23 Temmuz 2011 Cumartesi

Mürşidim Ali Rahmi bildirdi beni bana

Mürşidim Ali Rahmi bildirdi beni bana             
Ol irşad-ı manevi bildirdi beni bana

Kur’an’da “Kendi nefsini bilmeyenlerden başka artık kim İbrahim’in din ve milletinden yüz çevirir…” (Bakara, 130) buyrulmuştur. Demek ki kendini bilenler, ancak İbrahim milleti olan ehl-i tevhiddir. Hz. Peygamber Efendimiz “Kim nefsini / kendini bilirse o Rabbini bilir.” diyor. Bir kimsenin Rabbini tanıması, ancak kendini tanımasıyla mümkündür. Niyazi Mısri Hazretleri “Sen seni bilmektir pire ülfetten garaz” buyurarak, mürşide gitmekten gayenin, kendimizi bilmek olduğunu bize açıkça beyan etmektedir.
Salikin, mürşid-i kamile intisap etmesinin yegane doğru amacı, kendini bilmek ve Rabbine arif olmaktır. Mürşid-i kamilin yegane doğru irşadı ise, her şeyin ve salikin asli cevheri olan Rabbi ile saliki buluşturmaktır. Yani salikin kendinde mevcut olan Rabbiyle vuslatının irşadıdır. Salik bu amaçla mürşid-i kamilin telkin ve irşadına sadakatle riayet ederse, o salik, nefsini/kendini bilir ve asli cevheri olan Rabbine arif olarak vuslat eder. Bu itibarla Fehmi Efendi Hazretleri, mürşidi olan Ali Rahmi Efendi Hazretlerinin irşadına mazhar olduğundan ‘Ol irşad-ı manevi beni bana bildirdi.’ diyor.


Aşktır bana bidayet yokluk oldu nihayet
Erdi Hak’tan inayet bildirdi beni bana

Allah’ın inayeti ve yardımıyla aşk-ı ilahiye mazhar oldum ve bu mazhariyetle nispet varlığımın yokluğuna yani fena-yı tama ulaştım.

Sermayemdir yokluğum Hak varlığıdır karım
Gönlümdeki mihmanım bildirdi beni bana

Hz. Resulullah Efendimiz, miraçta Cenab-ı Hak ile buluştuğunda, Cenab-ı Hakk’ın “Bana ne hediye getirdin?” diye sormasına “Ya Rabbi, senin hazinelerinde olmayan, yokluğumla geldim.” dedi. Bu hediyeye Cenab-ı Hak çok memnun oldu ve hudutsuz bir şekilde ikramda bulunup, kendi varlığıyla tecelli edip, Resulullah Efendimizi şereflendirdi. 
Fehmi Efendi Hazretleri “Yokluk benim yegane sermayemdir. Fakat bu yokluk sermayesiyle Hakk’a kavuşmak, benim kazanç ve karımdır. Gönlümdeki ilahi sevgili, tecellisiyle bildirdi beni bana.” buyuruyor. Çünkü hadis-i kudside Cenab-ı Hak “Ey kulum sen yok olmadıkça bana kavuşamazsın, ben tecelli etmedikçe sen yok olamazsın.” diyor. 

Terk edince varlığım gitti gönül darlığım
Zevk ile irfanlığım bildirdi beni bana

Bir kul, kendinde ve cümle varlıkta, eşyada mevcut olan Rabbinden ayrı kaldığı nispette gönül darlığı devam eder, mutlu ve rahat olamaz. Çünkü kul, makam-ı insana ulaşıp insan-ı kamil olmadıkça felah bulup hür olamaz ve cehaletle kendine ve cümle eşyaya varlık nispet zannından kurtulamaz. Kul, ne zaman kendisini Rabbinden ayıran nispet varlıkları terk ederse, onun rahatsızlığı, gönül darlığı biter ve gönlü gayriyetten arınmış olarak Hakk’ın otağı evi olur. Çünkü hadis-i kudside “Ben yerlere ve göklere sığmam, ancak mümin kulumun kalbine sığarım.” buyrulmuştur. Bu itibarla Fehmi Efendi Hazretleri “Nispet varlığımı terk etmekle, kalbimdeki darlık gitti ve Rabbimle vuslatta olmanın zevk ve irfaniyeti bildirdi beni bana.” diyor.

Oldum tevhide davet hemen ettim icabet
Ol sıdk ile şahadet bildirdi beni bana

Hz. Peygamber Efendimiz “Ben ümmetimin şirk-i celisinden / açık şirkinden değil, şirk-i hafisinden / gizli şirkinden korkarım.” Diyor. Şirkin çaresi tevhiddir. Şirk iki olduğu gibi, tevhid de ikidir: Biri tevhid-i şer’i, yani şeriatın tevhididir; bu genel tevhid olup, kelime-yi tevhidi dil ile ikrar edip, kalb ile tasdik etmektir. Ki, cümle Müslümanların tevhididir. Diğeri ise, tevhid-i hakiki olan özel tevhiddir. Şeriat tevhidine davet, müezzinler tarafından yapılır ki, bu davete icabet, kulu şirk-i celiden, yani açık şirkten kurtarır.
Tevhid-i hakikinin davetçileri ise, mürşid-i kamildir. Hangi kul, kamil mürşidin davetine icabet eder de salik olursa, mürşid-i kamilin telkin ve irşadına mazhar olur ve şirk-i hafiden, yani gizli şirkten kurtulur. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri: “Mürşid-i Kamili buldum, ona intisap ettim ve makamat-ı tevhid telkinine ve irşadına mazhar oldum. Telkine sadakat gösterdim ve makamat-ı tevhidin müşahedesiyle hasıl olan irfaniyet ve kemalat, beni gizli şirkten kurtarıp, beni bana bildirdi.” buyuruyor .
Neylem ben bu dünyayı hem istemem ukbayı
Buldu gönül Mevla’yı bildirdi beni bana

Bu beyitlerde ifade edilen dünya, bu tabiat aleminde nefsimize hoş gelen ve bizi Hak’tan ayıran beşeri lezzetlerdir. Ukba ise, alem-i ahiret ve ahiretteki amel cenneti nimetleridir. Gerek dünya gerek ahiret nimeti Hakk’a varmaya, kavuşmaya engeldir. Hz. Peygamber Efendimiz “Dünya ehline ahiret haram, ahiret ehline dünya haram; hakikat ehline ise, ikisi de haram.” buyurmuştur. Çünkü ehl-i dünya, bir iş yaparken sadece kar ve beşeri menfaat gözetir. Ahireti düşünmeyip, bu iş haram mıdır helal midir bakmaz. Onun için ahiret ona haram olur. Ehl-i ukba ise, bir iş yaparken ahireti gözetir, harama ve helale dikkat eder. Haramı işlemez, helal olanı yapar. Bütün bunları yaparken nefsini cehennemden koruyup, amel cennetinin nimetlerine kavuşup, o nimetlerle nefsini lezzetlendirmek için yapar. Böylece ehl-i dünya gibi hareket etmediğinden, ehl-i dünyanın hali ona haram olmuş olur.
Hakikat yani ehl-i tevhid-i hakiki arifleri ise, haram ve helale dikkat eder, harama asla yanaşmayıp, helal olana muhakkak tabi olur. Ahkamın ve Kur’an’ın emirlerini ne eksik ne de fazla, tam olarak yapar. Bunları yaparken asla ehl-i dünya ve ehl-i ukba gibi nefsini dünya ve amel cennetlerinin nimetleriyle lezzetlendirmek için yapmaz. Emr-i ilahi olduğu için Allah’ın emir ve yasaklarına, Resulullah Efendimizin ahlak ve tabiatı olduğu için sünnete riayet eder. Çünkü ehl-i tevhid-i hakiki; bu alemde zikr-i daim ve makamat-ı tevhid keşfi irfaniyetiyle Hakk’a vuslat etmiş olup, onların gönüllerinde Hak’tan başka hiç bir şey kalmamıştır. Onlar her an cennet’ül irfanda ilahi sevgiliyle vuslatta olmanın zevkiyle yaşadıklarından, gerek dünya gerekse ahiret zevki için kulluk yapmazlar. Bu itibarla tevhid-i hakiki ehline, dünya ve ukba ehli gibi kulluk yapmak haram olur.
Fehmi Efendi Hazretleri, bu manaya işaretle: “Neyleyim ben bu dünyayı da ukbayı da, çünkü benim gönlümde Hak’tan başka bir şey olmayıp, gönlüm Mevla’yı, yani dost olan Allah’ı buldu!” diyor.

Fehmi buldu vahdeti ol dost ile halveti
Nur Muhammed himmeti bildirdi beni bana

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri, meslek-i Resul-ü Melamiyyenin tarifini, telkinini bizzat Hz. Peygamber Efendimizden görmüştür. Meslek-i Resul-ü Melamiye mürşid-i kamilinin telkin ve irşadı; Hazreti Pir Efendimizin şahsında tasnif ve tarif edilen marifetin aynıdır. Herkes kulluğunu kemale ulaştırmak için bu marifete muhtaçtır. Çünkü hiç kimse meslek-i Resul irşadı olan zikr-i daim ve makamat-ı tevhid irfaniyetine ulaşmadan Rabbine vuslat edemez, makam-ı insanı bulup insan-ı kamil olamaz. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri “Kendimi bilmem, vahdeti-Bir’i bulmam ve dostum olan Rabbime kavuşmam, Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretlerinin şahsında zahir olmuş olan Meslek-i Resul irşadı mazhariyetiyle olmuştur. Bu itibarla beni bana bildiren Hz. Pir’in irşadı, himmetidir.” diyor.
Allah, cümlemizi Hz. Pir’in himmetine mazhar kılsın.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Ey dilara, bağ-ı lütfun verdi neş’e canıma

Ey dilara, bağ-ı lütfun verdi neş’e canıma             
Tal’at-ı nurun hayat bahşeyledi dilhaneme

Hz. Yusuf (as) Mısır melikine köle olarak satıldı. Hz. Yusuf beşer olarak yaratılmışların en güzelidir. Melikin karısı Zeliha, Yusuf’a aşık oldu, bunu bütün halk duydu ve Zeliha’yı tenkit ettiler kınadılar. Nasıl olur da bir sahip kölesine aşık olur, diye dedikodu ürettiler. Zeliha dedikoduları duydu ve onlara ‘Siz dedikodu üretiyorsunuz lakin Yusuf’umun güzelliğinden haberiniz yok, onu hiç görmediniz. Haydi benim davetlimsiniz, buyrun misafirim olun da size Yusuf’u göstereyim.’ Dedi. Sonra onlar da geldiler ve Zeliha onları güzelce ağırladı ve meyve ikram etti ve Hz. Yusuf’a seslenip çağırdı. Hz. Yusuf geldiğinde orada yabancıları görünce hemen geri gitti. İşte o anda Hz. Yusuf’u görenler onun güzelliğinin verdiği şevkle kendinden geçtiler ve meyve yerine hep ellerini kestiler de ellerini kestiklerinin farkına varmadılar. Bir müddet sonra kendilerine geldiklerinde baktılar ki hep elleri kan revan içinde kalmış. O zaman Zeliha onlara “Siz Yusuf’umu bir an gördünüz ve bakın ne hale geldiniz, ya ben hep Yusuf’la beraberim, ben ne yapayım? Onun güzelliği karşısında nasıl dayanırım, Yusuf’un güzelliğine aşık olmamak mümkün mü?” dedi. İşte Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de hikayelerin en güzeli olarak vasıflandırdığı Zeliha’nın Yusuf’a olan aşkı özetle böyledir. Hakikatte ise Hz. Yusuf, ruh güzelliğini remzeder.
Ruh güzelliği vahdet zevkidir, yani cümle tecellide vahdetten ayrılmayıp Hakk’ın zuhurunda vahdetle neşelenmek ve zevklenmektir. Bu itibarla böyle bir ruh güzelliğine mazhar olup, cümle tecellide vahdet müşahedesiyle zevklenen Fehmi Efendi Hazretleri: “Ey gönlümü alan sevgili, ey yüzü aydın, ey hidayet zuhurunun otağı, senin ihsanındır beni neşelendiren, gönlüme hayat veren.” diyor.

Ruy-ı hüsnündür görünen sevmemek imkan mı var?

Her bakışta zevk-i tezyid eyledi irfanıma

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de: “Allah’ın yüzünden başka her şey fanidir…” (Kassas, 88) buyuruyor. Her kim, bu ayette ifade edilen hakikate mazhar olursa, o kimse Hakk’ın güzel yüzünden başka bir şey görmez. Bir kulun ulaşacağı en yüce zevk Hakk’ın güzel yüzünü müşahede etmektir. Velhasıl Cenab-ı Hakk’ın güzel yüzünü görüp de sevmemek olur mu? Olmaz. Çünkü onun güzelliğini seyretmenin verdiği zevkten ala bir zevk olmaz, cümle aşıklar, arifler, o zevkin bağımlılarıdır.

Bir cemali nice yüz bin şekle nakkaş eyledin
Cümle nakkaş içre bir yüz görünür didarıma

Fehmi Efendi Hazretleri: “Sen teksin, birsin, fakat zuhurunda yüz binlerce sayıya gelmeyecek kadar suretler ve kesret var. Bu suretlerin çokluğu ve kesret alemi beni aldatmaz, bu suretlerde ve cümle varlıkta ben ‘bir’ olan senin güzel yüzünü görürüm.” buyuruyor. Mekteb-i irfanda zikr-i daim ve makamat-ı tevhid irfaniyetine mazhar olan arifibillaha varlıklar perde olur mu? Olmaz. Çünkü o cümle varlıkta hep Rabbini görür.
Vuslat-ı ma’şuk yanında zevk-i cennet kandedür?
Bağ-ı cinan, huri-gılman hiç görünmez aynıma

Vuslat-ı maşuk, aşığın sevgilisine kavuşması demektir. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri: “İlahi sevgiliye kavuşup, onunla beraber olmanın keyfiyet ve zevkine mazhar olmuşum. Amel cennetinin bağı bahçesi, huri ve gılmanı benim gözüme hiç görünmez.” diyor.
Niyazi Mısri Hazretlerinin:

Bu günkü cennet-ül irfana dahil olsa uşşak
Yarınki vaat edilen huri ve gılmanı neyler

Buyurduğu gibi.

Leşker-i aşk uğrayıp her varlığım etti harab
Hubb-i Hak’tan gayrı bir şey gelmez artık kalbime

Leşker-i aşk, aşkın askeri, ordusu demektir.Ki salikin ilahi aşk mazhariyetiyle muhatap olduğu hidayet tecellilerdir. Yani gerek enfusta gerekse afakta zuhur eden Cenab-ı Hakk’ın müşahedesiyle hasıl olan irfaniyettir. Fehmi Efendi Hazretleri: “Bana ilahi aşkın askeri, ordusu uğradı ve tüm nispet varlığımı harap etti, yani fena edip, gayriyeti kaldırdı. Artık benim kalbimde Hak’tan ve O’nun sevgisinden başka bir şey kalmadı.” diyor.

   Nisbet-i vücud mahvoldu, siretim buldu beka
   Ol beka ilinde ben hamdeylerim subhanıma

Bir kimsenin nispet vücudunun mahvolması, fenafillah keşfi irfaniyetiyle mümkündür. Her kim fenafillaha mazhar olursa, onun nispet vücudu, varlığı kalmaz ve onun mevcudiyeti Hakk’ın tecellisi olur. Hak tecellisi, ölümsüzlük ve ebediyet olan bekadır. İşte ehl-i kemalin kulluğu, irfaniyeti, beka olan Hakk’ın tecellisidir. Çünkü ayette “…ve ona kendi ruhundan üfledi. İşitme gücü verdi, gözler ve gönüller verdi. Ne kadar da az şükredersiniz...” (Secde, 9) buyrulmuştur. İşte kulun sireti, Hakk’ın ruhundan üflediği ruh olması itibariyle ölümsüzdür, bekadır. Fehmi Efendi diyor ki:
“Cehaletle kendime nispet edip, var zannettiğim vücudumun fena bulmasıyla hasıl olan kemalat ve marifetle, beka tecellisine mazhar oldum. Ki, bu beka mazhariyeti benim siretimdir, canımdır. Bütün noksanlardan münezzeh olan Allah’a hamd ederim, onu överim, onun şanını yüceltirim!...”

    İhtiyacındır bilinmek Fehmi’yi var eyledin
    Ta ezelden bu hitabı söyledin kulağıma

Kur’an’da “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri eğlenmek için yaratmadık. İkisini de sadece Hakk’ı göstermek üzere yarattık…” (Duhan, 38-39) buyrulmuştur. Hadis-i kudside ise Cenab-ı Hak “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi muhabbet ettim, halkı yarattım.” diyor. İşte bu ilahi beyanlardan anlaşılıyor ki Allah, halk-ı alemi, kendisini bilmesi için yaratmıştır. Bu itibarla kulun yaratılış / halkiyat gerekçesi olan Rabbini bilmesini, Fehmi Efendi ‘ihtiyacındır bilinmek’ şeklinde ifade etmiştir. Bu ihtiyaç haşa, acziyet anlamında olmayıp, sevmek, istemek veyahut ta sevip de istemek anlamındadır. Çünkü zatı tekliğiyle hiç birşey yaratmadan evvel, cenab-ı Hak kendi kendini bildiği halde, yarattığı kullarının kendisini bilmesini sevmiştir, bilinmesine muhabbet etmiştir. Bu itibarla kul, Rabbini bilmekle muhabbetullaha mazhar olur.
Allah’ı bilenler ikidir: Biri ehl-i şeriat ve tarikatçıların bilişidir ki; Hakk’ın eserlerinin, ef’alinin, isimlerinin ve sıfatlarının bu alemde zuhur ettiğini ikrar ederler. Fakat müsemma, fail ve mevsuf olan Hakk’ın zatını mevhum, yani bilinmezlikle kaydederler. Bu itibarla ehl-i şeriat ve tarikatçılar, zat-ı ilahiden mahcupturlar / perdelidirler, vesselam. Allah’ı bilenlerin diğeri ise, daim zikir uyanıklığı ve makamat-ı tevhid irfaniyetine mazhar olan arif ve ehl-i kemaldir ki, bunlar ehl-i hakikat olup, kendi nefsinde ve cümle varlık ve eşyada Hakk’ın ef’ali, esması ve sıfatıyla beraber, zat-ı ilahinin fail, müsemma ve mevsuflukla olan zuhurunu müşahede edenlerdir.
Kendi nefsinde ve cümle alemde mevcut olan Rabbine vuslat edip, Rabbini müşahede eden bunlardır ki, kulun yaradılışının yüce gayesinin kemali bunlarla açığa çıkıp zahir olur. İşte böyle bir kemalatın mazharı olan Arifibillah H. Fehmi Hazretleri “Bilinmekliğini muhabbet ihtiyacınla Fehmi’yi var eyledin.” diyor, vesselam.
‘Ezelden bu hitabı söyledin kulağıma’ demek ise: Ezelden maksat ruhlar alemidir, hitap ise ruhlar alemindeki “…Elestü birabbiküm…/ Rabbiniz değil miyim?.” ( Araf, 172) hitabıdır. Bu hitap, mekteb-i irfanda mürşid-i kamilin telkin ve irşadıyla bu alemde tekraren yapılır. Her kim bu irşada ve irfaniyete mazhar olursa, o kul yaratılış gayesine ulaşmış bir irfaniyetle, ezel olan ervah alemindeki hitabın cevabını burada verir. Yani bu alemde arifibillah irfanıyla “Elestü” hitabını “bela / evet” diyerek cevaplar. Allahualem.

Dilruba vaktin seherinden doğar envar bana

Dilruba vaktin seherinden doğar envar bana
Senden artık gönlüm içre bir muhabbet yok bana

Envar, nurlar demektir. Vaktin seherinde envarın doğması; kulun kalbine zikr-i daim zevkinin yerleşmesi demektir. Zikrullah hangi kulun kalbine yerleşirse, o kalbte Hak’tan gayriye muhabbet kalmaz. Bunu beyanla H.Fehmi Hazretleri: ‘Ey sevgili ilahım, daim zikrin nuru, aydınlığıyla, gönlümde senden başkasına, yani ağyar, masiva sevgisi kalmadı. Artık benim gönlümde ancak senin sevgin / muhabbetin var.’ diyor. Cenab-ı Hak, hadis-i kudside: “Kimin ki kalbinde Allah yoktur; ben onun iki cihanda hasmıyım. Kimin ki kalbinde Allah vardır; ben onun iki cihanda dostuyum.” buyurmuştur.

Ta ezelden ben senin aşık-ı üryanınım
Cilve-i gamzen okundan yara açtın sen bana

Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri: “Hakka kavuşuncaya kadar altı merhale vardır ki, bunlar; muhip, mürid, salik, talip, aşık ve vasıldır.” Buyuruyor. Muhip o dur ki, Hak muhabbetini duydu mu dinler, muhabbetten zevk alır. Bu hal muhipliktir, sahibi muhiptir.
Mürit: Muhabbetten zevk almakla beraber, muhabbeti arar muhabbetin kaynağını araştırır, ki bu hal müritliktir, bu halin sahibi mürittir.
Salik: Kişinin zevk alıp da, aradığı muhabbetin kaynağını bulması ve intisap etmesidir. Kim ki mürşid-i kamili buldu ve telkine mazhar olduysa, o kimse süluk ehli olur. Bu halin sahibine salik denir.
Talip: Tevhid-i ef’al keşfine mazhar olmaktır ki, tevhid-i ef’al saliğinin hali talipliktir.
Aşık: Tevhid-i sıfat makamının keşfi irfaniyeti olup, bu makamın keyfiyeti aşktır. Bu makamın keyfiyetine ulaşan ise aşıktır.
Vasıl (Kavuşan): Tevhid-i zat makamının keşfi irfaniyetine mazhar olmaktır. Bu makamın zevki vuslattır, vuslat edene ise vasıl denir. Vesselam.
Herkesin ezelinde, doğuştan aşk vardır. Aşkın olmadığı hiç bir kimse yoktur. Her insan mutlaka bir şeyleri sever, muhabbet eder. Kimi para, kimi evladını, kimi mal, kimi tabiat, kimi siyaset, kimi güzel sanatlar vb. Eğer insanda aşk olmazsa bunları sevebilir mi? Sevemez. İşte herkeste bulunan bu aşk, mecazi aşktır, gayriyet aşkıdır. İşte bu aşk, kula perde olur ve kulu Rabbine vuslata götürmez. Kulda var olan bu aşkın, ilahi aşka dönüşmesi gerektir. Bunun için ehl-i kemalin meclis ve sohbetine katılanlar ilahi sevgiliye vuslat derdiyle yaralanıp, kamilin zikr-i daim ve makamat-ı tevhid irşadıyla, ezelinden, yani doğuştan kendinde var olan mecaz aşkı ilahi aşka dönüşür. Böylece o kul, aşk-ı ilahi mazhariyetiyle Hak aşığı olur ve Rabbine kavuşur.
Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri: “Ta ezelden sen bana aşk verdin, fakat bu aşkı ben gayriyete sarf ettim. Ancak mürşid-i kamilin meclisine dahil olduğumda aşk-ı ilahiye mazhar oldum, ve o mecliste açığa çıkan, senin güzel yüzünün cilve-i gamze oku olan derd-i ilahiyle yaralandım, yani ilahi sevgiliye vuslat derdiyle dertlendim.” diyor.

Sen mürid-i mürşidansın verdiler bir ad bana
Mahvolup suretle esma oldu Hak mihman bana

Fehmi Efendi Hazretleri, iki mürşidden ders almış ki bunu beyanla: “İki mürşidin müridi oldum, zikr-i daim ve makamat-ı tevhidin irfaniyetiyle benim suretim; yani kendime nispetle ne ismim ne de varlığım kalmayıp fena buldu, mahvoldu. Fakat bu mahv u fena kulluğuma, ilahi sevgili misafir oldu ve ben ilahi sevgiliye, yani Rabbime kavuştum.” diyor. Çünkü kudsi hadiste Cenab-ı Hak: “Ey kulum, sen yok olmadıkça, bana kavuşamazsın. Ben tecelli etmedikçe, sen yok olamazsın.” buyurmuştur.
Herkese kırk erbain verdiler doksan bana
Hubb-ü Hak’tan elli lira bir ceza çok az bana

Gafil, cahil ihvan ve saliklerin; halk-ı alemi, ehl-i şeriatı ‘Sen cahilsin, sen hayvansın, sen şöylesin, sen böylesin...’ deyip, gaflet ve cehaletle taciz etmelerinden dolayı, Mürşid-i Kamil, Arifibillah Fehmi Efendi Hazretlerini tutuklayıp hapsediyorlar ve doksan gün hapis yatıyor. Elli lira da para cezası veriyorlar ki, işte bu hadise beyan ediliyor.

Vahdetin kesreti doğan üç gün eyledi devam
Doğdu gün mağribden, oldu her cihet seyran bana

Kesret, çokluk demektir. Bir kesret vardır ki, kendi nefsimiz ve bu cümle alemde her ne varsa, cehaletle var zannettiğimiz tüm nispet varlıklardır. Bir de Cenab-ı Hakk’ın kendi ‘Bir’ olan zatından zuhura getirdiği ve birliğini bozmayan kendi kesret ve çokluğudur, yani vahdetin kesretidir.Üç günden maksat,cem,hazretülcem ve cemmülcem olan üç bekabillah makamı mazhariyetidir. Çünkü bu üç bekabillah mertebeleri vahdetin kesretini zuhura getirdiği mertebelerdir.
Bu itibarla “Ben bu üç beka mertebesinin marifetiyle her nev-i tecelliden Rabbimi seyredip müşahede ediyorum, cümle tecelliler benim seyranım oldu. Her cihet, yani her nevi ismin mahiyet-i sırrı, bana açılıp ayan oldu.” demektir. Allahualem.

Bahr-ı ‘ev edna’ ya saldık gemimiz tutmaz tufan
Fehmi kadrin kim bildi ise etti Hak ihsan ona

Kur’an-ı Kerim’de “Sümme dena fetedella, fekane kabe kavseyn ev edna / Sonra iyice yaklaştı ve sarktı. İki yayın beraberliği gibi belki ondan da yakın.” (Necm, 8-9) buyrulmuştur. Ehl-i kemal “Bu ayetler, meslek-i Resulün beka makamlarının Kur’an’daki beyanıdır.” demişlerdir. Sümme dena; makam-ı cem, fetedella; makam-ı hazret-ül cem, kabe kavseyn; cemülcem, ev edna; ehadiyet makamıdır. İşte ‘ev edna’ makamı olan ehadiyet makamı, Hz. Resulullah Efendimize mahsus olup, ancak Hz. Peygamber Efendimizin telkin ve müsaadeleriyle bu makama teberrüken girilerek ziyaret olunur. Hiç bir mürşit ehadiyet makamını telkin ve tarif edemez.
H. Fehmi Hazretleri “Kim ki meslek-i Resulün kadrini, kıymetini bilir ve sadık olursa, Allah ona cümle meratib-i ilahi keşfin zevkini ihsan eder.’ diyor ve devamla ‘Ben de bu ihsanı ilahi mazhariyetiyle ‘makam-ı ev edna’ olan, ehadiyet makamına kayık saldım ‘ev edna’ denizinde yüzüyorum.” buyuruyor.
Cenab-ı Hak, bizlere de bu mertebelerin keşif ve zevklerini ikram ve ihsan eder inşallah.


Ezelden bu aşka oldum mübtela

Ezelden bu aşka oldum mübtela
Bana ihsan etti ol gani Mevla
Onulmaz derdime eylerim deva
Bana ihsan etti ol gani Mevla

‘Ezel’den maksat, alem-i ervahtaki “Elestü birabbiküm / Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf, 172) hitabıdır. Cenab-ı Hak ruhlar aleminde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurduğunda, cümle ruhlar: “Evet!” dediler. Sonra yeryüzüne geldik ve dağıldık. Aynı ayetin devamında Cenab-ı Hak “Bu hitabı ne için yaptım; haberimiz yok demeyesiniz diye.” buyuruyor. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri: “Ruhlar aleminde evet demekle mazhar olduğum ilahi aşka müptela oldum, tutuldum ve aşk-ı ilahi onulmaz, çaresi olmayan derdime çare, deva oldu.” diyor.
Onulmaz, çaresiz dert, kulun Rabbine vuslat derdidir. İlahi aşka her kim mazhar olursa, o aşk, hiç bir ilacın, yani bilgi ve anlayışın deva olamadığı Hakk’a vuslat derdine deva olur ve ancak ilahi aşk kulu Rabbine kavuşturur. Velhasıl kulun Rabbine kavuşma derdinin devası aşktır. Aşk olmadan hiç bir marifet, bu derde deva olmaz ve kulu Rabbine kavuşturmaz. Bu itibarla aşk, Allah’ın kuluna yaptığı ihsanların en kıymetlisidir.
Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri: “Ezel olan ruhlar aleminde, Gani Mevla’mın, yani zenginliğinin sınırı olmayan dostumun; zenginliğinden bana ihsan edip bağışladığı ilahi aşkın müptelası oldum.” diyor.

Aşk oluptur benim yolumda Burak
Yokuşu düz eder geceyi işrak
Yakın eder her ne var ise uzak
Bana ihsan etti ol gani Mevla

Süleyman Çelebi Hazretleri Mevlid’inde miracı anlatırken nakleder: Sidre-yi müntehada Hz. Resulullah’a Cebrail: ‘Ben buradan daha ileri gidemem, eğer gidersem yanarım.’ demesine, Hz. Peygamber Efendimiz:

Ta ezelden aşk oluptur bana delil
Yanar isem ben yanayım ey Halil

Buyurur. Aşk-ı ilahi, miraç yolculuğundaki kulun Burak’ıdır. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri:
“Hakk’a vuslat yolculuğum olan miracımda aşk-ı ilahi benim Burak’ım oldu. Yolculuğumdaki zorluk ve cümle müşküllerimi Burak’la aşarak hallettim.” diyor.
Demir Ali Efendi: “Yolculuktaki zorluklar Karanlık, yokuş ve uzaklıktır. Ki, zahiren yapılan yolculuk dahi; karanlık, yokuş ve uzak olursa zordur.” buyurmuştur. Bu itibarla Burak olan ilahi aşk, cehalet karanlığından kulu kurtarıp, tevhid-i hakiki irfaniyetinin aydınlığına çıkarır. Yokuş ise, kulun nispetlerinin tesiriyle hasıl olan müşkülleridir ki, Burak olan aşk-ı ilahi, kulun cümle nispet varlık yokuşunu fena irfaniyetiyle düz eder. Uzaklık ise, kulun; Rabbini bilinmez, gözükmez zannı uzaklığıyla, mevhum olarak kaydetmesidir ki, Burak cehalet karanlığını ve yokuşu giderdiği gibi, kulu kendi nefsinde ve cümle varlıkta mevcut olan Rabbine vuslat’a ulaştırır.
İşte bunu ifade ederek “İlahi aşk Burak’ı, yokuşu düz edip, geceyi işrak ettiği gibi uzak olanı da yakın eder.” buyruluyor.

Hakk’a aşık olan denildi aşık
Hakikat aşına aşk olur kaşık
Büyüğe döşektir, küçüğe beşik
Bana ihsan etti ol gani Mevla

‘Hakk’a aşık olana denildi aşık...’ Bizim aşktan kasıt ve maksadımız Hak aşkıdır, biz ancak Hakk’a aşık olanı aşık kabul ederiz, demektir. Hz. Pir Efendimiz “Kur’an-ı Kerim dört ilim, yedi makam üzre inzal oldu.” Diyor. Bu ilimler; birincisi ilm-i şeriat, ikincisi ilm-i tarikat, üçüncüsü ilm-i hakikat, dördüncüsü ise ilm-i marifettir. 
Fehmi Efendi Hazretleri: “İlahi aşk kaşığıyla ilm-i hakikat, yani tevhid-i hakiki irfaniyetine mazhar olunur. Büyüklerin, yaşlıların döşekte; küçük bebeklerin de beşikte sallanmakla rahat ettikleri gibi, fenafillah ve bekabillah salikleri, hep ilahi aşkla rahat edip, irfaniyet ve kemalata ulaşırlar.” buyuruyor.

Aşk ile tevhidde görenler staj
Uyanır onların kalbinde sırac
Olur onlar akran içinde sertaç
Bana ihsan etti ol gani Mevla

Aşk ile tevhid stajı görmek: Kamilin telkinine kesinlikle riayet ve ihvanlarla, arif ve ehl-i kemalle sohbet edip, telkini pekiştirmektir. Hangi salik böyle yaparak, sadakat gösterirse, onların kalbleri aydınlanır, parlar ve diğer ihvanlar içinde baş tacı olur. Böyle bir aşık, bu ahvalinden istifade ettiği gibi, diğer salikler, aşıklar da ondan istifade ederler.

Aşk oldu Fehmi’nin yolunda rehber
Onunla Hızır’a eyledi sefer
Ondan etti ilm-i ledünnü ezber
Bana ihsan etti ol gani Mevla

Kur’an’da: “Musa genç arkadaşına dedi ki: İki denizin birleştiği yere kadar hiç durmadan dinlenmeden yürüyeceğim yahut seneler ve seneler harcayacağım.” (Kehf, 60) Beyanı vardır.  Hz. Musa iki denizin birleştiği yere geldiğinde “Orada kullarımızdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, lütfumuzdan ilm-i ledün öğretmiştik. Musa ona dedi ki; sana öğretilen ilmi / rüştü / kemalatı bana da öğretmen şartıyla sana tabi olayım mı?” (Kehf, 65-66) Bu ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, Hz. Musa’nın ilm-i ledün öğrenmek için Hızır’la buluşup, birlikte yolculuk yapmaları ve ayrılmaları beyan ediliyor. Hızır, ilm-i ledünün mazharı ve alimi olan kimsedir.
Burada şöyle bir müşkül hasıl oluyor ki, Hz. Musa ululazim bir peygamber iken, nasıl ilm-i ledün bilemez? Bu konuda, Pir Seyyit Muhammed Nur Hazretleri, özetle: “Ledün ikidir: Biri ilmi, diğeri kevnidir. Hz. Musa ilm-i ledüne mazhar olup, ilm-i ledünü bilirdi. Fakat Hz. Musa’nın üç müşkülü vardı ki, bu müşküllerin çözülmesi için ledün-ü kevniye gerektiğinden, Hızır’la buluştu ve ledün-ü kevniye ile müşkülleri halloldu. Hz. Musa’nın birinci müşkülü: ‘Annem beni doğurduğunda, Firavun’un katliamından kurtarmak için bir sepet içerisinde Nil nehrine bıraktığında ben neden boğulmadım?’ İkinci müşkülü ise: ‘Kavga eden arkadaşına yardım ederken birisini öldürdü; tövbe ettiği halde acaba bundan dolayı günahkar oldu mu?’ Üçüncü müşkülü ‘Şuayip (as)’ın kızlarına bir ücret almadan yardım etti ve koyunlarını suladı. Acaba bu yardımından dolayı ne gibi bir ecir, mükafat görecek?’ İşte Hz. Musa,  Hızır’la buluşup birlikte yapmış olduğu yolculukta,  ledün-ü kevniye ile bu müşküllerini halletti.” buyuruyor.
Bu itibarla, tüm zamanlarda ve bugün dahi mürşid-i kamil, ledün ilminin mazharıdır ki, ilm-i ledün, ilm-i tevhid-i hakikidir. Bu itibarla her zamanın kamili, o zamanın Hızır’ıdır. Hani ya ‘Hızır ölmez, her zaman sağdır’ denilmesi, bundan dolayıdır. Bunu beyanla H.Fehmi Hazretleri:
“Aşk-ı ilahi bana rehberlik etti ve onunla Hızır’a yani zamanın mürşid-i kamiline gittim ve ilmi ledünü / ilm-i tevhid-i hakikiyi öğrendim.” diyor. Velhasıl bu beyitlerin tamamı bize aşk-ı ilahinin kıymetini, değerini ve ehl-i kemal ve ariflerdeki Hak aşkının tesirini anlatıyor.
Allah, cümlemize ilahi aşkı ihsan eder, inşallah...


Dervişler daim çekerler cefa

Dervişler daim çekerler cefa
Hak için başa gelir her bela
Aşkın ile yar eyledin beni
Oldu bu gönlüm ona mübtela

Dervişlerin cefası şöyledir: Rivayet olunur ki, Şems-i Tebrizi Hazretleri, memleketinde yaşar iken muhabbet, sohbet edecek kimse bulamamış. Çünkü şeriatın muvahhidi çok olup, cümle Müslümanlardır. Muvahhid-i hakiki ise, her zamanda azdır. Şems-i Tebrizi Cenab-ı Hakk’a yalvarıyor: “Yarabbi, bana hakikatten haberli, tevhid-i hakiki arkadaşı verip ihsan et ki, onunla sohbet, muhabbet edeyim.” diye niyaz ediyor. Cenab-ı Hak ilhamla: “Ey Şems, ben sana istediğin gibi arkadaş, yaren verirsem, sen bana ne verirsin?” diyor. Hz. Şems “Ey Rabbim, sen bana yaren ver, ben sana başımı veririm.” diyor. Sonra ilham ile Tebriz’den Konya’ya gidip Hz. Mevlana ile buluşuyor ve onunla sohbet muhabbet yarenliği ederken, Hz. Mevlana’nın oğlunun da içlerinde olduğu kimseler “Bu derviş Şems geldi, bizim hocamızı yoldan çıkardı, ifsat etti.” deyip, dedikodu ürettiler. Hz. Mevlana’yı Şems’in elinden kurtaralım diyerek, Hz. Şems’in başını kesip şehit ettiler.
İşte dervişlerin cefası böyledir. Halk onların aşk ve irfaniyetinden habersiz olduklarından, dervişler halk içersinde sohbet yareni bulamaz ve daima ehl-i aşk ve hakikat ehli ararlar. Fakat o da nadir ve bulunması zor olduğundan cefa ve sıkıntı çeker. Bütün bu cefalar ne içindir? Hak içindir. Çünkü derviş Allah aşkına mazhar olduğundan, Cenab-ı Hakk’a yani ilahi sevgiliye müpteladır. Daima ilahi sevgiliyle beraber olup, asla ayrılmak istemez, vesselam.
Bir de meslek-i Resul dervişlerinin irşatla görevli olanları vardır ki, onların irşat ve tebliğinden rahatsız olanların tepki ve davranışları da dervişlere sıkıntı, eza ve cefa verir. Fakat onlar Kur’an’ın “…onlar Allah yolunda mücahede / gayret ederler, hiç bir kınayanın kınamasından korkmazlar…” (Maide, 54) beyanına mazhar olduklarından, onların irşat maksatları hiç bir şahsi ve beşeri menfaat olmaksızın ancak Hak içindir. Çünkü Kur’an’da “Biz seni sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. De ki; bu hizmetime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben ancak dileyen kişinin Rabbine doğru bir yol tutmasını istiyorum” (Furkan, 56-57) Başka bir ayette ise: “De ki, ben buna karşılık sizden yakın akrabamı / ehlibeytimi sevmeniz dışında bir şey istemiyorum…” (Şura, 23) Buyrulmuştur. Yine Kur’an’ın bir çok ayetinde peygamberlerin dilinden “…Ben bu iş için sizden bir ücret / ödül istemiyorum. Benim ücretim / ödülüm yalnız alemlerin Rabbindendir” (Şuara, 109,127,145,164,180) beyanı vardır.
Meslek-i Resul dervişlerinin irşat maksatları, asla şahsi, maddi, siyasi vb. menfaatler için olmayıp; ancak Hak içindir. Çünkü meslek-i Resulde irşat olmak isteyenin gayesi de Hak’tır. İrşat edenin gayesi de Hak’tır. Bu itibarla Fehmi Efendi Hazretleri “Dervişler, Allah aşkına müptela olduklarından, Hak için onların başına cefa, bela gelir.” buyuruyor.
Nice divane olmasın gönül
Göründü ey dost zülüfün bana
Can ile başım feda uğruna
Yeter bir görsem cemalin bana

Zülüf; güzelin, sevgilinin örtüsünün altından çıkan ve yüzünde görünen saçlardır.
H. Fehmi Hazretleri: “Ey dost, ey ilahi sevgili, cümle varlık ve suret örtüsünden senin zat-ı ehadiyetinin zuhuru olan tecelli sıfatını gördüm. Senin tecelli eden bu güzelliğine gönlüm nasıl dayanır? Canımı da, başımı da vereyim; zülfün olan tecelli sıfatını gösterdiğin gibi zat-ı ilahi tecellisine de beni mazhar kılıp, aramızdaki örtüyü tamamen kaldır ve tüm güzelliğinle, cemalinle beni şereflendir.” diyor.

Aşk deryasının filkine bindim
Gark olsa cihan bir seyran bana
Nadan ne bilsin aşkın halinden
Ona da ihsan eylesin Hüda

Bir kimse gemiye binip de denize açılsa; gemide iken tufan olup tüm kara parçası su altında kalsa, karada yaşayan ne kadar varlık varsa boğulup tufanda helak olur, fakat deniz içinde gemide olana bir şey olur mu? Olmaz. 
Hasan Fehmi Hazretleri: “İlahi aşk, beni cümle masivadan, gayriyetten yani nispet varlıklardan uzaklaştırdı. Ben şimdi aşk denizinde tevhidin irfaniyet kayığında ilahi sevgiliyle beraberim. Cehalet yüklü olup, kendime ve aleme nispet varlık izafe eden eski anlayışlarıma tufan olmuş, ben hiç duymam. Çünkü makamat-ı tevhid keşfi irfaniyetiyle Rabbı’mın tecellisinden başka bir şey görmem. Benim görüp, seyrettiğim ancak ilahi sevgilinin güzelliğidir.” diyor.
Nadan, cahil demektir. Yani zikr-i daim ve ilm-i tevhid-i hakikiden habersiz olandır. İşte böyle kimseler aşk-ı ilahiye mazhar olan aşığın halini bilir mi? Bilmez.
Hz. Mevlana’ya aşkı sorduklarında: “Ben ol da bil!” demiştir. İşte Fehmi Efendi Hazretleri: “Allah, nadana da aşk-ı ilahi hidayetini versin. O da aşık olup, aşk ehline karışsın.” diyerek niyazda bulunuyor.

Şarab-ı hüsnün layezalinden
Sundu bir kadeh ol saki bana
Görünce hüsnün her yüzden Fehmi
Sevda-yı aşkın yerleşti cana
“Saki bana bir kadeh sundu, ikram etti ki; onun sarhoşluğuyla sevgilimin hudutsuz olan ezeli ve ebedi güzelliğinin perdesi açıldı.” Sözlerinin anlamı şöyledir:
Saki mürşid-i kamildir. Kadeh, salikin gönlüdür, şarap ise mürşidin ilm-i marifetle olan irşadıdır. Sarhoşluk ise, mürşidin irşadıyla salikin gönlünde meydana gelen hoşnutluk olan zevk-i ilahidir. Bu itibarla Fehmi Efendi Hazretleri: “Kamilin irşadıyla zat-ı ilahiye vasıl oldum. O makamın keyfiyetiyle, her yüzde, yani her tecellide zat-ı ilahinin mevcudiyet yüzünün güzelliğini görmekle, sevda-yı aşkın yerleşti canıma.” buyuruyor.
Bu konuda İmam-ı Gazali Hazretleri: “Aşk-ı mecazda dahi bir güzelin güzelliği bilinmeden, görünmeden o güzele aşık olunur mu? Olunmaz. Önce güzellik bilinir, görülür ve aşk ondan sonra hasıl olur.” diyor. Devamla: “Güzeller güzeli olan Allah bilinmeden ve görülmeden nasıl sevilir de ona aşık olunur? Hakk’a aşık olmak için, Hakk’a arif olup onu görmek gerektir. Cahiller Hakk’a arif olmayıp, onu göremediklerinden onu sevemezler, Hak aşkından mahrum olurlar.” buyurmaktadır.
Allah, her şeyin en iyisini bilendir.


Yanıp yakıldım ateş-i aşka

Yanıp yakıldım ateş-i aşka
Kül olup savruldum harman-ı aşka

Aşk ikidir: Biri aşk-ı ilahi, diğeri aşk-ı mecazidir. Aşk-ı mecazi; Cenab-ı Hakk’ın gayrısına, Allah’tan başka şeylere, yani karşı cins, tabiat, güzel sanatlar, spor, siyaset vb. duyulan sevgidir, muhabbettir. Aşk-ı ilahi ise; Cenab-ı Hakk’a olan samimi muhabbet ve sevgidir. Bunu beyanla Kur’an’da: “…Gerçek müminler Allah’ı her şeyden daha çok / kararlı ve taşkınlıkla seviyorlar...” (Bakara, 165) Buyrulmuştur.
Pir Seyyit Muhammet Nur Hazretleri “Aşk-ı ilahinin üç mertebesi vardır: Birincisi aşk, ikincisi vahle, üçüncüsü ise heymandır. Aşk odur ki: Aşığın sevgilisine karşı bütün varlığı, mevcudiyetiyle yönelmesidir. Vahle ise, bütün varlığı ve mevcudiyeti ile sevgilisine yönelmekle beraber kendinden geçmesidir. Heyman, aşığın bütün varlığı, mevcudiyetiyle sevgilisine yönelip de kendinden geçtikten sonra, maşukunu, sevgilisini kendinde görüp müşahede etmesidir.” buyurmuştur. Bu itibarla H. Fehmi Hazretleri: “Aşk-ı ilahi benim varlığımı aldı. Benim nispet varlığım kalmayıp, bu aşk-ı ilahi harmanında kül olup savruldum.” diyor.

Aşıka cennet aşkıdır anın
Meftun olmuş yürür gülzar-ı aşka

Padişah, Mecnun’un haline acıyıp çağırtmış ve “Bugün sana ne istersen ihsan edip vereceğim. Hazinelerimden ne istersen, cariyelerden en güzellerini seç. Sen ne istersen vereceğim, dile benden ne dilersen.” demiş. Mecnun cevaben: “Ey padişahım, bana bir adet koyun postu ver.” Demiş. Padişah “Yahu ben sana hazinelerimi açtım, sen ise benden isteyecek başka bir şey bulamadın mı ki koyun postu istiyorsun, ne yapacaksın postu?” diyor. Mecnun: “Padişahım, ben koyun postunu sırtıma alıp Leyla’nın koyunları arasına karışacağım ve Leyla’ma bakıp onu seyredeceğim.” diyor.
İşte aşığın cenneti, onun aşkıdır. Ki o aşk, onu sevgilisine götürür ve kavuşturur. Çünkü aşk-ı ilahiye mazhar olan aşıkta gayriyet muhabbeti olmaz. Aşık her nereye yönelse, hep sevgilisi olan Allah’ı zikreder ve ondan başkasına bakmaz, daima ilahi sevgiliyle beraber olur. Vesselam.
Gülzar, gül bahçesi olup Peygamber Efendimizin ruhaniyetinin zahir olduğu meclis demektir. Aşıklar bu meclisin ehil ve bağımlıları olduklarından, aşıkların bulunduğu yer gül bahçesi olup, hep gül kokar. Çünkü ehl-i aşkın gıdası Ruh-u Muhammed’dir. Gül kokusu ise Hz. Resulullah’ın kokusudur vesselam.

Zahidin zühdü cennettir ona
Onun için varamaz meydan-ı aşka

Zahit, suret ve şekil düzer; fazla ibadetle, riyazatla meşgul olur ve o meşguliyetten zevk alır. Halkın, kendisi için; sakalı, cübbesi, teseddürü ne güzel, fazla ibadet yapıyor, demesinden keyiflenir. İşte bu keyfiyet zahidin cennetidir. Fakat zahidin böyle keyf alıp kendini beğenmesi, aynı zamanda ona perde olur. Çünkü alem-i halka bakar ve kendisi gibi şekil, kıyafet teseddür düzerek, fazla ibadetle uğraşan, sarıklı, cübbeli yok. Böylece başkalarını eksik görerek, kendini beğenir. İşte bu ahvali zahide engel olur ve aşk meydanına varıp, aşıklara karışamaz. Böylece aşıkların ruhaniyetinden, irfaniyet ve kemalatından istifade edemez demektir.

Hakk’a varılmaz ucub kibrile
Yandır onları suzan-ı aşka

Kendini beğenmeyi ve böbürlenmeyi bırak, bu halini terk et. Çünkü ayette “Yeryüzünde kasılıp kabararak yürüme…” (İsra, 37) Buyrulmuştur. ‘Böyle varlık ve enaniyetle Hakk’a kavuşamazsın, sen aşk-ı ilahiye mazhar olmaya bak ki Allah aşkı, nispetlerini, enaniyetini ve kibrini yaksın.’ buyruluyor.

Mağrur olma sen arifim diye
Sohbetten kaçma gel irfan-ı aşka

Bazıları vardır ki, kitap okumuş, bazı cemaat veya tarikata girmiştir ve bunu bir ayrıcalık ve irfaniyet zannederek gururlanır. İşte bu hal ve anlayış, irfaniyet olmayıp, ariflik değildir. Çünkü Kur’an’da: “Büyüklenerek insanlardan yüzünü çevirme, yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü Allah, kurula kurula kendini övenlerin hiç birini sevmez.” (Lokman, 18) Buyrulur.
Bir kimse, mekteb-i irfana dahil olur da, ehl-i aşk ve ehl-i kemal ile sohbet ederse, onun müşkülleri çözülüp, cehaleti gider ve irfaniyete mazhar olur. Bunu beyanla H. Fehmi Hazretleri: “Gururlanıp kendini beğenerek arifibillah ve ehl-i kemalin sohbetinden kaçma, gel sen de dahil ol mekteb-i irfana ki, ilahi aşka mazhar olasın.” diyor. Çünkü ilahi sevgili, mekteb-i irfan irşadı olan zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfaniyetiyle müşahede edilir, ilahi sevgilinin güzelliği görülmeden ilahi aşk tahakkuk etmez. Vesselam.

Kır sen taptığın nefsin putların
Kalb-i selim ol gel berdar-ı aşka

 Nefsin putları gizli şirktir. Hz. Resulullah Efendimiz: “Ben ümmetimin açık şirkinden değil, gizli şirkinden korkarım.” buyurmuştur. Gizli şirk nedir? Gizli şirk, kulun cehaletle, cümle faaliyette Allah fail iken, ben failim; cümle sıfatta mevsuf Allah iken, ben mevsufum; cümle varlıkta Hak mevcud iken, benim kendi nispet varlığım var, zannetmesidir.  İşte kuldaki nefsin putları, bu gizli şirktir.
Nefsin putlarından kurtulmak makamat-ı tevhid irfaniyetiyle mümkündür. Çünkü irfaniyetle hasıl olan ilahi aşkla kul, cehaletle var zannettiği nispetlerini fena ederek, yokluğuna arif olur. Kalbi, Rabbiyle vuslat selametine ve esenliğine ulaşır. Bunu beyanla Kur’an’da: “Bir gündür ki o, ne mal, ne oğullar fayda verir. Yalnız kalb-i selimle Allah’a varan kurtulur.” (Şuara, 88-89) buyrulmuştur. Bu itibarla “Zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfaniyetiyle hasıl olan ilahi aşkla, nefsin gizli şirk putlarını kır, kalb-i selimle nispetlerini fena / yok edip, ilahi sevgili olan Rabbine vasıl ol.” demektir. Allahualem.
Kalayla Fehmi ahlak kabını
Onu mesken eyle sultan-ı aşka

İmam-ı Gazali Hazretleri, İhya-u Ulumiddin adlı eserinde bir misal verir:
“Padişahı herkes evinde misafir etmek ister. Çünkü padişahın bir eve misafir olması, o ev için  hem büyük itibar ve şereftir hem de padişah, gittiği evi ihsan ve bahşişlerle ihya eder. Onun için padişahı herkes misafir etmek ister, fakat padişah her eve gitmez. Gidecek olduğu eve gitmeden evvel gözcüler, istihbaratçılar gönderir ve onlar davetçinin evinin padişahı ağırlamaya uygun olup olmadığına bakarlar, bilhassa evin temizliğine dikkat edip, evin iç dış temizliğine bakarlar. Haydi dışı temizdir, fakat onlar içeriye de bakarlar, eğer evin içerisi de temizse padişaha ‘Sultanım sizi davet edenlerden filancanın evi pistir, filancanınki temizdir, zat-ı alinize layıktır.’ Derler. Sonra padişah da içi ve dışı temiz olan o eve misafir olur, şereflendirerek o evi ihya eder.”
Ehl-i kemalin hedefi fenafillah olmaktır. Yani nispet varlığından arınıp, Peygamber Efendimizin ahlakı ile ahlaklanmaktır. Onun için onların zahirleri, Kur’an buyrukları, Hz. Peygamber Efendimizin sünnetleri ve vahiyle çelişmeyen şeriat ahkamıdır. Ehl-i kemal, Kur’an-ı Kerim’de ne emredilmiş ve ne yasaklanmışsa; ne eksik ne fazla,  harfiyen uyar. Batınları da zikr-i daimle pak olduğundan, ehl-i kemalin iç ve dışları tertemizdir. Hadis-i kudside Cenab-ı Hak: “Ben yerlere ve göklere sığmam, ancak mümin kulumun kalbine sığarım.” buyurmuştur.
Bunu beyanla, Fehmi Efendi Hazretleri, kendini muhatap ederek bizlere: “Kalayla ahlak kabını, yani dışın şeriat ahkamıyla; için de zikr-i daim ve makamat-ı tevhid irfaniyetiyle tertemiz olsun ki, Hak aşkına mazhar olup, kulluğun Hakk’a mesken, mekan olsun.” diyor.


16 Temmuz 2011 Cumartesi

Doğdu ol şems-i hakikat, saldı aleme ziya

Doğdu ol şems-i hakikat, saldı aleme ziya
Feyzine mazhar olanlar, buldular hayyü’l beka

Allahualem, Fehmi Efendi Hazretleri, Resulullah Efendimizin zuhurunu kast ederek “O’nun zuhuru aynı güneşin aydınlığı gibi cümle alemi aydınlattı.” diyor.
Işık veren her bir şey, güneş doğduğu zaman güneşin ışığında kaybolur. Çünkü güneşin aydınlığı her bir ışık ve aydınlıktan daha parlak ve daha aydınlıktır. Bu itibarla, Hz. Resulullah Efendimiz, zuhuruyla insanlığı güneş gibi aydınlatıp yol göstermiş ve insanlığa ışık olmuştur. Hz. Peygamber Efendimiz, gelmiş geçmiş cümle peygamber ve evliyanın, güneş gibi en aydını ve en ziyalısıdır. Bu itibarla her kim ki, Nur-u Muhammed’in feyz ve aydınlığına mazhar olursa o kimse ölümsüzlüğe, ebedi diriliğe ulaşır.

Teşnedil olana sundu ilm-i ledün kevserin
Doğdu hikmet kalblerinde, buldular zevk-i feza

Mevlid-i Şerif’inde Süleyman Çelebi Hazretlerinin;

Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır
Bu gelen tevhid-i irfan kanıdır.

Buyurduğu gibi; Hz. Resulullah Efendimiz ilm-i ledün ve tevhidin memba-yı hazinesidir. Kur’an’da “Hiç kuşkusuz biz sana kevseri verdik…” (Kevser,1) Buyrulmuştur. Kevser, ebterliğin, yani sonu olan, kesikliğin zıddı olup ölümsüzlüktür, ebedi devamlılıktır. Bu kevser devamlılığına kul, ilm-i ledün, yani ilm-i tevhid irfaniyetiyle ancak ulaşabilir.
H. Fehmi Hazretleri “Her kim ki candan, samimiyetle ilm-i ledün, yani ilm-i tevhidin irfaniyetini isterse, o kevsere mazhar olur ve onların kalblerinde makamat-ı tevhid keşfiyle hasıl olan hikmetle, hudutsuz nihayetsiz bir zevk bulurlar.” diyor. Bunu beyanla Kur’an’da: “O, hikmeti dilediğine verir ve kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Gönül / kalb ehillerinden başkası düşünüp anlayamaz.” (Bakara, 269) Buyrulmuştur.

Merhaba ya Mustafa, ey nur-u alem merhaba
Merhaba ya kurrete’l ayn-i habib-i esfiya

Hz. Peygamber Efendimizin her isminin bir hikmeti olduğu gibi, Mustafa ismi; zat-ı ilahi mazhariyetiyle hasıl olan bir arınmışlığı ve safiyeti remzeder. Nur-u alem, cümle alemlerin ışığı aydınlığı demektir. Vücud-u Nur-u Muhammed (sav) her alemde mevcuttur; çünkü alemler Nur-u Muhammed’den yaratıldığından, alemler Nur-u Muhammed’in tafsilidir.
Merhaba, hazırda ve mevcutta olana denir. İşte H. Fehmi Hazretleri, ‘Mustafa’ve Nur-u Muhammed’ mazharıyetiyle hz Resulullah’ın bu alemdeki hazır ve mevcut olan zuhuruna merhaba diyor ve devamla “Sen bütün gelmiş ve geçmiş arınıp da safiyete ulaşmışların sevgilisisin, göz bebeğisin.” Diye sesleniyor.

Kenz-i Rahman’dır vücudun, sırr-ı hikmet sendedir
İlm u irfan bize bahşetti dilin ey dilküşa

Rahman, kemaldir. ‘Senin zuhurun cümle kemalatın hazinesidir. Eşyanın iç yüzünü bilmek olan hikmetin sırrı da sendedir. Senin ağzından zahir olup çıkan ilim ve marifet bizlere ihsandır, bağıştır, ey gönülleri açan sevgili!’ buyruluyor. Çünkü cümle peygamberler ve evliyalarda zahir olan marifet ve kemalat, Nur-u Muhammed mazhariyetiyledir. Vesselam.

Sen Habibullah olupsun sevmeyen kimdir seni!
Can feda etmiş yolunda yürür nice bin keda

Cenab-ı Hak, hadis-i kudside: “Ben gizlilikte bir hazine idim bilinmekliği sevdim, muhabbet ettim, halkı halk ettim (yarattım).” diyor. Halk, yaratılmış demektir. Kulun yaratılmasından maksat, Hakk’ın sevgisi / muhabbeti mazhariyetiyle Rabbine arif olmasıdır. Rabbine arif olduğu nispette kullar, Hakk’ın sevgisine / muhabbetine muhatap olur ve Cenab-ı Hak tarafından sevilir. İşte yaratılan / halk olan cümle kullar içinde, yaratılma gayesine en uygun kulluk kemali Hz. Resulullah Efendimizde zahir olduğundan, Allah’ın en ziyade sevgisine / muhabbetine o mazhar oldu. Habibullahlıkla, Allah’ın sevgilisi olmakla şereflendi.
Müminler, Hz. Resulullah’ın ahlak ve tabiatına uygun bir kul oldukları nispette Allah’ın sevgisine, muhabbetine mazhar olurlar ve Cenab-ı Hak’la karşılıklı sevişirler. Böyle kullar hakkında Kur’an’da “Onlar Allah’ı sever Allah da onları sever…” (Maide, 54) buyrulmuştur. Yine Kur’an’da “O peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha yakındır.” (Ahzab, 6) Buyrulur ki, cümle müminler Hz. Resulullah’ı severler. Hakiki / gerçek müminler ise, Nur-u Muhammed mazhariyetiyle Hz. Peygamber efendimizi canından, kendi nefsinden daha fazla severler. Bunu beyanla, Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’e hitaben: “Ey Ömer, canından daha fazla sevmedikçe beni sevmiş olamazsınız.” Buyurmuştur.
İşte Fehmi Efendi Hazretleri de: “Sen Habibullah’sın, seni kim sevmez, seni canından aziz tutan binlerce aşığın yolunda kul ve köledir.” diyor.
Ruh-ı pakine varır, günde nice yüz bin sala
Sensin ol mürşid-i alem, sendedir derde deva

Kur’an’da “Şu bir gerçek ki, Allah ve melekleri, o peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de O’na salat u selam edin ve teslim olun.” (Ahzab, 56) buyrulmuş olduğundan, Hz. Resulullah Efendimize selam edip, salavat getirmek Allah’ın emridir. Bu itibarla cümle İslam alemi, Resulullah Efendimize her zaman, her fırsatta selam eder, salavat getirir. Ehl-i şeriat, salavatı kelime olarak, hakikat ve mahiyetinden habersiz bir şekilde yapar. Fakat arifibillah ve ehl-i kemal, salavatın hakikati mahiyetine vakıf olarak salavat getirirler. 
Salavat, hazır ve mevcut olana hitap olup şöyledir:
“Allahümme salli ala Seyyidina Muhammed ve ala ali Seyyidina Muhammed. (Ey Allah’ım, bu zamanda Nur-u Muhammed’in zuhuruna mazhar olanı, onun arkadaşları ve ashabını selamete çıkar, onlara kalb-i selim esenliği ver.) Kema salleyte ala İbrahim ve ala ali İbrahim inneke hamidun mecid. (Nasıl ki, Hz. İbrahim ve arkadaşlarına, ashabına verdiğin gibi, onları hanif, yani tevhid-i hakiki keşf-i irfaniyet selametine, esenliğine mazhar kıl.) İnneke hamidun mecid. (Ey bütün övgülere layık olan Allah ve dilediğini istediği gibi öven Allah’ım, bu selameti ve esenliği, ancak sen icat eder ve meydana getirirsin, verirsin.) Allahümme barik ala Muhammedin ve ala ali Muhammed kema barekte ala İbrahim ve ala ali İbrahim İnneke hamidun mecid. (Ey Allah’ım, bugün Nur-u Muhammed’e mazhar olanı ve arkadaşlarını bereketlendir. Nasıl ki Hz. İbrahim ve arkadaşlarını haniflik, tevhidin hakikati müşahedesi ve kemalatıyla bereketlendirdiğin gibi. Ey bütün övgülere layık olan ve istediğini istediği gibi öven, yücelten Allah’ım, bu bereketi ihsan ve icat edecek olan ancak sensin.)”
 İşte ehl-i şeriat böyle bir anlayışla salavat getirebilir mi? Getiremez. Salavatı ancak nur-u Muhammed mazharı olanlar böyle getirirler. Velhasıl gerek ehl-i zahir sureta, gerekse ehl-i kemal irfaniyetle, Hz. Resulullah’ın ruh-i pakine her gün yüz binlerce selam ederler. Mürşid-i alem Hz. Peygamber Efendimizdir. Çünkü tüm zamanlarda ve alemlerde, gerek peygamberlik gerekse velilikle yapılan davet ve irşat, Nur-u Muhammed mazhariyetiyle yapılmıştır ve yapılmaktadır.
Hadis-i şerifte  “Allah beni nurundan; müminleri de benim nurumdan halk etti.” buyrulmuştur. Bu itibarla Allah’ın hidayetiyle zuhurunun baş mazharı Hz. Resulullah olduğu için, tüm zamanlarda yapılmış, yapılan ve yapılacak hidayet tebliğ ve irşadı, Hz. Muhammed (sav)’e ait olduğundan Hz. Resulullah mürşid-i alemdir. Hz. Peygamber Efendimiz, unsur bedeniyle peygamberlerin sonuncusu ve ahir zaman Resulü olarak zuhur etmiş olduğu için, kıyamete kadar cümle müminlerin hepsi Resulullah Efendimizin irşadları ve yol göstermesiyle dert ve müşküllerine deva bulurlar. Bu itibarla tüm insanlığın yaradılış gayesine ulaşma derdinin deva ve çaresi  Hz. Resulullah Efendimiz olup; bütün insanlık alemi, kulluk kemaline ulaşmakta ona muhtaçtır. Vesselam.

Baş açık yalın ayak, kapında mücrim bendeyim
Kıl şefaat Fehmi’ye, ol günde kim ruz-i ceza

Fehmi Efendi Hazretleri: “Ey hidayet zuhurunun baş mazharı olan Resul, senin zuhur-u ulviyetin ve yüceliğin karşısında ben günahkar, aciz bir köleyim. Tebliğinle haber verdiğin ahiretteki o büyük haşr gününde beni unutma, Fehmi’ye şefaat et!” diyerek niyaz ediyor.
Allah, cümlemizi Resulullah Efendimizin şefaatine mazhar kılsın ve ayırmasın.