23 Ağustos 2011 Salı

Gelin derviş olalım ilm-i irfan bulalım

Gelin derviş olalım ilm-i irfan bulalım
Zikre meşgul olalım de Lailaheillallah

Tevhid ikidir: Biri tevhid-i şer'i, biri tevhid-i hakiki. Tevhid-i şer'i; ehl-i şeriatın tevhididir ki bunlar “Lailaheillallah Muhammeden Resulullah” derler ve tevhidin kelimesini kalb ile tasdik edip dil ile söyleyerek tevhid ederler. Biri de tevhid-i hakiki ehilleridir ki; bunlar “Lailaheillallah muhameden resulullah”kelimesinin iç yüzünü, Ruh-u Muhammed mazhariyetiyle Muhammedi bir kulluk ile araştırırlar ve tevhidin hakikati ile meşgul olup, tevhid mertebelerinin irfaniyetiyle tevhidin hakikatine ulaşanlardır. İşte gerçek derviş olan kimse, zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfaniyetine mazhar olandır ki, bunlara derviş derler. Bu itibarla Hasan Fehmi Hazretleri “Biz de derviş olalım, zikr-i daim ve tevhidin hakikati ile meşgul olalım.” diyor.

Emreder Kur'an’da Hak ‘fezküruni’ dedi bak
Oku ondan bir sebak de Lailaheillallah

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “fezküruni ezküruküm… / Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim.” (Bakara, 152) buyurmuştur. Eğer salik zikr-i daime sadık olursa, zikrullah muhabbetine mazhar olur ki kulun zikri, zikrullaha gayretidir. Zikrullah’la Muhabbetullaha mazhar olması ise, Hakk’ın kulu zikretmesidir. Başka bir ifadeyle ise, her kim ki, kalbi zikre aşinadır, onda zikr-i daim hasıl olur, her kim ki daim zikre mazhar olursa o kimse Rabbine vasıl olur ve onun müşahedesinde ancak, zikir, zakir ve mezkur bir olur. Yani anmak, anan ve anılan arasında fark kalmaz. Allahualem.

Zikredenler mest olur Allah ile dost olur
Her murada rast olur de Lailaheillallah


Hadis-i Kudside: “Melekler sordular: Ya Rabbi senin dostların kimdir? Ne yaparlar? Cenab-ı Hak buyurdu ki; onlar beni zikredenlerdir. Melekler, Ya Rabbi zikreden dostların seni bilirler mi, görürler mi? demelerine karşı Cenab-ı Hak, bilmezler, görmezler dedi. Melekler yine, Ya Rabbi o dostların seni görselerdi ne yaparlardı? diye sormalarına Cenab-ı Hak;  Beni daha fazla zikrederlerdi. Melekler yine, Ya Rabbi onların yanlarında bazı kimseler var fakat onlardan değiller, diye sordular. Cenab-ı Hak; onların hatırına o kimseler de onlardandır.” Buyrulmuştur.
Kur’an’da ise “O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unuttular da Allah da onlara nefislerini / kendilerini unutturdu. İşte fasıkların / yoldan çıkmışların ta kendileridir onlar.” (Haşr, 19) Başka bir ayette ise “Ey iman edenler mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın. Kim böyle bir şey yaparsa hüsrana uğrayan / asıl zarar edenler onlardır.” (Münafikun, 9) Başka bir ayette “Allah’ın zikrine karşı kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun. İşte onlardır açık bir dalalet / sapıklık içindekiler.” (Zümer, 22) buyrulmuştur.
Velhasıl zikr-i daimle meşgul olan kimse Allah'ın dostluğuna mazhar olur. Her kim ki Allah’ın dostluğuna mazhar olursa, o kimse kulluğun en büyük muradına erer. Çünkü Kur’an’da “Gözünüzü açın Allah’ın velileri / dostları için hiç bir korku yoktur. Mahzun da olmaz onlar.” (Yunus, 62) buyrulur.
Bülbül olan zar olur yanar içi nar olur
Sonunda gülzar olur de Lailaheillallah

Zikr-i daim ehli olan, bülbül gibidir; her nefeste zikreder. Kamil mürşidin misyonu, meslek-i Resul tebliği ve irşadıdır. Yani onun telkin ve irşadı, hidayet-i nur-u Muhammed’dir. Her kim, mürşid-i kamilin telkiniyle daim zikre mazhar olursa, o da Nur-u Muhammed hidayetine mazhar olur ve gül bahçesindeki güllerden olur, gülleşir, gül kokar. Yani evlad-ı Resule karışıp, manen evlad-ı Resul olur ve onda Muhammedi bir kulluk zahir olur, demektir. Çünkü Hz. Peygamber Efendimizin mübarek kokuları gül kokusuydu. Teri dahi gül kokardı.  Bu itibarla gülü koklamak sünnet kabul edilmiştir.

Güle bülbül olalım bülbüle gül olalım
Doğru yolu bulalım de Lailaheillallah

Doğru yol, ilm-i tarikattır. Her kim ki, mürşid-i kamili bulur ve zikr-i daim telkinine mazhar olur da zikrullaha iman ederse, ancak o kimsenin ilmi tarikat ilmidir, kendisi de tarikat ehlidir. Çünkü zikr-i daimden başka hiç bir yol, kulu Rabbine vuslata götürmez. Bu itibarla, her kim ki zikr-i daime mazharsa o kimse tarikat ehlidir. Yoksa “Ben filanca büyüğün adıyla anılan yoldayım.” demekle tarikat ehli olunmadığı gibi; şu kadar esma çekmek, şu kadar nafile ibadet yapmak, rüyalarını şeyhe anlatmak, sakal, şekil, suret düzmek de tarikat ehli olmak değildir. Bunu beyanla “Gel zikr-i daim yolunu bulalım; bülbülün, gülün hasretiyle çığırdığı gibi zikr-i daimle meşgul olalım. Gül olan Nur-u Muhammed’in mazharı olup, biz de bülbül olanlara gül olalım.” buyruluyor.

Lafz-ı tevhid nedelim taklidi terk edelim

Sırr-ı tevhid bilelim de Lailaheillallah


Lafz-ı tevhid, iman edip, dil ile “Lailaheillallah muhahammeden resulullah” demektir. Îman üç kısımdır: 1.Taklit iman, 2. İstidlal / delilli iman, 3. Hakiki iman. Taklit iman ehli olan, kendisine anasından, babasından, hocasından tarif edildiği gibi takliden “Lailaheillallah ” der ve onun şuhudu takliden ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ kelimesinden ibarettir. İstidlal / delilli iman ehli ise, kelime-yi tevhidi dil ile söyler, kalb ile tasdik eder. Fakat onun şuhudu Allah’ın yarattıklarını delil yaparak, delil ile ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ deyip, yaratılmışı yaratandan ayrı zanneden bir anlayıştır. Hakiki iman ehli ise, Muhammedi bir kullukla daim zikir ve tevhid-i hakiki irfaniyetiyle Lailaheillallah dediğinde, onun şuhudu ‘Allah’tan başka mevcut yoktur’ müşahedesi ve marifeti olup, o Allah’tan gayrı görmeyendir. İşte Fehmi Efendi Hazretleri bunu beyanla, tevhidin lafzında / kelimesinde kalmayıp iman-ı taklidi terk edelim de,  iman-ı hakikiye mensup olup tevhid-i hakikinin sırrına erelim, diyor. Çünkü Kur’an’da “Ey iman edenler! iman edin…” (Nisa, 136) buyruluyor ki, bu ayetteki mana “Ey iman-ı taklit ve istidlal ile iman etmiş olan müminler, hakiki / gerçek imana ulaşan mümin-i hakiki olun.” demektir.

Nakşibendi şöhretin Melami’dir siretin
Talibi’nin zimmetin de Lailaheillallah

Nakşi, nakışı bilene, yani nakışa aşina ve arif olana denir. İşte bu görünen cümle varlık Cenab-ı Hakk’ın zat, sıfat, esma ve ef’al tecellilerinden başka bir şey değildir. Her bir tecellisinde Cenab-ı Hak tekliğini ilan etmiştir ve tecellileri eşsiz bir sanat eseridir, yani nakıştır. Her tecelli kendi zuhurunda Hakk’ın tekliğini taşır ve hiç biri diğerine benzemez. Hiç bir iş ve oluş böyle olmayıp, ancak Hakk'ın eser ve nakışı böyledir.
İşte Hakk’ın zat, sıfat, esma ve ef’al tecellilerine ve cümle tecellideki olan nakışına, ancak meslek-i Resul-ü Melamiyye telkin ve irşadıyla Melamiliğe ulaşanlar vakıf olur. Çünkü Melami, fenafillah irfaniyet ve kemalatına mazhar olmuş, kötü huyları terk edip iyi huylara bezenip, Peygamber Efendimizin ahlakı ile ahlaklanmış kimsedir. Bu itibarla meslek-i Resul-ü Melamiyye’de Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin üçüncü kuşak halifesi olan Hasan Fehmi Hazretleri “Benim Hakk’ın tecellilerindeki nakışına olan aşinalığım, marifet ve kemalinden hasıl olan zahirdeki nam ve şöhretim, siretimin Melamiliğe ulaşmış olup Melami olmamdandır. Benim kimlik mahiyetim, zimmetim budur.” buyuruyor.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

ABDÜLMALİK HİLMİ kimdir

   (1865- 1928)

       Adı Abdülmalik, şiirlerindeki mahlas’ı Hilmi olan Abdülmalik Hilmi Hz; 1865 yılında Kosova devletinin Prizren şehrine yaklaşık 30 km. uzaklıktaki Rahoves kasabasında doğmuştur. Babası Feyzullah efendi’dir.
      Abdülmalik Hz. İlk tahsilini Rahoves’te tamamladıktan sonra Prizrene gidip Mehmet paşa medresesine kaydolmuştur. Bu medresedeki meşhur âlim Aziz Efendiden çok iyi derecede icazet almıştır. Ve bu medresenin yüksek kısmından mezun olmuştur. Pir seyyid Muhammed nur Hz.nin Prizren şehrindeki halifesi olan Brot’lu meşhur Müderris ve mürşidi kâmil Recep Hulusi Hz.den de müderrislik icazetnamesi almıştır. Abdülmalik Hilmi Hz. Yine Recep Hulusi efendiden meslek-i resul-u Melâmi seyri süluku görmüş ve Recep Hulusi Hz. tarafından mürşidi kâmil olarak tayin edilmiştir.
     Abdülmalik Hilmi Hz. medreseyi bitirdikten sonra doğum yeri olan Rahoves’e dönerek orada kendi imkânlarıyla bir tekke inşa ettirmiştir. Bu tekkenin o zamanki ismi “türk İslam kültür merkezi”  olup, Abdülmalik Hilmi Hz. bu tekkede birçok hizmetler vermiş ve bu hizmetler karşılığında hiçbir şekilde para vb. ücret, almamış, geçimini babasından kalan mirastan sağlamıştır.
      Abdülmalik Hilmi Hz. İpek’ten, Yaşar efendi ve Hacı Yahya efendi, Yakova’dan Salih efendi, hacı Hasan efendi, Prizren’den müderris Fahri efendi gibi Kosova bölgesinde birçok talebeler yetiştirmiştir. Ve Rahoves’teki tekkesine Muhammed’ül Emin Durguti Hz.ni (Emin efendiyi) halife olarak tayin etmiştir.                  
     Türkçeden başka Arapça, Farsç’ça, Arnavutça ve Boşnakça dillerini iyi derecede bilen Abdülmalik Hilmi Hz.nin, Doç. Mehmet Özcan tarafından Osmanlıcadan lâtin harflere çevrilen ve Nejdet Şahin tarafından şerh edilmiş / açıklanmış olan, Türkçe divanı ve tesbih risalesi. Ayrıca arnavutça bir divanı. Sayın Öğr. Mehmet Naci Güney tarafından sadeleştirilen, Pir seyyid Muhammed nur Hz.nin şerh ettiği simavna kadısı Bedreddin Hz.nin varidat adlı eserinin zenginleştirilerek şerhi. Yine Pir seyyid Muhammed nur Hz.nin Arapça şerh ettiği Hz.Ali’nin “Evrad-ı âli” adlı eserini Arapça’dan Türkçe’ye çevrilmesi. Fatiha suresinin şerhi risalesi ve daha başka çeşitli risalelerden oluşan eserleri vardır.
     Osmanlı devleti zamanında müftülükte yapan ve mühründe “Mazhar-ı Nûr-ı İlâhi Abdülmalik Hilmi” lâkabını kullanan Abdülmailk Hilmi Hz.ni ve eserlerini, bizlere Kemâl efendi Hz.leri (Kemâl Zurnacı 1927-1990) tanıtmıştır. Kemâl efendi Abdülmalik Hilmi Hz.nin halifesi Muhammed Emin Durguti’ye / Emin efendiye intisab etmiş, Abdülmalik Hilmi’nin Rahoves’te kurduğu tekkede mürşidi Emin efendi Hz.den meslek-i resulu Melami seyri süluku görerek, marifetullaha mazhar olan Kemâl efendi. 1950 li yıllarda Türkiye’ye göç ederek Salihliye yerleşmiş ve meslek-i resulu Melami irşadıyla etrafını aydınlatmıştır. Ve o’na “Kemâl” ismini, bizzat Abdülmalik Hz.nin kendisi takmıştır.
      Kemâl efendi, tekke’de tahsil ettiği yüksek ilim ve irfanıyla bizlere Abdülmalik Hilmi Hz.ni ve eserlerini tanıttığı gibi, benim istifade ettiğim kâmil mürşid’ler içinde üzerimde en fazla tesiri olan şahsı kâmildir. Cümlesinin ruhu şad, himmetleri üzerimize olsun. Allah bizleri bu ehl-i kemâl’in ayak izinden ayırmasın.
                                                                                                                      
                                                                            Nejdet Şahin
                                                                                                                                            



21 Ağustos 2011 Pazar

ÖNSÖZ




     “İzhep fi ehli rum / Rum eline git”emri ile Mısır ülkesinden Türk yurduna on yedi yaşında gelerek, Nur-u Muhammed (s.a.v.) ile etrafını aydınlatan Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.nin, irşadına mazhar olan Recep Hulusi. Ve Abdülmalik Hilmi ve Emin Durguti ve Süleyman Kolari ve Kemal Zurnacı hazeretları vasıtası ile Salihli’yi ve bizleri’de bu irşad’tan nasiblendiren Allah’a Hamdolsun.
      Selam, Hz.Muhammed (s.a.v) şahsında cümle peygamberlere. Ve velayet imamı Hz. Ali (k.v) şahsında cümle ehli beyt ve Evliyaya olsun. Hadi olan Allah’ım onların yolundan bizleri ayırmasın.
      Evvela sohbetlerinde Abdül Malik Hilmi Hz.nin engin marifet ve kemalâtı ile hâsıl olan hikmetlerinden, Abdulmalik Hilmi divanındaki şiirlerden / ilâhilerden bahisle bizleri irşâd eden, Türk islâm mücahidi kâmil-i mürşid, Kemâl efendi Hz.nin aziz ruhaniyetine. (Kemâl zurnacı D-1927 Ö-1990) Bu eseri yüksek lisans tezi olarak hazırlayarak Osmanlıcadan lâtin harflere çevirip zamanımız ehl-i aşkı ile buluşturan sayın Prof. Hüseyin Özcan beye. Arapça ve osmanlıcadan hâsıl olan müşküllerime, ilmi donanımıyla yaptığı katkılardan dolayı, Âlim ve kuran hafızı sayın avukat Ömer ulusoy beyefendiye. Bu ve benzer eserlerin oluşumuna katkı sağlayan cümle ihvanlara manevi kardeşlerime. Bu çalışmalara benim zaman ayırmamı sağlayan, her türlü maddi ve manevi yardımları yaparak bu çalışmalarda bana katlanıp tahammül eden sevgili aile efradıma. Ve tüm emeği geçenlere teşekkürü borç bilirim.
      Pir seyyid Muhammed nur Hz. “Kuran şeriat, tarikat, hakikat ve marifet olan dört ilim ve yedi mertebe üzere inzâl olmuştur.” Diyor. Ki bu yedi mertebeyi / makamı ifadeyle kuranda; “Biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve şu büyük Kur’an’ı verdik.” (Hicr, 87) buyrulur. Bu yedi tekrarlanan ayet, cümle peygamberlerde ve insanı kâmil velilerin şahsında zuhura gelmekle hâsıl olan bir “tekrar”dır. Ki bir insan bu “tekrarlanan yedi ayet,” yani yedi tevhid mertebesi olan Allah’ın makamları keşfi marifetiyle kemale ulaşıp insanı kâmil olur. Ve Allah her peygamberi bu insanı kâmil veliler arasından seçer.
       Bu itibarla, bir şiir’in zahiren edebi değeri her ne kadar yüksek olursa olsun, şiir her ne kadar ahenkli ve güzel olursa olsun ilâhi olamaz. Ancak, Allah’tan ve Allah’a ait değerlerden bahseden bir şiir ilâhidir. Ve her ilâhi de hikmetli olmaz, ancak meratibi tevhid marifetine uygun olan şiir ve ilâhiler hikmet içerir. Ki meratibi ilâhi Allah’ın makamlarıdır. Ve bu makamlar, zamanın mürşidi kâmilinden mesleki resul seyri süluku irşadı olarak tahsil edilir.
        Abdulmalik Hilmi Hz.nin divanındaki şiirlerin tamamı, mesleki resul seyri süluku merifet ve kemalatını içeren hikmetli ilâhilerden oluşur. Ve kuranın inzâl olduğu “şeriat, tarikat, hakikat ve marifet olan dört ilmi” ve “tekrarlanan yedi ayet” olan meratibi tevhid, yani Allah’ın yedi makamının irşadı aydınlığını beyan eder.
        Bu itibarla, mesleki resul seyri süluku görüp tahsil edenler, meratibi tevhid olan Allah’ın makamlarının keşfi irfanı ile ilâhilerin içerdiği hakikat ve hikmeti, tevil ve yorumlarıyla şerh edip açığa çıkarırlar. Ki kul tarafından yapılan her tevil, tefsir ve yorum hataya ihtimalli olup başka şekilde de tevil edilip yorumlanabilir. Hatasızlık kusursuzluk, tüm eksiklikten ve noksanlıklardan münezzeh olan Allah’a aittir.
Bizim de acizâne Abdulmalik Hilmi divanını (şiir kitabını) şerh edip açıklama amacımızın özü’nü, Kuran ahlâkı olan Muhammedi kulluğa erişme gayreti oluşturur. Bu niyet ve gayretle oluşan ‘İrfan kaynağı Abdulmalik Hilmi divanı şerhi / açıklaması,’ okuyanın vahyin aydınlığına ve Muhammed-i kulluğa ulaşmasına vesile olmasını, yüce Allah’tan niyaz ederim.
                         
                                                                          Nejdet Şahin                                                           


14 Ağustos 2011 Pazar

Gel ey kardeş sen de gafletten uyan

Gel ey kardeş sen de gafletten uyan
Mümin olan durmaz zindan içinde

Hazreti Peygamber Efendimizin “İnsanlar gaflettedir, öldükleri zaman uyanırlar.” Buyurması üzerine sahabe “Ya Resulullah, gaflette olmak zarardır. Bu zarardan kurtulmak için ne yapalım?” dedi. Hz. Peygamber Efendimiz de cevaben “Ölmeden evvel ölün. Ben size ölmeden evvel ölmüş fakat sizler gibi yiyip içer, gezer ve alışveriş yapanlardan birini göstereyim: Ebu Bekir’e bakın, o onlardandır.” buyurmuşlardır.
Gaflet, uykudur. Uyuyan kimsenin kendinde ve etrafında olan biten gerçeklerden haberi olur mu? Olmaz. Uyuyanın önce uyanması gerekir ve ancak uyandıktan sonra kendinde ve etrafındaki olan biteni görür. İşte burada ifade edilen gaflet, bizim kendimizde ve cümle alemde mevcut olan Rabbimizi görmemize ve Rabbimize kavuşmamıza mani, engel olan cehalet uykusudur.
Cahil kimsede gayriyet ve masiva hakim olup, o hep bunlarla meşgul olur. Masiva dünyadır. Dünya ise, kulu Rabbinden ayıran her şeydir. Hadis-i şerifte “Dünya kafirlere cennet, müminlere zindandır.” Buyrulmuştur. Bu itibarla bir mümin, cehalet uykusundan zikr-i daimle uyanıp, tevhid-i hakiki irfaniyetiyle gayriyet olan dünyayı terk etmezse, makam-ı insanın felah ve mutluluğundan mahrum olur. Böyle bir mümin rahatsız ve mutsuz olup, ağyar olan dünyası ona zindan olur. Bunu beyanla “Ey mümin kardeşim, seni gaflet uykusundan uyandıracak olan zikr-i daime mazhar olmaya bak. Gayriyet, masiva olan dünya sana zindandır, orası senin olman gereken makam değildir.” buyruluyor.

Yakıp varlık dağın şöyle merd ol kim
Gerdanı kan eyle irfan içinde

Hz. Resulullah’ın İbn-i Abbas’a “Vücudunu kayırma” demesi üzerine İbn-i Abbas “Ya Resulullah, vücudum kusur mudur?” dedi. Hz. Resulullah Efendimiz de “Vücud gibi günah olmaz.” buyurmuştur. Burada ifade edilen vücut, cehaletle var zannettiğimiz nispet varlığımızdır. Allahualem. İşte bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri “Gayriyet olan varlık dağını, aşk-ı ilahi mazhariyetiyle yakıp yok etme mertliğini göster de, gerdanı kan eyle, yani nispet vücut varlığını tevhid-i hakiki irfaniyetiyle fena et, kurban et.” diyor.

Benlik ile Hakk’a tuğyan eyleme
“La tüşriku” dedi Kur’an içinde

Kur’an-ı Kerim’de “va’büdullahe ve la tüşriku… / Allah’a ibadet edin. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın…” (Nisa, 36) buyrulmuştur. Hz. Peygamber Efendimiz ise “Şirk ikidir: Biri açık, diğeri gizlidir. Ben ümmetimin gizli şirkinden korkarım.” demiştir. İşte Hz. Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi biri açık, biri gizli olmak üzere iki türlü şirk vardır. Açık şirkin çaresi “Lailaheillallah Muhammeden Resulullah” demek olan kelime-i tevhittir. Her kim ki, kalb ile inanıp dil ile tevhidin kelimesini söylerse açık şirkten kurtulur; fakat gizli şirkten kurtulmaz. Gizli şirkten kurtulmanın çaresi ise, zikr-i daim uyanıklığı ve tevhid-i hakiki irfaniyetine ulaşmaktır. Ancak bu irfaniyet, kulu tevhidin hakikatine ulaştırır ve gizli şirkten kurtarır. Velhasıl mekteb-i irfanı bulup tevhid-i hakiki irfaniyetine mazhar olmayan kimse, cehaletle kendinin ve alem-i halkın nispet varlığı, benliği var zannederek gizli şirk işleyip, Kur’an’ın “şirk koşmayın” emrine uymamış ve tuğyan etmiş olur. Vesselam.

Mevla’yı ararsan zahirde ara
Göresin Anka’yı ol Kaf içinde

Büyüklerimiz Kaf dağının, dağların en yükseği olduğunu söylemişlerdir. Anka’nın ise Kaf dağına çıkabilen ve orada yaşayan bir kuş olduğunu haber vermişlerdir. Kaf dağı, mazhar-ı celal olup, Rabbin cemal yüzünü örten tüm nispet varlıklardır, yani cehaletle var olduğunu zannettiğimiz kendi varlığımız ve cümle alemin varlığıdır. Anka ise, bizim kendimizde ve alemin varlığında mevcut olan Rabbin cemal yüzüdür. Mevla dost demektir, Mevla cemal mazharı olup, Rabbin cemalinin açığa çıktığı mahaldir. Ki, zamanın İnsanı kamili’ni remzeder. Bu itibarla her zamanda mevcut ve var olan Mevla mazharı olan kamil’i bulunamaz zannetme, Mevla’yı zahirde yani cümle varlığın mevcudiyetinde ara bul. Çünkü ancak Mevla’yı bulmakla, Kaf celali olan cümle nispet varlıkta zahir olan cemal Anka’sı, yani Rabbin cemal yüzü gözükür. Demektir.

Balıklar ummanı arayıp gider
Nice görsün kendin umman içinde

Bir zaman balıklar toplanmış sohbet ederlerken derler: “Duyarız ki, deniz adında bir su ülkesi varmış, acaba bileniniz var mıdır, bu deniz denilen su ülkesi nerdedir ve ona nasıl gidilir?” İçlerinden biri “Bunu bilse bilse ancak büyük balık bilir, bir de ona soralım.” demiş ve büyük balığa gidip denizi sorduklarında: “Siz bana, denizin yani suyun olmadığı bir yer gösterin de ben de size o ülkeden bahsedeyim.” demiş.
İşte kendimizin ve cümle alemin varlığında mevcut olan Hakk’ın varlığı; denizin balıkları ihata edip, kuşatması gibi bizi kuşatmıştır. Bu itibarla “Sen de balıkların uzaklarda deniz araması gibi Hakk’ı mevhumda ve kendinden uzakta arama, mevcutta, kendi nefsinde arayıp da bul. Bu müşahedeye ulaşman için, balıkların büyük balığa gidip danışmaları gibi, sen de zamanın mürşid-i kamilini ara bul ki, onun irşadıyla sen, kendi nefsinde ve cümle alemde Hak’tan başka bir varlık olmadığını görürsün.” demektir Çünkü Kur’an’da ”…Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır…” (İsra, 60) “…O, nerede olursanız olun sizinle beraberdir…” (Hadid, 4) buyrulmuştur.

Hakikat güneşi doğmuş üstüne
Nice görsün şemsi sehab içinde

Şems güneş, sehab ise, bulut demektir. Güneşin aydınlığı açık havada olur. Bulutlu havada güneş aydınlatır mı? Aydınlatmaz. Çünkü bulut güneşe engel olur ve güneş mevcut olduğu halde görünmez. Hz. Peygamber Efendimiz “Rabbiniz apaçıktır. O’nu örtecek bir şey yoktur.” buyurmuştur. Bu itibarla “Cehalet ve zan bulutları olan kimse, kendi varlığında ve cümle alemde mevcut ve apaçık olan Rabbine nasıl kavuşup da Rabbini görsün? Görebilir mi? Göremez. Çünkü cehil ve zanlarından oluşan bulutlar, ona engel ve perde olur.” buyruluyor.

Gel ey Fehmi sen de Hakk’ı fehmeyle
Gör ne cevherler var vicdan içinde

Cenab-ı Hak, bir hadisi kudside “Ben yerlere göklere sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım.” buyurmuştur. Vicdan, gayriyetten, masivadan arınmış ve Cenab-ı Hakk’ın evi olmuş, içerisinde Allah’tan başka hiç bir şeyin olmadığı bir gönüldür / kalbtir. İşte böyle bir vicdanla mümin olan kul, her bir tecellide Cenab-ı Hakk’ı görür, bu yüzden bütün tecelliler ona cevher olur. Çünkü her tecellide Rabbin yüzü olan cemal ile zevklenir. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri, kendini muhatap ederek bizlere “Hakk’a arif ol ve öyle bir kemalat elde et ki, sen de ehl-i vicdan olup, her tecellide Rabbin cemaliyle müşerref olmanın ilahi zevkine mazhar ol.” diyor.



Behey arzu-yu dildare

Behey arzu-yu dildare
Hakk’a yalvar seherlerde
İçip hamra-yı peymane
Hakk’a yalvar seherlerde

Hz. Ali, arkadaşlarından olan Kümeyl’e teveccühle makamat-ı tevhid telkin ederken, Kumeyl “Biraz daha ya imam.” deyip daha makam ister. Hz. Ali telkin eder, sonra biraz daha ister. Hz. Ali yine telkin eder, biraz daha ister. Hz. Ali yine telkin eder ve Kümeyl’e “Mumunu söndür ya Kümeyl, güneş doğdu.” buyurur.
İşte tevhid güneşi, fena-yı tam olan tevhid-i zat mertebesinin keşfi irfaniyetine mazhar olmaktır. Bu güneşin sabahı, seheri ise, zikr-i daim ve tevhid-i ef’al mertebesi irfaniyetidir. Bu itibarla “Ey ilahi sevgiliye talip olan salik! Sana nasip oldu da aşk mertebelerinden bir kadeh şarap içtin ki, tevhid-i ef’al telkinine mazhar oldun. Uyanık ol, seherde yapılan dua daha makbuldür, reddedilmez. Gayretin ve yakarışın, tevhid mertebelerinin keşfi irfaniyetine ulaşmak olsun.” demektir.

Be hey Leyla’ya divane
Değildir böyle merdane
Yanıp aşka ol pervane
Hakk’a yalvar seherlerde

Pervane ateşin ışığına, kendini cesaretle ve fütursuzca atan kelebek vb.dir. Bu itibarla “Ey Leyla’ya, yani ilahi sevgiliye aşık olan kimse, bu yolun merdi, ilahi aşkla pervane gibi cesur ve fütursuz olanlardır.” buyruluyor.
Seherlerde ‘sel sebil’ iç sen
İkincide ‘rahik’ iç sen
Üçüncüde ‘tesnim’ iç sen
Hakk’a yalvar seherlerde

Sel sebil, rahik, tesnim... Bu üç şey cennet nimet ve içeceklerindendir ve ehl-i cennet bunlarla gıdalanıp zevklenir. “Seherdeki duan ve yakarışın, bu imtihan aleminde daim zikirle irfan cennetine dahil olup, sel sebil olan cennet-ül ef’al, rahik olan cennet-ül sıfat, tesnim olan cennet-ül zat, ilahi zevkine ulaşmak olsun.” buyruluyor.


Seherin vaktidir bu hem
Seherin sohbetidir hem
Seherin zevkidir bu hem
Hakk’a yalvar seherlerde
Seher vakti, karanlığın uzaklaşıp, aydınlığın açığa çıkıp da güneşin doğmaya başladığı vakittir. Mana yönüyle ise seher vakti, cehalet karanlığının bitmekte olduğu zamandır. Bu vakitte zikr-i daimle uykudan uyanan salik, tevhit güneşinin doğuşuna ve aydınlığına şahit olur. İşte bunu ifade ederek “Hakk’a bu seher vaktinde yalvar ki, makamat-ı tevhid irfaniyet ve aydınlığına kavuş.” buyruluyor.  Seher sohbeti, tevhid-i hakiki marifetiyle yapılan sohbetdir. Seher zevki ise, zikr-i daim ve tevhid mertebelerinin müşahedesinden hasıl olan zevk-i ilahidir ki, sohbetin tevhid sohbeti olsun, zevkin de zevk-i ilahi olsun, demektir.

Seherde uykudan kalk sen
Salat-ı subhu kıl hem sen
Ki ‘fail Hak olur’ bil hem
Hakk’a yalvar seherlerde

Bazı büyükler “1. Vakit Namazı, 2. Daim namaz, 3. Vusta Namazı olmak itibariyle namaz üçtür.” demişlerdir. Vakit namazı, günde beş defa unsur bedenle yapılan ibadet olması itibariyle bir ameldir, fiildir. Daim namaz ise, tevhid-i hakiki müşahedesinden hasıl olan irfaniyettir. Vusta namazı ise fenafillah ve bekabillah marifet ve kemalatını cem eden keyfiyet ve zevktir.
Bu beyitte ifade edilen “salatı subhtan” maksat sabah namazıdır ki, vakit ve bedenle yapılan fiili bir ibadettir. Hasan Fehmi Hazretleri “Seherde kalk, sabah namazını kıl. Fakat kıldığın namazda ve her fiilde failin Allah olduğuna arif ol.” Diyor. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de “…sizi de, amellerinizi de halk eden Allah’tır” (Saffat, 96) buyrulmuştur. Her fiilin failinin Allah olduğu, ancak zikr-i daim uyanıklığı ile tevhid-i ef’al makamının keşfi irfaniyetiyle anlaşılır.
Seherde terk et eşgali
Yanıp derdile et ahı
Çü gördün zülf-i Leyla’yı
Hakk’a yalvar seherlerde

Sen Leyla olan ilahi sevgilinin tecelli-yi ef’al olan zülfünü müşahede ettiysen, kendinin ve başkalarının nispet işlerinin, fiillerinin olmadığına arif ol. Gayretin, derdin ve yakarışın, ef’al-i ibadiyi, ef’ali ilahide ifna etmek olsun.

Gel ey derd-i biçare
Sakın aldanma ağyare
Konuş benimle ey yare
Hakk’a yalvar seherlerde
Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri “Arif olanı yine arif olan anlar.” buyuruyor. Tevhidin hakikatine ait olan dert ve müşküller, ağyarla çözülmez. Çünkü ağyar, kendini Hakk’ın gayrısı olduğunu zanneder. Ağyar hangi ilmin alimi olursa olsun, bu anlayışıyla, ehl-i tevhidin dert ve müşkülüne çare olamaz. Çare ancak kendinde ve cümle tecellide Hakk’a arif olanlardadır.
Bazı büyükler “Bir velinin kabri ziyaret edildiğinde yapılacak olan en faydalı dua “Allah’ım, ziyaret edilen bu veli kulun, yaşamış olduğu zamanda, nasıl ki irfaniyet ve kemalatıyla etrafını aydınlatmışsa; bugün böyle mevcut olup da yaşayan veli, arif kullarınla beni yar ve arkadaş et.” Duasıdır, demişlerdir. İşte zamanının mürşid-i kamili olan Fehmi Efendi Hazretleri “Ey derdine hiç bir kimsede çare bulamayan Allah dertlisi! Ağyara sakın aldanma, gel benimle konuş sohbet edelim, arkadaş olalım ki, senin derd ve müşküllerine çare olayım.” diyor. Çünkü derd-i ilahinin devası, ancak ve ancak mürşid-i kamilin irşadıdır.

Nice evliyalar geldi
Seherin subhunu kıldı
Bize remzin beyan etti
Hakk’a yalvar seherlerde

Kur’an-ı Kerim’de “Biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve yüce Kur’an’ı verdik” (Hicr, 87) buyrulmuştur. Bu tekrarlanan yedi ayet, meslek-i Resulde telkin edilen yedi tevhid mertebesidir. Cümle peygamberlerde ve evliyalarda bu yedi mertebenin keşf-i kemalatı tekrarlanmıştır ve halen insan-ı kamil olan velilerde tekrarlanmaktadır. Her zamanın evliyası, bu tekrarlanan yedi makamla refiüd derecad olan makam-ı insanı bulmuş ve insan-ı kamil olmuşlardır. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri “Tevhid mertebeleriyle mücehhez olan nice evliyalar bu aleme geldiler ve sabah namazını vaktinde unsur bedenle kıldılar, hem de sabah namazının hakikat ve hikmetini açıklayıp, Hak taliplerini, aşıklarını irşad ettiler.  Biz de bu irşaddan nasiplendik.” buyuruyor.

Gel ey sen Talibi daim
Huzur-ı Hakk’a dur daim
Olasın dost ile kaim
Hakk’a yalvar seherlerde

Huzur-u Hak'ta daim durmak, daim namaz demektir.  “Onlar namazlarında daimdirler.” (Mearic, 23) ayetinin hakikati bunu beyan eder. Daim namaz, vakit namazı gibi bedenle yapılan fiili bir ibadet olmayıp, makamat-ı tevhid müşahedesiyle kulun gayriyetten kurtulup, her daim Hak’la beraber olma irfaniyetidir. Bunu beyanla Yunus Emre Hazretleri:

Aşk oldu imam bize gönül cemaat
Kıblemiz dost yüzüdür daimdir salat

 diyor. İşte Arifibillah Hasan Fehmi Hazretleri, kendini muhatap ederek bizlere “Ey Talibi! Yani ey Hakk’a talip olan kul; talep ve yakarışın, daim namazla, kendinde ve cümle varlıkta mevcut ve zahir olan Hakk’a vuslat edip, daima Hak’la olmak olsun.” diyor.
Allah, her şeyi en iyi bilendir.

Sen bir aşıksın ma’şukun nerde

Sen bir aşıksın ma’şukun nerde
Haber almışsın uzak bir yerde
Sil gözünü gör ma’budun nerde
Abid olur mu ma’buda perde

Halk-ı alemin, ilm-i zahirle olan Allah bilgisi şöyledir: Allah cümle alemi ve bizi yarattı, Hakk’ın yaratmış olduğu her şey mevcut ve meydandadır. Fakat Hakk’ın kendisi ise mevhumdur, görünmez. İşte Allah bilgisi ve anlayışı böyle olduğundan ehl-i zahir, kendini ve cümle alemi Hakk’ın gayrı zanneder. Bu itibarla, Fehmi Efendi Hazretleri:
 “Ey ilm-i zahirle kendisini Hakk’a aşık zanneden kimse! Nerede ilahi sevgilin? Nerede sevip de kendinden uzak ve mevhum zannettiğin maşukun? Bu hal ve anlayışınla maşukun olan ilahi sevgili sana uzaktır. Eğer gözün bu anlayışla bakarsa, ibadet ettiğin ilahi sevgiliyi kendinden ayrı zannettiğin için, onu göremezsin. Gözünü sil, yani bu anlayıştan terakki ederek bu halini terk et, kendi nefsinde ve her yerde mevcut olan mabut, ilahi sevgili, hiç kula perde olur mu?’ diyor. Çünkü Kur’an’da “…Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır…” (İsra, 60) buyrulur.

Şirk sekri sende tuğyan eylemiş
Yol bulamazsın zevk-i tevhide
Soyun dal sen de bahr-ı muhite
Cevher bulunmaz her bir nehirde

Hz. Peygamber Efendimiz “Şirk ikidir: Biri şirk-i celi / açık şirk, diğeri şirk-i hafi / gizli şirktir. Ben ümmetimin gizli şirkinden korkarım.” buyurmuştur.
Şirk; ortakçılık, ortak olmak demektir. Açık şirk ehli şunlardır: Kelime-i tevhid olan “Lailaheillallah Muhammeden Resulullah / Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.” Demeyip, böyle iman etmeyenlerdir. Bugünkü şirk-i celi / açık şirk müşrikleri, Cenab-ı Hakk’ı tanımayan ateistler, Hıristiyanlar, Yahudiler vb.dir. Açık şirkten kurtulmanın çaresi iman ederek “Eşhedü enlailaheillallah ve eşhedüenne Muhammeden abduhu ve resuluhu” deyip, kelime-i şahadet getirerek Müslüman olmaktır. Gizli şirk ehli ise, Müslüman olduğu halde imanı gereği, dili ile kelime-yi tevhidi, yani “Lailaheillallah Muhammeden Resulullah” der. Fakat cehalet ve zanla, kendinde ve cümle eşyada mevcut olan Hakk’ın varlığına bilmeden ortak olur ve gizli şirk işler. Gizli şirkten kurtulmanın çaresi ise, kulun kendi nefsinde ve afakında mevcut olan Rabbine vuslatıdır. Bu da ancak daim zikir ve tevhidin hakikati olan makamat-ı tevhid müşahedesi ve zevkiyle mümkündür.
 Bahr-ı muhit, her şeyi ihata edip kuşatan uçsuz bucaksız büyük deniz demektir ki, mürşid-i kamili remzeder. Çünkü kamilin kemalatı, her şey denilen cümle tecellileri ihata ettiğinden bahr-i muhittir. Bu itibarla ‘Ey gizli şirk ehli olan kişi, sen gizli şirkin çaresi olan tevhid-i hakiki marifetini kendi kendine tahsil edemezsin. Mürşid-i kamili bulup, onun irşadı olan zikr-i daim ve makamat-ı tevhid irfaniyetine ulaş ki, ancak o zaman Rabbine vuslat zevkine mazhar olursun.’ buyruluyor.
‘Her bir nehirde cevher bulunmaz’ demek ise; her ilmin alimi, nehrin etrafını belli bir sınırla faydalandırdığı gibi, alim de ihtisas sınırı dahilinde etrafına faydalı olur, fakat her alim, tevhid-i hakiki cevherine arif olmaz. Çünkü mücevher, nehir derinliği ve sınırlarında olmayıp denizden çıkarıldığı gibi, tevhid-i hakiki cevheri de her alimde olmaz, ancak bahr-i muhit olan mürşid-i kamilde bulunur, demektir.

Bülbül zevk almaz altın kafeste
Nice durursun sen bu zulmette
Uçur şad eyle murg-ı ruhunu
Seyran eylesin enfus afakta

Mürşid-i kamil Hasan Fehmi Hazretleri ‘Bülbülün bulunduğu kafes onun gerçek vatanı olmadığı için, bülbülün kafesi altından bile olsa zulmet ve zindandır.’ diyor. Bu itibarla bir kimse, hangi rütbede ve mevkide olursa olsun, kendi suret ve nefsinde mevcut olan Hakk’ın varlığından ayrı ise, o kimsenin benliği / sureti, ona kafes ve zindan olup, o kimsenin zulmeti olur. Nasıl ki bülbülün kurtuluşu, felah ve mutluluğu kafesini terk edip asli vatanına uçup kavuşmasıysa, Fehmi Efendi Hazretleri ‘Senin varlığın da kendine nispetle sana zulmet olup, senin eziyet ve huzursuzluğundur. Senin huzurun, felah ve kurtuluşun, cehaletle kendinin zannettiğin cümle nispet varlık kafesini ifna edip, ulviyete uçup yükselmendedir, yani asli vatanın olan, kendinde ve cümle varlıktaki Rabbine yükselip kavuşmandadır.’ diyor. Çünkü kulun en yüce mutluluğu ve hürriyeti, enfus ve afakta Rabbine vuslat edip onu seyretmesidir. Allahualem.

Aşık olanlar irfan buldular
Zevke erdiler aklın ardında
Mecnun olmadan Leyla bulunmaz
Akıl kalır mı dar-ı mahbubda

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri “Akl-ı maaş, akl-ı mead ve akl-ı kül / kamil olmak üzere, akıl üçtür.” diyor. Akl-ı maaş; dünya maişetiyle ilgili olan akıldır. Yani ticaret, sanatkarlık, ziraat, idarecilik gibi beşeri işlere taalluk eden akıldır. Akl-ı mead, uhrevi akıldır ki, akl-ı mead olan kişi, bir iş yapacağı zaman ahireti gözeterek, haram ve helale dikkat ederek yapar. Akl-ı kül / kamil ise; Rabbinden gayrı görmez, Rabbine vasıl olan akıldır. Akl-ı kül olan, daima Rabbiyle beraber olup ondan ayrılmaz, vesselam. Mecnun, aşk-ı ilahinin sembolü olan aşıktır. Leyla ise, ilahi aşkın maşuku olan ilahi sevgilidir. ‘Her kim ki, aşk-ı ilahiye mazhar olursa, o kimse tevhid-i hakiki keşfi irfaniyetiyle ilahi sevgiliye vuslat zevkine erer. Bu itibarla akl-ı maaş ve akl-ı meadla Leyla, yani ilahi sevgili bulunmaz’ buyruluyor. Demek ki Leyla’yı, illaki aşk-ı ilahi mazhariyetiyle Mecnun olup, akl-ı küle ulaşanlar bulup, ona kavuşur.

Mürüvvet ettin beni bu derde
Her kim koyduysa olsun cennette
Mecnun’a bir şey sual olunmaz
Yazmadı kalem levh-i mahfuzda

Mecnun, bir gün oturmuş yazı yazıyor. Demişler ki ‘Ne yazıyorsun ey Mecnun?’ ‘Leyla yazıyorum.’ demiş. Deftere bakıyorlar hep Leyla... Leyla... yazmış. Demişler ki, böyle yazı mı olur, yazı dediğin bir şeylerden bahseder. Mecnun cevaben: ‘Ben Leyla'dan başka yazılmaya layık bir şey görmüyorum.’ demiş. Bu itibarla, “Mecnuna bir şey sual olunmaz”.Demek, aşığın aşkı anlatılamayıp, ancak aşık olunmakla bilinir demektir. Bunu beyanla Hz. Mevlana: kendisine aşkı soranlara “Ben olda bil” buyurmuştur. 
Levh-i mahfuz, muhafazalı levha demektir. Levh-i mahfuz, kulun ilahi marifete mazhar olmuş gönlüdür. Ki her kim Allah aşkıyla ilahi marifete mazhar olursa, o kul gönlündeki her tecellide ilahi sevgiliden, yani Rabbinden gayrı görmeyip, her daim cümle tacellide Rabbiyle vuslatta olmasıdır. Kalem ise, kendisinde mevcut olan mürekkebi, kelimelerle isimlerle açığa çıkarır.Mana yönüyle kalem, kulun kesretle meşgul olmak hali olup, bu hal üzere olanın nazarında hep esma, suret ve halk vardır. Çünkü kalemle yazmak isim ve kelimeleri açıkladığından kesret icap eder. Levhi mahfuz ise kulun gönlündeki cümle tecellide Allah’la vahdet hali olduğundan; kalem levhi mahfuzda yazmaz. Yani nazarında halk ve suret kesreti olan kulun marifeti, levhi mahfuz kemalatına ulaşamaz demektir. İşte aşığı bu keyfiyet ve zevke ulaştırıp terakki ettiren Allah derdidir ki, derd-i ilahi her kimde varsa, ancak o dertli bu menzilleri  bulur ve ilahi marifete mazhar olur. Vesselam.
Allah derdi; adı, unvanı ve makamı ne olursa olsun ağyar dertlilerinde,yani hak’tan başka şeyle dertlenende asla bulunmaz ve böyle kimselerden elde edilmez. Derd-i ilahi, ancak Allah aşıklarından ve dertlilerinde bulunur ve ancak onlardan elde edilir. İşte bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri “Beni derd-i ilahiyle kim dertlendirdiyse, Allah ona iyiliklerde ve ihsanda bulunup, cennetini ihsan etsin diyor.

Cemal-i yare bakarken Fehmi
Tevhid hançerin duymadı canda

Hz. Yusuf’u satın alan melikin karısı Zeliha'yı arkadaşları, bir asilzade köleye nasıl aşık olur, diye kınadılar. Bunun üzerine Zeliha onları evine davet edip, ellerine bıçak verip meyve ikram etti ve Yusuf’u çağırdı. Onlar da Yusuf ’un güzelliğini görünce mest oldular ve ellerindeki bıçaklarla ellerini kestiler de hiç farkına varmadılar.
Yusuf Suresi’nin (30-31.) ayetlerinde bahsedilen ve özetleyerek anlattığımız bu hadiseyi, Hasan Fehmi Hazretleri, bugünkü muradı üzere tevil ederek “Hakk’ın cemal tecellisinin müşahedesinden hasıl olan sarhoşluk zevkine mazhar oldum. Cehalet ve zanlardan oluşan nispet varlığımı tevhid-i hakiki irfaniyet hançeriyle kesip, Hakk’a vuslata erdim.” diyor ve devamla “Tevhid-i hakiki hançeriyle nispet varlığımın fena olup kesilmesi, zahiren bıçakla bir azamın kesilmesi gibi bana acı vermedi.” diyor. Çünkü tevhid-i hakiki irfaniyetiyle Rabbin cemalini gören kul, zevkullaha mazhar olur ki; bir kul için bundan daha ala bir zevk, asla olmaz. Allahualem.

Gezme avare bakma ağyare

Gezme avare bakma ağyare
Bul derde çare aşk ateşinde
Bakma sol sağa olma sen karga
Ver zevk dimağa aşk ateşinde

Ey Allah’ın kulu! Başı boş dolaşıp Allah’tan başka şeylerle meşgul olma, senin yaradılışının bir amacı var ki; Allah seni Hakk’a yönelip Hakk’a kavuşasın diye yaratmıştır. Çünkü Kur’an’da “Biz gökleri, yeri ve bunların arasındakileri eğlenmek için yaratmadık. İkisini de sadece Hakk’ı göstermek üzere yarattık.” (Duhan, 38-39) buyrulur. Kudsi hadiste ise, Cenab-ı Hak “…bilinmekliğimi muhabbet ettim; halkı yarattım.” Diyor. O halde sen ilahi aşka mensup ol, Hak’tan gayrisine bakma. Nasıl ki bülbülün her anı, hep gül ile meşguliyet ise, sen de öyle ol ve hep meşguliyetin ilahi sevgili olsun. Karganın meşguliyeti ise, hep leştir. Karga leşi sever ve hep leşin peşinde yaşar. Hz. Peygamber Efendimiz “Dünya leştir…” buyurmuştur. Dünya, kulu Hak’tan ayıran her şeydir, yani gayriyettir. İşte sen karga gibi leşe tamah edip, dünya olan ağyarla meşgul olma. Hak aşkıyla, yaratılış amacın olan Rabbini bulup, Rabbine kavuşmaya bak. Nasıl ki miraca giderken “Peygamberin gözü bir tarafa kaymadı, sağa ve sola bakmadı.” (Necm, 17) ise, sen de sağa sola yani Hak’tan başkasına bakmayıp aşk-ı ilahiyle zevkullaha ulaş, demektir.

Bul işin fendin bilesin kendin
Gör ol hu bendin aşk ateşinde
Bakma uzağa düşme tuzağa
Dal gülşen bağa aşk ateşinde

Hu, Cenab-ı Hakk’ın gayb-i mutlak ismidir. Hu bendi ise, fenafillah müşahedesidir ki, salik tevhid mertebelerinden tevhid-i zat keşfi irfaniyetiyle ancak Hu bendine ulaşır. Hz. Peygamber Efendimiz “Kim kendini bildi o rabbini bildi.” Buyurmuştur. Bir kimse, ancak zikr-i daim uyanıklığı ve tevhid makamlarının irfaniyetiyle, kendini bilebilir ve Rabbine arif olur. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri “Sen öyle bir fend, marifet elde et ki, kendini bilip de Rabbine arif olanlardan ol.” diyor ve devamla “Bu marifeti de uzakta arama, yani böyle veli kullar eskiden varmış, şimdi bu zamanda olmaz gibi zan ve anlayışla hareket etme, aldanırsın. Sen her zamanda mevcut olan, ehl-i aşkın meclisini bulup, oraya dahil ol, bu marifet orada bulunur. Çünkü orası gül bahçesidir, orada Ruh-u Muhammed (sav) zahir olur.” diyor.

Sanma sen gayrı Hak senden ayrı
Bul bu esrarı aşk ateşinde
Aşıksan candan korkma sen nardan
Yan çık evhamdan aşk ateşinde

Kur’an-ı Kerim’de “O, nerede olursanız olun sizinle beraberdir...” (Hadid, 4) ve “Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır…” (İsra, 60) buyrulur.
Bu itibarla “Hak seninledir, Hakk’ı senden ayrı zannetme, bu sırra arif ol.” Buyruluyor. “Kulu Hak’tan ayıran cehaletidir. Cehalet ise, ilim olmayıp hayal, vehim ve zandır. İşte bunlar seni Hak’tan ayıran perdedir. Sen sadakatle ilahi aşkın aşığı ol, ancak o zaman cehalet, vehim ve zanlardan sıyrılıp kurtulursun. İlahi aşk ateşinden korkma, çünkü ilahi aşkın ateşi cümle gayriyeti yakıp, seni gayriyetten kurtarır ve yaratılışının yüce gayesine ulaştırır.” Demektir.

İstersen yari kaldır hicabı
Seyret cananı aşk ateşinde
Oku akaid, anla fevaid
Bul sen hakayık aşk ateşinde

Yaradılışının yüce maksadına ermek, yani ilahi sevgiliye kavuşmak istiyorsan, sevgiliyle aranızdaki cehalet perdesini ilahi aşk ile yok edip kaldır. O zaman ilahi sevgiliyi görüp seyredersin ve ona kavuşursun, buyruluyor.
Dinimizin buyrukları dört ana esas üzeredir: 1. İman (Akaid) 2. İbadet, 3. Ahlak, 4. Muamelattır. Ehl-i aşk ve ehl-i kemalin ibadette, ahlakta ve muamelatta, ehl-i şeriatla arasında hiç bir farkı olmaz. Çünkü ehl-i aşk, şeriat ahkamına ve toplumun genel kabulü olan örfe, herkes gibi riayet eder. Ehl-i aşkın ahkama tabi olan halkla arasındaki fark, iman ve itikat yönündendir. Îman, akaid olarak da isimlendirilir ki, iman üç kısımdır: 1. Taklidi iman, 2. İstidlali (delilli) iman, 3. Hakiki iman. Taklit iman, avamın imanı olup, imanın en düşük derecesidir.
Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri “İmanı taklit olan kimse, imanı uğruna başını verirse o iman ancak o zaman fayda verir.” buyuruyor. İman-ı istidlal ise, tarikatçıların ve ulema-i zahirin imanıdır ki, bunlar  eseri sahibine delil ederler, yani yaratılmışı yaratıcıya delil yaparak iman ederler. Îman-ı hakiki ise, ilahi aşka mensup olanların ve insan-ı kamilin imanıdır. Ehl-i aşk olan kamilin irfaniyeti, iman-ı hakikidir. Îman-ı hakiki ise, kulun Rabbini kendinde, cümle varlık ve eşyanın mevcudiyetinde bulup, Rabbine kavuşmasıdır. İşte bu Îman-ı hakikiye ,ancak makamat-ı tevhid keşfi irfaniyetiyle ulaşılır. Bunu beyanla Arifibillah Hasan Fehmi Hazretleri “Akaid oku, yani tevhid-i hakiki keşfi irfaniyetiyle iman-ı hakikiye ulaş ve Cenab-ı Hakk’ı bulup ona vasıl ol.” diyor.

Fehmi kıy cana gir bu meydana
Yan ol pervane aşk ateşinde

Pervane, kendini cesaretle, fütursuzca ateşin ışığına atan kelebektir. Fehmi Efendi Hazretleri, kendini muhatap ederek bizlere “Sen de pervane gibi cesur olup fütursuzca, gir bu aşk meydanı olan ehl-i kemal ve ehl-i aşkın meclisine, onlara karış. Cehaletle var zannettiğin kendi nispet varlığını, ilahi aşk ateşiyle yakarak ifna edip fenafillah kemalat ve irfaniyetine mazhar ol.” buyuruyor.