbetle kaimdir. Bu nisbetin ise fenası gerekir. Çünkü, efali ilahi mutlak olup o suretle kayıtlanmaz. Bunun için, Lâ ilâhe illallah demek, efali ilahi bu fiile özgü değildir. Yani, bütün işlerin Allah’a ait olduğunu bilmek demektir. Bu mertebede yok yok.

İkinci Mertebe Tecelli Efaldir: Efali bir suretle kayıtlamayıp her yönden müşahede etmektir. Bu mertebede işler yok olup aynı efal müşahede edilir.

Üçüncü Mertebe Makamı Efaldir: Efali bir surete özgü kılmadan ve isim vermeden müşahede etmektir. Yani efalin aynı kudret olduğunu görmektir. Bu mertebede suretler gark olur, bu yönden fena-i fiilin müşahedesi aynı özellikle olur. Aczin vücudu yok olup, kendine ait vücut kalmaz ve aciz aynı kudrettir.

 

İkincisi; Tevhidi sıfattır: Sıfat bir kemaldir.

Birinci mertebesi: Vücudu olmayan cehaleti yok etmektir. Çünkü cehil aynı ilimdir. Bunun için ilim bir yönden cehil olmaktadır.

İkinci mertebesi: Esmayı müşahede etmektir ki, buna tecelli sıfat denir. Yani, geri bırakan ile itaat edeni aynı bir olarak müşahede etmektir. Çünkü bunların ikisi de sıfatla kaimdir. İtibar olunan esmayı, eserler yönü ile olduğunu anlamaktır. Bu sebepten dolayı tecelli sıfat olarak tabir edilir.

Üçüncü Makam sıfat ve fena-i sıfat: Bu mertebede salik, aynı vücut olduğunu müşahede eder.

 

Üçüncü makam; Tevhidi zattır: Hak’kın tecellisi çeşitli ve sonsuzdur ancak vücut yönünden birdir. İcad ve fena bir itibardan ibaret olup kendilerine has bir vücutları yoktur. Yani, icadın ve fenanın suretçe vücudu yoktur ancak tecelli ile var olurlar. Tecelli dahi bir itibar olup, Mutlak olan ilahi varlığın zatından başka vücut olmadığını anlamaktır. Bu mertebede tenzih aynı teşbihtir. İyice anlaşılması gerekir. İnsan kendisine iman gözü ile bakacak olursa, bu özellikler meydandadır, açıktır. Yüce Allah, İsra-14.ayette buyurur: “Oku nefsin kitabını” ayeti buna delildir. Şimdi, şöyle ki,(lâ) ve (illâ) yok ve var manalarına hamle yapacak olursak (Lâ ilâhe illallah) gayrı mevcut yani Allah’ın vücudundan gayrı, manasına olmakla, Allah’tan başka mevcut yoktur demek olmuş olur.   

 

Cenabı hak’kın, Fahri Kainat Efendimiz Sallallahü Teala Vessellem üzerine namazı nasıldır?

Ayeti kerimede, Ahzab-56; “Allah ve melekleri nebiye salat ederler, ey iman edenler! Sizde O’na salat edin ve teslim olun.” Buyurulmuştur. Yani, Cenabı Allah’ın zatından olan sevgisi ve hükmü üzerine Fahri alem (sav) efendimiz, Cenabı Hak’kın zatının muhabbeti suretinde hakiki görüntüsü olmakla beraber ,sevenin sevilene olan ilgisi, zatından olduğundan Hz. Muhammed (sav) efendimiz, hakikat yönüyle aynı Hak’tır. Sureti, sevgisinin hükmüyle hem mazhar hem de Hak’ka örtü olmuştur. Cenabı Hak hazretleri, Resulü Ekremin berzah olması yönünden cemiyeti ve kemal yakınlığı ve de Hak’kın kendisinden fevkalade hoşnut olmasından dolayı O’na, zatından olan rahmetle, fayda ve yardımları  ile kendisine salat etmiştir. Hak’kın efendimize olan bu teveccühü her an devam ettiğinden bu itibar üzere olan salat farzdır.

 

Melaikenin namazı: Melekler Adem’in bir kuvveti ayarındadır. Kuvvetin de, aynı vücut olması ilmi yapılarının gereğidir. Kendilerinin, cenabı peygambere olan ilgi ve yakınlıkları asliyetleri icabıdır. Bu yönden onların zatı Muhammedi’den her halde istifade etmeleri, O’ndan yardım istemeleri ve O’na daim yönelmeleri ile olan namazları farzdır.

Müminlerin namazı: Kainattaki bütün suretler, Hakikatı Muhammedi’nin tafsilatıdır. Bu tafsilatın özü ve neticesi de insan suretidir. Eğer insan, kendisinde olan mü’minlik vasfının Muhammed(sav) ‘in zatından olduğunu bir an dahi gaflet ederse de gördüğü tahsil ile mü’min, alim ve arif olduklarından üzüntü duyarlar. Kendileri, Muhammedi kemalatın mazharıdırlar. Peygamber(sav) efendimizden yardım istemeleri yönünden salatları farzı ayındır. Tamamlanmıştır.

 

 

 

                                                                                                                             Sadeleştiren 

                                                                                                                    Mehmet Naci GÜNEY


ŞEYH SEYYİD MUHAMMED NURİL ARABİ VE MELAMİ, HİCRİ BİN İKİ YÜZ YETMİŞ TARİHİNDE (MİLADİ 1855) GÖRDÜKLERİ LÜZUM ÜZERİNE PRİZREN ULEMASINA SORDUKLARI SORULARDIR Kİ, CEVAPSIZ KALMIŞTIR RİSALESİNİN SADELEŞMESİ

           Yanlış nitelendirenlerden münezzeh olan Allah’a hamd olsun. İzzet sahibi olan senin rabbin tenzih edenlerin tenzihinden de mukaddestir. Onların tenzihleri uydurmadır, onların yaptıklarından ve düşüncelerinden uzaktır.

 Ey alimler cevap verin! Esma ile sıfat arasındaki fark nedir? Eğer siz Allah hem kadir hem mürit derseniz, Esma nerde? Sıfat nerde? Cevap verin.

           Hakikaten ve mecazen esmaya tesir eden kim? Bunlara cevap veremezseniz alim değil cahilsiniz. Cenabı Hak, sizin Allah’taki yokluğunuzla bekanızı ve ilminizi arttırsın.

 Külli ve cüz’i irade, kadim ve hadis, tesir eden ve tesirlenenin Allah ile olan ilgisini ve Allah’ın muradını açıklayın. Allah sizi bağışlasın.              

 İşbu yukarıda beyan edilen şerefi ve hikmeti yüksek sorular manastır iline gitmiş, orada bulunan ihvanlar mektubun aynısını kopyalamışlardır. Fakat bu sorulara cevap verebilecek kimseyi bulamadıklarından bu soruların, avam ve havas arasında şöhret bulan ve zamanında doğudan batıya nice nice alimlerin müşküllerini hallettiği bir gerçek olan, soruların sahibi Seyyid Muhammed Nurul Arabi ve Melami (ks) hazretlerinin yüce halifelerinden Tikveşli Hacı Abdülkadir Bey’den, Manastırlı Niyazi efendi vasıtasıyla mektupla cevaplanması rica edilmiştir. Hacı Abdülkadir Bey’in açıkladığı soruların cevabı aşağıda belirtildiği gibidir.

 

Mektubun cevabı:

        Gönderdiğiniz mektubu aldım. Hoca efendi hazretlerinin Prizren ulemasına hitaben yazmış oldukları soruların ne şekilde açıklanıp yorumlandığına dair bizden bilgi istiyorsunuz. Fakir olarak, bu sorulardan ve cevaplarından bir nebze de olsa bilgim yoktur. Ancak,ricanız üzere bilgim dahilinde bir cevap yazıyorum.

 

Birinci Soru: Sıfat ile esmânın farkı nedir?

Cevap: Bunlar yani gerek sıfat ve gerek esma olsun cümlesi zatın görüntüsünden ibarettir. Bunlar zatı ilahiden gayrı değildir. Fakat itibari olarak biri diğerinden ayrılmıştır. İtibar dahi nisbet dairesindedir. Yani yer ve mekanla kayıtlıdır. İtibar ise; hayat, ilim, irade ve kudret olup bunlar, Hak’ka nisbetleri ile, yani Hak ile ayakta oldukları ve isimlerin anası olma yönünden sıfat olarak ifade edilmiştir. Çünkü esma, bu sıfatların ilgisi ile ayakta kalabilirler. Özellikle belirtmek isterim, bu sıfatlar ilgi yönünden esma olurlar.


İkinci Soru: Yüce sıfatların tesiri ve tesirli olmaması Hak’ka dayandırılırsa, küfür mü, isyan mı olur? Ve iradenin külliyesi ve de cüz’iyesi kadim ve hadis olması, tesir etmesi ve tesirli olamaması ne gibidir?

Cevap: İradenin külliyesi ve cüz’iyesi, tesir eden ve tesirli olamayan halkın görüşü itibarıyladır. Tesirli olamayanın vücudu yoktur. Bundan dolayı vücudu olmayan vücudsuza nisbet edilir. Yoksa hakikat yönüyle hiçbir şey batıl değildir. Her bir fiil bir ismin hükmünü meydana getirir. Bu görüşe göre aczin ve cahilliğin vücudu olmayıp, ancak her mertebede ilahi kemalatın açığa çıkmasına vasıta olurlar. Küfür ve isyan cehalet mertebesi ile ayakta kalır. Yüce Allah, bütün mertebeleri ile her zamanda hükmünü açığa çıkarır.


Üçüncü soru: İradeyi tamamlayan değerler nedir?

Cevap: İradeyi tamamlayan değerler yedidir. Vücut, adem, sıfat, mekadir, ezmine, emkine, cihattır. Cenabı Hak’tan cümlemize hayır terakki buyurmasını dua eder cümle ihvana da aşkı niyaz ederim.

 

Ezmine: Zamanlar.

Emkine: Mekanlar.

Mekadir: Kuvvetler, kudretler.

 

 

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          Sadeleştiren

                                                                                                                           Mehmet Naci GÜNEY

25 Temmuz 2024 Perşembe

HACI ABDÜLKADİR BEY’İN YÜCE SÖZLERİ VE BU SÖZLERİN ŞERHİNİN SADELEŞMESİ

 

Gözünü aç bakki göresin ne remzi var bu ekvanın

Güneşdir kim,asarı teygin kamu ekvan alır feyzin

Nebat,maden dahi hayvan bu cümle heb olur zahir

Bular ile kamu esmâ eder izharı hemen hükmün

Vücuddur kim eder devrin bu esmâda eder seyrin

Bu manadan haber bilse ki,nicedir aceb seyrin

Tecelliden olur mevcud gerek esmâ gerek elvan

Bu tur ile eder devrin vücudunda komaz gayrin

Bu suretler neler söyler,aceb lafzın bilirmisin?

Bu elvanlar diyor sana,benim vechim görürmüsün?

Güzel söyler bana,bak kim göresin sen ânın hüsnün

Benim ile anın hüsnü,diyor heman anla çirkin

Bu manadan haber bilsen nice olur aceb fikrin

Kâdiri kudret ile kaderi olur Allah daim zikrin

 

Remz: Rumuz

Teygin: Tam olarak iyice bildirme

Feyz: Bereket, kerem

 

Gözünü aç bak ki göresin ne remzi var bu ekvanın: Yani, gaflet karanlığından uyanıp, marifet nuruyla bu mahlukata bir bak ki, her bir suret bir isme delildir.

 

Güneşdir kim, asarı teygin kamu ekvan alır feyzin: Benzetme yoluyla güneşten maksat; Resulullah(sav)’in nurudur. O’nun keremiyle bütün mevcudat meydana gelir.

 

Nebat, maden dahi hayvan bu cümle heb olur zahir: Beytin anlamı açıktır.

 

Bular ile kamu esmâ eder izharı hemen hükmün: Bitkiler, Rezzak isminin mazharıdır. Hayvan ise rızık talep eder. Bu yönden bütün suretlerin dönüp durmaları her esma ile görünmeleridir. Bir bitki bir hayvan tarafından yendiğinde o bitki hayvan olur. Aynı şekilde bir hayvan da insan tarafından yendiğinde o hayvan da insan olur.

 

Vücuddur kim eder devrin bu esmâda eder seyrin: Zat ki, esma ve sıfat denilen itibardan ibarettir. Bu özelliklerle görünüp, her bir ismiyle bu alemi seyreden vücuttur.    

 

Bu manadan haber bilse ki, nicedir aceb seyrin: İşte, bu vücut seyrini bilirsen, acaba ne bildirmiş olabilir? Şunu bildirmiş olur; Bu doğan ve ölen halktır. Sakın aldanıp da demeyesin, halk Hak’tır.

 

Tecelliden olur mevcud gerek esmâ gerek elvan: Çünkü, mevcudat ve çeşitli görünüşler, tecelli ile ayaktadır. Fakat bunların kendilerine ait müstakil vücutları yoktur. Vücutları belki halleridir.

 

Bu tur ile eder devrin vücudunda komaz gayrin: Bu tecelliyat ve çeşitli görüntüleri sakın Hak’tan ayrı düşünmeyesin zira şirk işlemiş olursun. Görmez misin ki, aynaya baktığın zaman, görünen suret aynaya bakandan oluşmuştur. Suretin hareketi aynaya bakanın hareketinden ileri gelmektedir. İşte ayna içinde görünen suret bu mümkünata misaldir. Aynaya bakan ise hakikata misaldir. Ayna ise; Aklı evvele misaldir. Ayna içinde görünen suret için vücut yoktur. Bakan uzaktan bakıyorsa uzak, yakından bakıyorsa yakın görünür. Bu mümkünat da böyledir. Ciddi bir şekilde anlaşılmalıdır.

 

Bu suretler neler söyler, aceb lafzın bilir misin?

Bu elvanlar diyor sana, benim vechim görür müsün?: Bu çeşitli suret ve görüntüler, mana yönü ile sana şunu söyler; “Bizim vücumuzun Hak’kın vücudu olduğunu bilir misin? İlahi cemali bizim suretlerimizde müşahede eder misin? Yoksa bundan gafil misin?

 

Güzel söyler bana, bak kim göresin sen ânın hüsnün,

Benim ile anın hüsnü, diyor heman anla çirkin: İnsan tabiatına uygun olan şey güzelliktir. Uygun olmayan ise çirkinliktir. Bunlar daima aşık ve ariflere seslenir “, bana gel, bana gel” Arif cevabında şöyle der; güzelin görevi tutmaktır, güzel ile kayıtlanırsam, surette cüz’iyat müşahede etmem gerekir, Bundan dolayı cemali ilahiyeyi görmekten mahrum olurum. Çirkin ise hoş olmadığından yaratılışına geri döndürür. Bu şekilde görmek o makamda olan yüzden mahrum bırakır ve istidlal makamına götürür. Necm-17’de “Göz ne kayıp şaştı ne azıp haddi aştı” Cenabı Hak’kın buyruğu üzerine gerçek zevk sahiplerine göre çirkin ve güzel gören nisbette kalır.

 

Bu manadan haber bilsen nice olur aceb fikrin,

Kâdiri kudret ile kaderi olur Allah daim zikrin: Bu zevki Muhamediden haberin olsa, halka nisbet ettiğin değerlerden kurtulursun ve ehadiyetin sırrına vasıl olup hakikat ehillerinden olursun ve Allah’tan başka fikrin ve zikrin kalmaz. Daima cemali ilahiyeyi seyredenlerden  olursun. Son.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           Sadeleştirme 

                                                                                                 Mehmet Naci GÜNEY

17 Temmuz 2024 Çarşamba

TİKVEŞ’Lİ MELAMİ HALİFELERİNDEN HACI ABDÜLKADİR BEY’İN SORULU CEVAPLI MELAMİLİK ÜZERİNE OLAN RİSALENİN SADELEŞMESİ


Bilinen ve güzel sohbetlerin izinsiz devamı

1.Soru: Mana aleminde bir pire varıp, O’na sordum; “Hak’ka varmak isterim yol göster”?

1.Cevap: Dedi ki, “Yol senin nefsindendir. O halde nefsine iman gözüyle bak, görmez misin suretin daima değişmektedir. Bu suretin değişikliğini gerekli kılan bir mucit olduğuna akıl erdirmez misin, işte bu icat olunan eşyanın bir ilme dayandığını iyi bir şekilde anlamalısın. İşbu icadın, mevcut olan bir varlığın bilgisi dahilinde olduğunu yakın bir anlayışla kavra. Bundan, kader sırrına da yüksek bir inanışla iman eyle.


2.Soru: Anladım ki, bu alem sürekli olan bir tecelliyat olup değişme ve bozulma yoktur. Yine bu alemin ilahi bir ilimle ayakta durmakta olduğunu anladım. Ancak beni ve alemi icat edip yaratan nerdedir?

2.Cevap: Güzel söylersin, bütün kainat ilim ile ayaktadır. İlim ise sıfattır. Sıfat da mevsufu gerekli kılar. Biran dahi sıfat mevsuftan ayrı kalmaz.


3.Soru: Bildim ki, ben sonradan yaratılmışım. Beni yaratan başlangıcı olmayan bir varlık olduğuna göre kadim yönünden ilişkimin olmaması gerekir?

3.Cevap: Buyurdu ki, sen neyden halk oldun? duyduklarıma göre yoktan var olmuşum. Buyurdu ki, yok, biran dahi yoktur. Mademki varsın öyleyse varlıktan halk olmuşsun. Yaratılışın, tecelli itibarıyladır. Tecelli, mekan ile kayıtlıdır, mekan da suretle ayaktadır.

 

4.Soru: Acaba suretin bir vücudu var mı?

4.Cevap: Ayrı bir vücudu yoktur. Devamlı var olması ise ilme bağlıdır. Kün emri ise ilmin eşyaya ilgisidir cevabını verdi. Bütün mevcudatın kün emrinden yani ilmi ilahiyle var olduklarını anlamış oldum.

 

5.Soru: Benim hayatım, ilmim, iradem ve kudretim nedir?

5.Cevap: Sıfatı ilahiyenin aynıdır buyurdu.

 

6.Soru: Bildim ki, bende cahillik ve acizlik varken, sıfatı ilahiyenin aynı nasıl olabilir.?

6.Cevap: Cehaletin ve acizliğin vücudu olmayıp, belki ilim ile kudretin ilişkisi yönünden cahillik ve acizlik oluşmuştur. Görmez misin ki, sende olan ilim bütün vücuduna yayılmış olarak her bir azanda mükemmellikle zahir olmuştur. Elleri kullanmak, burundan koku almak, damaktan tat almak hisleri buna delildir.

 

7.Soru: Bunlar mademki böyledir, Teklif edilen emir kimedir? Teklifin olmaması gerekir.

7.Cevap: Şunu bilmelisin ki, Yukarıda belirttiğim gibi suretlerin oluşması ilmin ilgisi ile olur. İş bu suretlerin zıttiyet göstermesi hakikatları gereğidir. İşte bu zıtlıktan gayriyet hasıl olur. Bütün suretlerin ve ilahi isimlerin zuhuru birbirine bağlıdır. Tecelli bu bağlılıktan ileri gelir. Bu cümleden Gaffar isminin zuhuru günah iledir. Rezzak isminin zuhuru merzuk(rızık isteyen) iledir. Hasılı kelam, bütün isimlerin zuhuru, birbirine yardımda bulunmak ve hakikata bağlılıktan olur. Dikkat etmez misin? sendeki hayatın vücudu yoktur. Kudret de sende vücut bulmaz. Ancak ilim ve irade gibi sıfatların kendilerine ait vücutları olmayıp, hak’kın vücudu ile eşyada mevcutturlar. Toprak olmayınca un olur mu? Velhasıl bütün eşya ve esma birbirine olan bağlılıkları ve yardımları ile varlıklarını sürdürürler. Bundan dolayı, insanın kemal bulması, resulün daveti ile olur. Nitekim Kur’an da Cenabı Hak buyurmuştur.

Bakara-31: “Ve Ademe isimlerin tümünü öğretti.” İlahi bir öğreti ile insan sureti, insaniyete yükselebilir. Eğer bu tahsil gerçekleşmezse insaniyet değerleri batında örtülü kalır. Hiçbir şahıs kemalini davetsiz açığa çıkaramaz. Görmez misin, anne baba hangi lisanı kullanırsa çocuk da o lisanı konuşur. Bu da talim ve terbiye ile olur. Bundan dolayı Hazreti Resulun(sav) kelime-i tevhide daveti ile her şahıs hakikatte olan kemalini meydana getirdi. Bir takımı münafık, bir takımı kafir ve bir takımı da mü’min oldular. Davette ise ihtilaf yoktur. Bu da anlaşılsın ki, hiçbir şeyin hakikatında sapma olmaz.

 

8.Soru: Cennet ve cehennem nedir? Ve ne içindir? Azap neden gereklidir?

8.Cevap: İman gözü ile bakılırsa, cehennem ayrılık ateşinden, cennet ise, vuslat yakınlığından meydana gelir. Mazharı olduğu ismin neticesidir. Yani, Hak’tan ayrı bulunduğun zaman bir takım hayaller kurarsın bu hayellerden lezzet alır veya azap duyarsın ve bu hayalleri terk etmek istemezsin. İnsan azaptan da bir çeşit lezzet alır. Hatta bazı kimseler vardır ki, eşkiyalık yapmaktan büyük zevk duyarlar ve bundan dolayı eşkiyalıktan vazgeçmezler. Bunlar azabı lezzete dönüştürmüşlerdir, mesleklerinden de hoşnutluk duyarlar. Çünkü her şahıs bir kemali açığa çıkarmaya memurdur.

 

9.Soru: Böyle olunca azab ve kötülenmenin vücudu olmaması gerekir ayrıca alim ile cahilin de eşit olması icab eder. Ne diyelim ki? Cenabı Hak’kın kadim olan kelamında alim ile cahil eşit değildir. Cennet ehlini övmüş cehennem ehlini ise kötülemiştir.

9.Cevap: İlahi kelamın inişi mü’min ve rahim hazretlerindendir. Esmaya nisbet ve övme vardır. Ciddi şekilde anlamalısın..

 

10.Soru: Hak’ka ve halka ait esmalar hakkında bilgi vermenizi rica ederim.

10.Cevap: Varlıkların mevcudiyeti suretledir. Suretten amacım, yer, gök, ay, güneş, yıldız ve üç doğuş ve de bütün kainattır. Suretlerin, sonradan yaratılmış olma özelliğinden dolayı, vücut; icad eden ve yaratan olur. Kudret ile açığa çıktığında, vücut, kadir ismini alır. Varlığın suretlenmesi ile vücut, musavvir ismini alır. Suretlerin ayakta kalmasından vücut, kayyum ismini alır. İlahi esmalar böyledir. Gelelim halka ait isimlere; Suretlerin kendine özel vücutları yoktur ancak durumları vardır. Bu durum ise, ya sükun ya da harekettir. Böylece, eşya, sükun ya da hareket halinde de olsa mutlaka bir isim alır. Taş, ağaç ve hayvan gibi… Suretlerin bir diğer yönü de ihtiyaç sahibi olmalarıdır. Bunlar rızık vb. şeylerdir. İşbu, suretlerin ihtiyacından dolayı vücut, gani ismini alır. Rızka ihtiyaçlarından Rezzak ismini, suretlerin kayıtlı ve belirli olmalarıdan vücut; benzersiz ve mekansız isimlerini, suretlerin sonradan yaratılmış olmalarından dolayı vücut; Ol, ismini alır. Suretlerin yokluğu yönüyle de vücut; ahir ismini alır. Şimdi, suretlere özel bir takım haller daha vardır ki, bunlar korku, yiğitlik ve haya gibi şeylerdir. Bu isimler de suretlere nisbet edilir. Onun içindir ki, suretlerin çeşitli olmasından dolayı onlar  bu isimlerle anılır ve var olurlar. Onlara ait diğer isimler de yukarıda söylendiği gibi toprak, ağaç, hayvan vs. dir. Bu ifadelerden de anlaşılıyor ki, esmanın üç mertebesi vardır. Birincisi: Hak’ka ait isimler. Evvelce açıklandı. Benzersiz ve mekansız olma gibi özellikler. İkincisi: Halka ait isimlerdir. Bunlar, taş, ağaç gibi isimlerdir.

Üçüncüsü: Hissiyat isimleridir. Bunlar, yiğitlik ve korku gibi isimlerdir. İşte Adem (as)’a öğretilen esma bunlardır. Çünkü isim bilinmeyince kelam ortaya çıkmaz.

 

11.Soru: Adem (as)’a ruh üflendi. Ruh üflenmesi ne demektir?

11.Cevap: Bütün ilimlerin keşfidir. Adem(as), nisbet ve izafi değerlerden soyununca hakiki fakirlik ile vasıflandı ve vücudunda gayriyet kalmadığından safiyullah oldu. Bundan dolayı melaikeler Adem(as)’a secde ile emr olundular. Çünkü, kişinin kamil bir mümin olabilmesi için izafi ve nisbi değerleri yok etmesi gerekir. Yani tam fakir olması icab eder. Onun içindir ki, Cenabı hak esmaül hüsnasında kendini mümin ismiyle vasıflandırmıştır.

 

12.Soru: Adem(as),Hak’kın halifesidir, Hak’kın halifesi olmasının sebebi nedir? bize bildir.

12.Cevap: Cem, hazretül cem ve cemülcem makamlarını keşfetmesidir. Hak’kın esma ve sıfatlarına mazhar ve onlarla kaim olması ve de bütün tasarruf  On’dan yani O’nun hakikatından olduğundan Hak’kın halifesi oldu. Bunun için cenabı Hak,Kur’anı keriminde buyurdu; Bakara-30, “Ben yeryüzünde bir halife atayacağım” ayeti, yukarıdaki ifadeleri doğrulamaktadır.

 

13.Soru: Bu eşya ve suretler Hak’kın aynımıdır?yoksa gayrımıdır?

13.Cevap: Ne aynıdır ne de gayrıdır. Hem aynıdır hem gayrıdır. Sonradan yaratılmış olmalarından ve yokluklarından dolayı gayriyet icap eder. Vücutları Hak olduğundan ayniyet icap eder.

 

14.Soru: Cenabı Hak buyurmuştur; “Siz dua edin ben icabet edeyim” Halbuki, çoğunlukla dualarımız kabul olunmuyor buna ne dersiniz?

14.Cevap: Dua dört kısımdır.

Birincisi: Zattır ki, ehlullah lisanında zati istidat olarak tabir edilir. İstidat ise; İlmi ezelide var olan malumatın kabiliyeti üzerine gerçekleşen icaddır. Bunun durdurulması ve ertelenmesi olmaz. Bu mertebede olan malumatta değişme ve bozulma da yoktur. Enam-6, “Allah’ın kelimelerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur” ayeti bunu doğrulamaktadır.

İkincisi: Haldir ki, bazen kabul olur bazen kabul olmaz veya ertelenir. Mesela; Katip, katipliğinde uzman olduğu halde atanabilir de atanmayabilir de. Atanmaması, talihinin açık olmamasından dolayıdır, bu da zati ilminin gereğidir.

Üçüncüsü: Fiili duadır. Örneğin, bir asker uzun zaman askerlik yaptığı halde subaylığa terfi edemez, bazıları ise, kısa sürede subaylık elde edebilir. Bunların ikisi de fiili duada bulunmuşlarsa da zati istidatları birbirine uymadığından hükümleri de farklı olur.

Dördüncüsü: Söz ile yapılan duadır. Fiili ve hali olmayarak şuursuz olarak yapılan duadır.

Bu şekilde, bütün mevcudatın yaratılış kabiliyetleri gereği yapmış oldukları duaya her an icabet vardır. Olunmuyor deniliyorsa bu cahillikle söylenmiş bir sözdür. Yoksa her an icabet olunmaktadır.

 

15.Soru: Her şeye icabet olunduğunu anladık, icabet olunmuyor denmesinin cahillikten ileri geldiğini öğrendik. Ancak bu cehaletin hakikatı ve hangi mertebeden olduğunu ve cehaletin halk olunmasındaki hikmetin ne olduğunu bize bildir?

15.Cevap: Cehalet alemi, hayal ile kaimdir. Çünkü insanın enesi ve gayriyeti, hayal aleminin varlığından ileri gelir. Hayal de tüm esmanın zuhurunu gerekli kılar. Hatta gayriyet mevcudatta olmazsa, esma da olmaz. Çünkü Hak, yaratılmış halk ile beraberdir. Rızık verici, rızık isteyenledir, bütün esma böyledir. Hakikatta cehalet gayriyetten doğarsa da, gayriyet dahi hayal ilminden ileri gelir. Bu yönden cehalet ve gayriyet, aynı hakikat olur. Tüm esma bu mertebede hükmünü ve kemalini açık ettiğinden bu şekilde olan cehalet aynı kemal olur. Bu mertebelerin icadı, kemalin zuhuru içindir. Onun için Cenabı Hak Kuranı keriminde buyurmuştur. Ali İmran-191, “Allah batıl bir şey yaratmamıştır.” Fenada cehaletin vücudu yoktur. Bekada ise ilmin ilgisi ile esmanın nisbetinden oluşur. Son….

 


                                                                                                                                                  Sadeleştiren

Mehmet Naci GÜNEY

 

10 Temmuz 2024 Çarşamba

TEVHİD RİSALESİ SADELEŞMESİ

                                                      BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır. Salat ve selam yüce önder Muhammed (sav) Efendimize ve onun yüce ailesine ve arkadaşları üzerine olsun.

 Tarifi zengin olan, insanların ve cinlerin alemi gaybden alemi şehadete zuhurları, noksanlıktan arınmış Hak Tealâ hazretlerine arif olmak için gerçekleşmiştir. Zariyat-56 “Ben cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.” Ayeti kerimesindeki ibadet kelimesini ehlullahdan İbni Abbas Allah ondan razı olsun şöyle tefsir ettiler; Şimdi, tafsil olarak arif olmak mümkün değildir, buna, “Biz seni hakkıyla tanıyamadık, Ey! Bilinen Allah” sözü şahiddir. Toplu ve tam olarak arif olmak ise, ilâhi vasıfların kulda zuhur etmesiyle olur. Bu da mevcut, mevsuf, fail ve tasarruf edenin Yüce Hak’kın olduğunu ve gayriyet olan masivanın vücut, efal ve tasarruf  sahibi olmadığını bilmekle olur. Bu anlayışın oluşması için şeri şerife tam uymak ve Mürşidi kamilin nefesiyle ve tevhidi hakikiye sülük etmekle olur. Yani tevhid makamlarının tahsil ve zevk edilmesi ile ulaşılır. Makamat yedidir. Üçü fenafillah, dördü de bekabillahtır. Ehlullah bunları, nefis yurdunda gerçekleşen makam ve mertebe isimleri olarak tarif etmişlerdir. Bu ifade de anlaşmazlık var gibi görünse de gerçekte ihtilaf yoktur. Hepsi bir tabirden ve meramlarının anlaşılmasından ibarettir.

 Tevhid birlik demektir. Bir olanın birliğe ihtiyacı olmadığı bilinse de, gaflet olan beşeriyet perdesi sebebiyle, vahdetin kesreti, gayriyet gibi göründüğünden Yüce Hak’kın zatında, sıfatlarında ve efalinde şirk koşulur. Yani fail, Yüce Hak iken ve bütün sebeplere sahip olan kendisi iken şu işi felan şöyle yaptı, ben böyle yaptım, felan sebep oldu diyerek her şey Hak’ka nisbet olunmadığından gizli şirk meydana gelir. Müşriklerin, ilâhi marifetten yoksun olduğu, Nisa-48 “Allah kendine şirk koşulmasını affetmez,onun dışında kalanı dilediği kişi için affeder.” Ayeti ile sabittir. Gizli  ve açık şirk yok edilmediği sürece fırkayı naciyeye (kurtulmuşlar zümresi) dahil olmaları ve irfaniyet elde etmeleri, kendine ve saireye nisbet olunan efal, sıfat ve varlığın Hak’kın efal sıfat ve varlığında mahv ve yok edilmesi ile olur. Bunun için her mü’minin tevhidi hakikiye sülükü elzemdir.

 Tevhid iki kısımdır; Birincisi tevhidi şer’i ki, Mü’minleri, açık şirk işleyen müşriklerden ayırır. Neticesi “Lâ ilahe illâllah’tır.” Şeriatın muvahhidi, her şeyi mevcut, mevsuf ve fail gördüğünden ve kesreti, vahdeti ilahiden ayrı bildiğinden gizli şirkten kurtulamaz. İbadete layık Hak Teala hazretleri ve ibadet edilecek O’ndan başka ilah olmadığını ikrar ettikleri halde,  cahilliklerinden dolayı Hak’kı örterler ve O’ndan ayrı olarak, O’nu tevhid ettiklerini zannederler. Herşeyin zuhur ve açığa çıkışı Hak’kın emriyle ve kudretiyle olduğunu itiraf ederler ve bu durumu cenabı Hak’kın sıfatlarına nisbet ederler. Onun için, ehli tahkik, şeriat ehline sıfatıyyun derler. İkinci kısım; Hakiki tevhiddir ki, Bu görüş sahipleri, Hak’dan  gayrı  mevcut, mevsuf ve tasarrufta bulunan görmediğinden ve her şeyin meydana gelişi olan zuhuratın, Hak’tan olduğunu zevk ve müşahede ettiklerinden zatiyyun ve muvahhidun olarak tabir olunurlar. Neticesi, “Lâ mevcude illâllah”tır. Vücut variyet demektir. Bu mertebe fenafillah olarak adlandırılan makamların üçüncü mertebesidir. Fenafillahın evvelki makamı, tevhidi efal, fenayı efal ve tecelli efaldir. Tevhidi efal demek; Efali, Yüce Vahid Hazretlerinde birlemektir. Yani Yüce Vahid Hazretlerinden başka failin olmadığını kavramaktır.

Fena-i Efal: Efali halktan soyutlayıp, Hak’ta ispat etmektir. Aslında fiil Hak’kın olup ve fail hak Teala iken cehalet ve gaflet sebebiyle halka nisbet edildiğinden efali, halktan ifna edip gerçekte olduğu gibi Hak’ka verip, Hak’tan başka fail olmadığını şüphe kalmayacak derecede kanaat oluşturmaktır.

Tecelli-i Efal: Hak’kın tecelliyatı nihayetsiz olduğundan zuhura gelen fiillerin, ilahi tecelli olduğunu zevk etmektir. İkinci mertebesi, tevhidi sıfat, fena-i sıfat ve tecelli-i sıfattır.

Tevhidi Sıfat: Sıfatı Hak Celle Hazretlerinde birlemektir. Yani sıfatların mevsufu ancak Hak’tır. Hak’tan başkasında sıfat olmadığını kavramaktır.

Fena-i Sıfat: Halka nisbet olunan bütün sıfatlar, Hak’kın sıfatları olmakla, bu sıfatları halktan soyup Hak’ka vermektir.

Tecelli-i Sıfat: Zuhur eden sıfatların, Hak’kın tecellisi olduğunu zevk etmektir. Sıfatların sonu olmadığından, Hak’ka ait olan bu sıfatların sayıya gelmesi mümkün değildir. Yüce hak her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.

 Asıl olarak sıfatlar yedidir. İlahi sözün delili olduklarından sabit sıfatlar olarak isimlendirilir. Bunlar; hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar ve kelamdır. Bu sıfatlar ve bununla birlikte diğer vasıflar da Hak’kın olup, Halkta bulunmasını hakikat kabul etmediği gibi akıl dahi kabule izin vermez. Çünkü, hayat sıfatı mahlukta olsa fena bulmaması ve helak olmaması gerekir. İlim sıfatı için de, kulun her şeyi bilmesi ve hiçbir kulun cahil olmaması, İrade ve Kudret sıfatı kula ait olsa, istediği şeyi ol demesi ile meydana getirmesi, her şeye gücü yetip bir şeyden aciz kalmaması gerekli olur. Aynı şekilde, işitmek ve görmek kula ait olsa, uzaktan ve perde arkasından işitir ve görürdü. Kelam kula ait olsa, her lisan ile konuşması gerekirdi. Yaratılanlar bu özelliklere zıttır. Sıfatların halk ait olduğuna dair kayıtlı bir delil de yoktur. Bundan dolayı, kulun bu sıfatlardan nasibi olmadığı gibi dahil olması da mümkün değildir.

 Her fiilin açığa çıkması, bu sıfatların tamamına veya bazısına ilgisi bulunduğundan sıfatsız hiçbir iş meydana gelmeyeceği böyle bir ayırımı gerekli görmemekle de bir fiilin meydana gelişinde kula ait bir payın olmadığı anlaşılmış olur. Fail ve Mevsuf Hak Teala hazretleridir. Kul ise, efal ve sıfattır. Sıfatı ilahi, semavi olsun veya arz’a ait olsun cüz’iyatta açığa çıktığından cüz’i sıfat ve cüz’i irade olarak tabir edilir. Yoksa, cüz’iyatta  zuhur eden irade, ilahi iradeden başka bir irade olmayıp, noksanlık ve  bölünme kabul etmeyen ilahi iradeden bir cüz  değildir. Rahman-27 “Herşey yoktur. Ancak, Rabbin celal ve ikram yüzü bakidir.” Rahmanın fermanı üzre, bütün masivanın kendilerine ait bir mevcutluk, mevsufluk, faillik ve tasarrufu olmadığı gibi her an fanidir ve yokluktadır. Üçüncü mertebesi tevhidi zat, fena-i zat ve tecelli-i zattır. Zat; Vücut variyet demektir.

Tevhidi Zat demek; Vücudu, Yüce ve Vahid olan Zat Hazretlerinde birlemektir. Yani vacip olan Hak Teala hazretlerinin vücudundan başka vücud ve Hak’tan gayrı mevcut olmadığını zevk etmektir.

Fena-i Zat; Kişilerin kendilerine ait olduğu zannedilen varlıklarının, Yüce Zat Hazretlerinin varlığında yok etmektir. Yani halka nisbet olunan vücut ve varlık, Hak’kın vücut ve varlığıdır. Halka ait olduğu zannedilen vücudun, Hak’kın vücudunda yok etmek ve vücutla mevcut yalnız Hak Teala hazretleri olduğunu isbat etmektir.

Tecelli-i zat; Yaratılmış olan tüm varlığın kesret olarak görünmesi zatı ilahiyenin bir tecellisi olup, halkın kendilerine ait varlıklarının olmadıklarını anlamak ve zevk etmektir.

         Tam fena ile Allah’ta yok olmak mertebesi budur. Yokluğu kabul edilmeyen ve bulunması daima gerekli ve elzem olan vücut, Hak Teala hazretlerine mahsustur. Ancak, “İnsanlar uykudadır öldükleri zaman uyanırlar.” Hadisinin hakikatını, nefsani istekler ve gaflet içinde bulunduklarından bir nebze dahi kavramaları mümkün değildir. Ölmeyi anlayamadıklarından, peygamber (sav) efendimiz akabinde “Ölmeden evvel ölünüz” buyurdu. Yani, zorunlu ölüm sana gelmeden kendi isteğinle öl. Hakikat sırrı olan bu sözü söyleyen buyurdu. Kişinin kendi isteğiyle ölmesinin gerçekleşmesi, Lâ mevcude illâllah, sırrının anlaşılması ile olur. Bu sırrın anlaşılması ise, beşeriyetten sıyrılıp, Vücutla mevcut, sıfatla mevsuf ve fiil ile fail, Hak Teala hazretleri olduğunu ve halkın kendi nefislerinde vücut ve sıfat kokusu koklamadıkları  yönünde bir anlayışın oluşması ile gerçekleşir. Bu mertebeye ihtiyari ölüm, tevhidi hakiki, masivanın yokluğu, fenafillah ve tam sarhoşluk derler. Yükselme ve ilerlemenin sonudur. Sonra ayılıp bekabillahda seyran eder. Bekabillah makamatı dörttür. Evvelki makam Cem’dir. Zuhuru olmayan kesreti içinde toplar. Bu makamda ilahi vücut ihsan olunur. Yani kendinde ve bütün masivada görünen vücudun Hak’kın vücudu olduğu ve her şeyi hulul ve ittihad olmaksızın vücudun, Hak’la mevcut olduğunun irfaniyeti ihsan olunur.

Hulul: Bir şeyin,bir şeyin içine girmesi

İttihad: iki şeyin birleşmesi.

         Hulul ve ittihadın olması iki vücut olmasını gerektirir ki, biri diğerine hulul etsin. Vücut, vahidi Teala vücudundan gayrı olmayınca hulul ve ittihat olamaz. Bu makamda halk batın, Hak zahir olduğundan, makam sahibi efal ve sıfatı ve bütün mevcudatı Hak’kın vücudu olarak müşahede eder. Mansuru Hallac bu makamda iken vücudu, Hak’tan ayrı görmediğinden “Enel Hak” dedi. Bu makamda, kesretsiz vahdet olduğundan vahdet şuhudu galiptir. Her zerre Hak’kın aynı olmakla, makam sahibi, Hak’kı, eşyadan evvel müşahede eder. “Ben hiçbir şey görmedim ki onun önünde ve arkasında O olmasın.” kibarı kelamı söylenmiştir. Bu makama seyri billah (Allah’tan seyir) ve seyri muhibbi denir.

  İkinci makam, Hazretül Cem makamıdır. Bu makamda ilahi sıfatlar ihsan edilir. Yani kendinde ve sairinde olan sıfat, ilahi sıfatlar olduğunu ve hululsüz, Hak’kın sıfatıyla mevsuf bulundukları yani, hayatı, ilahi hayat ile, ilmi Hak’la alim, irade ve kudreti Hak’la mürit ve muktedir, işitmesi ve görmesi, Hak’la işiten ve gören ve Allah’ın kelamıyla konuşan olduklarını idrak eder. Bu mertebede kesret açığa çıktığından makamı zahir yani Hak batın halk zahir olarak müşahede edilir. Mertebe sahibinin kesret müşahedesi, vahdet müşahedesine galiptir. “Ben her şeyin sonunda Allah’ı gördüm.” Yani kesreti, vahdetten evvel müşahede eder ve kesretin aynı vahdet olduğundan da gaflet etmez. Bu makamın karşılığı sıfattır. Yine bu makama seyri mahbubi ve seyri anillah (Allah’tan seyir) olarak da tarif edilir.

 Üçüncü makam, Cemül Cem makamıdır. Vahdet aynı kesret olmakla hem vahdeti hem de kesreti toplar ki, marecel bahreyn’dir. Herkesin ittifakı ile kabe kavseyn de derler. Bu makamda efali ilahi ihsan olunur. Yani her şeyin vücudu ve sıfatı, Hak ile mevcut ve mevsuf olduğu gibi efalde de Hak’kın fail olduğunu idrak etmektir. Kesretin Hak’kın zuhuru olduğunu ve kesretin Hak’k ın bütün mertebeleri olmakla beraber, Kesret her yönden vahdetin aynı ve vahdet her yönden kesretin aynı olduğunu gayriyetsiz müşahede etmektir. “Ben her şeyin beraberinde Allah’ı gördüm.” kibarı kelamı söylenir. Yani halkı, Hak ile birlikte bir olarak görür. Bu makamın karşılığı efal dir. Tam uyanıklık ve noksansız kemalat makamıdır.

 Dördüncü makam vahdeti ilahi olduğundan aynı vahdettir. Bu makama Ehadiyetül Cem ve ev edna makamı derler. “Ben Allah’ı Allah ile gördüm.” sözü söylenir. Çünkü hak’tan gayrı olmadığından Hak’kı Hak’ta görür ve kendi kendine kendinde arif olur. Bilen ve bilinen kendidir. Alem,Hak’kın vücudu ile hululsüz ve ittihatsız mevcut olunca alemin dahi daimül baki olmasını, ahiret, teklifat, ceza, mükafat olmamasını veya bunların Hak’ka ait olmasını gerekli kılar. Bunu sorana cevap şudur ki, Hakikatte vücudullahtan gayri vücut olmadığı için Hak’tan başka mevcut yoktur. Teklifat, mükafat ve ceza Hak’kın tecellisi olup, mertebelerinin gereğindendir.

 Hadid-3,Cenabı Hak buyurur; “Evvel, ahir, zahir ve batın O’dur.” Vücudu evvel, ahir, zahir ve batın olunca hiçbir fert kalmaz. Ayrı olarak zannedilen zahir mertebesinin gereği olan, kendi zuhuratı ve tecelliyatı ve de görünen suretler, tecelli edenin gayrı gibi görünsede vücut ve hakikatta gayri değildir. Kendi cemalinin kemalidir. Dalgalar denizin aynı olup görünüşleri denizden ayrı gibi algılanır. Dalgalar denizden gayrı olmayıp, denizin aynı olduğu gibi Cenabı Hak’ta “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve halkı halk ettim.” Hadisi kutsi sözü anlamınca, her tecellide ve kemalatıyla bilinmesini muhabbet ettiğinden ilmi ilahiyesinden olan kendi tecelliyatını kendine açtı ve uluhiyet ve kemalatını tecelliyatta aşikar eyledi. Dalgaların ortaya çıkışları ve kayboluşları denizden tekrar denize olup hariçten olmadıkları gibi tecelliyatı ilahinin zuhuru da zatadır. Harice değildir. Teklifat, yaratan hazretlerinden yaratılana olduğuna şüphe yoktur. Tecelli eden cenabı Hak, zuhura getirdiği tecelliyatını teklifatla muhatap kıldı. Zahir, mazhara muhtaç olduğundan ihtiyacın şiddetli olması ve zillete katlanılması, teklifatın icrası gereğidir. Yine de gayriyet yoktur. Batın mertebesi yönüyle teklif eden, zahir mertebesi yönüyle mükellef olan kendisidir. Kendi kendimize olan emir ve yasaklar içimizden geldiği ve içimizde olan ruhun, zahirimiz olan görünen cesedimizden gayrı ve ayrı olmadığı gibidir. Mükafat ve cezaya gelince inkar olunmaz, dünyada dahi müşahede edilir. İlahi tecelliyat ve rabbani saltanat ahirette de devam eder kesintiye uğramaz, aralıksız uygulanır.

 Zilzal-7-8 “Artık kim bir zerre miktarı hayır işlemişse onu görür ve kim bir zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” kutlu fermanı üzre herkes dünyada yaptığı ameline göre kazandığı mükafat ve cezayı ahirette görecektir. Ceza Hak’kın celali, mükafat ise Hak’kın cemalidir. Celal ve cemalin zuhuru dünyada tecelli ettiği gibi ahirette dahi suretle tecelli eder. Hak Tealâ Hazretleri taayyünsüz (görünmeksizin),  sırf  zat yönüyle alemlerden ganidir. “Allah bütün alemlere muhtaç olmayacak bir Gani’dir.” Ali imran-97. Azab, azab eden ve azabı görenin kendinden ayrı olmadığından bunların uygulanışı hüküm ve alakaları mazharlara olur. Hak’ka ilgisi olamaz. Ancak bu sırrın idraki zevk ve müşahedeye muhtaçtır. Söz ile açıklamak ve varlığı nefsaniyetle zevk etmek mümkün değildir. Zevk ve müşahedenin bir nebze gerçekleşmesi, mesleki resul yönünden açıklandığı gibi şer’i şeriften bir an dahi ayrılmadan, fenafillah ve bekabillah zevk ve keşfi irfanı ile ihsan olunur. Hak’kın yardımıyla tamam oldu….

                                                                                                                   

 

                      Sadeleştiren

              Mehmet Naci GÜNEY