6 Ağustos 2024 Salı

Adem ARSLAN Kardeşimizin Kadir HALICI Efendi'ye Sorduğu Sorular ve Cevaplar

Adem Aslan Kardeşimizin Kadir Halıcı efendiye sorduğu sorular. Bu fakir de Allah’ın ikram ettiği ölçüde cevaplamaya çalıştım.

Soru :1 İlmi ledün bilmeden rahmete, felaha erişmek mümkün değil midir ?

Cevap: Rahmet; iyilik demektir. Allah’ın zerreden kürreye kadar her cisme bulunduğu hal üzerine yani kabiliyeti ve istidatı üzerine tecelli etmesi (açığa çıkması) ve ihtiyaç gidermesidir. Yaratılmışlar üzerinde bu rahmet/iyilik iki şekilde açığa çıkar;

1)   Rahmeti Rahman; Umumun (kamunun) rızkını (nimetini)oluşturan iyiliktir. Bu rahmete herkes, bütün mevcudat dâhildir. Allah (cc)bu rahmette hiçbir yarattığını ayırmıyor. İbliste dâhil.

2)    Rahmeti Rahim; Ahirete has olan ve müminlere yönelik özel iyiliktir. Allah’ın yardımı demektir.

 

Müminler ise ikiye ayrılır.

 

                    I.            Taklit müminler; Bir insanın ailesinden, hocasından, çevresinden İslam ve Allah hakkında öğrendiği bilgilerdir. Bunlar yeterli değildir. Çünkü insanı atıl yapar. Ne gibi kıl beşi, ye aşı bak işe gibi. Çünkü bu bilgide Allah bizi ve âlemi yarattı, kendisi ise ötelerin ötesindedir. Yani kişinin anlayışı, kendisi ayrı, Allah ayrıdır. Bu anlayış ise şirktir (ortaklıktır).  Lokman suresi 13. Ayet; Hani Lokman oğluna öğüt vererek şöyle demişti ; “oğulcuğum Allaha ortak koşma! Çünkü Allaha ortak koşmak gerçekten büyük zulümdür.” Nisa 116. Ayeti; Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını affetmez ama bunun dışında kalan diğer günahları dilediği kişi için affeder. Allaha şirk (ortak) dönüşü olmayan bir sapıklığa dalıp gitmiştir.

 

Büyükler şirki 2 ‘ ye ayırmıştır.

a)       Açık şirk: Aleni yani açık olarak putlara tapmaktır.

b)      Gizli şirk: Bilmeden Allaha ortak koşmaktır.

 Hz. Peygamber bir hadisi şeriflerinde buyurur. “ Ben ümmetimin açık şirkinden korkmam ancak gizli şirkinden korkarım. “ İsmail Hakkı Bursevi Hz. Leride bir sözlerinde;

“ Her kimdeki hanifiyet sırrı yoktur o müşriktir. Eğer zahirde (açık) hanif değilse açık şirkle müşriktir. Eğer batında hanif değilse gizli şirkte müşriktir.” demektir.

 

Şimdi! Açık şirk kelime şahadet ile ortadan kalkar. Fakat gizli şirk ilmi ledün ile ortadan kalkar. Yani gizli şirki yok eden ancak ilmi ledündür. Yoksa, imanımız Yusuf suresi 106. Ayetin belirttiği gibi şirk üzerine kalır. Yusuf suresi 106. Ayet : “Onların çoğu Allah’a müşrik olarak iman ederler.”

Allah bu tür imandan bizi korusun. Benzer şekilde Müminun 117. Ayetinde de Cenabı Hak buyurur.

“Kim hakkında hiçbir delili olmadığı halde Allah ile birlikte başka bir ilaha taparsa onun hesabı ancak Rabbi katındadır.”

Cenabı Hak ; Taklit müminleri, nisa 136. Ayet gerçek müminliğe ile davet ediyor.;

Nisa 136.ayet: Ey iman edenler!  Allah’a, peygambere, peygamberin indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.” Ayeti kerimede hitap iman edenlere olduğuna göre niye tekrardan imana davet ediliyor? İman etmiş kişiyi tekrar imana davet etmesi şöyle açıklanabilir.   Sen daha önce Allaha, resulüne ve kitaba iman ediyordun şimdi gerçek bir imanla Allaha, resulüne ve kitaba iman et. Gerçek iman ise ancak ilmi ledün ile elde edilir.

               II- Gerçek müminler:

 Allah’a ve resulüne hakiki iman ile iman edenlerdir. Yani Allah’ı ve resulüne mevhumda değil mevcutta görerek iman etmektir. Bunun ayeti; Enfal suresi 2,3 ayetler; “Gerçek müminler şol kimselerdir. Allah anıldığında kalpleri titrer, onlara bir ayet okunduğunda imanları artar ve onlar yalnız Rablerine dayanır ve güvenirler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden dağıtırlar.”

Felah:  Kurtuluş demektir. 

Peki, insan ne haldedir ve de neyden kurtulacak. Bunu da şu şekilde açıklayabiliriz. İnsan günah bataklığındadır, bu bataklıktan kurtulmak ister. Bu günah da iki şekilde açığa çıkar amel (iş) ile açığa çıkan günah birde bilgi ile açığa çıkan günah tıpkı şirk gibi;

a)       Amel ile açığa çıkan günah;

Allah’ın yasakladığı ve rızası olmayan işleri yapmakla kazanılan yanlış işlerdir. Bundan kurtulmak için emirlerine uymak ve rızası olan işleri yapmaktır.

 

b)      Bilgi ile açığa çıkan günah ;

Allah hakkında bilmediğimiz ve Allah’ a isnat etmek gibi günahlardır. İşte insan bu tür günahlardan ancak ilmi ledünü tahsil etmekle kurtulur. Çünkü gerçek bilginin dışındaki bilgi zandır. Zan ise Allah katında hiçbir şey ifade etmez.  

Yunus. 36 ayet : “ Onların çoğu zandan başka bir şeyin ardınca gitmiyor. Doğrusu şudur ki, zan Haktan hiçbir şey ifade etmez.  Allah onların yaptıklarını iyice bilmektedir.”

Bu ve buna benzer ayet çoktur. Onun için Allah’ı zan ile değil gerçek bilgi ile bilmek gerekir.  Bu ise ancak ilmi ledün ile olur.

Ala suresi 14.ayet: “Benliğini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” Benliğin arınması ise yine ilmi ledün ile gerçekleşir. Şimdi ilmi ledün nedir; İlmi hikmettir, ilmi ilahidir, Allahı bilme ilmidir. Kitaplardan okumakla elde edilmez. Ancak bir kâmil mürşitten tahsil edilir. Nasıl her ilmin öğretmeni varsa bu ilmin öğretmeni kâmil bir mürşittir.

Hz Ali Ef. buyurur; “ levlel mürebbi lemma areftü Rabbi” Bir öğretici olmadan Rabbini bilemezsin. Kuranda da birçok delil olan ayet vardır.

Ali imran 8. Ayet: 8: “Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, bize tarafından bir (min ledunke rahme) rahmet bağışla! Çünkü bağışı pek bol olan yalnız sensin!

Kehf suresi 65. Ayet: Orada kullarımızdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, lütfumuzdan ilmi ledün bağışlamıştık.

Nisa suresi 67. Ayet; o takdirde kendilerine katımızdan büyük bir ödül ilmi hikmet elbette verirdik.

Sonuç:  Cennete talip olan, cennet rahmetine ulaşmak ve cehennem azabından kurtulmak isteyen ameli salih işleyecek ve Allahın vaad ettiği amel cennetine girecek.  Bu ve buna benzer davranışlar ancak insanı amel cennetine dâhil eder.  Bunlarda rahmettir, felahtır. Ancak kişiyi irfan cennetinden ve onun cemalini görmekten alıkoyar.

Yunus suresi 26. Ayet; Güzel düşünüp güzel davrananlara güzellik var ve de daha ziyadesi var. Onların yüzlerine kara da bulaşmaz, zellet de cennetin dostlarıdır.  Onlar sürekli kalıcıdırlar orada.”

Ziyadesi vardan kasıt cemali ilahidir. Cemali ilahi yine burada müşahade edilir. Burada göremeyen âlemi ahirette de göremez.

İsra 72. Ayet: Dünyada ama (kör )olan ahirette de amadır. Yolca daha sapıktır o.

Araf 179. Ayet: Andolsun biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır onlarla kavramazlar, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler, işte onlar hayvan gibidir hatta daha da aşağıdadır.”

İşte gafiller onlardır. Kalpler ile Hakkı idrak edemezler, gözleri ile Hakkı göremezler, kulakları ile Hak kelamını işitmezler. Allah bu halde olan insanları hayvan ve daha aşağı olarak vasıflandırıyor.

&&&

Soru 2:  Sahabe ve Efendilerimizin hepsi bu ilme sahipler miydi?

Cevap: Sahabelerin hepsi bu ilme sahip değillerdi. Sahabelerin içinde zahid olan da Arif olan da var idi.

Ebu Derda: zahit (çok ibadet ile meşgul) olan sahabelerdendir. Hanzele adındaki sahabe avam  sahabeledendi.

Ashab-ı Suffa ise arif sahabelerdir ve onlarda ilmi ledün vardı. Hz. Ali ef. , Ebuzer Gaffari, Muaz Bin Cebel , İbni Abbas vs.

&&&

Soru 3:  Namazını kılan, orucunu tutan, iyi olmaya özen gösteren Müslümanlardan bu ilimden bir behre yok mudur?

Cevap: Namaz kılan, oruç tutan velhasıl Allah’ın yap dediklerini yapan yapma dediklerinden kaçan yani Emri bil maruf nehyi anil münker olan ve ameli salih işleyipte kâmil mürşidi kabul etmeyen kişilerde bu ilim yoktur. Yukarıda bu sorunun cevabı var.

Niyazi Mısri Hazretleri bir beytinde buyurur;

“ Savm, salat, hac ile sanma biter zahid işin

İnsan-ı kâmil olmaya lazım olan irfanimiş.”

Savm: Oruc  Salat : Namaz

Mısri Hz.leri kişinin işinin oruç namazla ve hac ile bitmediğini bunlarla kamil insan olunmadığını ancak kemalatın irfan ile gerçekleşeceğini söylüyor. İrfan, ilmi ledünle elde edilir. Başka beytinde:

“ Mürşit gerektir sana seni hakkel yakın bildire

 Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş.” 

 Güman: boş

Sonuç: Namazı kılıyor orucu tutuyor Allah’ın ya dediklerini yapıyor yapma dediklerini yapmıyor. Mürşidi kâmile biat etmediyse bu ilimden nasibi yoktur. Ancak amel cennetinde nefislerini lezzetlendirirler, ama irfan cennetinden yani cemali ilahiden mahrumdurlar.

&&&

Soru 4: İlmi ledün her kişinin işi ve nasibi midir?

Cevap: Allah (cc)Kuranda buyurur.  Zariyat suresi 5-6. Ayetler: “Ben cinleri ve insi ancak bana ibadet etsinler diye halk ettim .”

İbadeti sahabeler Hz. Peygambere soruyorlar nedir diye?

Hz. Peygamber cevabında; Allah’ı bilmek ve tevhit etmektir. Diyor. Yani marifet üzerine halk ettim. Hadisi şerifte; her doğan İslam fıtratı üzerine doğar.  Rum suresi 30. Ayette: O halde sen yüzünü bir hanif olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değiştirme olmaz. Doğru eskimez din budur. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar.

Hanif; Tevhid inancıdır. Allah’ı tevhid etmek yani birlemek. Bu ayetlerden anlaşılıyor ki her insan ve yeryüzündeki tüm insanlar bu fıtrat üzerine yaratılmıştır. Her insan da bu kabiliyet mevcuttur. Allah hiçbir insanın ilmine ve tercihine cebir ( zor) kullanmamıştır. Abdülgani Nablusi Hz. Sözüdür.  Onun için Allah bu seçimde serbest bırakmıştır. Yai kişi ister, talep eder, Hakkı bulur, isterse bu talebi red eder, Allahtan ayrı ve uzak kalır. Bu durum kişinin kendi elindedir.

Sonuç: Yaratılış itibari ile herkesin bu ilmi kazanma kabiliyeti ve istida var. Ancak yapacağı tercih ile elde eder veya elde edemez. Hidayeti tercih ederse salih ve güzel olur. Dalaleti tercih ederse şaki yani kötü insan olur.

&&&

Soru 5: Kişi Allah (cc) yap dediklerini yapmıyor, yap dediklerini sorumlu olduklarına yaptırıyor, yapma dediklerini de yaptırmıyorsa buna gayret ediyorsa ona kurtuluş, huzur, selamet, selam ve daha önemlisi Resulullah efendimizin (s.a.v) ve ALLAH (C.C) nun rızasını kazanmak yok mudur?

Cevap: Allah kişinin fiiline ve iradesini zor kullanmadığını yukarıda ifade ettik. Kişinin iyi bir iş yapması ve de kötü bir iş yapması da kendi seçimi iledir. Zilzal suresi 6. 7. 8. Ayetler; Kim bir zerre miktarı hayır üretmişse onu görür ve kim bir zerre miktarı şer üretmişse onu görür.

Daima hayır işleyenler Allah’ın vaadi üzere amel cennetine girerler. Şer işleyenler cezası nispetinde cehennem azabı görürler ve af edilirler. Ama her iki zümrede Allah’ın cemalinden mahrumdurlar.

Bazı kısımları yukarıdaki sorularda beyan ettik. 

En iyisini Allah bilir. Allah bizleri kendisine has kul, Habibine has ümmet eylesin. Amin.

                                                                                                                            Mehmet NACİ GÜNEY


TEVHİDE DAİR SUALLİ CEVAPLI RİSALENİN SADELEŞMESİ

                                                       BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Soru-1: Yüce Allah, Kur’anı kerimde buyurur; Zariat-56, “Ben cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.” Yine başka bir ayette ise; İsra-23, “Rabbin şöyle hükmetti: “O’ndan başkasına kulluk etmeyin.” Ayetlerdeki emri ve verilmiş iradesi, ibadet hakkında şeref ve yücelik şüpheden temizdir ancak zikredilen ayetlerdeki emir umumi mi? yoksa hususi mi? yoksa bazı yaratılmışlar bu emrin haricinde olup mükellef değil midir? Bazıları mükellef değil dersen, Kamer-50, “Emrimiz bir tektir, bir göz kırpma gibidir.” Ayeti kerimesiyle ispat ve beyan edilmiştir ki emir umumidir hususi değildir, herkesi sorumlu tutar. Emrin hususi olması, ilâhi birliğe aykırı ve farziyete terstir. Şerefli söz herkesi kapsar. Bunun anlamı şudur; Kafirlerin, ateşperestlerin ve buna benzer marazlı tüm toplulukların, cin ve şeytanın ibadet ve kullukları, ilahi emir ve iradeye dayandığından, ibadetleri, yerli yerinde ve Allah katında makbul olması gerekir. Oysa, yukarıda belirtilen zümrelerin manaları ise, bu ayetlere ve nurlu ve lekesiz olan şeri’atı Ahmediyeye bütün bütün zıt ve muhaliftir. Bunların bulundukları halin küfür üzere olduğu cümle ehli iman için aşikardır.

Cevap-1: Şöyle bilinmelidir ki, emri ilâhi iki kısımdır. Birincisi: Enbiya, evliya ve içtihatta bulunan alim kişiler vasıtasıyla verilen emirdir. Yani, teklif edilen emirdir. İkincisi: Vasıtasızdır. Tekvin olan emirdir ki, ilâhi meşiyyet ile eşyanın halkiyetine ait olan emirdir. Yüce Allah, ayeti kerimesinde buyurur; Yasin-82, “Allah bir şeyi istediğinde, buyruğu sadece şunu söylemektir. “Ol!” artık o, oluverir.” Bu emir, vasıtasız olan tekvini emirdir. Şeriat emri değildir. Tekvini emirde muhalefet olmaz. Zıtlık olacak olsa, halk edilenin kendine ait iradesi olması gerekir. Vacip olan yüce Hak’kın sıfatı yaratılmış olmaktan münezzehtir. Allah’ın sıfatları sonradan yaratılmamıştır ve O’nlar büyük ve uludur. Tekvini olan emri, meşiyyeti ile şeyin oluşumuna yöneliktir. Bu emir, gerek batında olan eşyanın icadına, gerekse mevcut olan eşyanın yokluğuna yönelik olsun aynıdır. Fakat Resuller vasıtasıyla olan şer’i emirlerde muhalefet olur. Bundan dolayı insanların bir kısmı nebi ve mü’min, bir kısmı da kafir olur. Mü’min olanların bazısı, mü’minliği gerektiren fiilleri yerine getirir, bazısı getirmez. Tek olan Allah’ın meşiyyet emri yönüyle hiçbir şey efalinde muhalefet etmedi. Çünkü meşiyyeti ilâhiyeye muhalif bir şey yoktur ve olamaz. Eğer kulda bir muhalefet varsa bu muhalefetlik resuller vasıtasıyla olan emirlerdedir. Meşiyyet yönünden muhalefeti yoktur. Teklifi olan emirdeki muhalefet belki meşiyyet ile oluşan emrin zahire uygunluğu ile oluşur. Şimdi teklifi olan emir geneldir. Gerek memur olan eşya bundan faydalansın gerekse faydalanmasın. Bu emir, kabiliyeti yakın olmayan için gerçekleşmez. Tekvin olan emir, bütün yaratılmışlar üzerinedir yani geneldir. Kamer-50’de belirtildiği gibidir, “Emrimiz bir tektir, bir göz kırpma gibidir.” Eğer eşyanın yaratılışında zıtlık varsa bu onun kabiliyetinden gelir. Hidayete kabiliyeti olan eşya hidayet üzerine olur. Hidayete kabiliyeti olmayan ise sapkın ve yoldan çıkmışlardan olur. Sonuç olarak; Hiçbir şeyin tekvin olan emre muhalefeti yoktur ve bütün eşya bu emre uygunluk gösterir. Şöyle anlaşılması gerekir; Allahın dilediği olur, dilemediği olmaz.

 

Soru-2: Böyle olunca yine kul, fiilinden sorumlu olmaması icab eder. Eğer mesul ise o zaman yüce yaratıcı kuluna zulmetmiş olmaz mı? Oysa bu ifade, Ankebut-40. “Allah onlara zulmedecek değildi. Fakat onlar kendi benliklerine zulmediyorlardı.” ayetine zıt değil midir?

Cevap-2: Kul, mükellef olduğu fiillerden elbette sorumludur. İlmi ezeli ilâhiyede, kişinin kabiliyeti saadet üzerine veya eşkiyalık üzerine olduğu bilinmediğinden şeri emirlere itaat etmek gerekir. Çünkü, Allah “hakimlerin hakimidir” Yani her şeyi adalet üzere ve yerli yerinde yaratmıştır. Kulunun, kişilik üzerine arzu ettiği kabiliyeti gerek saadet gerekse şekavet üzre, yani ne kabiliyette olursa olsun Allah kuluna zulmetmez. Tersine kulunun kabiliyeti üzerine olan, tercih ettiği işlerin hakkını vermediği zaman zulmetmiş olur. Bunun daha önce konusu geçti. Hidayete kabiliyeti olan hidayet üzerine, eşkiyalık üzerine kabiliyeti olan şakilik üzerine olur.

 

Soru-3: Hidayet ve eşkiyalık, ezeli olup kulun kabiliyeti üzerine olması, kulu yaratan Hak olduğu için, kabiliyetini yaratan da Hak’tır. Böyle olunca Allah, kulunun küfründen razı olması gerekmez mi? Oysa Zümer-7, “Allah kulları için inkar ve nankörlüğe razı olmaz.” Ayetine göre Allah, kulların küfründen razı değildir.

Cevap-3: “Şaki olan ana karnında şakidir, said olan ana karnında saiddir.” Hadisi şerif delilince şakilik ve saadet ana karnındadır. Ana karnından murat; Ana rahmi değildir. İlmi ezeli olan ayânı sabitedir. Açıkta olan kabiliyettir. Kul, ilmi ezeli ilâhide ne istidat üzere olduysa, o kabiliyet üzere alemi şehadete gelir. Hak Tealâ Hazretleri ilâhi kazası yönünden bütün kullarından razıdır. Ancak, küfre uymuş olan kulunun küfründen razı değildir. Saadet ve şakilik, kulun mazhariyetinden zahir olduğu için inkarı, zaruret dahilinde kula nisbet edilir. Yoksa, kul o fiilin yaratıcısı demek değildir. Hidayet, Hak’kın hâdi isminin mazharı, eşkiyalık ise mudil isminin mazharıdır. Mutluluk ve azap, Hak’kın mu’nim(Nimet veren) ve müntekim (intikam alan) isimlerinin zuhurudur. Cennet; Hak’kın cemal mazharı, Cehennem; Hak’kın celâl mazharıdır. İbadete gelince, kul mükellef olduğu emri ilâhi ile memurdur. Fakat kulun ibadetleri acziyetinin göstergesidir. Cehennemden kurtulup cennete dahil olmak arzusu ile yapılan ibadetler, Allah için olmadığından kabul görmez. Onlar ibadetlerini nefisleriyle nefisleri için nefislerine yaptıklarından Allah katında geçerli değildir.

 

Soru-4: İbadet, cehennemden kurtulmaya ve cennete girmeye sebep olmadığı halde said olan ibadet etse de etmese de saiddir. Aynı şekilde şaki için de bu hüküm geçerlidir. Doğru mudur?

Cevap-4: Bu inanışta bulunanlar cebriye mezhebindendir. Saadet ve eşkiyalık, meşiyyette olduğundan hatanın büyüklüğünü daha da büyütmüş olurlar. Batıl mezheptir. Ali İmran-74: “Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütfun sahibidir.”Ayeti kerimesi nazil olduğunda seçkin ve güzide sahabelerden bazıları şaşkınlık yaşadılar. Resulullahın huzuruna çıkıp, “Ya Resulullah bu ayette Allah, rahmetini bazı kulları üzerine ayırdı. Yapacağımız ibadetlerden fayda görmeyeceğimiz anlaşılmaktadır.” dediklerinde hemen, Araf-56 ayeti nazil oldu. “Hiç kuşkusuz Allah’ın rahmeti güzel düşünüp güzel iş yapanlara çok yakındır.” Ey dertli kişi, böyle sorularla senin müşkülün çözülmez. Bunlar gibi bin tane daha  soru sorsan yine de cebriye ve mûtezile mezhebinin batıl inanışlarından kurtulamazsın. Böyle sorular tarif ve düşünceyi bitirir dolayısıyla hakikatlerin idrakından aciz kalırsın. Eğer hakikatı anlama gibi bir arzun varsa, şer’i şerife tam teslimiyetle yapışıp, mürşidi kamili bularak tevhidi hakikiye sülük etmen gerekir. Kâmilin yardım ve tarifleriyle şakilik, saadet ve cehaleti zevk ve müşahede edersin. Yoksa yabanda kalırsın. Hakikati, kendi aklın fikrin vehmin ve anlayışınla bulman mümkün değildir. Konunun başındaki soruya dönecek olursak: Zariyat-56, “Ben cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.” Ayeti kerimesine muhakkikler arif olmak manasını vermişlerdir. Hak’ka arif olmak, iki cihanda da sevapların en büyüğüdür. Bu aleme gelmekten maksat; Hak’ka arif olmaktır. İsra-72, “Bu dünyada kör olan, ahirette de kördür. Yolca da daha sapıktır o.” Ayeti kerimesi manasınca, burada Hak’tan âma olan, ahiret yurdunda da âmadır. Her ne yapıp kendini bil, ancak kendini bilen Hak’kı bilir. Çünkü Hak’kı bilmeyen sapkındır ve dalalettedir.

 

Soru-5: Tevhidi hakiki nedir? (Lâ ilâhe illallah) değil midir?

Cevap-5: (Lâ ilâhe illallah) tevhidin kelimesidir. Tevhidi hakiki değildir. Tevhid iki kısımdır. Biri tevhidi şer’i diğeri tevhidi hakikidir. Tevhidi şer’i: Mü’mini, açık şirkten ve müşrik olanlardan ayıran (Lâ ilâhe illallah) kelimesidir. Şeriatın muvahhidi; Her şeyi mevcut, mevsuf ve fail gördüğünden ve kesreti, ilahi vahdetten ayrı bildiğinden gizli şirkten kurtulamaz. Fiili şahsa nisbet ederse şirktir. Hak’ka nisbet ederse cebriye olur. İbadete layık Allah’tan başka ilah ve mabud olmadığını kabul ettikleri halde kendilerinden ayrı olarak kabullendikleri hak’kı, cehaletleriyle örterek sözle tevhid ederler. Her şeyin açığa çıkışı ve oluşumu Hak’kın emriyle ve kudretiyle olduğunu kabul ve itiraf  ettikleri gibi bütün bu hüküm ve yasaları ilâhi sıfatlara nisbet ederler. Onun için hakikat ehli, şeriat ehlini sıfatuyyun olarak isimlendirirler. İkinci kısım, Tevhidi hakikidir. Hakikat ehli muvahhidler, Hak’tan başka mevcut, mevsuf ve fail görmediğinden her şeyin zuhurunu Sıtkı sadakatla Hak’tan olduğunu bilip, müşahede ettiklerinden zatiyyun ve muvahhidun olarak isimlendirilirler. Bu müşahedelerinin neticesi (lâ mevcude ilâllah)’tır. Vücut: Variyet demektir. Variyeti, Hak’tan başka yerde bulmak imkansızdır. Eşyanın kendilerine ait müstakil vücutları yoktur. Eğer eşyanın kendilerine ait müstakil vücutları olmuş olsaydı , Hak Tealâ Hazretlerinin ortaksız  ve bir olmaması icap ederdi. Mevcut, mevsuf , fail ve tasarufta bulunan, bütün noksan sıfatlardan münezzeh  Hak Tealâ Hazretleridir. Başka vücut, sıfat, efal ve tasarruf sahibi olmadığından, Hak Tealâ Hazretleri, ortağı olmayan birdir. Ancak kul, beşeriyetten ileri gelen gaflet perdesi sebebiyle vahdeti, kesret ve gayriyet gördüğünden, Hak Tealâ Hazretlerinin zatında, sıfatında ve efalinde şirk koşulur. Yani fail Hak Tealâ Hazretleri iken, bütün sebepleri yaratan kendisinden başka varlık olmadığı halde şu işi felan şey ile yaptım, ben böyle yaptım, filan sebep oldu diyerek her şeyi halka nisbet ettiğinden gizli şirk meydana gelir. Müşriklerin, ilâhi marifetten mahrum oldukları, Nisa-48, “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, onun dışında kalanı dilediği kişi için affeder” ayetiyle açıktır. Gizli ve açık şirkin yok edilmesi ve fırkayı nâci’ye ye dahil olmak için efal, sıfat ve vücudu, Hak’kın vücudunda mahv ve fena etmek gerekir. Tevhidi hakikiye sülük eylemek her mü’mine lazımdır. Tevhidi hakikiye dahil olmak ancak mürşidi kamilin telkini ve yardımıyla olur. Yoksa kendi aklı, fikri ve ilmi ile ebediyen dahil olamaz.

 

Soru-6: Mürşidi kâmil kimdir? Ulema değil midir? Ulemadan başka mürşit var mıdır?

Cevap-6: Mürşidi kâmil, ulemâdır. Ancak ulemâ-i  rüsum değildir. Çünkü ulemâ-i rüsum şeriat mürşitleridir. O’nlar, sadece şeriatın zahirine yönelik hükümleri içeren meseleler ve olaylarla ilgili olanları tahsil ederler. Hakikata dair bilgileri yoktur. Mürşidi kâmil; Ulemâ-i rasihundur. İlimde yükselenlerdir. Zira şeriat hakikatsiz atıldır ve hakikat de şeriatsız batıldır. Bunun için ikisini de bilmek gerekir. Yoksa, öyle zındık tayfaları  vardır ki, biz ehli hakikatiz diyerek emirlere karşı gelirler bizim namazımız kılındı ve üzerimizden emri ilâhi kalktı gibi  boş ve yanlış düşünce içinde bulunurlar. Bu düşünceleri  şeriat kabul etmediği gibi hakikat de kabul etmez. Mürşidi kâmil ise öyle bir kimsedir ki, fenafillah olmuş, bekabillah ile şereflenmiş ve dünyada, ahiret  neşesi üzerine haşr olmuş, büyük kıyâmet olan kendi vücut vehminden ve  beşeri variyetinden kurtulmuş olandır. Tecelli ilâhi yönünden hissi kayıtlardan  soyunmuş olup bütün işlerini şeriatı Muhammedi’ye ile ölçüp tartan, Hak’kın  vücudunda hak ile batılı ayıran, vücutta galip olan ve doğru yol üzerinde bulunan şahsiyettir. Bu yol da öyle bir yol ki, hazretül cemde cennete dahil, kurbu nevâfilde nefsine dahil ve nefsi ile rabbısına arif olarak, cemül cem makamında Hadid-3, “O evveldir, ahirdir, zahirdir ve batındır” ayetinin sırrına mazhar olup, hakikati Muhammedi’ye ve Muhammedi varisliğe tam mazhar olmuş, hakikat üzere doğruluğu açığa çıkmış olan mürşitdir. Yoksa, gördüğün her külahlıyı mürşit kabul etmek doğru değildir. Henüz kendisi tevhidi hakikiden perdeli iken seni nasıl irşat edebilir. Tevhidi hakiki sırlarına vakıf olmayanlar daha hayvani hayatla kaimdirler. Onun için kötü görülen işlerde ilahi sevgi yoktur. Kalpleri ve görüşleri zulmani perde ile örtülü olduklarından düşünceleri yalnız yiyip içmek ve dünyevi lezzetlerle meşgul olmaktır. Böyle bir durumdan Allah’a sığınırız. Tevhidi hakikide bulunanlar ise daima kalpleri uyanık, basiretleri açık ve daim şuhud üzeredirler.

 

Soru-7: Tarifinize göre kulun fiili ihtiyarı ve cüz’i iradesi olmaması gerekir.

Cevap-7: Kassas-68, “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onların değil/onların seçme hakkı yok. Allah onların ortak koştuklarından yücedir, arınmıştır” sorunun cevabı bu ayeti kerimeyle sabittir. Kul için, cüz’i irade ve seçim olamaz. Çünkü her fiilin açığa çıkması ancak sıfatlarla olur. Her şahsında kendi kendisinin fiilini icat eden olması icap eder. Bu inanış ise mutezile mezhebinin itikadıdır. Yani ehli sünnet kabul etmez. Çünkü ayeti kerimeye aykırıdır. Allahü Tealâ alim ve kuşatıcıdır. Allah’ın sıfatlarının sonu olmadığından sayıya gelmesi mümkün değildir. Asıl olarak yedi sıfattır, ilahi varlığa delil olduklarından sabit sıfatlar olarak da isimlendirilir. Bunlar; Hayat, ilim, irade, kudret, semi, besar ve kelamdır. Bu sıfatlar gerçekte birdir. İlgileriyle kısımlara ayrılır. Bu sıfatlar ve bütün vasıflar Hak’kın olup, halkta bulunmasını hakikat kabul etmediği gibi akıl dahi izin vermez. Şu söylenmek istenmektedir; Hayat sıfatı mahlukta olsa fena bulmaması ve helak olmaması gerekir. İlim sıfatı kula ait olsa her şeyi bilmesi ve hiçbir şeyde cahil olmaması, irade ve kudret kula ait olsa murat ettiği şeyi ol demesi ile meydana getirmesi ve her şeye gücü yetip bir şeyden aciz kalmaması, işitme ve görme sıfatları kulun olsa, uzaktan ve engel arkasından işitmesi ve görmesi, kelam ona ait olsa, her lisan ile konuşması icap eder. Bütün yaratılanlar, bu vasıfların dışındadır. Bunun aksini ispat edecek delil de yoktur. Bundan dolayı, kulun bu sıfatlarda hissesi olmadığı gibi müdahalesi de olmaz. Bir fiilin zuhura gelmesi için bu sıfatların birçoğuna ihtiyaç olup, sıfatsız hiçbir işin gerçekleşmeyeceğini tarif etmeye de gerek yoktur. Kulun efal ve sıfata müdahalesi söz konusu değildir. Fail ve mevsuf  Hak Tealâ Hazretleridir. Kul sadece efal ve sıfata mazhardır.” Sıfatı ilahi, semavi olsun veya arz’a ait olsun cüz’iyatta açığa çıktığından cüz’i sıfat ve cüz’i irade olarak tabir edilir. Yoksa cüz’iyatta  zuhur eden irade, ilahi iradeden başka bir irade olmayıp, noksanlık ve  bölünme kabul etmeyen ilahi iradeden bir cüz değildir. Rahman-27 “Her şey yoktur. Ancak, Rabbin celal ve ikram yüzü bakidir.” Rahmanın yağdırdığı fermanı üzre, bütün masivanın kendilerine ait bir mevcutluk, mevsufluk, faillik ve tasarrufu olmadığı gibi her an fanidir ve yokluktadır. Yokluğu kabul edilmeyen ve bulunması daima gerekli ve elzem olan vücut, Hak Teala Hazretlerine mahsustur. Kulun gerçekte vücudu olmadığı gibi sıfat ve fiili de olamaz. Belki kul soyut olarak mazharı ilâhidir. Ancak “İnsanlar uykudadır öldükleri zaman uyanırlar.” Hadisinin hakikatini nefsani istekler ve gaflet içinde bulunduklarından bir nebze dahi kavramaları mümkün değildir. Ölmeyi anlayamadıklarından, peygamber (sav) efendimiz akabinde “Ölmeden evvel ölünüz” buyurdu. Yani zorunlu ölüm sana gelmeden kendi isteğinle öl. Hakikat sırrı olan bu sözü söyleyen buyurdu. Kişinin kendi isteğiyle ölmesinin gerçekleşmesi “Lâ mevcude illâllah” sırrının anlaşılması ile olur. Bu sırrın anlaşılması ise, beşeriyetten sıyrılıp, Vücutla mevcut, sıfatla mevsuf ve fiil ile fail, Hak Teala Hazretleri olduğunu ve halkın kendi nefislerinde vücut ve sıfat kokusu koklamadıkları yönünde bir anlayışın oluşması ile gerçekleşir. Bu mertebeye ihtiyari ölüm, tevhidi hakiki, masivanın yokluğu, fenafillah ve tam sarhoşluk derler. Yükselme ve ilerlemenin sonudur. Sonra ayılıp bekabillahda seyran ederler. Bekabillah ise ehline malumdur. Ehli olmayana tarifi icap etmez. Arzu edenlerin bu değerlere ulaşmaları mürşidi kamili bulup  ve  O’ndan bu yönde ilim ve marifet tahsil etmeleri ile mümkündür. Ne kesret ne zıddıyet ne de gayriyet tevhitte yoktur. Kesret vahdeti ilâhi olduğundan aynı vahdettir. Çünkü, Haktan başka varlık olmadığından Hak’kı Hak’ta, Hak görür.

 

Soru-8: Alem, hulul ve ittihat olmaksızın Hak’kın vücuduyla var olunca alemin de daim ve baki olması gerekir. Bundan dolayı ahiret teklifat ceza ve mükafatın da Hak olması icab eder. Bu ise şeri şerife aykırıdır.

Cevap-8: Hakikatte vücut, Allah’a aittir. Allah’ın vücudundan başka vücut olmadığı gibi Hak’tan başka mevcutta yoktur. Teklifat ceza ve mükafat Hak’kın zuhuru ve mertebe gereğidir. Hadid-3, “O evveldir, ahirdir, zahirdir ve batındır.” ayeti kerimesine göre evvel, ahir, zahir ve batın kendisi olunca tek bir fert dahi kalmaz. Ayrı olduğu zannedilen, Hak’kın  zahir yönü, kendi tecelliyatı ve zuhurudur. Tecelli; surette, tecelli edenden ayrı görünse de vücudu hakikatte gayrı değildir. Kendi cemalinin kemalidir. Dalgalar denizin aynı olup görünüşleri denizden ayrı gibi algılanır. Dalgalar denizden gayrı olmayıp, denizin aynı olduğu gibi Cenabı Hak’ta “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve halkı halk ettim.” Hadisi kutsi sözü anlamınca, her tecellide ve kemalatıyla bilinmesini muhabbet ettiğinden ilmi ilahiyesinden olan kendi tecelliyatını kendine açtı ve uluhiyet ve kemalatını tecelliyatta aşikar eyledi. Dalgaların ortaya çıkışları ve kayboluşları denizden tekrar denize olup haricden olmadıkları gibi tecelliyatı ilahinin zuhuru da zatadır harice değildir. Teklifat, Halık hazretlerinden yaratılana olduğuna şüphe yoktur. Tecelli eden cenabı Hak, zuhura getirdiği tecelliyatını teklifatla muhatap kıldı. Zahir, mazhara muhtaç olduğundan ihtiyacın şiddetli olması ve zillete katlanılması, teklifatın icrası gereğidir. Yine de gayriyet yoktur. Batın mertebesi yönüyle teklif eden, zahir mertebesi yönüyle mükellef olan kendisidir. Kendi kendimize olan emir ve yasaklar içimizden geldiği ve içimizde olan ruhun, zahirimiz olan görünen cesedimizden gayrı ve ayrı olmadığı gibidir. Mükafat ve cezaya gelince inkar olunmaz, dünyada dahi müşahede edilir. İlahi tecelliyat ve rabbani saltanat ahirette de devam eder kesintiye uğramaz, aralıksız uygulanır. Zilzal-7-8 “Artık kim bir zerre miktarı hayır işlemişse onu görür ve kim bir zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” kutlu fermanı üzre herkes dünyada yaptığı ameline göre kazandığı mükafat ve cezayı ahirette görecektir. Ceza Hak’kın celali, mükafat ise Hak’kın cemalidir. Celal ve cemalin zuhuru dünyada tecelli ettiği gibi ahrette dahi suretle tecelli eder. Hak Tealâ hazretleri taayyünsüz (görünmeksizin), sırf  zat yönüyle alemlerden ganidir. Azab, azab eden ve azabı görenin kendinden ayrı olmadığından  bu sırrın idraki zevk ve müşahedeye muhtaçtır.  Söz ile açıklamak ve varlığı nefsaniyetle zevk etmek mümkün değildir. Vesselam……..

 

 

Sadeleştiren

Mehmet Naci GÜNEY

5 Ağustos 2024 Pazartesi

RUM SURESİ 30 – 31 – 32 YORUMU

 

RUM SURESİ 30 – 31 – 32 YORUMU

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ ﴿٣٠﴾

 

مُن۪يب۪ينَ اِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ ﴿٣١﴾

 

مِنَ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًاۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ ﴿٣٢﴾

30. ayetin meali: O halde sen yüzünü, bir hanif olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur fakat insanların çokları bilmiyorlar.                                                       

31.ayet meali: O’na yönelmiş kişiler olarak O’ndan sakının, namazı yerine getirin ve sakın şirke sapanlardan olmayın.       

32.ayet meali: Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her fırka kendi elindeki ile sevinip övünür.

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

    Öğünmek alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Selama layık olan iki cihan serveri Habibullah Resulü Ekrem (sav) efendimizdir. Selam O’nun şahsında diğer nebiler üzerine, ailesi üzerine ve ashabı üzerine olsun. Ayrıca selam Ali (ra) efendimiz üzerine ve O’nun şahsında diğer veliler, kamiller ve manevi ehlibeyt üzerine olsun…….. Amin.   

                                                                                                                 

Hanif; Meyletmek, yönelmek. Hz İbrahim’in kavmi putperestliğe iltifat etmeyip Allah’ın dini olan islama döndükleri için İbrahim’e hanif denmiştir. Ayrıca, şerden hayıra, dalaletten hidayete, diğer dinlerden hak yani gerçek dine dönmek anlamlarında kullanılmıştır.

Hanif; Pak, tertemiz, arı, duru anlamlarını da içermektedir. Kötü ve eski halinden vazgeçerek doğruluğa yönelmiş olan kişi ve ilmi ile amil olan kimselere de denmektedir. Kur’andaki haniflik; İbrahim’in dinine inanmış olan ve tevhid itikadı ile şirkten arınmış yani Allah’ın birliği ve tekliğini kabul ve müşahede ederek gerçek dinin yayılmasına yardımcı olan kişilere hanif denir.

 

Ali İmran suresi 67.ayet;  “İbrahim ne bir Yahudi idi ne de bir Hıristiyan,  O sadece Hanif bir Müslümandı/Allah’a teslim olandı. O müşriklerden değildi.”                                                                                          

En’am suresi 79.ayet; “Ben bir hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.”                                                         

Bakara suresi 135.ayet; “Yahudi yahut Hıristiyan olun ki doğruya kılavuzlanasınız” dediler. De ki; “Hayır öyle değil, şirk ve yozlaşmadan uzak bir biçimde İbrahim milletinden olalım. O şirke bulaşanlardan değildi.”                                                 

Ali imran suresi 95.ayet; De ki, “Allah doğrusunu söylemiştir. Hadi artık hanif olarak İbrahim’in milletine uyun. Müşriklerden değildi O.”                                                                           

Nahıl suresi 120.ayet: “Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlı başına bir ümmet idi, bir hanif olarak Allah’ın önünde eğiliyordu, müşriklerden değildi.”                                                               

Nisa suresi 125.ayet; “Güzel düşünüp/güzellikler sergileyerek ve özü-sözü doğru bir halde İbrahim’in milletine uyarak yüzünü Allah’a teslim edenden daha güzel dinli kim olabilir! Allah İbrahim’i dost edinmişti.                                                                       

En’am suresi 161.ayet; De ki; “Şüphesiz Rabbim beni doğru yola dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi.”                                                                                                                                                            

Yunus suresi 105.ayet; Şu da emredildi, “Yüzünü bir hanif olarak dine çevir sakın müşriklerden olma”. Gibi ayetler Allah indinde dinin hanif olduğu apaçık bir şekilde beyan ediliyor.

El Fatır; Kainatı var eden, çekirdeği yarıp varlığı, özü çıkaran anlamları ile beraber bir şeyi uzunluğuna yarmak demektir. İftar kelimesi de fatırdan gelir ki açmak delmek manasını içerir. Orucun açılmasına bunun için iftar denmiştir. Fatır yarma işlemini yapmakla beraber bir şeyin içindekini ortaya çıkarmak anlamına gelir. Fıtratta aynı köktendir. Tabiat ve yaratılış demektir. Bir şeyin fıtratı yaratılıştan getirdiği tabii özelliklerdir.

Fıtrat; Bir şeyin kabuğunu açınca içinde bulacağımız önceden yerleştirilmiş bir özü ifade eder. Burada fıtrat kelimesinin Kur’an ve din açısından yüklendiği mana, Allah’ın insanı kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir kabiliyette yaratması olarak algılanmalıdır. Yani insan kendisinde mevcut olan özü yarıp çıkararak Rabbisinin ve kendisinin ne olduğunu bilecek ve de kendisinden ne istendiğini anlayacak anlamında okunmalıdır. Zariyat suresi56.ayet bunu kuvvetlendirir.

Zariyat suresi 56.ayet; “Ben cinni ve insi ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” Bu ayet nazil olduğunda sahabe Hz. Resul Ekrem (sav) Efendimize soruyorlar, Ya Resulallah ibadet nedir? Hz.peygamber (sav) cevaben; “ehli yarifun ve ehli vahidun” yani Allah’ı bilmek ve O’nu tevhid etmek diyor. Bu hadisin ravisi İbni Abbas (ra) dır.

Araf suresi 172.ayet; “Hani, Rabbin, ademoğullarından bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu “Rabbiniz değilmiyim?” onlar, “Rabbimizsin buna tanıklık ederiz.” demişlerdi. Kıyamet günü “biz bundan habersizdik” demeyesiniz.” Ayetinde ifade edildiği gibi yaratılışın ilk anından itibaren ademoğlu Rabbini bilmenin ve müşahede etmenin keyfiyetine sahip olmuştur.

Ebu Hanife Hz.leri; Araf 172 ayetini delil göstererek “Kim bu sözleşmeden sonra kafir olduysa muhakkak ki O fıtri ve Vehbi imanını kendi fiili ile değiştirmiş, Kim ki, iman etti ve tasdik ettiyse hakikat O’nun üzerinde sebat ve devam etmiş olur.” Allah, yarattığı kullar üzerinde, ne küfrü ne de iman etmeleri yönünde zorlamaz. Onları ne mümin ne de kafir olarak yaratmamıştır. Adülgani Nablusi Hz.leri bu hususta şunu söyler! “Allah hiçbir kulunun iradesine ve fiiline cebir kullanmaz” Yani insanlar üzerine önceden iman ve küfrü yazmamış sonradan kazanılan bir özellik olarak bu iki durumu da kabullenecek kabiliyette yaratmıştır. Bir hadisi şerifte; “Her doğan çocuk islam fıtratı üzerine doğar sonradan ebeveynleri onları Yahudi, Hristiyan vs.. yapar.” Bu hadisi şerif fıtrattan getirilen inanma yetisinin aile ve çevre koşullarına göre şekillendiğinin vurgusunu yapar. Çünkü uygun bir çevre ve kültürel yapı belirleyici bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim Hz. Pegamber (sav) müşrikleri islama davet ettiğinde, atalarının dinlerini terk edemeyeceklerini dile getirmişlerdir. Bununla beraber bozuk toplumlarda yaşayıpta, Allah’ın yarattığı fıtratı bozmadan olayları ve mesajları algılayıp, kendi toplumunun veya ailesinin çarpık inançlarını sorgulayan bireyler de olabilmektedir.

Sonuç olarak; Olgun yani kâmil bir dindarlık tek başına fıtrattan beslenmez. Allah’ın yeryüzünde her anda mevcut olan velayet elçilerine teslim olup, O’nda açığa çıkan vahyin emirlerine bağlanmadan ve O’nların izini takip etmeden din kavramı tamamlanmaz. Haniflik ve fıtrat O’nların telkinlerinde açığa çıkar ve tam anlaşılır.

Hucurat suresi 7.ayet; “Bilin ki Allah’ın rasulü içinizdedir.”

Bakara suresi 151.ayet; “Size aranızdan resul gönderdik,size ayetleri okuyor, temizleyip arındırıyor.” Bu ve benzeri ayetlerle cenabı Hak zamanın elçisine tabi olmadan fıtratın açığa çıkmayacağını beyan etmiş olmaktadır.

İşte Cenabı Hak, Rum suresi 30.ayette yukarıda izah etmeye çalıştığımız değerleri, her  kulunda görmek isteğini, yüzümüzü yaratılışımızda mevcut olan fıtrata çevrilmesini istiyor. Doğru ve eskimez dinin bu olduğunu beyan ediyor. Haniflik tevhid inancını gerekli kılar çünkü hanifliğin zıddı müşrikliktir.

Tevbe suresi 28.ayette; “Ey iman edenler, müşrikler bir pisliktir.”

Müşrikliğin zıddı olan haniflik ise, şirkten arınmışlık ve pislikten temizlenmişlik olup Hak’kın birliğini ikrar eden bir anlayıştır.

Nisa suresi 116.ayet; Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan kuşkusuz derin bir sapıklığa düşmüştür.

Lokman suresi 13. Ayet; Lokman oğluna öğüt vererek; “Yavrucuğum Allah’a şirk(ortak) koşma, doğrusu şirk büyük bir zulümdür.” Demişti.                               

Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bir hadisi şeriflerinde buyurur; “Ben ümmetimin açık şirkinden korkmam ancak gizli şirkinden korkarım.”

İsmail Hakkı Bursevi Hz.leri; “Her kimde hanifiyet sırrı yoktur o müşriktir. Eğer zahirde hanif değilse açık şirkle müşriktir. Eğer batında hanif değilse gizli şirkle müşriktir.

İşte cenabı Hak Rum suresi 30.ayette kullarının şirkten kurtulup müşrik olmamasını ve bu şirkle huzuruna varılmamasını istiyor.

Hz. Adem (as) dan bugüne dek gelen gerek nübüvvet elçileri gerekse velayet elçileri toplumuna, kendilerinde açığa çıkan Nuru Muhammed irşadı olan ilmi ledün ile tevhidi ve şirki tanıtarak Allah’a ortak koşulmamasını öğretmişlerdir.

31.ayeti yorumlamak gerekirse; Nahl suresi 51. Ayet; Allah şöyle buyurdu; “iki ilah edinmeyin. O ancak bir tek ilahtır, öyleyse yalnız benden korkun” Gibi ayetlerle de uyardığı kulunu kendisinden sakınması gerektiğini ortaya koyar.  Burada sakınmak takva ehli olmaktır. Takva ise korunmak, korkmak anlamlarını taşır. Korunmak; Yukarıda da ifade edildiği gibi Allah kendisinin tek ilah olduğunu ve yanına başka ilahlar koyup ikileştirilmesini istememektedir. Cenabı Hak ortaklığı kabul etmediğinden kendisinden sakınılmasını ve tevhid edilmesiyle kulunun korunmasını istemektedir. Namaz kılmak ise, Ankebut Suresi 45.ayette ifade edildiği gibi hayasızlıktan ve kötülükten insanı alıkoyar. Ayrıca namaz müşahede ve miraç demektir. Miraç ise kişinin Rabbi ile beraber olma keyfiyetini yaşamasıdır. Rabbimiz bizden müşahede namazının kılınmasını farz tutarak her an kendisi ile birlikte olunmasını istemektedir. Kişi bu müşahede namazı ile kendisinde ve cümle alemde mevcut olan Rabbini şuhut ederek kendisine ait bir varlığın olmadığının idrakı ile tevhidi yaşar ve rabbine ortak koşmamış ve korunmuş olarak Rabbinden sakınır……..

32.yetin yorumu; Dini parçalayıp fırkalar haline gelmek; Vahyin getirdiği emir ve anlayıştan uzaklaşıp kişinin kendi anlayışı olan zan ile iştigal etmesidir. Allah birçok ayetinde zannın hiçbir şey ifade etmediğini beyan etmektedir.                                                     

Yunus suresi 36.ayet; “Onların çoğu, hiçbir dayanağı olmayan zandan başka bir şeye uymazlar. Zan ise, gerçek adına hiçbir şey ifade etmez. Hiç şüphesiz Allah, onlar ne yapıyorsa hepsini hakkıyla bilmektedir.”                          

Yunus suresi 66.ayet; “İyi bilin ki, göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’tan başkasını tanrı yerine koyanlar aslında edindikleri o ortaklara tapmıyorlar. Onlar ancak zanlarına göre hareket ediyorlar ve aksini iddia ederken de yalan söylüyorlar.”

     Yukarıda meallerini verdiğimiz ayetler ışığında cenabı Hak, indirmiş olduğu vahyin gereklerinden uzaklaşıp zannı ile hareket eden kişilerin dini parçaladıklarını ve kendi zanları üzerine olan bir din ve tanrı inşa ettiklerini açık seçik beyan etmektedir. Ortaya çıkardıkları bu dinlerini de Allah’a kabul ettirmeye çalıştıkları anlaşılmaktadır. Nitekim Hucurat 16. Ayette bu husus dile getirilmiştir.

Hucurat suresi 16.ayet; “De ki; Siz, Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz.”                            

     Ne yapalım ki, zanna uymadan ve dini parçalamadan ibadet edelim ve Allah’ı tanıyalım? Hz Mevlana der ki; “Ey oğul! Aklını Kur’ana uydur, Kur’anı aklına uydurma sonra helak olursun.” Gerçek din, zamanın velayet elçilerinde açığa çıkmaktadır. Onlar vahyin ışığında yol alarak kendilerinde mevcut olan Nuru Muhammed irşadı, ilmi ledün ile bu ilmi talep eden kişileri vahyin nuru ile aydınlatırlar ve irşad ederler. Velayet elçileri her zaman ve an da bulunmaktadır. Birçok ayette de bunu görmekteyiz.

Hucurat suresi 7.ayet; “Bilin ki, Allah’ın resulü içinizdedir.”                                                    

Bakara suresi 151.ayet; “Size aranızdan Resul gönderdik, size ayetleri okuyor, sizleri temizleyip arıtıyor.” Bu ve benzeri ayetlerle cenabı Hak kıyamete kadar var olacak velayet elçilerini işaret etmektedir. Bana ulaşmak istediğinizde onlar size vesile olur demektedir. Ancak her mürşit, hakiki mürşit değildir, nasıl her şeyin sahtesi varsa bu yolun da sahte mürşitleri mevcuttur. Bunu ayırmanın yegane yolu irşadının Kur’ana uygunluğudur. Kur’an dan onay almayan her bilgi ve anlayış yukarıda da açıkladığımız gibi zandır. Dini bölmek ve parçalara ayırmaktır. İrşad ancak Kamil mürşitler vasıtasıyla olur.

Sonuç olarak; Kur’ana uygunluk göstermeyen ve Kur’andan onay almayan her bilgi ve davranış dini bölmek ve fırkalara ayırmaktır. Allah bizleri böyle düşünce ve davranışlardan korusun ve uzak tutsun inşallah…………….Amin

En iyisini Allah bilir………

                                               

                                                                      4 Ağustos 2024 tarihinde Pazar günü tamamlanmıştır.

 

                                                                                  Emekli öğretmen

                                                                                                                     Mehmet Naci GÜNEY

2 Ağustos 2024 Cuma

İMAM ALİ KERREMALLÂHÜ VECHE VE RADİYALLAHÜ ANH HAZRETLERİNİN ARABİ LİSAN İLE YAZILMIŞ BEŞ BEYTİNİ TÜRKÇEYE TERCÜME VE MEALİNİ ŞERH EDEN ŞEYH ABDÜLKADİR BEY EFENDİNİN ESERİNİN SADELEŞMESİ

                                                             BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır. Salat ve selam yüce önder Muhammed (sav) efendimize ve onun yüce ailesine ve arkadaşları üzerine olsun. Rivayet olunur ki, evladı resul ümmetinden ve ilim şehrinin kapısı olan İmam Ali (kv) ve Allah O’ndan razı olsun. Kutlu meclisine sevdiklerinden biri gelip hakikate dair bazı müşkiller arz etmiş, İmam da cevap olarak bu beş beyti irade buyurmuşlardır.

 

Sendedir derman ilacın bilgil

Derdi emraz sendedir hem görgil

Şol kitabı meşuru mübinsin

Harfleriyle muzmiri mazharsın

Zûm edersin suretin cirmü sagir

Sende olmuşdur âlemi kebir

Senin dışarıda hâcet degil

Sendedir fikri telaşın anla gil

Fehm ettiğin şol kitaba kıl nazar

Mucidi senden verir çünkü haber

 

AÇIKLAMA

 

Sendedir derman ilacın bilgil

Derdi emraz sendedir hem görgil

 

Çare kendinde olduğunu anlamadın,

Derdin sendendir fakat görmedin

 

Demek olur ki, senin derdin yani hakikate ait merakın aşkındandır. Ancak görmüyor ve anlamıyorsun ki, çaren dahi bu aşkın içindedir. Çünkü, ilahi ilimlere mazhar aşk’tır. Hatta aşk olmazsa bir şey vücuda gelmez. “Ben bir gizli hazine idim bilinmekliğimi muhabbet ettim ve halkı halk eyledim” kutsi hadisi bu konuyu işaret etmektedir. Hadisin manası; Ben gizli hazine idim, muhabbet ettim ki bilineyim. Halkı halk eyledim bilinmek için. Bundan anlaşılıyor ki, icadın kaynağı aşk imiş. Mademki, icadın kaynağı aşktır ve sende de aşktan bir eser bulunsa, bu aşk ile hoş bir nazar eylesen görürsün ki, bütün eşya aynı kitabullah ‘tır ve her şey de sonsuz bir ilim vardır. Anlarsın ki, zerreler bile bir hakikatle kaimdir. Hareketleri Allah’ın elindedir ve hiçbir şey kader harici hareket etmez. İlla emr olunduğu gibi hareket eder ve her şeyin sureti hakikatle ayaktadır. Hakikat da bir isme dayanır, bundan dolayı her suret bir hakikattir ve her hakikatin birbirine bağlılığı esmanın birbirine bağlılığı gibidir. Görmüyor musun ki, Kudret takdire, ilim iradeye, hayat ise ilme bağlıdır. Onun için denilmiştir, bir zerrenin yokluğu bir an kabul edilse bütün alemlerin yok olmasını gerekli kılar. Cenabı Hak ve mutlak bereket sahibi Ali İmran-191, “Allah boş bir şey yaratmamıştır” ayeti kerimesiyle bu noktaya işaret etmiştir. Sen, insan suretinde olmakla, bütün alemlerin metnisin, aslısın. Çünkü muhabbetin neticesi insan oldu. Onun içindir ki, aşkı yüklenen insandır. Zira aşkı taşıyacak başka bir suretin kabiliyeti olmadığını Cenabı Hak, Ahzap-72, “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik onlar kabullenmekten çekindiler. İnsan kabullendi, o zalim ve cahillerdendi.” Ayeti kerimesiyle bildirmektedir. İnsan ise bu yükü taşıyacak donanımda yaratılmıştır. Bu kabullenmenin açığa çıkması ancak, nefsine zulüm etmesi ve övülmüş bir cahillikle gerçekleşir. Bu yüzden Hak’kın halifesi olur. Bakara-2, “Ben yeryüzünde halife yaratacağım” ayeti kerimesi buna delildir. Buraları iyice anlaşılmalıdır, aşkı yüklenmeyen, surette insan da olsa manada hayvandır. Çünkü bu alemlerin icadından maksat bilinmek idi. Bilinmek ise, aşkı yüklenmiş olan bir kamil vasıtasıyla olabilir. Hatta Resulü Ekrem ve Nebi muhterem (sav) buyurmuştur; “yeryüzünde Allah Allah diyen oldukça kıyamet kopmaz.” Çünkü Allah metindir, metinsiz şerh olmaz. Hazreti İmam ikinci beyitte buyurur:

                                        

Şol kitabı meşuru mübinsin

Harfleriyle muzmiri mazharsın

 

             Demek olur ki, Sen öyle bir kitapsın ki, Yüce Allah seni iki eliyle ile yaptı ve yüzüne de öyle bir haddı kudret düzdü ki, kimse okuyamaz ve bilemez. Ancak ilimde yükselmiş kişiler bunu okuyabilir. Şimdi, senin ayakta durman elif gibidir. Elif ise bütün harflerin kaynağıdır ve onları kuşatmıştır. Sen de hakikatin yönüyle, ilahi harflerin ve harflerin mevcudiyetinin kaynağısın ve de onları kuşatansın. Çünkü ilk yaratılan Nuru Muhammed’dir. Buna aklı evvel ve kalemi alâ ismi de verilir. Aynı zamanda Ruhu Muhammed  ve hakikati Ademiye de denir.

İşte bu mana, her çeşit ismin açığa çıkması bu hakikatın bir suretidir. Yedi kat gökler ve yer, cennet ve cehennem, huri ve köşkler, vs eşya, kalemi alâ’nın yani hakikatı Adem’iyenin renkli görüntüsüdür. Bu tariften anlaşıldı ki, Bütün alem bir Adem imiş. Sen de Adem isen, nereye dönsen Allah’ın yüzünü görürsün, nereye baksan O güzel Allah’ı bulursun. Allah’ı bil ki Adem olasın. Hak’kı bilmek de insanın nefsini bilmekle olduğunu Resulu Ekrem (sav) efendimiz “Nefsini bilen rabbını bilir” hadisi şerifi ile bildirmiştir. Şimdi şurası güzelce anlaşılsın ki, aklı evvel, hakikatı Adem’iye denilen, uluhiyetin tecellisi imiş. Bütün mümkinat aklı evvelin renk alması olduğu gibi, nefs de bu hakikatın mazharıdır. Bu şekilde, hak’kı bilmek için kendini bilmeği icap ettirir. Görülüp anlaşılır ki, örtülü olan hilafet sırrı senin ile zahir olmuş. İmam Ali Kerremallahü veche üçüncü beytinde buyurmuştur:

                      

Zûm edersin suretin cirmü sagir

Sende olmuşdur âlemi kebir

 

       Sen kendini küçük bir şey zannedersin. Senin küçüklüğün ise, kendini küçük gördüğündendir. Çünkü sen alemlerin özüsün. Çekirdekte her çeşit ağaç olduğu gibi, alemler de sen de mevcuttur. “Allah, Ademi kendi sureti üzerine veya Rahman suretinde yarattı.” Hadisi şerifi gereğince, senin suretin, rahmanın suretidir. Sırrın dahi rahmanın sırrındandır. Sen öyle bir padişahsın ki, hilafet tacı sendedir. Süleyman’ın mührü olan yüzüğü de parmağındadır. Gizli ki, görmüyorsun. Eğer cehlini yok edip ,iman ile bakacak olursan, bütün alemlerde olan suretlerin manalarını cem ettiğini görürsün. Çünkü sende olan zahir ve batın duyular, hakimlerin tarif ettiği on akıldır ki, bütün alemlerde olan icad ve yardım, zahir ve batın olan bu beş duyu iledir. Zahir olan beş duyunun birincisi; Dokunmadır: Bir şeyin sert veya yumuşak olduğunu belirten duyudur. Organı eldir. İkincisi; Tatmaktır: Bir şeyin acı veya tatlı olduğunu anlayan duyudur. Organı dildir. Üçüncüsü; Koklamaktır: Bir şeyin kokusunu anlamaktır. Organı burundur. Dördüncüsü; Görmektir: Eşyanın suretini belirler. Azası gözdür. Beşincisi; İşitmektir: Mahlukatın seslerini duymaya yarayan duyudur. Organı kulaktır.


Batın duyuların birincisi: Vehimdir: Eşyayı cüz’i kısımlara ayırıp, manalarını anlamaya yarayan duyudur. İkincisi; Hayaldir: Bir şeyi geciktirmeden hayır olarak zihinde tasarlayıp suretlendiren kuvvettir. Üçüncüsü; Müdrikedir: Bir şeyi gecikme olmaksızın anlayan ve idrak eden duyudur. Dördüncüsü; Hafızadır: Bilgiyi depolayan ve kalıcı olmasını sağlayan kuvvettir. Beşincisi; Akıldır: Bu duyuların tamamı, aklın dairesi içindedir. Bütün sevk ve idare  bu duyuların yardımı ile gerçekleştiği aşikardır. İnsan bütün bu duyuların tamamına sahiptir. Ancak, her birini  ayrı ayrı azaltmaktadır. Şurası da açıktır ki, Bu kuvvaları vücut besler. Beslemese olmaz, çünkü, insanın ayakta kalması bu duyularladır. Onun için bu duyulara ihtiyacı süreklidir. Bunlar insan vücudundan hariç değildir. Şurası da anlaşılmalıdır ki, ihtiyaç: itibari olup gerçek değildir. Melekler ve şeytanın, Adem’in vücudundan haberleri vardı. Ancak  Adem’in kuvvası olduklarını anlamadılar. Melekler, Ademi kan dökücü olarak algılamışlar kendilerinin de olgun bir kullukta bulunduklarını söylemişlerse de. Adem’in  kendilerinden üstün olduğunu fark ederek secde de bulunmuşlardır. Şeytan bilmediğini de bilmediğinden yani, cehaleti başkalarına nisbet ettiğinden, Adem’in cesedi topraktan, benim cesedim ateştendir diyerek secde etmek istemedi. Ateşin varlığı ve sürekliliğinin topraktan olduğunu bilemedi. Kendine nisbet ettiği ilim onu aldattı. Şimdi de bu cehalet ve gaflet devam etmektedir.

        İçinde bulunduğu cehalet onu öyle bir hale getirmiştir ki, insana yapmış olduğu düşmanlık aynı hizmet olmuştur. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi yapmış olduğu düşmanlık aynı hizmettir ve insanın kemali de o yüzdendir. Şeytan, Adem’e hıyanet etmeye çalışır oysa Adem kemal bulmuş bir kulluğa ulaşmıştır. Yani, Cem’den sonra Fark’ı ve Fark’tan sonra Cem’i gördü. Buradan da anlaşılıyor ki, şeytan, Ademi doğru yol olan Hak’kın yolundan ayıramadı. Belki kendine zulüm etti. Hasedlenenin hali bunun gibidir. Bunlar haset ve zulüm etmediler ancak kendi nefislerine zulüm ettiler. Nitekim, Yezid’in İmam Hüseyin efendimize yapmış olduğu hakaret ve zulüm kendi nefsine olmuştur. Çünkü, mazlumun yükselişi zalimin yüzündendir. Mazlumun mazlumiyet makamına yükselmesi zalim ile olabilir ve bunların hizmeti şeytanın hizmeti gibidir. Şimdi, Ademin hissi kuvvalarından bilgi verilmişti kudretimiz dahilinde vechinden de (yüzünden) bilgi verelim.

 

Ey kardeşim! Ademin yüzüne şöyle hoş bir bakış eyle, yüzünün, Rahmanın vechi olduğunu görürsün. Bu şekil daireseldir ancak bu şekilde ne güzel hatlar vardır. Bu cümleden, yanakları biri celal biri cemaldir. Aralarında olan hattı üstüva hakikat denilen Rahman-20, “Aralarında berzah vardır”(kabe kavseyn). Ayeti kerimesiyle belirtilen hattır ki, celal ve cemal onun dairesindedir. Konuşulan bu hattın dahilinde bulunan hiçbir makamla kayıtlı olmayıp cümlesinin hem aynı hem gayrı olur. hatta gördüm dediği zaman göz olur, gezdim ve tuttum dediği zaman ayak ve el olur. Konuştum dediğinde sır olur. Sırrım dediğinde ise mutlak olur. Kamil dahi bu mertebenin aynı olmakla beraber bütün mertebelerden konuşur, cümlesinin hem aynı hem gayrı olur. Onun için kamilin bir nişanı ve bir hali olmaz. Bu sırdandır ki, Beyazid’i Bestami hazretleri “Ne büyük şanım var, kendimi tenzih ederim” demiştir. Bazı ehlullah bu söze benzer söylemlerde bulunmuşlardır. Bu cümleden, Şeyhül Ekber demiştir ki, “Bütün nebiler benim ilmimden zevklendiler” Ehlullahdan bir diğeri, “Ben deryadayım, bütün nebiler sahilde kaldı.” Demiştir. Bu ifadelerden de anlaşılır ki, büyük berzahta bulunan kamil, bir hal ya da bir yön ile kayıtlı değildir. İnsanda bulunan bütün bu hatlar tarif edildiği gibi, kâmil de bütün esmayı tarif etmiştir. Şimdi bu hattın tarifine göre hatlar yirmi sekiz olur. Bunlar; kaş, kirpik, sakal ve hattı üstüva olmak üzere dörttür. İnsanda bulunan beyazlar da on dörttür. Böyle olunca cümlesi yirmisekiz olur. Kur’andaki harflerin sayısı da yirmi sekiz dir. Bu sebebden hepsi Adem’in yüzüne yazıldı. Hazreti İmamın “Ben konuşan Kur’anım” buyurduğu kelam bu sırra dayanır. Kur’an yirmi sekiz harfi topladığı gibi Ali efendimiz de yüzünde yazılan yirmi sekiz harfi cem etmiştir. Bundan başka, insanda bulunan oniki dil, oniki burca karşılıktır ve ahlakıyla bütün hayvanatı kuşatmıştır. Bunun içindir ki, nefsi emmaresi yılandır, korkusu tavşandır, cesurluğu arslandır, tamahı domuzdur, itatı koyundur, bencilliği güvercindir, kibirlenmesi ise fildir. Velhasıl bunlar gibi her bir feraseti ve ahlakıyla bir hayvanı ayakta tutar. Onun için, insan makamına ulaşamamış bir kişi, yukarıda belirtilen ahlaklardan hangisi kendisine galip ise o ahlak ile ahrette dirilir. Yani o hayvan suretiyle haşr olunur. Hatta daha dünyada iken Ehlullahtan bazı kişiler onları bu suretle görür. Bu geniş bilgiden anlaşıldı ki, insan, kuvvasıyla, ahlakıyla ve suretiyle bütün alemleri kendinde toplamıştır. İmam Ali (ra) dördüncü beyitinde buyurmuştur;

 

Senin içün dışarıda hâcet degil

Sendedir fikri telaşın anla gil.

 

Demek olur ki, madem ki, her şeyi kuşatmışsın dışarıya ihtiyacın kalmamıştır. Sendeki fikir şudur ki, tefekkür edersin o da sendedir. Anlaşıldı ki, her şey insanda mevcuttur. İnsanın dışarıya ihtiyacı yokmuş. Bu oluşumun da, aşk ile gerçekleştiği yukarıda beyan edildi. Ancak aşk nasıl tahsil edilir bilinmesi gerekir. Aşk bir manadır ki, Hak’ka nisbet edilirse muhabbet, halka nisbet edilirse aşk denir. İşte bu  muhabbet ile bütün alemlerin yaratıldığını söylemiştik. Şimdi de aşkın mertebelerinden söz edelim. Ey azizim! Bilmelisin ki, aşk denilen şeyin her bir sureti insanda vardır. Bu ilgi, kadına, giyime, mala, çalgıya ve saltanata vs. olursa  hevadır. Çünkü heva demek boş demektir. Sonuçta bunların elleri boş kalacağından ehli heva denilir. Kavuşamamaktan doğan üzüntü ve ayrılık ateşinden ve de bu hevalarından dolayı azap görürler.

 

Bir diğeri ise; Cehennem azabından kurtulmak veya huri ve gılman nimet ve lezzetlerine kavuşmak  için ibadet ederler. Bunların ibadetleri nefsani olduğundan açıkta kalırlar. Bir çeşit heva ehli olsalar da bu hevaları imanlarından geldiği için abid ve zahid ismiyle anılırlar. Bunlar amel cennetinde bulunurlar.

 

Üçüncü sınıfta bulunanlar; Hak’kı severler, bunlar da üç çeşittir. Birincisine muhabbet ismi verilir; Bunlar, sevgilisine can feda edemeyip, nefsani sevgilerde kalanlardır. İkincisi; Bunlar, sevgilisine baş can feda ederse de zaman zaman nefsani özelliklerden dolayı dönek olurlar. Bunlar aşık olsalar da sadık değildirler. Üçüncüsü; Aşık ve sadıklardır. Onlarda nefsani özellikler kalmayıp maşuklarında mahv ve fena bulmuşlardır. Telaşları ise, bir an dahi sevgililerinden ayrı kalmamak içindir.

 

Şöyle soru sorulursa: Görünmeyen ve bilinmeyen Allah’a itaaten başka muhabbet nasıl olur?

Cevap: Bu muhabbetin oluşması için iki defa doğmak gerekir. Bunun için hazreti İsa (as) buyurmuştur; “İki defa doğmayan göklerin melekutuna dahil olamaz.” Birinci doğumun, annenden idi ve küçük bir şey idin, bir müddet süt emdin. Sonra ekmek yedin, dişin ve saçın çıktı. Adam oluncaya kadar nice hallere girdin. İşte ikinci doğum da böyledir. İkinci doğum, kişinin talebi karşılığında  mürşidinden tahsil edeceği marifetle doğmasıdır. O’da aynı atası Adem (as) gibi anasız ve babasız doğmuş olur. Bu ise, Hicr-29, “Ruhumdan ruh üfledim” ve bakara-31, “Ademe isimlerin tümünü öğretti.” Ayeti kerimelerinin sırrına ulaşmakla olur. Çünkü mürit, mürşitten bir marifet asası alır. Nasıl hz.Musa’nın asası, Firavunun kahinlerinin düzmüş oldukları bütün hayalleri mahv ve perişan ettiyse ,müridin elinde bulunan marifet asası da bütün şeytani hayalleri mahv ve perişan eder. Anlar ki, evvelce gördüğü acziyyet gayriyyet, uzaklık ve yakınlık vücutsuz olup cümlesi kuru bir faraziyeden ibaret imiş. Bunun gibi bütün masiva bir itibardan başka bir şey olmayıp, bir ve mevcut olan Hak’tır. Bu yönden, kendi gayriyyeti dahi önemsiz olup, yani rütbeye olan itibarın geçici ve alçak görülmesiyle gerçekleşen (lâ mevcude illâ hu) zikrini bütün azaları söyler. Sonra, Allah’ın isminden doğmakla anasız ve babasız olur. “Hicr-29, “Ruhumdan ruh üfledim” sırrıyla hakikata ulaşır ve safiyullah olur ve bu mertebede birle kendisine süt verir, yani bu mertebenin ilmini kazanır. Sonra ekmek verir yani atası Adem (as) gibi, kendisinin de her makamda bu çeşit ilim ve haller kazanmasıyla bütün esmaya alim olur. “Bakara-31, “Ademe isimlerin tümünü öğretti.” Sırrına ulaşır. İmam Ali (ra) hazretleri beşinci beyitinde buyurur:

 

                                                 

Fehm ettiğin şol kitaba kıl nazar

Mucidi  senden verir çünkü haber

 

           Yani, kitabın içine dikkatle bakarsan içindekilerden faydalanırsın. Bu beyitleri tasnif eden senden haber verir ki, “Ya abdim sen olmasaydın benim rububiyetim zahir olmazdı, ben olmasaydım, sen mevcut olmazdın” bu sözden anlaşılıyor ki, insan Hak’kın aynası ve alem de insanın aynasıdır. İnsan eline aynayı alıp baktığında yüzünü gördüğü gibi, Cenabı Hak’da uluhiyetini insan yüzünde görür. Bütün esmanın zuhuru insan ile olur.

       Ey kardeşim! İlim kamil ağzından alınmalıdır, denmiştir. Çünkü, İmamı azam Ebu Hanife hazretleri buyurmuştur: “İki sene olmasaydı Numan helak olurdu.” Yani, İmamı Cafer Sıddık efendimiz hazretlerinden iki sene ilim tahsil etmeseydim helak olurdum. Anla ki, İmamı Azam Ebu Hanife gibi kişi, ilim ve rüsum da fazilet sahibi iken, İmamı Cafer Sadık hazretlerine biat etmeseydi helakta kalırdı. Mayayı Muhammedi, tevhit ilminden, mürşidi kamilin himmetiyle hasıl olur. Bu suretler alemine gelmemizden amaç, nefsimizi bilmek ve rabbımıza arif olmaktır. Çünkü bir gün izdirari ölüm gelirde hüsranda kalırız. Bu cümleden hareketle Cenabı Allah cümlemizi ilmi insaniyeye ulaştırsın. Amin.. Sevgi ve hürmet enbiya ve peygamberlerin seyyidine olsun. Hamd alemlerin rabbi olan Allah’a aittir………  

 

 

Sadeleştiren

Mehmet Naci GÜNEY

 

1 Ağustos 2024 Perşembe

ŞEYH ABDÜLKADİR BEY’İN MAİYYET(BERABERLİK) HAKKINDA GERÇEKLEŞEN SORU ÜZERİNE YAPTIKLARI AÇIKLAMALARININ SADELEŞMESİ

Maiyyet iki kısımdır;

 Birinci kısmı: Ayetle açıklanmış gerçek beraberliktir. Mücadele-7; “Nerede olursanız olun,O sizinle beraberdir.” Ayetinde olduğu gibi.

             İkinci kısmı: Açıktan söylenmeyip dolaylı anlatılan birlikteliktir. Örneğin, “Allah ile beraber olun başka şeye önem vermeyin” gibi. Bunların arasındaki fark şudur ki, gerçek beraberlikte (mea) kelimesi, ona uyulana ait olur. Dolaylı beraberlikte ise, (mea) kelimesi kendisine uyulana ait olur.

Mea: Uymak, olmak. İşbu, açıklanan beraberlik, olayın anlaşılması ve kavranması içindir. Çünkü hakikatte beraberlik yoktur ve eşyanın vücudu aynı yokluktur. Maiyyet (beraberlik) denilen kesrettir. Kesret ise vehimdir, zandır. Nitekim Cenabı Hak buyurur; Mücadele-7, “Üç kişi aralarında fısıldaşmaya görsün, dördüncüleri O’dur. Beş kişi fısıldaşmaya görsün, altıncıları O’dur. Bundan az da olsalar çok da olsalar, O mutlaka onlarla beraberdir.”

 Maiyyet cemül cem makamıdır. Bir kısmı izzet perdesi, bir kısmı da zulmet perdesidir. Zulmet perdesi ise cehalettir. Cehalet ise yokluktur yani vücudu yoktur. Fakat izzet perdesi de ebedi olarak var olamaz. Çünkü izzet perdesi Cenabı Hak’kın emriyle zahir olmaktadır. Zuhuru ise aynı perdedir, gayrı yoktur. Kur’an gerçekte zat’a derler. Ehli hakikat buyurdular; Zatullah Kur’an dır. Sıfatullah Furkandır. Bundan dolayı, bu ümmetin kitabına, aynı zat olduğundan Kur’an, sıfatullah olduğundan Furkan denildi. Örnek kabilinden, fark olduğundan ayet ayet indi. Sıfatı bildirdiğinden Furkan oldu. Fakat, geçmiş peygamberlere tabi olan ümmetlerin kitapları aynı zat olmadığından ve zatı bildirmediğinden Kur’an denilmedi.

 

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           Sadeleştiren

                                                                                                                           Mehmet Naci GÜNEY